13 Şubat 2026 Cuma

Unutursan Hatırla *


Yaptığımız “şeylerin” kendi yolları var

Kendi kendine nefes alıyor, yürüyor

Çatlaklara sıva oluyorlar.

Attığımız ufacık bir adımla hayat buluyorlar. 

Hiç aklımızda yokken, işte böyle kitap oluyorlar.


Bu kitabın hikâyesi bir ağaçla başladı. Unutursan Hatırla için bana ilk ilhamı veren o canım ağaçla… Öyle bir ağaç ki, bütün dalları budanmış, kupkuru ama incecik tek bir daldan gökyüzüne doğru patır patır patlamış kiraz çiçeklerini! Diğer dallar açmış açamamış, hiç umursamamış… Sanki ”Ben bir ucundan başlayayım da, gerisi gelir!” demiş. O ağacın fotoğrafını çekip Instegram’da paylaştığımda, herkesten bir sürü mesaj  geldi. İçimizde devamlı “daha değil”, “hazır değilsin”, “mükemmel deği” diye söylenen sesleri biraz kısıp, “bir” ucundan başlamaya” ne çok ihtiyacımız vardı


Hem zaten başlamak,

bildiklerini yanına alıp,

bilmediklerini de yolda öğrenmeye gönüllü olmaktı.

Unutmuştuk, hatırlattı.


Bu karşılaşma bana, uzun zamandır ertelediğim bir şeye başlamak için ilham verdi. 

Günlük hayatın koşturmacasında unuttuğum, hatırlayınca “Oh be!” dediğim, ilham aldığım şeyleri 100 gün boyunca her gün yazmaya, #unutursanhatırla etiketiyle paylaşmaya niyet

12 Şubat 2026 Perşembe

Türkiye'de Beş Yıl*


 

15 Haziran 1913’te -Majesteleri Kayzer’in tahta çıkışının yıldönümünde- Askeri Kabine’nin bir yazısıyla, Alman Askeri Misyonu’nun başkanı olarak Türkiye’ye gitmeye istekli olup olmadığım soruldu.

O tarihte, Alman ordusundaki en yaşlı tümen kumandanlarından biri olarak, Kassel’deki 22. Tümen'e kumanda ediyordum.

Prusya ordusunda akla gelebilecek bütün görevlerde bulunmuştum, uzun yıllar boyunca genelkurmaya mensup olmuştum, yurdışında çok seyahat etmiştim; ama ne Türkiye'ye gitmiş ne de oradaki durumu incelemiştim. 

Bu sebeple, bu soru bana beklenmedik geldi.

İstanbul’daki Almanya Sefiri Baron von Wangenheim’in kabine yazısına eklenmiş olan telgrafın yeni görevin aşağıdaki sözlerle ifade ediliyordu:

Almanya’nın siyasetinin, samimi ve ciddi bir şekilde Asya Türkiye’sinin takviyesine yönelik kani olan Sadrazam, benden, Majesteleri Kayzer’e Türk ordusunun eğitimi için bir Alman generalini göndermesi ricasını arz etmemi istedi.

Teferruat henüz belirlenmedi.

BU görevi üstlenecek kişinin, bütün askeri teknik meselelerde geniş yetkilerle donatılmış bir otorite olması düşünülmüştür. General, diğer bütün Alman ıslahatçılarının başında bulunmalı, Türk ordusundaki ıslahatların muntazam ve gayesine uygun bir şekilde yürütülmesinden sorumlu olmalıdır. Tavsiyeleri, gelecekteki bir harpte seferberlik çalışmalarının temelini teşkil etmelidir.

Böyle bir görev için, tabiatıyla, sadece askeri birliklerin kurmay heyetinde büyük bir tecrübeye sahip olan, birinci sınıf olan, özellikle son harpte başarısız oldukları için bu kişinin başlıca görevi, bu kötü gidişatı, genelkurmayı, esaslı ve pratik bir şekilde eğiterek düzeltmektir. Bunun için ön şart, bahis mevzuu generalin, bir kolordunun kurmay başkanı olarak kurmaylık görevlerini, özel bişr başarıyla bağımsız olarak yerine getirmiş olmasıdır. 

4 Şubat 2026 Çarşamba

Oblomov*


 

Kitabın arka yüz tanıtımından: Orta yaşlı toprak sahibi Oblomov işinden ayrılmış, tüm arkadaşlarını etrafından uzaklaştırmış, borca batmış ve tüm dünyevi işlerini yatağından göremeye başlamıştır. Her bir köşesi dökülmekte olan dairesinde kendisi tekrar tembel uiağıyla birlikte kayıtsızlık içinde yaşayan bu miskin asilzade, değişime ayak direyerek işlevsizleşmiş bir sınıfın timsalidir. Rus toplumuna özgü bu tipleme Gonçarov'un kaleminden çıktığı günden beri toplumun içine karışmış. “Oblomovluk” sözcüğünü günlük dile kazandırmıştır. Oblomov, 19. yüzyıl sonunda bu açmaza giren toprak sahiplerinin güldürüsü olmakla kalmıyor, aynı zamanda mevcut sosyal düzenin acayipliklerini ve adaletsizliğini de ciddiyetle -ama tatlı bir dille- eleştiriyor.


