3 Haziran 2026 Çarşamba

Çaylak ile Filozof 7*


 I.

“Ne Çok Acı Var”

Filozof, sessiz ağlardı. Yanına iyice sokulmadan fark edemezdiniz. Pek çok kederli hatıraya rağmen, ben onun sadece birkaç kez, hıçkıra hıçkıra gözyaşı döktüğüne şahit oldum.


-Ne oldu Filozof? Yeni bir haber  mi var?

-Hastaneyi vurmuşlar…


Sesler, ağızlarımızdan , onları dile getirirken hissettiğimiz duygulara göre bir kokuya bürünerek çıkacak olsalardı, bu iki kelime, kuvvetle muhtemel, odayı Filozof’un ciğerlerinden buhurdan gibi tüten bir yanık kokusu ile dolduracaktı.


-Bu nasıl bir savaş böyle Filozof?

-Bu bir savaş değil Çaylak. Kuvözlerdeki bebekleri bile öldürmeye çalışıyorlar. Hayır hayır! Bu savaş falan değil.

-Bu bir ne peki?

-Bilmiyorum… Böyle bir vahşete yeni bir isim bulmak gerek. İnsanlık, sanki ötekiler yetmezmiş gibi, lûgatlere utanç verici bir kelime daha ilave etmeli. “Engel olmak isteyenlerin engel olamadığı, engel olabileceklerin de göz yumup ortak olduğu bir katliam” anlamına gelen yeni bir kelime…


Günlerdir boynundan çıkarmadığı, balık ağı ve zeytin ağacının yapraklarına benzeyen desenlerle bezeli Filistin kefiyesine, çaresizlikten sıkı sıkıya sarılmış, kadife berjer koltuğunun üzerinde, acıdan iki büklüm olmuştu.

Ölümün Sonu*


 

Karanlık Orman*


 

31 Mayıs 2026 Pazar

Çaylak ile Filozof 6


 

I.

Özgür Bir Günün Düşündürdükleri


Filozof, okullar ve eğitim sistemi hakkında bazen öyle sert eleştirilerde bulunurdu ki, söyledikleri benim gibi okuldan zaman zaman neredeyse nefret eden birine bile zor gelirdi. Ve hiç aklıma gelmeyecek bir şey yapar, ona karşı okulu savunurdum:


-Madem öyle, okulu bırakayım. Ha? Ne dersin? Girmeyeyim okula olsun bitsin. Okula ödediğimiz para ile dünya seyahatine çıkarız! Ama trenle olmaz o iş; uçağa bineceksin! Nasıl? Güzel fikir değil mi sence de?

-Fena değil aslında…

-Ciddi misin?

-Tamam. Bana uyar. Bırakırım okuklu gitti.

-Dünyayı dolaşmaktan bahsediyorum.

-Okulu bırakmadan olmaz o sevgilim.

-Çok konuşma da, çok şu yataktan. Servis kaçıracaksın.

-Hah! Ne oldu? Hayatın kaya gibi sert gerçekleri, hayallerindeki o kristal sarayının duvarlarını çatlattı değil mi?

-Aferin, durumu çok güzel tasvir ettin.

-Haklısın demeni tercih ederdim.

-Haklısın.

-Neden okuldan bu kadar nefret ediyorsun?

-Ben nefret ettiğimi falan  söylemedim.

29 Mayıs 2026 Cuma

Çaylak ile Filozof 5


 

I.

Gri Bölge


Acaba bir tanrıları var mıydı? Onların, zaman zaman birbirlerine yahut başkalarına kızıp, “Allah belanı versin!” diye bağırmak dışında, bir tanrıdan bahsettiklerine hiç şahit olmamıştım. Bir tanrıları, en azından doğru düzgün inandıkları bir tanrıları olmadığına dair ürpertici ve soğuk bir hissi -artık kabuk bağlamış olsa da- ara ara sızlayan , hatta kanayan bir yara gibi hep içimde taşıdım. İnsanın bir tanrısı olur da ondan hiç bahsetmez miydi? 

-Eğer mümkün olsaydı Çaylak, bunu onlara sorar, merak ettiğin şeyi öğrenebilirdin.

-Ama mümkün değil! O yüzden sana soruyorum.

-Bilmiyorum.

-Bence bal gibi biliyorsun!

-Derdin ne senin?

-Merak ediyorum!

-Neyi?

-İnanıp inanmadıklarını!

-Neye?

-Neye olacak? Allah’a!

-Sana bilmediğimi söyledim ya Çaylak. Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Sadece onlar için iyi olduğuna inandığım şeyi ümit etmeye çabalıyorum. Hem insanları yaşayışlarına bakarak, kolay kolay siyah ile beyaz gibi kesin alanlara ayırıp, haklarında inançlı ya da inançsız diye bir hüküm veremezsin. Çünkü siyah ve beyaz arasında oldukça geniş, gri bir alan da vardır. 

