19 Haziran 2026 Cuma

Çaylak ile Filozof 10*


 

I.

Ant.lopun Kalbi

Bunu bekliyor ve kendimi buna hazırlamaya çalışıyordum. Geldiğin de ise beklediğim şeyin bu olmadığını, kendimi kaçınılmaz olana hazırlama çabalarımın da hiçbir işe yaramadığını gördüm…

Filozof, “Olağanüstü şeylerin olağan görünmek gibi olağanüstü bir özellikleri vardır.” derken bunu kastetmiyordu belki ama onu hastanede bırakıp eve geldiğim ve bu salonda, bu mutfakta, bu sinir bozucu sesler çıkaran merdiven basamaklarında tek başına geçirdiğim günler boyunca, hep aynı şeyi düşündüm:
Bu kadar olağan, bu kadar kesin ve bu kadar kaçınılmaz olan ölüm, onunla yüzleşeceğim anda, kendisini nasıl oluyorda yer yüzünde sanki ilk kez birinin başına gelecekmiş gibi hissettirebiliyordu. 

Bir süre, kendimi bunu olağan bir biyolojik süreç, sıradan, kişmyasal bir döngü

 olduğuna inandırmaya çalıştım. Ancak bu ruhsuz ve hiçbir acıya şifa olmayacak yara bandını, canımı yakan yerlerime tutturmayı beceremedim. Aklımı ve kalbimi mesken tutan hatıralar, bana böyle bir imkân vermediler…

Filozof’u hastane odasında, kollarında iğneler, göğsüne tutturulmuş elektrotlar, burun deliklerine sokulmuş şeffaf hortumlarla bırakmak, canımı bu kadar yakarken; dibime kadar gelm işve gerçekleşmeden gitmeye hiç niyeti yokmuş gibi görünen bu son ihtimal, beni, aklımı başımdan alacak kadar sarsıyordu.

. Onun ölmesi durumunda, bununla nasıl baş edebileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. 

Oysa bu benim, ölümle ilk yüzleşmem olmayacaktı. Fakat yanımda o olmadan bunu nasıl yapacaktım.

… ..

… ..

16 Haziran 2026 Salı

Çaylak ile Filozof 9


 

I.

Kocaoğlan

İnsan tek başına susamaz. Susmak, iki kişilik bir eylemdir… Zaman olur, bir Filozof İle birlikte koltuklarımıza kurulur, saatlerce değil ama dakikalar karşılıklı susardık. Hiç konuşmaz, tek bir kelime etmezdik. Bazen aynı yöne, bazen de birbirimizin gözlerinin içine bakar ve bildiğimiz kelimelerin görünür kılmaya cesaret bile edemeyeceği kadar derin duyguları, bakıp usanmadan anlatırdık… Bana göre, karşılıklı susabilen insanlar, karşılıklı konuşabilenlerden çok daha iyi anlayabilirler birbirlerini. Çünkü karşılıklı susabilmek, konuşabilmekten daha yakın olmayı gerektirir. Çok daha yakın…

-Kapı çalıyor Filozof!

-Ne?

        -Kapı çalıyor.

        -Bi’ zahmet sen kalkıp bakıversen… Hani sen daha genç, daha güçlü daha… daha… daha şeysin ya sen…

        -Sana, “Sen bak!” mı dedim? Sadece, “Kapı çalıyor!” dedim.

        -Hâlâ çalıyor

        -Evet…

-Bu konuda ne yapmayı düşünüyorsun?

-Gidip bakarım herhalde…

-Acele etsen iyi olur. Kapıyı her kim çalıyorsa, bunun için gerçekten iyi bir sebebi olmalı…

-Kıracak gibi değil mi?

-Öyle…

-Sence bunu yapabilir mi?

-Neyi yapabilir mi Çaylak?

Sırların Sırrı*


 Herhalde öldüm, diye düşündü kadın.

