11 Mart 2026 Çarşamba

Sarnıç*



 … ..

Önümüzde hayat… Her gün  bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu. Çoğumuz evlenmiştik. Birbirimizi liseden beri bırakmayan dört arkadaş hepimiz birer kız almıştık. Aynı mahallede oturuyorduk, aynı yolları tepiyor, evimize varıyor; aynı kadını her akşam daha fazla sevmeye çalışıyorduk. Aynı mezarlık karşımızda idi. Seneler böyle geçtiği halde aynı sarışın, esmer, ayakları çıplak çocuklar hiç büyümeden aynı servi ağaçlarına tırmanmaya çalışıyorlar, aynı ölülerin taşları arasında saklambaç oynuyorlardı. Birdenbire her şeyin bir saniyede duruverdiğini  görmüştük. Daireden evimize, ticarethanemizden fakirhanemize iki arkadaş  döndüğünmüz günlerde bir mahalle mescidindeki iptidai mektebini, bahçesinde bir Roma belediye reisinin burunsuz heykeli dikili lisemizi, İstanbul’u, darülfünunu, bir iki darülmuallimat kızını hatırlar ve bu kadar süratle geçmiş bir zamanın hesabını tutardık. 

Arkadaşım:

-Hatırlar mısın? derdi. İptidai mektebimiz Kirazlı Mescit’ti. Bir gün Şeker Hoca derste idi. Bizim Şükrü, minareye sabahleyin kimse görmeden çıkmış , paldır küldür iki teneke devirmişti. Hoca ile beraber nasıl fırladığımızı hatırlamaz mısın?

-Hatırlamaz olur muyum? Hatırlamaz olur muyum?

-Şeker Hoca mektebin karşısına dikilmiş, biz arkasında…

O birşeyler mırıldanır, sureler okurken birden Şükrü, mektep kapısında, elinde tenekelerle gözüküvermişti.

-Ya! Ya! Ama iyi adamdı!.. Şükrü’ye ceza bile vermemişti. Saçlarını çeker gibi okşamış, ‘Yaramaz,’ demişti, “Bir daha yapma emi! Bizi korkuttun.”

Bu sözlere ikimizin de gözleri yaşarırdı.

Niçin ? Sanki o günler şimdiki kadar güzel miydi? Acaba o günler de bugünküler kadar durgun değil

9 Mart 2026 Pazartesi

Kanadı Kırık Kuşlar*


 

e-posta 25 Ocak 2026 saat: 22.17

Sevgili Esra’m, biricik torunum.

İlk defa kırgın ayrıldın benden. Sen gecenin sonunda gösterdiğim tepkiye biraz şaşkın, üniversitene dönmek üzere İzmir'e uçarken düşündüm de tatsız konuyu tam da sen yola çıkmak üzereyken açmamalıydım. Konuşmamız gerekenler aceleyle yazılmış bir iletiye sığmaz. Yeniden bir araya geldiğimizde uzun uzun konuşuruz.

