2 Şubat 2026 Pazartesi

Hayat İmkânsız*


 Arka kapak tanıtımı:

Bazen bize sihir gibi görünen şey, yaşamın henüz anlayamadığımız bir parçasıdır…


Grace Winters hayata küsmüş emekli bir matematik öğretmeni. Günlerini  televizyon izleyip kitap okuyarak, beyninin körelmemesi için bulmaca çözerek geçiriyor. Bir zamanlar üzerinde titrediği bahçesine bile ilgisini kaybetmiş. Yalnız, yapayalnız hissediyor.

Yıllardır görmediği ve haber almayı beklemediği bir arkadaşının ona bir Akdeniz adasındaki köhne evini miras bıraktığını öğrenince, Grace bir planı ya da cebinde bir ada rehberi olmadan, aklında sorular ve tek yön uçak biletiyle, kendini İbiza’da buluyor.

“Neden ben? Neden bu ev?” Arkadaşının hayatına -ve ölümüne- dair cevaplar İbiza’nın engebeli tepeleri ile altın kumsalları arasında gizli. Parça parça bulabildikleri ise en uçuk gücünün sınırlarını zorlayacak kadar tuhaf. Ve imkânsız gibi duranbütünü görebilmek için Grace, önce kendi geçmişiyle yüzleşmek zorunda.


Sevgili Bayan Winters,

Belki beni hatırlarsınız. Hoolybrook’ta matematik öğretmenimdiiiiiniz. Şİmis 22 yaşındayım ve üniversite sondayım. Matematik okuduğumu öğrenmek hoşunuza gider herhalde!

28 Ocak 2026 Çarşamba

Kitap okumak*


Maria Popovanın Franz Kafka’nın kitap okuma üzerine düşüncelerini dile getiren bir yazısı geçti elime; elime geçti sözün gelişi, ekranıma düştü. Önce o yazıya bir göz atalım isterseniz.

“Okumak bir zihni uyarma çalışmasıdır, talepkardır ve uygun koşullar altında bir çeşit coşku hali üretir.” E.B. White 1951’de okumanın geleceği hakkında düşünürken böyle yazmıştı. Doğrusu, kitapların neden önemli olduğu sorusu ve okumanın insan ruhuna ne yaptığı, Carl Sagan’ın Kozmos‘undaki müthiş meditasyonundan, neden kitaplara sahip olduğumuzu soran 9 yaşındaki kız çocuğuna kadar, büyükten küçüğe birçok zihni işgal etti. Ancak belki de

22 Ocak 2026 Perşembe

Kırık Hayatlar*


 

Önsöz

…. .. Kırık Hayatlar, tutku, acı,nefret vb. bireysel duyguları işler görünse de aynı zamanda toplumsal bir kurum olarak aileyi ve toplum yaşamındaki aksaklıkları da sorgulayan bir eserdir. Eserin bireysel ve toplumsal düzlemde farklı okumalara olanak veren bu çok yölülüğü, başlangıçta tek bir ailenin yaşamından yola çıkarak herkesi ilgilendirecek incelikleri bütüncül bir yaklaşımla yakalayıvermesi onu okunmaya değer kılar.

Halid Ziya; Avrupa’da tıp öğrenimi gördükten sonra, başarılı olmak, güzel bir aile kurmak, mutluluğu aile ve iş yaşamında yakalamak şeklinde en yalın haliyle özetlenebilecek ideallerini gerçekleştirmek arzusundaki erdemli bir gençi, Ömer Behiç’i seçmiştir kahraman olarak. Bu seçim ve yaratımdaona çalışma sistemi, kültürel değerler bakımından Batılı bir çehre çizerken, geleneklerine, ailesine bağlı Batılı bir çehre çizerken, geleneklerine, ailesi

ne bağlı, tamamen saf ve samimi bir tip olan misyonunu  da yüklenmiştir.Tahsilini tamamladıktan sonra İstanbul’a gelen Ömer Behiç, bir tesadüf  vesilesiyle karşılaştığı Vedide ile bir süre sonra evlenir. İki çocuğu olur: Selma ve Leyla… Gençlik düşlerini süsleyen bir ev yaptırarak oraya yerleşirler.