Altında uzanan Eski Şehir’in kulelerinin üzerinde süzülüyordu. Görkemli Aziz Vitus Katedrali’nin ışıklı kuleleri, yanıp sönen parıltılı bir ışık denizinin üstünde kendini belli ediyordu. Castle Hill’den bohemya başkentinin tam kalbine inen eğimli yolu ve oradan da yeni yağmış kar örtüsünün altındaki dolambaçlı sokakları gözleriyle takip etti; elbette, hâlâ gözleri varsa.

Prag.

Aklı karışmış bir halde, ne kadar kötü bir durumda olduğunu anlamaya çalıştı.

Kendini, ben bir nörobilimciyim, diye düşünerek teselli etmeye çalıştı. Aklı başuında bir insanım.

Ama bu ikinci cümlenin, doğruluğundan şüphe etti.

Doktor Brigita Gessner’ın o anda tek bildiği, yaşadığı şehir olan Prag’ın semalarında dolaştığıydı. Bedeninde değildi.  kütlesi veya biçimi yoktu. Buna rağmen, Vltava Nehri’ne doğru yavaşça süzülürken bedeninden geri kalanı yani kendisi, özbenliği, bilinci yerindeydi ve olan bitenin farkındaydı.

Gessner bedensel acı çektiğine dair silik bir hatıradan başka yakın geçmişine ait hiçbir şey hatırlamıyordu. Ancak şimdi ,bedeni adeta içinde yüzdüğü atmosferden ibaretti. Bu, şimdiye dek deneyimlediği hiçbir hisle kıyasllanamazdı. Entelektüel öngörülerine rağmen, bu duruma tek bir açıklama getirebiliyordu.

Öldüm. Ölüm sonrasını yaşıyorum.

Düşünce aklında beelirdiği anda saçmaladığına karar verdi.

Ölümden sonraki yaşam ortak bir yanılsamadır… Yaşadığımız hayatı katlanır kılmak için ortaya atılmıştır.

Bir doktor olan Gassner, ölüme aşinaydı ve bunun bir sonu olduğunu biliyordu. Tıp fakültesinde , insan beynini incelerken bizi biz yapan tüm kişisel özelliklerin -ümitlerimizin, korkularımızın, hayallerimizin, hatıralarımızı beyinlerimizdeki elektrik yükleri tarafından tutulan kimyasal bileşiklerden ibaret olduğunu öğrenmişti. Kişi öldüğünde beyindeki güç kaynağı zarar gördüğünden, tüm bu kimyasallar çözünerek

13 Haziran 2026 Cumartesi

Çaylak ile Filozof 8*


 

I.

Yetenek mi Kabiliyet mi?

Olağanüstü şeylerin, sıradan görünmek gibi “olağanüstü” bir özellikleri vardır. Onları, tüller gibi incecik, aslında şeffaf ama kat kat oldukları için bakışınızı hiç hissettirmeden sınırlayan, hatta bütün bütün kapatan alışkanlık perdelerini gözlerinizin önünden sıyırıp açmadığınız sürece fark edemezsiniz.

Bu yüzden , bazı şeylere, ne kadar gözünüzün önünde olurlarsa olsunlar, onları sanki ilk kez görüyormuş gibi bakmaya çalışmalısınız; çocuklar gibi iştahlı bir merakla, şaşkın ve hayretten irileşmiş gözlerle mesela…

Mesela Dünya’ya çok çok uzak başka bir gezegenden gelmiş de burada olan ve olup biten şeylerle ilk kez karşılaşıyormuş gibi…

Filozof bana, “İnsan, baka baka alışır yavrucuğum ve artık en muhrteşem şeyleri bile sıradan görmeye başlar, işte bu da bir tür görme bozukluğudur” derdi. Zaman zaman, “Gel seninle bugün sıradan şeylerden konuşalım” diyerek beni yanına çağırır ve bi onunla saatlerce, aklınıza getiremeyeceğiniz kadar sıradan şeylerden, mesela havadan sudan konuşurduk…

Bana iğde, kekik ve papatya kokan bahar meltemlerini anlatırdı. Bana nefes alan sabahlardan, bana aşılayıcı rüzgarlardan, bana, rahmet yüklü rüzgarlardan, bana Dünya’nın üzerine ipekten baş örtüleri, mavi atlastan handiyse şeffaf şallar gibi sarmalanmış gökyüzünden bahsederdi.