Bir alaca karanlık içinde, ışığa yada karanlığa doğru gittikçe, beyaza ya da siyaha doğru, açılan

26 Mayıs 2026 Salı

Çaylak ile Filozof 4*


 Bundan nefret ederdim. Ama Filozof sayesinde fikrim değişti. Çünkü o, sık sık albümleri, fotoğraf kutuların çıkarır, masanın üzerine yığar, daha önce hiç görmemiş gibi hepsini tek tek itina ile sıraya sokar ve bazılarına uzun uzun, hüzünlü bir tebessümle bakardı…

Birkaç kere ona, “Eski fotoğraflarıma bakmaktan hiç hoşlanmıyorum!” dedim. Bana her seferinde aynı cevabı verdi…”

Bazı fotoğrafları alelacele diğerlerinin arasından çekip aldığını ve bakılmışların arasına kattığını fark etmediğimi sanıyordu ama fark ediyordum. Bunu neden yaptığını bilmiyor da değildim.. Onlar bizimkilerin fotoğraflarıydı. Ben sonradan, gizli gizli bakıyordum o fotoğraflara. Tıpkı Filozof gibi, hüzünlü bir tebessümle… Ve o da kesinlikle bunu anlıyor olmalıydı.

Size Filozof hakkında söylemediğim bir şeyi söyleyeyim mi?  Bu sen misin? O çok güzel! Daha doğrusu bir zamanlar çok güzelmiş.


-Vaovv!

-Ne oldu?

-Trençkot, antilop derisi çizmeler ve puantiyeli bir fular! Bu, sen misin?

-1968’deki benim.

-Sensin yani?

-Neden bu kadar şaşırdın, anlamıyorum.

-Çok güzelmişsin.

-Mişim öyle mi?

-Tamam tamam, hâlâ güzelsin.

-O çizmelerin antilop derisi olduğunu da nereden çıkardın?

-Bilmem.

24 Mayıs 2026 Pazar

Üç Cisim Problemi*


 Çılgınlık Yılları

Çin, 1967

… ..

Diğer “Canavarlar ve Şeytanlar(* Bir Budist olan ‘Canavarlar ve Şeytanlar’ Kültür Devrimi sırasında devrim düşmanlarını tanımlamak için kullanılmıştır.) ile kıyaslanığında tutucu akademisyenler özeldi: İlk mücadele oturumlarında hem kibirli hem de inatçıydılar. Aynı zamanda bu çok kaybı vermişlerdi. Sadece başkenti Pekin’de, mücadele oturumları sırasında, kırk günlük bir süreç içerisinde, dövülerek öldürülen bin yedi yüzden fazla kurban vardı.    … ..

… ..   bir zamanların daha birçok saygın aydını bu çılgınlıktan kurtulmak uğruna daha kolay bir yol seçerek kendi hayatlarını sona erdirmeyi seçmişlerdi.  … ..

…. …  Oturumlar  sırasında çoğunlukla yarı uyur hâlde olurlar ancak birisi çoktan defalarca tekrarladıkları suçlarını bir kez daha tekrarlamaları için suratlarına haykırdığında uyanırlardı.

Ardından bazıları üçüncü aşamaya geçti. Bilgi ve rasyonellik üzerine inşa ettikleri dev zihinleri çökene kadar, bitmek bilmeyen acımasız mücadele oturumlarında politik imgeler beyinlerine kazınıyordu. Gerçekten suçlu olduklarına inanmaya başlıyor, devrimin yüce ülküsüne ne kadar zarar verdiklerini idrak ediyorlardı. Bu sebeple gözyaşlarına boğuluyorlardı ve pişmanlıkları, aydın olmayan

… .. ‘Canavarlar ve Şeytanlar’ın pişmanlığından çok daha derin ve içten oluyordu.

…  … .. Ama bu tür rağbet gören kurbanların sayısı gitgide azalmıştı. Muhtemelen Tsinghua Üniversitesi’nde sadece bir tane kalmıştı. O da çok ender rastlanan biri olduğundan, mücadele oturumunun en sonu için saklanmaktaydı.

Ye Zhetai, Kültür Devrimi’nde bugünlere kadar hayatta kalabilmişti. Birinci aşamanın başından beri pişmanlığı, intiharı ve duygusuzlaştırmayı reddetmişti. Bu fizik profesörü oturum zamanı kalabalığın önündeki sahneye yürüdü ve suratındaki ifade açıkça okunabiliyordu: Taşıdığım yük varsın daha da