Esra’m inan bana , sana İngiltere’ye yerleşmen için  ısrar ederken sadece senin iyiliğini düşünüyorum. Yanımda kalmanı, son yıllarımda bana yakın olmanı istemez miyim? Üstelik senin vatanını çok sevdiğini, İstanbul’a bayıldığını da bilirim. Ama ne çare ki bizim kaderimizde sürekli yer değiştirmek var. Benim babamla anneciğim de vatanlarına ve yaşadıkları şehre hayrandılar. Gün geldi, sabah içtikleri kahvenin fincanını dahi yıkayamadan, evlerini geride bırakıp gitmek zorunda kaldılar. Annemle babam, bambaşka bir ülkede yeni hayatlarına başlarken, acı hatıralarını hafızalarının derinlerine gömdüler. Çocuklarını, temiz yüreklerine hiç kin bulaştırmadan yetiştirmek istediler. Annen, uzun yıllar bu ülkeye yerleşmemizin asıl nedenini hiç bilmedi. Büyükbabasının, devletin davetiyle üniversite hastanesinde göreve geldiğini ve İstanbul’u çok sevdiği için , temelli yerleştiğini düşündü. Doğruluk payı büyüktü; bu ülkeyi ve insanlarını çok sevdikleri için uzun yıllar kaldılar. O yıllarda iklim, yabancıların saygı ve sevgi görmesine müsaitti. Kimse kimsenin dinini kurcalamaz, sorgulamazdı. İstanbul’da hele, pek çok Rum; Ermeni ve Yahudi Müslüman Türklerle içi içe yaşardı. İnançlara saygı gösterilir. Müslümanlar kiliselerde mum yakar. Hıristiyanlarla Yahudiler türbelerde adak adarlardı. Ne var ki, artık ortam  değişti kızım. İspanya’dan kaçan Yahudileri yüzyıllar öncesinde, benim ailemi ise otuzlu yıllarda kucaklayıp bağrına basan ülke, aynı ülke değil, o güzel günler geride kaldı. Dine siyaset mikrobunun bulaşması, dini bir sevgi aracı olmaktan çıkardı, ne yazık ki!

17 Şubat 2026 Salı

Doktor Jivago*


 

Saat Beş Ekspresi

Durmaksızın yürüyorlardı. Bir yandan da Sonsuz Anı ilahisini söylüyorlardı. Sustukları zaman sanki sanki adımlarının sesi, atlar ve rüzgâr ilahiyi sürüdürüyordu.

Cenaze alayının rahatça ilerleyebilmesini sağlayabilmek için gelip geçenler kenara çekiliyor; haç çıkarıyor, çelenkleri sayıyorlardı. Kimisi doğrudan doğruya tören alayına katılıyor; “Kimin bu cenaze?” diye merakla soruyorlardı:

“Jivago’nun,” deniliyordu onlara.

“Yaa, öyle mi? Tanıyordum onu.”

“Bay Jivago değil, Bayan Jivago ölen; karısı.”

“Farketmez. Tanrı günahlarını bağışlasın. Çok görkemli bir cenaze töreni düzenlenmiş doğrusu.”

Tören çabucak bitti. Bir daha yaşanması mümkün olmayan dakikalardı bunlar. Papaz: “Tanrının  toprağı, içindeki her şey, tüm canlılar…” diye duasını sürdürüp eliyle haç işareti yaptı, sonra da yerden aldığı bir avuç toprağı Marya Nikolayevna’nın tabutunun içine attı. Ardından “Doğruların Ruhları” ilahisi okundu. Endişe ve aceleyle tabut kapatılıp çivilendi. Mezara indirildi. Dört kürekle, aceleyle tabutun üzerine atılan toprak başlangıçta trampet sesini andırır bir ses çıkarıyordu. Ancak atılan topraklar önce tabutun üzerini kapattı, daha sonra da bir tümsek oluşturdu. On yaşlarında , küçük bir oğlan çocuğu da bu tümseğin üzerine çıktı.

Tören boyunca süren gerginlik; törenin bitmesiyle bir rahatlamaya dönüşmüştü. Bu rahatlamanın , gevşemenin de etkisiyle herkes çocuğun, annesinin mezarının üzerinde bir şeyler

Valla Kurda Yedirdin Beni*


 

I

“Nedeni medeni yok! Ben komünistleri seviyorum. İşte, o kadar.

