5 Ağustos 2026 Çarşamba

Hakka Sığındık*


 

İşitilmedik Bir Vaka

1

İstanbul’da Hoşkadem taraflarında İspanyol nezlesi yangın gibi haneden haneye saldırarak aile tarafından üç dört cana kıymadıkça sönmüyordu. Hastalık görülen evlerle imkân derecesinde temastan sakınılması hususunda doktorların tavsiyeleri, gazetelerin uyarıları etkisiz kalıyor, bu nasihatlerin tersine hareketten doğan acı vakalar birbirini izliyor, kimsede ibret eseri götrülmüyor, cahil kafalar hep bildiğine gidiyordu.

Hangi evde hastalık ortaya çıkarsa orada düğün varmış gibi bütün komşu kadınlar hatır sormaya koşuyorlar ve “A, dostluk bu günde belli olur” nakaratıyla hastanın hizmetinde bulunuyorlar, bardağından içi

yorlar, artığını yiyorlar, koynuna girecek gibi yatağına sokuluyorlar.

Aman böyle yapmayınız, tehlikelidir…” diyecek kadar basiretli olanlara, “Hanım, Allah sekizde verdiğini beşte almaz. Kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş… Zavallıcık evinde oturup dururken hastalık ona nereden geldi? Hastalık, sağlık Allah’tan… Rabbimin takdiri neyse o olur. Hekimler ne bilirmiş? Kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Onlar ölmeyecek mi? Bu sene İspanyol’dan az hekim mi öldü? Ecele çare olmaz.  O cahillere uyup da öyle söylemeyiniz. Rabbimin gücüne gider… Ona şirk koşmuş gibi olur” diyorlardı.

Seksen hekimin tavsiyesini bir kocakarının bu tandırname (*Eskiden kış günlerinde tandır etrafında oturulurken çeşitli konularda anlatılan masallar, boş ve asılsız hikâyeler için kullanılan bir tabir) sözleri hükümsüz bırakıyordu.

Hacı Ferhat Efendi, Hoşkadem Mahallesi’nde konak yavrusu güzel bir hanenin sahibidir. Yaşı altmışı geçmiş, yaşlandıkça hayata muhabbeti artmıştı. Hastalıktan korkar, aile efradının sıhhatleri üzerine de titrerdi. İspanyol nezlesinin mahalleye böyle şiddetle saldırması efendinin endişesini artırdı. Uykularını kaçırdı. Allah’a imanı çok kuvvetli olmakla beraber tedbirde kusur etmemeye uğraşıyordu. … ..

… ..

2 Ağustos 2026 Pazar

Bir Geyşanın Anıları*


 

Önsöz

1936 yılının ilkbaharında on dört yaşında bir çocukken babam beni Kyoto’da bir dans gösterisine götürmüştü. O gösteriden sadece iki şey anımsıyorum. Birincisi, izleyiciler arasında benimle babamdan başka Batılı birilerinin olmamasıydı; Hollanda’daki evimizden oraya geleli daha birkaç hafta olmuştu ve kültürel soyutlanmaya henüz alışamamıştım; kendimi garip hissediyordum. İkincisi, aylarca Japonca öğrenmeye çalıştıktan sonra, konuşmalardan bazı bölümleri anlamaktan duyduğum büyük sevinçti. Karşımdaki sahnede dans eden Japon kadınlarına gelince, onların parlak renkli kimonolar giydiklerini hatırlıyorum sadece, Kuşkusuz elli yıllık uzunca bir süreden sonra New York gibi uzak bir kentte, onlardan birinin benim yakın dostum olacağını ve inanılmaz anılarını bana yazdıracağını bilemezdim.

Bir tarihçi olarak, anıları her zaman bir kaynak kabul etmişimdir. Anılar, anılarını açıklayan kişinin dünyasını yansıtmakla kalmaz. Anıları biyografiden bir bakıma farklıdır, anılarını açıklayan kili biyografi yazarının ulaştığı perspektife asla ulaşamaz. Otobiyografi, eğer gerçekten böyle bir şey varsa öyle bir şeydir ki, bir tavşana çayırın otları arasında zıplamanın ne demek olduğunu anlattırmaya benzer. Tavşan bunu nerden bilebilir? Diğer taraftan, çayır hakkında bilgi almak istiyorsak, hiç kimse bize tavşan kadar yararlı olamaz. Ancak tavşanın gözlemleme fırsatını bulamadığı şeylerden de yoksun kalacağımızı bilmeliyiz.

