Beni en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor. Uzunca bir süredir, ruhumun derinliklerinde bütün şiddetiyle hissediyorum bunu. Kimi zaman, şöyle adamakıllı kirlenip de kim olduğumu anlayayım diye kendimi pervasızca şu şehrin alkol kokulu karanlığına vuruyor hangi köşede bir üçkâğıtçı bulur, hangi sokakta bir serseri görür ya da nerede bir ayyaşa rastlarsam hemen arkadaş oluyor, sonra onlarla birlikte hayatın el değmemiş noktalarına doğru yürüyüp kimilerinin çirkinlik adını verdiği birtakım şeylerin içinde yüzüyor, renk renk ışıklarla süslü çamur deryalarına batıp çıkıyor, postu batakhanelerin başköşesine serip yıllarca kalıyor ve bütün bunlar olup biterken, dünyada insanoğlunun işleyebileceği ne kadar suç varsa hepsini kocaman bir mıknatıs gibi varlığımda toplamak istiyorum ama, bunu bir türlü başaramıyorum. Bin bir hevesle peşlerine takıldığım tilki suratlı üçkâğıtçılar, pörtlek yüzlü ayyaşlar, ya da kararsız bir rüzgâr gibi beni oradan oraya sürükleyen düşük çeneli serseriler, herhangi bir suçun eşiğine yaklaştığımız sırada birdenbire meleğe dönüşüyorlar çünkü… Ardından da, varlığımı etkileyen o karanlık varlıklarıyla, suça susamış ruhumun çevresinde şarap kızılı gözlerden, pelte gibi titreyip duran suratlardan birbirine karışan el kol hareketlerinden ve her biri cümle ağırlığındaki kelimelerden, aşılması güç mü güç bir barikat oluşturuyorlar. Onların meleğe dönüşmüşlüğünü geçip de ben işte o zaman suça ulaşamıyorum bir türlü. Üstelik, bir yandan suça ulaşamamış eksik bir ruhun ağırlığı altında sefil bir fare gibi ezilirken, bir yandan da hiç görmediğim melek kanatlarının hışırtıları arasında gide boğuluyormuşum hissine kapılıp fena halde telaşlanıyorum. İçimin bir köşesinden diğer köşesine, çılgınlar gibi palas pandıras koşuyorum sözgelimi, uçuyorum kendi kendimle karşılaşıp kendime tutunabilir miyim diye savruluyorum un ufak, sürünüyorum, canımı dişime takıp kalkıyorum ve yeniden, yeniden, yeniden yıkılıyorum. Her defasında, yıkılırken çocuk oluyorum sanki; minicik ellerimi yere basıp kalkarken de, inanılmaz bir şekilde, çarçabuk büyüyorum. Sonra elimi yüzümü çizip geçem kırmızı şişe parıltılarına tutunup hırsla ileriye, meleklerin konuşmaları arasından gözüken suçların cazibesine doğru atılıyorum ama, ellerim gene boşalıyor… Çalmak istediğim eşyaların yüzünde
.. en iyi arkadaş kitap ..
Anlamlı soru sorabilmek bilmeyi gerektirir. Bilmek için okumak gerekir. Okumak birikimi gerektirir. Okumak iyidir .... Bilinçli okuyan en sonunda yazmayı başarabilir ....
24 Nisan 2026 Cuma
23 Nisan 2026 Perşembe
Semaver*
-Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın.
Ali nihayet iş bulmuştu. Bir haftadır fabrikaya gidiyordu. Anası memnundu. Namazını kılmış, duasını yapmıştı. İçindeki Cenabı Hak’la beraber oğlunun odasına girince uuuu uzun boyu, geniş vücudu ve çok genç çehresiyle rüyasında makineler, elektrik piller, ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dizel motoru homurtusunu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyamadı. Ali işten çıkmış gibi terli ve pembeydi.
Halıcıoğlu’ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış, bir horoz vakarıyla (*Vakar: Ağırbaşlılık) sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren fecrri-kâzibe (*Fecr-i kâzib: Sabaha karşı doğuda görünen geçici aydınlık, yalancı tan) bakıyordu. Neredeyse ötecekti.