Şiran Ören, 1977


8 Nisan 1970 komando/jandarma harekâtını Türkiye İşçi Partisi adına yerinde incelemek için Silvan’a gidenler arasında ben de vardım. Şiran Ören’i bu vesile ile tanıdım. Şiran, Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın gönderdiği on altı kişilik gruptandı. . İstanbul'dan katılıyordu. Bizlerden ancak birkaç yaş büyük olmalıydı ama saçları adamakıllı kırlaşmıştı. Cildi çeşitli yaralanmaların izlerini taşıdığından olsa gerek, kendisini olduğundan da yaşlı gösteriyordu. Diwan-xana (*”x”, kh sesi verir.) dedikleri misafirhanede,  duvar boyunca dizilmiş yer minderlerinden birinin üstünde bağdaş kurmuş, sırtını sarı bir kırlente yaslamıştı. Misafirhane, bir karenin üç kenarını oluşturacak şekilde dizilmiş odalardan meydana geliyordu. Açık ucu kuzeye bakıyordu.; odaların güney duvarlarındaki küçük mazgalların hava cereyanı sağlamak için açıldığını düşündüğümü hatırlıyorum.

İçerisi tıklım tıklım (elli kişiden fazla) olmasına karşın sessizdi. Haşin yüzlü ve sükûti olduklarını, sohbet sürdürmeyi bilmediklerini henüz gözlemlemiş değildim. Mamafih, o günkü sükûnet, olayların vahametiyle de açıklanabilir. Şira’ın konuştuğu kişi (Feyzullah Sözler olduğunu sonradan öğrendim) beni görünce sustu.

“Heyrhati,” diye selamladı. Ben de öğretildiği gibi yanıtladım.

“Selametim.”

America the Beautiful / Fesuphanallah! *


Yavrum, savaşçı firavunlar yine talan ediyorlar bizim buraları. Varil bombalarının rastgele savurduğu  ezeli ve ebedi Şarklı kendi yağında kavrulan kıvıl kıvıl br canlı kümesi. Ölmeyecek kadar gıda, düzeni tehdit etmeyecek kadar eğitim, ehemmiyetsiz tasarruflar, ehemmiyetsiz servetler ve tahammül. Enkaz altında çocuklar peyda etmekte Ortadoğulu, dilsiz ve dayanıklı.

…. ..

… .. 

Berlin Duvarı yıkıldığında, kapitalizmin doğasına içkin krizlerden, eşitsizliklerden bunalmış “Batı’nın SSCB'nin çöküşünü fırsata dönüştüreceğini, toplumsal refahı ihmal etmeyen yeni bir piyasa ekonomisini geliştireceğini düşünmüştüm. Beklediğim barışın tekâmülüyd, ırkçılığın hortlaması değil. Yaşam biçimlerine tahammüllü demokrasilerdi. Gezegen’in kurutulması değil. Nükleer silahlanmadan artan ilimin iyiliğin hizmetine tahsisiydi, kimyasal silahların mükemmelleştirilmesi değil. Merhametti, CIA’nın “geliştirilmiş sorgulama teknikleri” değil. Bilge siyasetçilerdi, bitirim başkanlar değil. Öyle olmadı. İyilik ve umut, 21. yüzyılın hedefleri arasında yer almıyor.

Gençliği altmışlı yıllara denk gelmiş bencileyin biri için sosyalizm, kapitalizmden daha “adil” bir sistemdir. Gel gör, ne Sovyetler ahde vefa gösterdi ne Amerikalılar tövbe etti. Her iki sistemin hakikatlerini bir üst sentezde birleştirebilecek modeller mümkündü, rağbet bulmadı. Sosyalist sistemi çökertenin kapitalizmin üstünlüğü değil, Partili oligarkların hantal ve acımasız uygulamaları olduğu görmezden gelindi. Gün oldu, döndü, bre defa da Avro-Amerikan seçkinleri gemi azıya aldılar. Komünizme karşı “kesin” zafer kazandıklarını ima etmişlerdi. Rus ortaklarını yedeklediler. Toplumcu duyarlılığın son izlerini de temizlemeye giriştiler, el birliği ile: Şimdi artık biri bakarken diğeri alıyor. Mekke Hilton'un üst katları panoramik , oyunun son perdesi en iyi oralarda seyrediliyor. 

… .. …

13 Şubat 2026 Cuma

Unutursan Hatırla *


Yaptığımız “şeylerin” kendi yolları var

Kendi kendine nefes alıyor, yürüyor

Çatlaklara sıva oluyorlar.