Ben  bu açıklamayı, mesleğini bu tür ayırımlar üzerine kurmuş bir akademisyenin kararlılığı içinde söylüyorum. Fakat yine de sevgili dostum Nitta Sayuri’nin anıları benim görüşlerimi tekrar gözden geçirmeme neden oldu. Evet,  Sayuri bize içinde yaşadığı çok gizli dünyayı tarif ediyor, bunu tavşanın tarlayı görüşü olarak da niteleyebilirsiniz. Bir geyşanın ilginç yaşamının  Sayuri’nin anlattıklarından daha iyi belgelenemeyeceğini söyleyebiliriz. Fakat Sayuri , “Japonya’nın Parıldayan Mücevherleri” isimli kitapta ona ayrılan uzun bölümde anlattıklarından ve yıllar boyunca yayın organlarında yer alan onunla ilgili yazılardan çok daha geniş kapsamlı bir açıklama sunuyor. Bu olağandışı konu söz konusu

Duanız Olmasa*


 

Önsöz

Dua özel bir andır. Rabbimiz bize Kitap aracılığıyla konuşur, biz de O’na dua ederek yöneliriz. Bu nedenle o esnada yaşadıklarımız tamamen bize özeldir. İkili bir sohbetin gerektirdiği içtenlik ve samimiyet, Âlemlerin Rabbinin huzurunda söz söylemenin gerektirdiği huşu ile birleşir dualarda. O yüzden kimisi çok uzatmaz duasını; hatta elini açınca susar kalır. Bütün isteyecekleri uçar aklından; Musa’nın annesi gibi kalbi boşalmıştır sanki. Sufiler bunu duanın en som hali olarak görürler. Onlardaki nezaketle ulaşamadığımızdan olsa gerek elini açtığında çoşup taşanlar gurubundanız biz.

Kum saatimiz boşalmak üzere de olsa da yolun çok başındayız daha. Kalan az zamanda alınır mı bu mesafe? O telaşla olsa gerek uzatmışız da uzatmışız; Allah’In evlerinden birinde, Kitabın önüne oturmuş bir grup kadının yüreklerinden dillerine dökülen dualarını. Umudumuz himmetini gayretin samimiyetiyle birleştirerek kalan kısa zamanda önümüzdeki dağları aşabilmektir. İnsanın kendinden ümit kesmemesi aslında Rabbinden ümit kesmemesidir. O çırpınışı okuyacaksınız bu irticali dularda.

H.1447 Ramazan’ında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii’nde okuduğumuz mukabeleye başladığımız gün tanımsız bir haleti ruhiye ile okunan ayetlerin muhtevasına uygun bir dua yapmak geldi içimden. Hazırlıksız bir hâlde önüme Kur’an’ı açıp içimden ne geliyorsa başladım duaya. Bitirdiğimde cüzün okunma süresine yakın bir zaman geçtiğini gördüm. Daha sonraki günlerde ne kadar özet geçmeye çalışsam da süre hep aynı kaldı. Bu duaları yazıya dökme konusunda beni sabırla teşvik eden ve şimdilerde ikisi de hacda olan Hilal Yılmaz ve Ayşe Akkanat’a gönülden teşekkür ederim. … ..

… ..

… ..


Bakara Suresi

28 Haziran 2026 Pazar

Görünmeyen Kadınlar*


 

… ..

… .. Duygu deyince insanın aklına kadınlar geliyor. Tabii ki erkeklerin de duyguları var ama pek çok kültür, erkeklere öfkeden başka duyguyu yakıştıramamış. Olumlu duygularını ifade eden erkeği desteklememiş. ”Erkekler ağlamaz derken ağlamayı en çok da kadınlara yakıştırmışlar.

Oysa kadınların olduğu yerde her zaman hayat vardır, kalplerimize kadar ulaşan enerji vardır, heyecan vardır. Kadını bu dünyadan çekip alın, geriye ne kalır acaba?