Aile yaşantısı yazar tarafından adeta bir mutluluk sarayı gibi sunulur bize. Kalıcı mutluluk mümkün müdür? Çevrede Veli Bey’in kızları olarak ün salmış, zevk ve eğlence hayatının tutkunu olmuş iki genç kız bu ailenin mutluluğuna gölge düşürecektir. Geçirdiği bir rahatsızlık sırasında Ömer Behiç’le tanışan Neyyir, baştan çıkarıcı, hafif tavırlarıyla onu elde etmeyi başarır. Ahlakî değerler bakımından son derece üstün çizilen Behiç, birden Neyyir’e duyduğu tutkuyla karışık güçsüzlüğünün esiri olur. Henüz iki yaşındaki kızı Leylâ’nın hastalığına ve karısı Vedide’ye gerekli ilgiyi göstermeyen Ömer Behiç, tutkularıyla sorumlulukları arasında ezilir.

15 Ocak 2026 Perşembe

Kırmızı Pazartesi*

 

Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyikarşılamak için sabah saat 05.30’da kalkmıştı.Rüyasında kendini koca koca incir ağaçlarından bir ormanın içinden geçerken görmüştü., incecik bir yağmur çiseliyordu, bir an için mutluluk duymuş; ama uyandığında üstü başı kuş pislikleri içindeymiş duygusuna kapılmıştı. “Rüyasında hep ağaçlar görürdü,” demişti bana annesi Placiada Linero, o uğursuz Pazartesi’nin ayrıntılarını aradan 27 yıl geçtikten sonra anımsarken. “Bir hafta önce de rüyasında , badem ağaçlarının arasından uçarken dalların hiçbirine çarpmadan geçip giden yaldızlı kâğıttan yapılma bir uçağın içinde tek başına oturduğunu görmüştü.“ Başkalarının rüyalarını, yemekten önce aç karnına anlatmaların koşuluyla, doğru yorumlamakta üstüne yoktu. kadının; ama ne oğlunun gördüğü o iki rüyada herhangi bir uğursuzluk belirtisi fark etmişti; ne de ölümünden önceki sabahlarda kendisine anlatmış olduğu daha başka ağaçlı rüyalarında.

Santiago Nasar, kendisi de bu rüyasını kötüye yormamıştı. Üstünü başını çıkarmadan yatıp çok az uyumuş, kötü bir gece geçirmişti; sabahleyin başında ağrı, damağında bakır pasıyla uyanmış, bunları gece yarısından sonraya kadar sürmüş olan düğün eğlencesinin doğal sonucu diye yorumlamıştı. Dahası var: Saat 06.05’te evinden çıktığında başlayıp bir saat sonrasında tıpkı bir domuz gibi boğazlanana kadar kadar geçen bir sürede rastladığı pek çok kişi, onu uyku mahmurluğu içinde ama keyifli olarak anımsıyordu; hepsine de, pek önemsemez bir tavırla, o günün güzel bir gün olduğu yorumunu yapmıştı. bunların hiçbiri onun havadan söz edip etmediğinden emin değildi. Pek çok kişi, o dönemlerde güzel bir şubat günü beklenebileceği gibi, muz bahçelerinin içinden geçip gelen bir meltemin estiği pırıl pırıl bir sabah olduğu ansında birleşiyordu. Ama çoğunluk, bulanık, kapalı bir gökyüzünün altında durgun  sulardan yükselen ağır bir kokunun duyulduğu kasvetli bir hava olduğu, o felaket anında, tıpkı Santiago Nasar’ın rüyasındaki o ormanda gördüğüne benzer ince bir yağmurun çiselediği konusunda söz birliği ediyordu. Bense düğün eğlencesinin ertesinde Maria Alejandrina Cervantes’in o muhteşem koynunda, telaşla çalınan çan seslerinin şamatasıyla daha yeni uyanmış, kendime gelmeye çalışıyorlar sanıyordum. … ..