Önsöz: Gonçarov’un en meşhur yaratımı ve Oblomov romanının ana karakteri İlya Oblomov, Rusya tarihinin belli bir döneminde, özellikli bir sosyal sınıfı temsil etmektedir. Oblomov, 19. yüzyıl Rusyası’nda varlığını serfliğe borçlu olan, miadı dolmuş, sorumsuz aristokrasiye somut bir örnek teşkil etmektedir. Nikolay Dobroljubov’un meşhur makalesi “Oblomovluk Nedir? gibi roman hakkındaki çağdaş eleştirel değerlendirmeler genellikle, romana adını veren karakter Oblomov’un hikâyesini oluşturan, serfliğe esas teşkil eden ekonomik bölünmeler ve bunların doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan sosyal adaletsizlikler gibi tarihsel meselelere odaklanmıştır. Diğer bir deyişle, İlya Oblomov’un hikâyesi aslında Rusya’nın sosyal gelişiminde yeni bir çağın  başlangıcında, serfliğin kaldırılmak üzere olduğu bir dönemde, Rus aristokrasinin hikâyesini anlatmaktadır. Gonçarov’un çağdaşlarının , işlk kez 1859 yılında basılan romanının konuları arasında , o zaman güncel olan bu mevzuya odaklanmalarının nedenini izaha gerek yoktur. Yine de, serflik kaldırıldıktan yüz yıl sonra bile Oblomov’un Rusya’da ve dünya çapında popülerliğini koruması, eserin ana karakterini şekillendiren daha evrensel temaları ele aldığını göstermektedir.

2 Şubat 2026 Pazartesi

Hayat İmkânsız*


 Arka kapak tanıtımı:

Bazen bize sihir gibi görünen şey, yaşamın henüz anlayamadığımız bir parçasıdır…


Grace Winters hayata küsmüş emekli bir matematik öğretmeni. Günlerini  televizyon izleyip kitap okuyarak, beyninin körelmemesi için bulmaca çözerek geçiriyor. Bir zamanlar üzerinde titrediği bahçesine bile ilgisini kaybetmiş. Yalnız, yapayalnız hissediyor.

Yıllardır görmediği ve haber almayı beklemediği bir arkadaşının ona bir Akdeniz adasındaki köhne evini miras bıraktığını öğrenince, Grace bir planı ya da cebinde bir ada rehberi olmadan, aklında sorular ve tek yön uçak biletiyle, kendini İbiza’da buluyor.

“Neden ben? Neden bu ev?” Arkadaşının hayatına -ve ölümüne- dair cevaplar İbiza’nın engebeli tepeleri ile altın kumsalları arasında gizli. Parça parça bulabildikleri ise en uçuk gücünün sınırlarını zorlayacak kadar tuhaf. Ve imkânsız gibi duranbütünü görebilmek için Grace, önce kendi geçmişiyle yüzleşmek zorunda.


Sevgili Bayan Winters,

Belki beni hatırlarsınız. Hoolybrook’ta matematik öğretmenimdiiiiiniz. Şİmis 22 yaşındayım ve üniversite sondayım. Matematik okuduğumu öğrenmek hoşunuza gider herhalde!

28 Ocak 2026 Çarşamba

Kitap okumak*


Maria Popovanın Franz Kafka’nın kitap okuma üzerine düşüncelerini dile getiren bir yazısı geçti elime; elime geçti sözün gelişi, ekranıma düştü. Önce o yazıya bir göz atalım isterseniz.

“Okumak bir zihni uyarma çalışmasıdır, talepkardır ve uygun koşullar altında bir çeşit coşku hali üretir.” E.B. White 1951’de okumanın geleceği hakkında düşünürken böyle yazmıştı. Doğrusu, kitapların neden önemli olduğu sorusu ve okumanın insan ruhuna ne yaptığı, Carl Sagan’ın Kozmos‘undaki müthiş meditasyonundan, neden kitaplara sahip olduğumuzu soran 9 yaşındaki kız çocuğuna kadar, büyükten küçüğe birçok zihni işgal etti. Ancak belki de

22 Ocak 2026 Perşembe

Kırık Hayatlar*


 

Önsöz

…. .. Kırık Hayatlar, tutku, acı,nefret vb. bireysel duyguları işler görünse de aynı zamanda toplumsal bir kurum olarak aileyi ve toplum yaşamındaki aksaklıkları da sorgulayan bir eserdir. Eserin bireysel ve toplumsal düzlemde farklı okumalara olanak veren bu çok yölülüğü, başlangıçta tek bir ailenin yaşamından yola çıkarak herkesi ilgilendirecek incelikleri bütüncül bir yaklaşımla yakalayıvermesi onu okunmaya değer kılar.

