10 Eylül 2026 Perşembe

Fevzi Çakmak Batı Rumeli'yi Nasıl Kaybettik

 

Kitap arkası tanıtımdan alıntı:

“19 Haziran 1913 sabahı Karadeniz gemisi, akşama doğru da Gülcemal vapuru Seman iskelesinden hareket ettiler. Ben de Gülcemal vapurundaydım. Batı Rumeli’nde beş yüz yıllık Türk hâkimiyetine veda ettik. Güneş batarken Arnavutluk kıyıları da yavaş yavaş gözümüzün önünden siliniyordu. Atalarımızın asırlar boyunca kanlarıyla suladığı, eski ve yeni şehitlerimizin gömüldüğü vatan parçasının terk edilmesi kalplerimizde giderilemeyecek acılar hasretler meydana getiriyordu. 


Balkan coğrafyası tarihinin dönüm noktalarından Balkan Harbi, Osmanlı Devleti’nin beş asırlık egemenliğinin sonuydu. Balkan Harbi’nde neler yaşanmıştı? Mareşal Fevzi Çakmak, sonuçları yeni bir devri açan Balkan Harbi’nin üzerinden on yıl geçtikten sonra 1925’te, Türkiye Cumhuriyeti’nin henüz ikinci yılında, Harp Akademileri'nde bölgedeki muharebeleri ayrıntılarıyla anlatır. …


Balkan Harbi Konferansı, ordunun nitelik ve nicelik kimliği hakkında ipuçları sunar. Ordunun temel disiplin ilkesinin, bireysel siyasi tercihlerin öne çıkmasıyla nasıl bozulduğunu anlatırkenki üslubu, ilgi çekici değerlendirmeleri ve sert özeleştirileri ile Balkan Harbi konusundaki soruları yanıtlar. Bölgenin nüfusu, askerlerin niceliği ve teçhizatı hakkındaki çizelgeler, muharebe alanlarını gösteren krokileriyle “Garbi Rumeli’nin Sûreti Ziyai ve Balkan Harbi’nde Garp Cephesi”...

...  ..

Sunuş

Mareşal Fevzi Çakmak’ın Balkan Harbi Hakkındaki Eleştirel Değerlendirmesi

Sofya Askeri Ataşesi Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, İstanbul’da Başkomutanlık Kurmay Başkanı Yarbay İsmail Hakkı’ya gönderdiği 6 Kasım 1914 tarihli “gizli ve özel” yazıyı; “Başlanılan bu büyük

29 Ağustos 2026 Cumartesi

Toprağa ve Güneşe Saldırmak*


 

Kitap arkası tanıtımdan: 


Seraphine, ailesiyle birlikte zorlu bir yolculuğun ardından Fransa hükümetinin vaat ettiği Cezayir topraklarına varır. Kuracakları tarim kolonisiyle daha iyi bir yaşam hayalinin peşinden sürüklenen tüm yerleşimciler gibi o da Afrika toprağında yoksulluk, hastalık ve ölümden başka bir şey bulamayacaktır.


Bir yanda koloniciler kendi topluluklarını oluştururken diğer yanda yaşananlar, aldığı korkunç emirleri sorgusuz sualsiz yerine getiren işgalci bir Fransız askerinin gözünden en acımasız haliyle dile getirilir. Cezayir’e sözde “medeniyet” götürmekle görevlendirilmiş askerlerin yağmalayıp yaktığı , yerli halka zulmettiği bu sömürgeci savaşta  insanlığın yavaş yavaş yitirilişine tanık oluruz.


Mathieu Belezi, bugün hâlâ yüzleşilmeyen, tarihin sessiz kalan o ânına o büyük yıkımı, hem toprağa hem de insanlığa saldıran bir medeniyetin eleştirisini rahatsız edici gerçeklerle aktararak sanata dönüştürüyor.


(Meşakkatli İş)

Ağladım oraya varıp da işlememiz gereken toprağı görünce gözyaşlarıma engel olamadım.

