Kasabanızda Zehra Hanım isminde bir başmuallim varmış… Hangi mektepte olduğunu bir yere kaydettim ama bir türlü bulamıyorum.
Mebus Şerif Halil Bey, cüzdanını, yelek ceplerini karıştırıyordu.
Marif müdürü gülerek:
-Zahmet etmeyin efendim, malûm, dedi, Zehra Hanım, vilâyetin en m^ruf (*bilinen) bir simasıdır.
-Dostlarımdan biri bu hanım için sizden on-onbeş gün izin istememi rica etti… İstanbul’da ihtiyar ve alil (*hasta) bir babası varmış… Son günlerde ağır surette hastalanmış… Hayatı tehlikedeymiş… Belli izin koparmak için mübalâğa ediyorlar ama, bir şey yapmak mümkünse…
Mümkün tabiî… Ancak, benim bildiğime göre ZEhra Hanım kimsesiz bir kadındır… Beş seneye yakın bir zamandan beri tanırım… Bana babası filân olduğundan hiç bahsetmedi. Maamafih kendisine sorarıx. Zaten biraz sonra onu göreceksiniz.
-Ben mi, ne münasebet?
-Birazdan size kasabayı gezdirecek değil miydim? Evvela Zehra Hanım’ın mektebinden başlayacağız, Daire-i intihabiyenizde (*seçim bölgesi) göreceğiniz en şayan-ı dikkat (*dikkate değer) müessese bu mekteptir. Halk, mektebin asıl ismini unutmuştur. “Zehra Hanım Mektebi” diye tanır. Hattâ kâtiplerimiz bile bazen şaşırırılar, resmi evrakta, “Zehra Hanım Mektebi” diye yazarlar.
Geçenlerde bir çeşme başına iki kadın konuşuyordu. Birisi, “ben çocuğumu marif mekteplerine vermem… Zehra Hanım’ın Mektebinde okutacağım” diyordu.
Mebuz gülmeye başladı.
-Çok garip… Bu Zehra hanım size karşı âdeta istiklal ilan etmiş vaziyette…
-Kelimeyi çok yerinde kullandınız… Zehra Hanımın icraatında hemen hemen müstakildir (*bağımsız) … Bizim emirlerimize, nehylerimize (*yasaklama) hiç kulak asmaz… Hasılı bildiği gibi hareket eder.
-Bu, sizin maarif müdürü idareci izzeti nefsinizi rencide (*kırılmış, incinmiş) etmez mi?