Halid Ziya; Avrupa’da tıp öğrenimi gördükten sonra, başarılı olmak, güzel bir aile kurmak, mutluluğu aile ve iş yaşamında yakalamak şeklinde en yalın haliyle özetlenebilecek ideallerini gerçekleştirmek arzusundaki erdemli bir gençi, Ömer Behiç’i seçmiştir kahraman olarak. Bu seçim ve yaratımdaona çalışma sistemi, kültürel değerler bakımından Batılı bir çehre çizerken, geleneklerine, ailesine bağlı Batılı bir çehre çizerken, geleneklerine, ailesi

ne bağlı, tamamen saf ve samimi bir tip olan misyonunu  da yüklenmiştir.Tahsilini tamamladıktan sonra İstanbul’a gelen Ömer Behiç, bir tesadüf  vesilesiyle karşılaştığı Vedide ile bir süre sonra evlenir. İki çocuğu olur: Selma ve Leyla… Gençlik düşlerini süsleyen bir ev yaptırarak oraya yerleşirler.

Aile yaşantısı yazar tarafından adeta bir mutluluk sarayı gibi sunulur bize. Kalıcı mutluluk mümkün müdür? Çevrede Veli Bey’in kızları olarak ün salmış, zevk ve eğlence hayatının tutkunu olmuş iki genç kız bu ailenin mutluluğuna gölge düşürecektir. Geçirdiği bir rahatsızlık sırasında Ömer Behiç’le tanışan Neyyir, baştan çıkarıcı, hafif tavırlarıyla onu elde etmeyi başarır. Ahlakî değerler bakımından son derece üstün çizilen Behiç, birden Neyyir’e duyduğu tutkuyla karışık güçsüzlüğünün esiri olur. Henüz iki yaşındaki kızı Leylâ’nın hastalığına ve karısı Vedide’ye gerekli ilgiyi göstermeyen Ömer Behiç, tutkularıyla sorumlulukları arasında ezilir.

15 Ocak 2026 Perşembe

Kırmızı Pazartesi*

 

Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyikarşılamak için sabah saat 05.30’da kalkmıştı.Rüyasında kendini koca koca incir ağaçlarından bir ormanın içinden geçerken görmüştü., incecik bir yağmur çiseliyordu, bir an için mutluluk duymuş; ama uyandığında üstü başı kuş pislikleri içindeymiş duygusuna kapılmıştı. “Rüyasında hep ağaçlar görürdü,” demişti bana annesi Placiada Linero, o uğursuz Pazartesi’nin ayrıntılarını aradan 27 yıl geçtikten sonra anımsarken. “Bir hafta önce de rüyasında , badem ağaçlarının arasından uçarken dalların hiçbirine çarpmadan geçip giden yaldızlı kâğıttan yapılma bir uçağın içinde tek başına oturduğunu görmüştü.“ Başkalarının rüyalarını, yemekten önce aç karnına anlatmaların koşuluyla, doğru yorumlamakta üstüne yoktu. kadının; ama ne oğlunun gördüğü o iki rüyada herhangi bir uğursuzluk belirtisi fark etmişti; ne de ölümünden önceki sabahlarda kendisine anlatmış olduğu daha başka ağaçlı rüyalarında.

Santiago Nasar, kendisi de bu rüyasını kötüye yormamıştı. Üstünü başını çıkarmadan yatıp çok az uyumuş, kötü bir gece geçirmişti; sabahleyin başında ağrı, damağında bakır pasıyla uyanmış, bunları gece yarısından sonraya kadar sürmüş olan düğün eğlencesinin doğal sonucu diye yorumlamıştı. Dahası var: Saat 06.05’te evinden çıktığında başlayıp bir saat sonrasında tıpkı bir domuz gibi boğazlanana kadar kadar geçen bir sürede rastladığı pek çok kişi, onu uyku mahmurluğu içinde ama keyifli olarak anımsıyordu; hepsine de, pek önemsemez bir tavırla, o günün güzel bir gün olduğu yorumunu yapmıştı. bunların hiçbiri onun havadan söz edip etmediğinden emin değildi. Pek çok kişi, o dönemlerde güzel bir şubat günü beklenebileceği gibi, muz bahçelerinin içinden geçip gelen bir meltemin estiği pırıl pırıl bir sabah olduğu ansında birleşiyordu. Ama çoğunluk, bulanık, kapalı bir gökyüzünün altında durgun  sulardan yükselen ağır bir kokunun duyulduğu kasvetli bir hava olduğu, o felaket anında, tıpkı Santiago Nasar’ın rüyasındaki o ormanda gördüğüne benzer ince bir yağmurun çiselediği konusunda söz birliği ediyordu. Bense düğün eğlencesinin ertesinde Maria Alejandrina Cervantes’in o muhteşem koynunda, telaşla çalınan çan seslerinin şamatasıyla daha yeni uyanmış, kendime gelmeye çalışıyorlar sanıyordum. … ..