6 Mayıs 2026 Çarşamba

Acımak*


 

Kasabanızda Zehra Hanım isminde bir başmuallim varmış… Hangi mektepte olduğunu bir yere kaydettim ama bir türlü bulamıyorum.

Mebus Şerif Halil Bey, cüzdanını, yelek ceplerini karıştırıyordu.

Marif müdürü gülerek:

-Zahmet etmeyin efendim, malûm, dedi, Zehra Hanım, vilâyetin en m^ruf (*bilinen) bir simasıdır.

-Dostlarımdan biri bu hanım için sizden on-onbeş gün izin istememi rica etti… İstanbul’da ihtiyar ve alil (*hasta) bir babası varmış… Son günlerde ağır surette hastalanmış… Hayatı tehlikedeymiş… Belli izin koparmak için mübalâğa ediyorlar ama, bir şey yapmak mümkünse…

Mümkün tabiî… Ancak, benim bildiğime göre ZEhra Hanım kimsesiz bir kadındır… Beş seneye yakın bir zamandan beri tanırım… Bana babası filân olduğundan hiç bahsetmedi. Maamafih kendisine sorarıx. Zaten biraz sonra onu göreceksiniz.

-Ben mi, ne münasebet?

-Birazdan size kasabayı gezdirecek değil miydim? Evvela Zehra Hanım’ın mektebinden başlayacağız, Daire-i intihabiyenizde (*seçim bölgesi) göreceğiniz en şayan-ı dikkat (*dikkate değer) müessese bu mekteptir. Halk, mektebin asıl ismini unutmuştur. “Zehra Hanım Mektebi” diye tanır. Hattâ kâtiplerimiz bile bazen şaşırırılar, resmi evrakta, “Zehra Hanım Mektebi” diye yazarlar.

Geçenlerde bir çeşme başına iki kadın konuşuyordu. Birisi, “ben çocuğumu marif mekteplerine vermem… Zehra Hanım’ın Mektebinde okutacağım” diyordu.

Mebuz gülmeye başladı.

-Çok garip… Bu Zehra hanım size karşı âdeta istiklal ilan etmiş vaziyette…

-Kelimeyi çok yerinde kullandınız… Zehra Hanımın icraatında hemen hemen müstakildir (*bağımsız) … Bizim emirlerimize, nehylerimize (*yasaklama) hiç kulak asmaz… Hasılı bildiği gibi hareket eder.

-Bu, sizin maarif müdürü idareci izzeti nefsinizi rencide (*kırılmış, incinmiş) etmez mi?

1 Mayıs 2026 Cuma

Adamlar ve Oğullar*


 Erkeklerin Sıkıntısı

… ..   Frances, Vincent ve Rosin, eğitimdeki hükümeti yüksek öğrenimde cinsiyet eşitliğini desteklemek için bir dönüm noktası yerine geçene cinsiyet cinsiyet ayrımından bahsediyor Yalnızca birkaç on yıl süren bir zaman zarfında, kızlar ve kadınlar sınıfta adamlar ve oğullara yetişmekle kalmayıp onları geçtiler. 1972’de, ABD hükümeti yükseköğretimde cinsiyet eşitliğini desteklemek için bir dönüm noktası yerine geçen IX başlıklı kanunu onayladı. Bu tarihte, kadınlara kıyasla erkeklerin aldığı lisans diploması sayısında %13’lük bir oran farkı vardı. 1982’de aradaki fark kapandı. 2019’da ise lisans diploma kazanımındaki cinsiyet ayrımı, 1972’den yüksek bir sayıyla %15’e çıktı -ama diğer yönde. 


Erkek çocukların , özellikle de siyah çocukların ve daha yoksul ailelerden gelen çocukların düşük performansı istihdam oranlarına ve geleceğe yönelik ekonomik hareketliliklerine ciddi bir şekilde zarar vermektedir. … ..

……

İlkin K-12 eğitim sistemindeki cinsiyet farklılıklarını tanımlayacağım ve ondan sonra bunların başlıca sebebi olarak gördüğüm şeyleri göstereceğim: özellikle de ergenlikte, erkek çocukların ve kız çocukların gelişim hızındaki ciddi hız farkı. Ondan sonra yüksek öğrenimde ortaya çıkan eşitsizliklerin bazılarının izini süreceğim. … ..