O, suyun kimyasal formülünü Allah’ın bir ayetini okur gibi okur; taşların, keskin sivri uçlu kayalıkların çatlak ve oyuklarından neredeyse işitilir bir neşe ile çağlayan pınarlardan söz açar, “Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara…” derdi. “Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir…”

Ders kitaplarında, bir sınav sorusunun cevabı olmaktan başka hiçbir anlam ifade etmeyen bilgi o anlatırken bambaşka bir surete bürünür; bilgi, çiçek açardı.

Filozof için yaratılış harikalarına, -her zaman olmasa bile zaman zaman- onları ilk kez görüyormuş

8 Haziran 2026 Pazartesi

Radley Ailesi*


 

Arka Kapak Tanıtımı

Aileler Bazen Kanınızı Kurutur


Peter çok çalışkan bir doktor, Helen hafifi mesafeli  am sorumlu bir eş, çocukları Rowan ve Clara ise ergenlikle cebelleşiyor. Radley Ailesi’nin sakin İngiliz banliyölerindeki diğer ailelerden farkı yok… Şey hariç: kendilerini inkâr etme becerileri.


Radiye Ailesi’nin hayatı alt üst olmak üzere. Bir partiden dönerken saldırıya uğrayan Clara, kardeşi Rowan ile birlikte yıllardır  uyuyamamalarının, salata yerken boğulacak gibi olmalarının ve dışarıya ancak 60 faktörlü güneş kremi boca ederek çıkabilmelerinin ardındaki gerçeği nihayet keşfedecek. Ailenin başına bela açmaktan sorumlu Will Amcalarının çıkagelmesiyle, onları garip bulan kasaba halkına bu kez polisler de eklenecek. Peki kendini inkârdan kurtulmak seni gerçekten özgürleştirir mi yoksa karakola mı götürür?


Orchard Yolu, 17 Numara

Bilhassa geceleri, sessiz bir yerdir burası.

Ağaçların gölgelendirdiği güzel yollarında herhangi bir canavarın yaşayamayacağı kadar sessiz olduğunu düşünmeden edemezsiniz.

Hatta Bishopthorpe kasabasında sabahın üçüyken, kasaba sakinlerinin söylemekten hoşlandığı yalana -burasının iyi ve sakin insanların, iyi ve sakin hayatlar yaşadığı bir yer olduğuna- inanasınız gelir.

 Bu saatte yalnızca doğanın kendi çıkardığı sesler duyulur. Bir baykuşun ötüşü, uzaklardaki bir köpeğin havlaması ya da böylesine esintili bir gecede, çınarların arasında esesn rüzgârın belli belirsiz

3 Haziran 2026 Çarşamba

Çaylak ile Filozof 7*


 I.

“Ne Çok Acı Var”

Filozof, sessiz ağlardı. Yanına iyice sokulmadan fark edemezdiniz. Pek çok kederli hatıraya rağmen, ben onun sadece birkaç kez, hıçkıra hıçkıra gözyaşı döktüğüne şahit oldum.


-Ne oldu Filozof? Yeni bir haber  mi var?

-Hastaneyi vurmuşlar…


Sesler, ağızlarımızdan , onları dile getirirken hissettiğimiz duygulara göre bir kokuya bürünerek çıkacak olsalardı, bu iki kelime, kuvvetle muhtemel, odayı Filozof’un ciğerlerinden buhurdan gibi tüten bir yanık kokusu ile dolduracaktı.


-Bu nasıl bir savaş böyle Filozof?