Tanrı'nın azizeler azizesi anası Seine ve Saône, sonra da Rhône nehirlerini inmek için, hiç acele etmeyen atlar tarafından çekilen el gibi dümdüz teknelerin üzerinde günlerce yolculuk, bana inanabilirsiniz, erkekler alavere havuzlarındaki molalarda hemen civar hanlarda yiyip içip âlem yapmaya koşarken biz zavallı kadınlar bu molodan çocukların bezlerini değiştirip altlarını temizlemek için istifade ediyorduk, size günlerce diyorum, ta ki en sonunda denizi görene kadar, denizi ve Marsilya Limanı’nın üzerinde bir bayrak  gibi şakırdayan göz kamaştıran ışığını

Tanrı’nın azizeler azizesi anası

27 Ağustos 2026 Perşembe

Sarı Sıcak*


 

Söyleme Bilmesinler*


 

Kitap arkası tanıtımdan: 

Şermin yaşar, Söyleme Bilmesinler’de kalabalık bir ailenin ilk bakışta sıkı örülmüş gibi görünen nakışlarını ilmek ilmek çözüyor.Hem de roman kahramanlarına ayrı ayrı söz hakkı tanıyarak yapıyor bunu. “Herkesin hikâyesini dinledin. Haydi şimdi sen anlat: aslında ne oldu, nasıl oldu?” diyor adeta. Karakterleri konuştukça çözülen bir sırlar yumağı, Söyleme Bilmesinler. YUmak çözüldükçe iplerin uçları nerelere çıkmıyor ki…


Aile bağları nasıl düğüm atar insanların yazgısına? Anne babaların, çocukların omuzlarına yükledikleri onlara neler yapar? Hayatımıza vicdan azabı gibi oturanlar bir gün yerinden kalkar mı? Yanı başınızdaki o sırada evlerde aslında neler yaşanır? Romanda bunların cevaplarını okurken acı bir gülümseme, hatta katran karası bir gülümseme belirecek yüzünüzde. Yazar, avuç içlerinde yazgılarını okumuyor insanlarının; kalplerinin kıvrımlarındaki sırları cesaretle döküyor kâğıda. Gülümsemenin acı yanını bilenler, göründüğü gibi olmayanla ve bir şeyin iç yüzüyle hesaplaşmaya cesareti olanlar için…. Prof. Dr. Mustafa Kurt


Ethem / Cuma 13.30

… …

Emin / Cuma 14.00 

… ..

Ekrem / Cuma 14.20

… ..

Hülya / Cuma 14.45

… ..

Şefika*


 Kitap arkası tanıtımdan alıntı:

1917’de doğan; hayatı Kırım’dan Stalingrad'a, Nazi kamplarından Ankara’da Dil ve Tarih Fakültesi’nde Rus Dili Hocalığına uzanan, yoksulluk, baskı ve vatansızlıkla sınanan bir hayat. Atlattığı onca badireye rağmen insani değerleri, merhameti ve umudu kaybetmemiş bir kişilik Şefika Karaşay Ortaylı.


Şefika Ortaylı 20ç yüzyılın en sert kırılmalarını yaşamış bir kuşaktan. Çocukluğunu ve gençliğini savaşların ve ideolojik baskıların gölgesinde geçirdi; Türkiye’de ise yüzlerce öğrenci yetiştirdi. 

Nuriye Ortaylı, annesinin yıllar boyunca günlük sohbetler sırasında aktardığı anıları bir araya getirirken kişisel bir hafıza kaydı tutuyor. …  … .. Sürgünlerin, savaşların ve sessiz direnişlerin içinden geçen bu anlatı, insanın her koşulda nasıl insan kalabildiğini hatırlatıyor.


1

Doğum: 10 Eylül,1917

… ..

… ..

Hem Uzak Hem Yakın: Petrograd

… ..

Anneannem, Dedem

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Hakka Sığındık*


 

İşitilmedik Bir Vaka

1

İstanbul’da Hoşkadem taraflarında İspanyol nezlesi yangın gibi haneden haneye saldırarak aile tarafından üç dört cana kıymadıkça sönmüyordu. Hastalık görülen evlerle imkân derecesinde temastan sakınılması hususunda doktorların tavsiyeleri, gazetelerin uyarıları etkisiz kalıyor, bu nasihatlerin tersine hareketten doğan acı vakalar birbirini izliyor, kimsede ibret eseri götrülmüyor, cahil kafalar hep bildiğine gidiyordu.

Hangi evde hastalık ortaya çıkarsa orada düğün varmış gibi bütün komşu kadınlar hatır sormaya koşuyorlar ve “A, dostluk bu günde belli olur” nakaratıyla hastanın hizmetinde bulunuyorlar, bardağından içi

yorlar, artığını yiyorlar, koynuna girecek gibi yatağına sokuluyorlar.