Attığımız ufacık bir adımla hayat buluyorlar. 

Hiç aklımızda yokken, işte böyle kitap oluyorlar.


Bu kitabın hikâyesi bir ağaçla başladı. Unutursan Hatırla için bana ilk ilhamı veren o canım ağaçla… Öyle bir ağaç ki, bütün dalları budanmış, kupkuru ama incecik tek bir daldan gökyüzüne doğru patır patır patlamış kiraz çiçeklerini! Diğer dallar açmış açamamış, hiç umursamamış… Sanki ”Ben bir ucundan başlayayım da, gerisi gelir!” demiş. O ağacın fotoğrafını çekip Instegram’da paylaştığımda, herkesten bir sürü mesaj  geldi. İçimizde devamlı “daha değil”, “hazır değilsin”, “mükemmel deği” diye söylenen sesleri biraz kısıp, “bir” ucundan başlamaya” ne çok ihtiyacımız vardı


Hem zaten başlamak,

bildiklerini yanına alıp,

bilmediklerini de yolda öğrenmeye gönüllü olmaktı.

Unutmuştuk, hatırlattı.


Bu karşılaşma bana, uzun zamandır ertelediğim bir şeye başlamak için ilham verdi. 

Günlük hayatın koşturmacasında unuttuğum, hatırlayınca “Oh be!” dediğim, ilham aldığım şeyleri 100 gün boyunca her gün yazmaya, #unutursanhatırla etiketiyle paylaşmaya niyet

12 Şubat 2026 Perşembe

Türkiye'de Beş Yıl*


 

15 Haziran 1913’te -Majesteleri Kayzer’in tahta çıkışının yıldönümünde- Askeri Kabine’nin bir yazısıyla, Alman Askeri Misyonu’nun başkanı olarak Türkiye’ye gitmeye istekli olup olmadığım soruldu.

O tarihte, Alman ordusundaki en yaşlı tümen kumandanlarından biri olarak, Kassel’deki 22. Tümen'e kumanda ediyordum.

Prusya ordusunda akla gelebilecek bütün görevlerde bulunmuştum, uzun yıllar boyunca genelkurmaya mensup olmuştum, yurdışında çok seyahat etmiştim; ama ne Türkiye'ye gitmiş ne de oradaki durumu incelemiştim. 

Bu sebeple, bu soru bana beklenmedik geldi.

İstanbul’daki Almanya Sefiri Baron von Wangenheim’in kabine yazısına eklenmiş olan telgrafın yeni görevin aşağıdaki sözlerle ifade ediliyordu:

Almanya’nın siyasetinin, samimi ve ciddi bir şekilde Asya Türkiye’sinin takviyesine yönelik kani olan Sadrazam, benden, Majesteleri Kayzer’e Türk ordusunun eğitimi için bir Alman generalini göndermesi ricasını arz etmemi istedi.

Teferruat henüz belirlenmedi.

BU görevi üstlenecek kişinin, bütün askeri teknik meselelerde geniş yetkilerle donatılmış bir otorite olması düşünülmüştür. General, diğer bütün Alman ıslahatçılarının başında bulunmalı, Türk ordusundaki ıslahatların muntazam ve gayesine uygun bir şekilde yürütülmesinden sorumlu olmalıdır. Tavsiyeleri, gelecekteki bir harpte seferberlik çalışmalarının temelini teşkil etmelidir.

Böyle bir görev için, tabiatıyla, sadece askeri birliklerin kurmay heyetinde büyük bir tecrübeye sahip olan, birinci sınıf olan, özellikle son harpte başarısız oldukları için bu kişinin başlıca görevi, bu kötü gidişatı, genelkurmayı, esaslı ve pratik bir şekilde eğiterek düzeltmektir. Bunun için ön şart, bahis mevzuu generalin, bir kolordunun kurmay başkanı olarak kurmaylık görevlerini, özel bişr başarıyla bağımsız olarak yerine getirmiş olmasıdır.