… ..


Asıl Mesele Beyin Gelişimi Bazında Zamanlama

… ..

… .. Öyleyse ergenlik, kendimizi sınırlamakta zorluk çektiğimiz bir dönemdir. Ama ardaki ayrım erkek çocukların kızlarda olduğundan çok daha fazladır; çünkü erkek çocuklar hem daha fazla gaz gücüne hem

29 Nisan 2026 Çarşamba

Yaprak Dökümü*


 

“Altın Yaprak Anonim Şirketi”nden niye mi istifa ettim. Bunda anlaşılmayacak hiçbir şey yok. Aldığım altmış iki lira ile aylıkla geçinemiyordum. Başımda iki küçük kardeşle hastalıklı anam var…. Ara sıra anam soğuktan, kardeşlerim yemekten şikâyet ederlerdi. Ben, omuz silker: “Ne yapayım , bu terazi bu kadar çekiyor. Elime geçeni ben barda, baloda yiyip sizi bu halde bıraksam bana bir şey demeye hakkınız olur. Fakat hesap meydanda” derdim. Bu açık hakikati anlarlarsa ne Âlâ. Anlamazlarsa: (Hanımlar, efendiler, bu otelin sofrasını beğenmiyorsanız akçeyi eksik verirsiniz. Daha iyisini bilen varsa haber verin, hep birden oraya göçelim) der, viran kapıyı vurduğum gibi, giderim. Anam, ihtiyar kadın… Kardeşler : Allah’ın iki biçaresi… Ben böyle çıkışınca ister istemez yelkenleri suya indiriyorlardı. Fakat canavarın büyüğüne , yani kendine nasıl laf anlatırsın? Yaş otuzu buldu… Sıhhatim, kuvvetim yerinde… arsız bir tabiatım var…. ne görsem için çeker… yiyecek görürüm isterim, elbise görürüm, isterim… Fazla olarak bunları başkaları kadar kendime de hak bulurum… İş böyle olunca içimde kopacak kıyameti varın siz düşünün.

Karanlık kış akşamları, delik tabanımdan giren çamurun soğuğu ciğerime işlemiş, alacaklı dükkânların önünden geçmeyeyim diye sokakları dolana dolana evime giderken, omuz başımdan lüks otomobiller geçer. Bunların içindekilerin bir kısmını tanıyorum.

 Eğlenmeye, avuç dolusu para yemeye gidiyorlar. İçim şöyle bir burkulur, kendi kendime sorarım: “Bunların hepsi nbenden değerli insanlar mı? Onlar, böyle alabildiklerine yaşayıp giderken ben, niçin köpek gibi sokaklarda sürüneyim? İstediğimi yiyip giymeyeyim? Canımın çektiği bir kadını bir kere koynuma almayayım?”

Böyle yıllarca, senelerce kendi kendime çekiştikten sonra nihayet şu neticede karar kıldım: “Babam, fazla namuslu adammış…” “Bir babanın çocuklarına bırakacağı en kıymetli miras temiz bir isimdir” der gidermiş… Temiz bir isim, bir miktar dünyalıkla beraber olsa âlâ; fakat züğürt evlatlarda

24 Nisan 2026 Cuma

Bin Hüzünlü Haz*


 