Ali uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti. Ansı yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Onlardan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.(*İstihsal edilmek: Meydana getirilmek, üretilmek, elde edilmek, ele geçirmek)
Sabahleyin Ali’nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu’ndaki askeri mektebin borazanını, fabrikanın uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır, arzular söndürürdü. Demek ki Alimiz biraz şairceydi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç’e büyük transatlantikler sokmaya benzese de biz, Ali, Mehmet, Hasan biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.
Ali annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O annesini her öpüşte, böyle bir yalanmayı âdet etmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı. Ali birkaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı.
12 Nisan 2026 Pazar
Doktor Ox'un Deneyi*
Demek ki Küçük Quiquendone Kentini En İyi Haritalarda Bile Aramak Boşunadır
Eski ya da yeni bir Flandre haritasında küçük Quiquendone kentini ararsanız, bulamamanız olasıdır. O halde, Quiquendone kayıp bir kent midir? Hayır. Geleceğe ait bir kent midir, peki? Hiç de değil. Coğrafyacılara karşın var olmakta, üstelik sekiz ya da dokuzyüz yıldır. Aynı zamanda bu kentin, her sakininin bir ruha olduğu düşünüldüğünde, iki bin üç yüz doksan üç ruhu vardır. Qudenaarde’ın on üç buçuk kilometre kuzeybatısında ve Brugge’nin on beş ve bir çeyrek kilometre güneydoğusunda, tam da Flandre’da yer alır. Schelde ırmağının küçük kolu Vaar, Tournai’deki gibi, ortaçağ ait tarihi çatısını hâlâ koruyan üç köprüsünün altından geçer. İlk taşı, geleceğin Konstantinopolis İmparatoru, Kont Baudouin (*IV. Haçlı seferi sırasında ele geçirilen Konstantinopolis’te kurulan Latin İmpatarorluğu’ndan söz ediliyor .ç.n.) tarafından, 1197‘de konulan eski bir şatosu; yerden üç yüz elli yedi ayak yükseklikteki bir gözetleme kulesine hâklim olan, bir dizi mazgalla çevrili ve Gotik üslupla yarım pencereleri olan bir Belediye Sarayı vardır. BUrada her saat başı, ünlü Brugge kariyonunu (*Kariyon: Bir dizi çandan oluşan bir müzik aleti. Ortaçağdan beri var olan ve küçük çekiçlerle çalınan bu çanlar, özellikle kuzeyde kiliselerin kulelerine yerleştirilir ve saat başlarını haber verirdi. On altıncı yüzyıldan sonra çanların sayısının artırılıp , bir klavyenin eklenmesiyle, bu basit işaret aracından çok sesli melodiler çıkmaya başladı. Ortaçağ sonlarında Rönesans boyuncakariyon daha çok eski Hollanda topraklarında yayıldı- ç.n.) aşan, adeta havada asılı bir piyano diyebileceğimiz beş oktavlık kariyonun sesi duyulur. Yabancılar -o zamana dek Quiquendone’a hiç gelmemişlerse-, Nassau’lu Willem’in Brandon’a (*1714’te ölen ressam Jan Henrik Brandon-ç.n.) ait tam boy resminin süslediği stathouder’ler (*Stadhouder İspanyol Felemenk’inde hükümdar tarafından seçilen eyalet valisi. Birleşik Eyaletler’de, bir eyaletin ya da bütün Birliğin yürütme kuvvetinin başkanı-ç.n.) salonunu; on altıncı yüzyıl mimarisinin başyapıtı; Saint-Magloire Kilisesi’nin balkonunu; takdire şayan süslemeleri demir ustası-ressam Quentin Meetsys tarafından yapılmış , büyük Saaint-Ernuph Meydanı’nın ortasında yer alan dövme demirden su kuyusunu; şimdilerde Brugge’deki Notre-Dame
11 Nisan 2026 Cumartesi
Kur'an Yolu Türkçe Meal ve Tesir*
Kur’an-ı Kerîm, Hz. Muhammed aleyhisselâmın yirmi iki yıldan fazla süren(610-632) peygamberliği zarfında aldığı vahiyleri ihtiva etmektedir. Hz. Muhammed’in (a.s.) peygamberliğinin ilk dönemlerinden beri Kur’an, müslümanlar tarafından, yalnızca ilâhi kelâmınyaşanan trihe bir müdahalesi olarak değil, aynı zamanda bir ibadet ve tilâvet kitabı olarak telakki edildiği için, inen âyet ve sûreler Hz. Peygamber’in gözetimialtında büyük bir titizlikle kayda geçirilerek geniş kitlelere intikal ettirilmiş ve sürekli okunmuştur. … ..