-Bu bir savaş değil Çaylak. Kuvözlerdeki bebekleri bile öldürmeye çalışıyorlar. Hayır hayır! Bu savaş falan değil.

-Bu bir ne peki?

-Bilmiyorum… Böyle bir vahşete yeni bir isim bulmak gerek. İnsanlık, sanki ötekiler yetmezmiş gibi, lûgatlere utanç verici bir kelime daha ilave etmeli. “Engel olmak isteyenlerin engel olamadığı, engel olabileceklerin de göz yumup ortak olduğu bir katliam” anlamına gelen yeni bir kelime…


Günlerdir boynundan çıkarmadığı, balık ağı ve zeytin ağacının yapraklarına benzeyen desenlerle bezeli Filistin kefiyesine, çaresizlikten sıkı sıkıya sarılmış, kadife berjer koltuğunun üzerinde, acıdan iki büklüm olmuştu.

Ölümün Sonu*


 

Karanlık Orman*


 

31 Mayıs 2026 Pazar

Çaylak ile Filozof 6


 

I.

Özgür Bir Günün Düşündürdükleri


Filozof, okullar ve eğitim sistemi hakkında bazen öyle sert eleştirilerde bulunurdu ki, söyledikleri benim gibi okuldan zaman zaman neredeyse nefret eden birine bile zor gelirdi. Ve hiç aklıma gelmeyecek bir şey yapar, ona karşı okulu savunurdum:


-Madem öyle, okulu bırakayım. Ha? Ne dersin? Girmeyeyim okula olsun bitsin. Okula ödediğimiz para ile dünya seyahatine çıkarız! Ama trenle olmaz o iş; uçağa bineceksin! Nasıl? Güzel fikir değil mi sence de?

-Fena değil aslında…

-Ciddi misin?

-Tamam. Bana uyar. Bırakırım okuklu gitti.

-Dünyayı dolaşmaktan bahsediyorum.

-Okulu bırakmadan olmaz o sevgilim.

-Çok konuşma da, çok şu yataktan. Servis kaçıracaksın.

-Hah! Ne oldu? Hayatın kaya gibi sert gerçekleri, hayallerindeki o kristal sarayının duvarlarını çatlattı değil mi?

-Aferin, durumu çok güzel tasvir ettin.

-Haklısın demeni tercih ederdim.

-Haklısın.

-Neden okuldan bu kadar nefret ediyorsun?

-Ben nefret ettiğimi falan  söylemedim.

29 Mayıs 2026 Cuma

Çaylak ile Filozof 5


 

I.

Gri Bölge


Acaba bir tanrıları var mıydı? Onların, zaman zaman birbirlerine yahut başkalarına kızıp, “Allah belanı versin!” diye bağırmak dışında, bir tanrıdan bahsettiklerine hiç şahit olmamıştım. Bir tanrıları, en azından doğru düzgün inandıkları bir tanrıları olmadığına dair ürpertici ve soğuk bir hissi -artık kabuk bağlamış olsa da- ara ara sızlayan , hatta kanayan bir yara gibi hep içimde taşıdım. İnsanın bir tanrısı olur da ondan hiç bahsetmez miydi? 

-Eğer mümkün olsaydı Çaylak, bunu onlara sorar, merak ettiğin şeyi öğrenebilirdin.

-Ama mümkün değil! O yüzden sana soruyorum.

-Bilmiyorum.

-Bence bal gibi biliyorsun!

-Derdin ne senin?

-Merak ediyorum!

-Neyi?

-İnanıp inanmadıklarını!

-Neye?

-Neye olacak? Allah’a!

-Sana bilmediğimi söyledim ya Çaylak. Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Sadece onlar için iyi olduğuna inandığım şeyi ümit etmeye çabalıyorum. Hem insanları yaşayışlarına bakarak, kolay kolay siyah ile beyaz gibi kesin alanlara ayırıp, haklarında inançlı ya da inançsız diye bir hüküm veremezsin. Çünkü siyah ve beyaz arasında oldukça geniş, gri bir alan da vardır. 