13 Ocak 2026 Salı

Batarya ile Ateş*

 

Osmanlıların mevcut vekayinamesine Çatalca Muharebesi karışık bir sayfa daha ilave ederken biz atılmış bir vatansever vatandaş ile Harbiye Nezaret’ (*Günümüzde İstanbul Üniversitesinin merkez binası olarak kullanılmaktadır)’nin karanlık bir köşesine tıkılmıştık.

Umumi bir felaketle yüz yüze olduğumuz için kendi hâlimizden bahsetmek ayıptır. Zaten oraya niçin ve kimlerin kötü ve maksatlı niyetlerine hürmeten atılmış olduğumuzu o zaman tamamı ile bilmiyorduk ve hâlâ açıklığa kavuşmamış noktalar vardır. Hakikat aranılırsa o hapishaneye düşmemiz veya yükselmemize sebep olabilecek meşru ne bir günah ne bir sevap işlemiştik. Bizi gecenin birinde tutukladılar ve yine gecenin birinde tahliye ettiler. İşte bu kadar! Şimdi buraya o maceradan bahsedişim, yazacağım mecranın o olayla bağı olduğu içindir. Okuyucudan affını niyaz ediyorum. Evet, ordularının biriyle Viyana’yı kuşatan diğeriyle Tebriz’i istila eden Kanuni Sultan Süleyman'ın talihsiz payitahtına hücum eden Bulgarları defetmek için Osmanlı savaş gemilerinden Çekmece ve Terkos gölleri önünde atılan topların derinden derine gelen gürültüsünü biz gece yarılarında sıkıyönetim hapishanesinin pencerelerinden dinledik. O sesler yalnız o sıkıntılı geceler dinlemiş ve inletmiş olmakla kalmayacak, ruhumuzun ve zihnimizin derinliklerinde hayatımız boyunca uğursuz gözyaşlarına sebep olacaktır.


İşte o günkü şartların acı verici ve alaycı bir yönü daha: Muharebe bayram günlerine tesadüf etmişti. Savaş meydanında atılan toplara, İstanbul'un belli semtlerinde kaybolan bir bayram hayret sesini ulaştırıyordu. Bizans’ın halkını bilmem ama biz, bulunduğumuz yerde şaşkınlıktan dilimiz tutulmuş dinliyorduk.

Osmanlı savaş gemilerinin Çekmece ve Terkos gölleri önünde patlayan topları bizim zindan ve vicdanımızı inletirken hayalim geçmiş zamanların övünülen maceralarından teselliler dilendi. Ve doğal olarak ilk önce “Plevne”yi düşündüm.


... ..



*Batarya ile Ateş & Süleyman Nazif 

Karbon Kitaplar

Baskı: Nisan 202-1.Basım



8 Ocak 2026 Perşembe

O.K. Musti Türkiye Tamamdır*


 

Aşçı’nın  Oğlu

I

Oydan kelgen on börim, Ovadan gelen on kurdum,

Kırdan kelgen kırk börim, Kırdan gelen kırk kurdum,

Kırk börinin işinde, Kırk kurdun içinde,

Könek batkı kökbörim. Kova başlı bozkurdum.


İnönü’nün, Türkçüleri, “vatan haini” ilan ettiği gün 19 Mayıs nutkunu saymazsak, 1944’te üç önemli olay oldu. Aşçı’nın evi göçtü, Kulca bölgesi Kazakları isyan ettiler, Almanlar Atina’yı boşalttılar. Olaylardan ilki , Aşçı’nın oğlunu asker etti, ikincisi, Selahattin’in siyasi geleceğini saptadı, üçüncüsü Günay Rodoplu’yu başlattı.

O yıl kış olağanüstü soğuktu. Karaköse’de dar damları aştı. Evlerin tahta kapılarını zorlayıp açtılar, tünel kazdılar. Tüneller, komşularla buluştu. Tahta kapıları olanlar böyle yaptılar. Tahta kapıları olmayanlar, toprak altında yaşayanlardı. O barınaklar daha muhafazalıydı; ortaya kazılı tandırın dumanı, odayı yer duvar yalayıp ufak baca deliğinden süzülür giderken sıcacık olurlardı. İs kokusu, tezek kokusuna katılır, derilerine sinerdi insanların. 