Aman böyle yapmayınız, tehlikelidir…” diyecek kadar basiretli olanlara, “Hanım, Allah sekizde verdiğini beşte almaz. Kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş… Zavallıcık evinde oturup dururken hastalık ona nereden geldi? Hastalık, sağlık Allah’tan… Rabbimin takdiri neyse o olur. Hekimler ne bilirmiş? Kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Onlar ölmeyecek mi? Bu sene İspanyol’dan az hekim mi öldü? Ecele çare olmaz.  O cahillere uyup da öyle söylemeyiniz. Rabbimin gücüne gider… Ona şirk koşmuş gibi olur” diyorlardı.

Seksen hekimin tavsiyesini bir kocakarının bu tandırname (*Eskiden kış günlerinde tandır etrafında oturulurken çeşitli konularda anlatılan masallar, boş ve asılsız hikâyeler için kullanılan bir tabir) sözleri hükümsüz bırakıyordu.

Hacı Ferhat Efendi, Hoşkadem Mahallesi’nde konak yavrusu güzel bir hanenin sahibidir. Yaşı altmışı geçmiş, yaşlandıkça hayata muhabbeti artmıştı. Hastalıktan korkar, aile efradının sıhhatleri üzerine de titrerdi. İspanyol nezlesinin mahalleye böyle şiddetle saldırması efendinin endişesini artırdı. Uykularını kaçırdı. Allah’a imanı çok kuvvetli olmakla beraber tedbirde kusur etmemeye uğraşıyordu. … ..

… ..

2 Ağustos 2026 Pazar

Bir Geyşanın Anıları*


 

Önsöz

1936 yılının ilkbaharında on dört yaşında bir çocukken babam beni Kyoto’da bir dans gösterisine götürmüştü. O gösteriden sadece iki şey anımsıyorum. Birincisi, izleyiciler arasında benimle babamdan başka Batılı birilerinin olmamasıydı; Hollanda’daki evimizden oraya geleli daha birkaç hafta olmuştu ve kültürel soyutlanmaya henüz alışamamıştım; kendimi garip hissediyordum. İkincisi, aylarca Japonca öğrenmeye çalıştıktan sonra, konuşmalardan bazı bölümleri anlamaktan duyduğum büyük sevinçti. Karşımdaki sahnede dans eden Japon kadınlarına gelince, onların parlak renkli kimonolar giydiklerini hatırlıyorum sadece, Kuşkusuz elli yıllık uzunca bir süreden sonra New York gibi uzak bir kentte, onlardan birinin benim yakın dostum olacağını ve inanılmaz anılarını bana yazdıracağını bilemezdim.

Bir tarihçi olarak, anıları her zaman bir kaynak kabul etmişimdir. Anılar, anılarını açıklayan kişinin dünyasını yansıtmakla kalmaz. Anıları biyografiden bir bakıma farklıdır, anılarını açıklayan kili biyografi yazarının ulaştığı perspektife asla ulaşamaz. Otobiyografi, eğer gerçekten böyle bir şey varsa öyle bir şeydir ki, bir tavşana çayırın otları arasında zıplamanın ne demek olduğunu anlattırmaya benzer. Tavşan bunu nerden bilebilir? Diğer taraftan, çayır hakkında bilgi almak istiyorsak, hiç kimse bize tavşan kadar yararlı olamaz. Ancak tavşanın gözlemleme fırsatını bulamadığı şeylerden de yoksun kalacağımızı bilmeliyiz.

Ben  bu açıklamayı, mesleğini bu tür ayırımlar üzerine kurmuş bir akademisyenin kararlılığı içinde söylüyorum. Fakat yine de sevgili dostum Nitta Sayuri’nin anıları benim görüşlerimi tekrar gözden geçirmeme neden oldu. Evet,  Sayuri bize içinde yaşadığı çok gizli dünyayı tarif ediyor, bunu tavşanın tarlayı görüşü olarak da niteleyebilirsiniz. Bir geyşanın ilginç yaşamının  Sayuri’nin anlattıklarından daha iyi belgelenemeyeceğini söyleyebiliriz. Fakat Sayuri , “Japonya’nın Parıldayan Mücevherleri” isimli kitapta ona ayrılan uzun bölümde anlattıklarından ve yıllar boyunca yayın organlarında yer alan onunla ilgili yazılardan çok daha geniş kapsamlı bir açıklama sunuyor. Bu olağandışı konu söz konusu