I.Halife Ebû Bekir döneminde vuku bulan yemâne savaşında Kur’an’ın nüüzülüne tanık olmuş çok sayıda hâfız sahâbinin şehid düşmesi üzerine, 633 yılında, Hz. Peygamber’in vahiy kâtiplerinden hâfız sahâbi Zeyd b. Sâbit’e, Hz. Peygamber’in yazdırdığı Kur’an metinlerini, diğer hâfız sahâbilerinşahitliğine de başvurarak bir mushaf haline getirme görevi verilmiştir. Kur’an metni tertip edilirken âyetlerin iniş sıraları veya konu bütünlüğü esas alınmamış, baştan beri Hz. Peygamber tarafından öğretilen tilâvet sırasına riayet edilmiştir.
… ..
… ..
Tefsir
… ..
… ..
Bakara Sûresi
8 Nisan 2026 Çarşamba
Değişim*
Benden istenilene göre 1979’dan sonra olanları yazmam gerekiyordu; ama düşüncelerim her zaman olduğu gibi yine sınırları aşıp 1969 yılına pırıl pırıl parlayan bir güneşin olduğu, altın krizantemlerin açtığı ve yaban kazlarının güneye göç ettiği bir sonbahar öğleden sonrasına götürdü beni. Bu noktada anılarımla yekvücut oldum. Anılarım da o zamanki “ben”e, okuldan daha yeni atılmış olan yalnız bir çocuğa ait; okul bahçesindeki şamatanın çekiciliğine kapılıp kimsenin olmadığı giriş kapısından çekine çekine giriyorum içeri, uzun mu uzun ve karanlık bir koridordan geçip okulun kalbine giriyorum: Dört yanı binalarla çevrili bir avlu bu. Avlunun solunda meşe ağacından bir direk dikiliyor, direğin üzerinde telle tutturulmuş olan bir bağlama çubuğu var, çubuktan da paslamış bir çan sarkıyor. Avlunun sağındaysa tuğladan ayaklar üzerinde duran, betondan yapılmış basit bir tenis masası var, kalabalığın etrafına toplandığı iki kişi de masa tenisi oynuyor. İşte o şamata buradan çıkıyor. Okulların sonbahar tatiline girdiği bir zamandayız, masanın etrafını sarıp maçı izleyenlerin çoğu öğretmen, aralarında birkaç tane de güzel kız var. Okulun masa tenisi takımı için özel olarak seçtiği kızlar bunlar, Milli Bayram’da (* Çin Halk Cumhuriyeti'nin 1 Ekim 1949’da kurulmasının kutladığı bayram- ç.n.) turnuvaya hazırlanmak için eve dönmek yerine okulda kalıp antrenman yapıyorlar. Devlet çiftliği kadrolarının çocukları bunlar, iyi beslendiklerinden iyi gelişmiş çocuklardı hepsi, bembeyaz tenleriyle ailelerinin zenginliğine zenginlik katıyorlardı, parlak renkli giysilerini görürü görmez daha ilk bakışta bizim gibi fakir çocuklarla aynı sınıfta olmadıklarını anlıyordunuz. Bizler onların gözlerinin içine bakıyoruz ama onlar bizi görmüyor bile. Masa tenisi oynayanlardan biri, bir zamanlar benim matematik öğretmenim olan, Liu Tianguan adında bir adam. Kısa boylu ve ağzı şaşırtıcı büyüklükte biri bu. Denildiğine göre yumruğunu ağzına sokabiliyormuş ama bu benzersiz gösteriyi bizim yanımızda hiç yapmadı hiç. Kürsüde ders anlatırken o kocaman ağzını sonuna kadar açıp esnemesi geliyor aklıma sık sık gerçekten de görülmeye değer. , olağanüstü bir sahne. Takma adı “Suaygırı” ama hiçbirimiz şimdiye kadar su aygırı görmediğimizden “Karakurbağası” diyoruz ona, kara kurbağasının da ağzı kocaman ya, hem Çincede suaygırı-hema ve kara kurbağası-hama neredeyse sesteş sözcükler, haliyle Suaygırı Liu da, Karakurbağası Liu’ya dönüştü böylece. … ..