Şubatta bir gün, 29. Süvari Alayı’ndan bir kıratlının bacağı, bu barınaklardan birinin içine kaçtı. Ne olduğunu anlamaya çalışırlarken, yeraltından bitiverdi insanlar. Atlının öfkelendiği bir dilde çığrışıyorlardı. Erlerden biri, “Kurmancan, Kumandanım!” dedi. Atlı, kendisine çekidüzen verdi, hayvanın bacağı sarıldı, çekip gittiler. Arkalarından, damı göcen evden bir ağıttır yükseldi.

Kar tonlandıkça tonlandı o yıl. Buz sarkıtlar biriken iki, ikiyken üç bilek oldular. Baharda eridiklerinde, on bir ev götü. Olağandı. Çamurlaşan kerpiç duvarlar, suyun ağırlaştırdığı tavan toprağını taşımazdı.

İlkbahar Selleri*


 

… .. Ancak önce onun adını, baba adını ve soyadını söylemek gerekiyor. Adı Dimitri Pavloviç Sanin’di.

I

1840 yazıydı. Sanin yirmi iki yaşına basmıştı. İtalya’dan Rusya’ya dönüş yolunda Frankfurt’a uğramıştı. Küçük bir serveti vardı, ama bağımsız, handiyse yapayalnız biriydi. Ölen uzak bir akrabasından birkaç bin ruble miras kalmıştı ona, o da memurluğa başlamadan, onsuz kendini güvence altına alamayacağı devler prangasını ayağına takmadan önce bu parayı yurtdışında yemeye karar vermişti. Sanin hedefine ulaşmıştı, parasını öyle ustalıkla harcamıştı ki Frankfurt'a geldiği gün cebinde onu ancak Petersburg’a götürmeye yetecek kadar parası kalmıştı. 1840 yılında demir yolları yok gibi bir şeydi, turistler büyük arabalarla giderlerdi. Sanin kendine beiwagendan   (*At arabasına takılan ek araç) bir yer almıştı, ancak araba akşam on birde kalkacaktı. Çok zamanı vardı. Şansına hava da çok güzeldi, Sanin o zamanların ünlü oteli Beyaz Kuğu’da yemek yedikten sonra şehri gezmeye çıktı. Pek hoşlanmadığı Arianda Dannekerova’yı gördü, eserlerinden yalnız Fransızca çevirisinden Werhwer’i okuduğu Goethe’nin evini ziyaret etti, Main Nehri kıyısında dolaştı, saygın her yolcu gibi sıkıldı, sonunda akşam altıya doğru tozlanmış ayaklarıyla, yorgun Frankfurt’un en küçük sokaklarından birinde buldu kendini. Bu sokağı daha sonra uzun süre unutamayacaktı. Sokaktaki az sayıdaki evlerden birinde bir tabela gördü: “Gio vanni Roselli’nin İtalyan Pastanesi”. Bir bardak limonata içmek için içeri girdi. Eczaneyi anımsatan sade tezgâhın arkasındaki boyalı dolabın raflarında yaldızlı etiketleri olan bir kaç şişe ve içinde galeta, çikolata, şekerleme olan cam kavanozlar vardı. İçeride kimse yoktu. Yalnızca pencerenin yanındaki yüksekçe hasır sandalyede oturan gri bir kedi gözlerini kısmış, mırlayarak patileriyle oynuyordu. Derilmiş ahşap bir sepetin yanında kocaman, kırmızı bir yün yumağı akşam güneşinin parlak ışınları altında yerde yatıyordu. Yan odadan belli belirsiz bir ses duyuluyordu. Sanin durdu, kapıdaki çıngırağı çaldı, handiyse seslendi: “Kimse yok mu?” Yan odanın kapısı açıldı an Sanin şaşkınlıktan donup kaldı.