Bu kitapta yine birbirinden ilginç , çok hüzünlü ama bize kendimizle ilgili pek çok ipucu veren hikâyeler anlatıyorum. Amacım ülkemizin kapalı kapılar ardında yaşanan acı gerçeklerini göz önüne sermek. Okurken siz nasıl ”Bu kadarı da olmaz” diye düşünüp içinizi derin bir hüzün kaplıyorsa, yazarken ben de tıpkı sizin gibi hissediyorum. Bu kadar da olmaz, olmamalı diyorum ama bir yandan da biliyorum ki bu olanların hepsi gerçek.

Bu acı gerçeklerin hepsi de bizim ülkemizde, kapalı kapılar ardında yaşanıyor ve kimse de çıkıp “Halim şudur, bu evde kimsenin gözü beni görmüyor…” diyemiyor. Sani ailelerimiz konuşulmayan, söze dökülmeyen gizli kurallarla yönetiliyor. Bu kurallar bize söylenmese de, biri beynimizi açıp içine büyük harflerle yazıvermiş gibi hepsini biliyoruz. Kimi zaman bunlara isyan ediyor, kimi zaman boynumuzu büküp kaderimize razı oluyoruz. Ancak doğduğumuz evlerde çekilen acılar orada bitmiyor ki, bizim o evlerde yaşadıklarımız hayatımızı, kaderimizi belirliyor. O evlerde kimse bizi görmemiş, bizim varlığımızı tanımamış, bizi sevmemiş, bize değer vermemişse, bu durum geleceğimize de yansıyor. Çok önemli yerlere gelsek de, çok başarılı olsak d kendi gözümüzde bir türlü görünen, sevilen, önemli ve değerli biri olamıyoruz.

Sonra da gencecik kadınlar, kızlar, kimi saklı, kimi açıktan gelip sana bana anlatıyorlar dertlerini ya da yazıyorlar. Elimden gelse o kapıların hepsini kıracağım. Kıracağım ki yaşananları herkes görsün ve hep birlikte bunlara “dur” diyebilelim.

19 Haziran 2026 Cuma

Çaylak ile Filozof 10*


 

I.

Antilopun Kalbi

Bunu bekliyor ve kendimi buna hazırlamaya çalışıyordum. Geldiğin de ise beklediğim şeyin bu olmadığını, kendimi kaçınılmaz olana hazırlama çabalarımın da hiçbir işe yaramadığını gördüm…

Filozof, “Olağanüstü şeylerin olağan görünmek gibi olağanüstü bir özellikleri vardır.” derken bunu kastetmiyordu belki ama onu hastanede bırakıp eve geldiğim ve bu salonda, bu mutfakta, bu sinir bozucu sesler çıkaran merdiven basamaklarında tek başına geçirdiğim günler boyunca, hep aynı şeyi düşündüm:
Bu kadar olağan, bu kadar kesin ve bu kadar kaçınılmaz olan ölüm, onunla yüzleşeceğim anda, kendisini nasıl oluyorda yer yüzünde sanki ilk kez birinin başına gelecekmiş gibi hissettirebiliyordu. 

Bir süre, kendimi bunu olağan bir biyolojik süreç, sıradan, kişmyasal bir döngü

 olduğuna inandırmaya çalıştım. Ancak bu ruhsuz ve hiçbir acıya şifa olmayacak yara bandını, canımı yakan yerlerime tutturmayı beceremedim. Aklımı ve kalbimi mesken tutan hatıralar, bana böyle bir imkân vermediler…

Filozof’u hastane odasında, kollarında iğneler, göğsüne tutturulmuş elektrotlar, burun deliklerine sokulmuş şeffaf hortumlarla bırakmak, canımı bu kadar yakarken; dibime kadar gelm işve gerçekleşmeden gitmeye hiç niyeti yokmuş gibi görünen bu son ihtimal, beni, aklımı başımdan alacak kadar sarsıyordu.

. Onun ölmesi durumunda, bununla nasıl baş edebileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. 

Oysa bu benim, ölümle ilk yüzleşmem olmayacaktı. Fakat yanımda o olmadan bunu nasıl yapacaktım.

… ..

… ..

16 Haziran 2026 Salı

Çaylak ile Filozof 9


 

I.