Frankenstein*
Frankenstein ya da modern Prometheus Bilime
Kucak Açan Dehşetli Bir Modern Masal
Işın Beril Tetik
… .. “Etrafıma bakındığımda ne kendim gibisini görüyor ne de bahsini duyuyordum. O halde bir canavar, herkesin kaçtığı ve yadsıdığı, yeryüzünün kara lekesi miydim ben?
Frankenstein'in Yarattığı
Marry Shelley’nin eseri, tam da tahmin ettiği üzere, aradan yüzyıllar geçse de okuyucusunu her seferinde dehşetle ürpertmeyi başardığın gibiş, aynı zamanda her cümlede düşünmeye, özdeşleşmeye ve hissetmeye itecektir. Çünkü Frankenstein’ın hikâyesi, insanı kendi doğasıyla acımasızca yüzleştiren, yeryüzündeki varlığına dair sonsuz kibrini kıran, bilimin sınırlarını yollayarak yaratımın sorumluluğunu hatırlatan acı bir tokat gibidir.
Frankenstein ya da Modern Prometheus… Hem edebi tarzı; hem felsefi hem de bilimsel bakış açısıyla, dünya edebiyatında daima önemli bir yer tutacaktır. Şimdilerde kullanılmayan klasik bir anlatı stili olan, bugünün buluntu anlatısının atası, mektup içinde mektup tarzını hayran bırakan bir beceriyle kotarışı; gotik, korku, fantastik gibi edebiyat türlerini taçlandırırken , bilim kurgu edebiyatına basamak olması, onu diğer büyük eserlerden ayırmakta ve özel bir yere koymaktadır. Hem tema hem felsefe açısından zenginliğini tartışılmaz kılınsa, bilimin sınırları, insan doğası, kötülüğün sebebi, tanrının oynamak, yaratımın sorumluluğu ve ölüme meydan okumak gibi insanın kafasını kurcalayan pek çok konuya dair sorular sorup cevaplar aramasıdır.
Ama her şeyin ötesinde, belki de sorduğu en can alıcı soru şudur: Asıl canavar kimdir? İstanbul, Kasım 2019
5 Nisan 2026 Pazar
Hikem-i Atâiyye & İbn Atâullah el İskenderî
… .. elinizdeki çeviriyi doğru konumlandırmak için peşinen belirtelim: Bu bir şerh değildir. Arzu ve merak edenlere şerhlerden en az birini muhakkak okumalarını tavsiye ediyoruz. Peki Türkçede bu kadar şerh varken biz bu tercümeye neden ihtiyaç duyduk. Tam da bu sebepten. Yani eserin doğrudan kendisine muhatap olmak isteyenler için şerhsiz bir çevirinin ulaşılabilir olması da çok önemliydi ve Türkçede böyle şerhsiz bir çeviri yoktu., biz de bu ihtiyaca binaen eseri yeniden tercüme etmeye cüret ettik. … ..
… ..
İskenderî, İslam ilim tarihi açısından oldukça mümbit bir çağ olan hicrî yedinci, miladî on üçüncü asırda yaşamıştır. Bu dönemde Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî, İbnü’l-Arabî, Konevî, Fahreddin er Râzî ve Yunus Emre gibi çok büyük ilim sahibi ve tasavvuf önderlerinin yaşadıklarını hatırlatalım. … ..
… ..
… .. Cüneyd-i Bağdâdî, Sehl et-Tüsterî, Bâyezid-i Bistâmi, Hakîm et-Tirmizî, Nifferî ve Gazal’î gibi büyük sufilerden de yaptığı alıntılarla onlardan etkilendiğini ifade etmiş olur. … ..
… ..
Hikem Hakkında
… ..
… .. eserin asıl adı kısaca Hikem, yani Hikmetlerdir. … ..
… .. Birbirinden farklı konulara temas eden bu 260 küsur hikmetin ortak noktası, yani Hikem’in ana konusu marifet veya diğer ifadeyle tevhiddir. … ..
… .. Az sözle çok şey ifade eder, hakikati bir kaba, bir ifadeye sığdırmaya çalışmak yerine ona sadece işaret etmekle yetinir.
Hikem, İskenderî’nin tasavvufî görüşlerinin bir özeti hükmündedir. … ..