Beni en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor. Uzunca bir süredir, ruhumun derinliklerinde bütün şiddetiyle hissediyorum bunu. Kimi zaman, şöyle adamakıllı kirlenip de kim olduğumu anlayayım diye kendimi pervasızca şu şehrin alkol kokulu karanlığına vuruyor hangi köşede bir üçkâğıtçı bulur, hangi sokakta bir serseri görür ya da nerede bir ayyaşa rastlarsam hemen arkadaş oluyor, sonra onlarla birlikte hayatın el değmemiş noktalarına doğru yürüyüp kimilerinin çirkinlik adını verdiği birtakım şeylerin içinde yüzüyor, renk renk ışıklarla süslü çamur deryalarına batıp çıkıyor, postu batakhanelerin başköşesine serip yıllarca kalıyor ve bütün bunlar olup biterken, dünyada insanoğlunun işleyebileceği ne kadar suç varsa hepsini kocaman bir mıknatıs gibi varlığımda toplamak istiyorum ama, bunu bir türlü başaramıyorum. Bin bir hevesle peşlerine takıldığım tilki suratlı üçkâğıtçılar, pörtlek yüzlü ayyaşlar, ya da kararsız bir rüzgâr gibi beni oradan oraya sürükleyen düşük çeneli serseriler, herhangi bir suçun eşiğine yaklaştığımız sırada birdenbire meleğe dönüşüyorlar çünkü… Ardından da, varlığımı etkileyen o karanlık varlıklarıyla, suça susamış ruhumun çevresinde şarap kızılı gözlerden, pelte gibi titreyip duran suratlardan birbirine karışan el kol hareketlerinden  ve her biri cümle ağırlığındaki kelimelerden, aşılması güç mü güç bir barikat oluşturuyorlar. Onların meleğe dönüşmüşlüğünü geçip de ben işte o zaman suça ulaşamıyorum bir türlü. Üstelik, bir yandan suça ulaşamamış eksik bir ruhun ağırlığı altında sefil bir fare gibi ezilirken, bir yandan da hiç görmediğim melek kanatlarının hışırtıları arasında gide boğuluyormuşum hissine kapılıp fena halde telaşlanıyorum.  İçimin bir köşesinden diğer köşesine, çılgınlar gibi palas pandıras koşuyorum sözgelimi, uçuyorum kendi kendimle karşılaşıp kendime tutunabilir miyim diye savruluyorum un ufak, sürünüyorum, canımı dişime takıp kalkıyorum ve yeniden, yeniden, yeniden yıkılıyorum. Her defasında, yıkılırken çocuk oluyorum sanki; minicik ellerimi yere basıp kalkarken de, inanılmaz bir şekilde, çarçabuk büyüyorum.   Sonra elimi yüzümü çizip geçem kırmızı şişe parıltılarına tutunup hırsla ileriye, meleklerin konuşmaları arasından gözüken suçların cazibesine doğru atılıyorum ama, ellerim gene boşalıyor… Çalmak istediğim eşyaların yüzünde

23 Nisan 2026 Perşembe

Semaver*


 

-Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın.

Ali nihayet iş bulmuştu. Bir haftadır  fabrikaya gidiyordu. Anası memnundu. Namazını kılmış, duasını yapmıştı. İçindeki Cenabı Hak’la beraber oğlunun odasına girince uuuu uzun boyu, geniş vücudu ve çok genç çehresiyle rüyasında makineler, elektrik piller, ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dizel motoru homurtusunu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyamadı. Ali işten çıkmış gibi terli ve pembeydi.

Halıcıoğlu’ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış, bir horoz vakarıyla (*Vakar: Ağırbaşlılık) sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren fecrri-kâzibe (*Fecr-i kâzib: Sabaha karşı doğuda görünen geçici aydınlık, yalancı tan) bakıyordu. Neredeyse ötecekti.

Ali uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti. Ansı yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Onlardan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.(*İstihsal edilmek: Meydana getirilmek, üretilmek, elde edilmek, ele geçirmek) 

Sabahleyin Ali’nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu’ndaki askeri mektebin borazanını, fabrikanın uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır, arzular söndürürdü. Demek ki Alimiz biraz şairceydi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç’e büyük transatlantikler sokmaya benzese de biz, Ali, Mehmet, Hasan biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.

Ali annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O annesini her öpüşte, böyle bir yalanmayı âdet etmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı. Ali birkaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı.

12 Nisan 2026 Pazar

Doktor Ox'un Deneyi*


 