Kocaoğlan

İnsan tek başına susamaz. Susmak, iki kişilik bir eylemdir… Zaman olur, bir Filozof İle birlikte koltuklarımıza kurulur, saatlerce değil ama dakikalar karşılıklı susardık. Hiç konuşmaz, tek bir kelime etmezdik. Bazen aynı yöne, bazen de birbirimizin gözlerinin içine bakar ve bildiğimiz kelimelerin görünür kılmaya cesaret bile edemeyeceği kadar derin duyguları, bakıp usanmadan anlatırdık… Bana göre, karşılıklı susabilen insanlar, karşılıklı konuşabilenlerden çok daha iyi anlayabilirler birbirlerini. Çünkü karşılıklı susabilmek, konuşabilmekten daha yakın olmayı gerektirir. Çok daha yakın…

-Kapı çalıyor Filozof!

-Ne?

        -Kapı çalıyor.

        -Bi’ zahmet sen kalkıp bakıversen… Hani sen daha genç, daha güçlü daha… daha… daha şeysin ya sen…

        -Sana, “Sen bak!” mı dedim? Sadece, “Kapı çalıyor!” dedim.

        -Hâlâ çalıyor

        -Evet…

-Bu konuda ne yapmayı düşünüyorsun?

-Gidip bakarım herhalde…

-Acele etsen iyi olur. Kapıyı her kim çalıyorsa, bunun için gerçekten iyi bir sebebi olmalı…

-Kıracak gibi değil mi?

-Öyle…

-Sence bunu yapabilir mi?

-Neyi yapabilir mi Çaylak?

Sırların Sırrı*


 Herhalde öldüm, diye düşündü kadın.

Altında uzanan Eski Şehir’in kulelerinin üzerinde süzülüyordu. Görkemli Aziz Vitus Katedrali’nin ışıklı kuleleri, yanıp sönen parıltılı bir ışık denizinin üstünde kendini belli ediyordu. Castle Hill’den bohemya başkentinin tam kalbine inen eğimli yolu ve oradan da yeni yağmış kar örtüsünün altındaki dolambaçlı sokakları gözleriyle takip etti; elbette, hâlâ gözleri varsa.

Prag.

Aklı karışmış bir halde, ne kadar kötü bir durumda olduğunu anlamaya çalıştı.

Kendini, ben bir nörobilimciyim, diye düşünerek teselli etmeye çalıştı. Aklı başuında bir insanım.

Ama bu ikinci cümlenin, doğruluğundan şüphe etti.

Doktor Brigita Gessner’ın o anda tek bildiği, yaşadığı şehir olan Prag’ın semalarında dolaştığıydı. Bedeninde değildi.  kütlesi veya biçimi yoktu. Buna rağmen, Vltava Nehri’ne doğru yavaşça süzülürken bedeninden geri kalanı yani kendisi, özbenliği, bilinci yerindeydi ve olan bitenin farkındaydı.

Gessner bedensel acı çektiğine dair silik bir hatıradan başka yakın geçmişine ait hiçbir şey hatırlamıyordu. Ancak şimdi ,bedeni adeta içinde yüzdüğü atmosferden ibaretti. Bu, şimdiye dek deneyimlediği hiçbir hisle kıyasllanamazdı. Entelektüel öngörülerine rağmen, bu duruma tek bir açıklama getirebiliyordu.

Öldüm. Ölüm sonrasını yaşıyorum.

Düşünce aklında beelirdiği anda saçmaladığına karar verdi.

Ölümden sonraki yaşam ortak bir yanılsamadır… Yaşadığımız hayatı katlanır kılmak için ortaya atılmıştır.

Bir doktor olan Gassner, ölüme aşinaydı ve bunun bir sonu olduğunu biliyordu. Tıp fakültesinde , insan beynini incelerken bizi biz yapan tüm kişisel özelliklerin -ümitlerimizin, korkularımızın, hayallerimizin, hatıralarımızı beyinlerimizdeki elektrik yükleri tarafından tutulan kimyasal bileşiklerden ibaret olduğunu öğrenmişti. Kişi öldüğünde beyindeki güç kaynağı zarar gördüğünden, tüm bu kimyasallar çözünerek