Demek ki Küçük Quiquendone Kentini En İyi Haritalarda Bile Aramak Boşunadır


Eski ya da yeni bir Flandre haritasında küçük Quiquendone kentini ararsanız, bulamamanız olasıdır. O halde, Quiquendone kayıp bir kent midir? Hayır. Geleceğe ait bir kent midir, peki? Hiç de değil. Coğrafyacılara karşın var olmakta, üstelik sekiz ya da dokuzyüz yıldır. Aynı zamanda bu kentin, her sakininin bir ruha olduğu düşünüldüğünde, iki bin üç yüz doksan üç ruhu vardır. Qudenaarde’ın on üç buçuk kilometre kuzeybatısında ve Brugge’nin on beş ve bir çeyrek kilometre güneydoğusunda, tam da Flandre’da yer alır. Schelde ırmağının küçük kolu Vaar, Tournai’deki gibi, ortaçağ ait tarihi çatısını hâlâ koruyan üç köprüsünün altından geçer. İlk taşı, geleceğin Konstantinopolis İmparatoru, Kont Baudouin (*IV. Haçlı seferi sırasında ele geçirilen Konstantinopolis’te kurulan Latin İmpatarorluğu’ndan söz ediliyor .ç.n.) tarafından, 1197‘de konulan eski bir şatosu; yerden üç yüz elli yedi ayak yükseklikteki bir gözetleme kulesine hâklim olan, bir dizi mazgalla çevrili ve Gotik üslupla yarım pencereleri olan bir Belediye Sarayı vardır. BUrada her saat başı, ünlü Brugge kariyonunu (*Kariyon: Bir dizi çandan oluşan bir müzik aleti. Ortaçağdan beri var olan ve küçük çekiçlerle çalınan bu çanlar, özellikle kuzeyde kiliselerin kulelerine yerleştirilir ve saat başlarını haber verirdi. On altıncı yüzyıldan sonra çanların sayısının artırılıp , bir klavyenin eklenmesiyle, bu basit işaret aracından çok sesli melodiler çıkmaya başladı. Ortaçağ sonlarında Rönesans boyuncakariyon daha çok eski Hollanda topraklarında yayıldı- ç.n.) aşan, adeta havada asılı bir piyano diyebileceğimiz beş oktavlık kariyonun sesi duyulur. Yabancılar -o zamana dek Quiquendone’a hiç gelmemişlerse-, Nassau’lu Willem’in Brandon’a (*1714’te ölen ressam Jan Henrik Brandon-ç.n.) ait tam boy resminin süslediği stathouder’ler (*Stadhouder İspanyol Felemenk’inde hükümdar tarafından seçilen eyalet valisi. Birleşik Eyaletler’de, bir eyaletin ya da bütün Birliğin yürütme kuvvetinin başkanı-ç.n.) salonunu; on altıncı yüzyıl mimarisinin başyapıtı; Saint-Magloire Kilisesi’nin balkonunu; takdire şayan süslemeleri demir ustası-ressam Quentin Meetsys tarafından yapılmış , büyük Saaint-Ernuph Meydanı’nın ortasında yer alan dövme demirden su kuyusunu; şimdilerde Brugge’deki Notre-Dame

11 Nisan 2026 Cumartesi

Kur'an Yolu Türkçe Meal ve Tesir*


 Kur’an-ı Kerîm, Hz. Muhammed aleyhisselâmın yirmi iki yıldan fazla süren(610-632) peygamberliği zarfında aldığı vahiyleri ihtiva etmektedir. Hz. Muhammed’in (a.s.) peygamberliğinin ilk dönemlerinden beri Kur’an, müslümanlar tarafından, yalnızca ilâhi kelâmınyaşanan trihe bir müdahalesi olarak değil, aynı zamanda bir ibadet ve tilâvet kitabı olarak telakki edildiği için, inen âyet ve sûreler Hz. Peygamber’in gözetimialtında büyük bir titizlikle kayda geçirilerek geniş kitlelere intikal ettirilmiş ve sürekli okunmuştur. … ..

I.Halife Ebû Bekir döneminde vuku bulan yemâne savaşında Kur’an’ın nüüzülüne tanık olmuş çok sayıda hâfız sahâbinin şehid düşmesi üzerine, 633 yılında, Hz. Peygamber’in vahiy kâtiplerinden hâfız sahâbi Zeyd b. Sâbit’e, Hz. Peygamber’in yazdırdığı Kur’an metinlerini, diğer hâfız sahâbilerinşahitliğine de başvurarak bir mushaf haline getirme görevi verilmiştir. Kur’an metni tertip edilirken âyetlerin iniş sıraları veya konu bütünlüğü esas alınmamış, baştan beri Hz. Peygamber tarafından öğretilen tilâvet sırasına riayet edilmiştir.

… ..

… ..

Tefsir

… ..

… ..

Bakara Sûresi