Bir alaca karanlık içinde, ışığa yada karanlığa doğru gittikçe, beyaza ya da siyaha doğru, açılan

26 Mayıs 2026 Salı

Çaylak ile Filozof 4*


 Bundan nefret ederdim. Ama Filozof sayesinde fikrim değişti. Çünkü o, sık sık albümleri, fotoğraf kutuların çıkarır, masanın üzerine yığar, daha önce hiç görmemiş gibi hepsini tek tek itina ile sıraya sokar ve bazılarına uzun uzun, hüzünlü bir tebessümle bakardı…

Birkaç kere ona, “Eski fotoğraflarıma bakmaktan hiç hoşlanmıyorum!” dedim. Bana her seferinde aynı cevabı verdi…”

Bazı fotoğrafları alelacele diğerlerinin arasından çekip aldığını ve bakılmışların arasına kattığını fark etmediğimi sanıyordu ama fark ediyordum. Bunu neden yaptığını bilmiyor da değildim.. Onlar bizimkilerin fotoğraflarıydı. Ben sonradan, gizli gizli bakıyordum o fotoğraflara. Tıpkı Filozof gibi, hüzünlü bir tebessümle… Ve o da kesinlikle bunu anlıyor olmalıydı.

Size Filozof hakkında söylemediğim bir şeyi söyleyeyim mi?  Bu sen misin? O çok güzel! Daha doğrusu bir zamanlar çok güzelmiş.


-Vaovv!

-Ne oldu?

-Trençkot, antilop derisi çizmeler ve puantiyeli bir fular! Bu, sen misin?

-1968’deki benim.

-Sensin yani?

-Neden bu kadar şaşırdın, anlamıyorum.

-Çok güzelmişsin.

-Mişim öyle mi?

-Tamam tamam, hâlâ güzelsin.

-O çizmelerin antilop derisi olduğunu da nereden çıkardın?

-Bilmem.

24 Mayıs 2026 Pazar

Üç Cisim Problemi*


 Çılgınlık Yılları

Çin, 1967

… ..

Diğer “Canavarlar ve Şeytanlar(* Bir Budist olan ‘Canavarlar ve Şeytanlar’ Kültür Devrimi sırasında devrim düşmanlarını tanımlamak için kullanılmıştır.) ile kıyaslanığında tutucu akademisyenler özeldi: İlk mücadele oturumlarında hem kibirli hem de inatçıydılar. Aynı zamanda bu çok kaybı vermişlerdi. Sadece başkenti Pekin’de, mücadele oturumları sırasında, kırk günlük bir süreç içerisinde, dövülerek öldürülen bin yedi yüzden fazla kurban vardı.    … ..

… ..   bir zamanların daha birçok saygın aydını bu çılgınlıktan kurtulmak uğruna daha kolay bir yol seçerek kendi hayatlarını sona erdirmeyi seçmişlerdi.  … ..

…. …  Oturumlar  sırasında çoğunlukla yarı uyur hâlde olurlar ancak birisi çoktan defalarca tekrarladıkları suçlarını bir kez daha tekrarlamaları için suratlarına haykırdığında uyanırlardı.

Ardından bazıları üçüncü aşamaya geçti. Bilgi ve rasyonellik üzerine inşa ettikleri dev zihinleri çökene kadar, bitmek bilmeyen acımasız mücadele oturumlarında politik imgeler beyinlerine kazınıyordu. Gerçekten suçlu olduklarına inanmaya başlıyor, devrimin yüce ülküsüne ne kadar zarar verdiklerini idrak ediyorlardı. Bu sebeple gözyaşlarına boğuluyorlardı ve pişmanlıkları, aydın olmayan

… .. ‘Canavarlar ve Şeytanlar’ın pişmanlığından çok daha derin ve içten oluyordu.

…  … .. Ama bu tür rağbet gören kurbanların sayısı gitgide azalmıştı. Muhtemelen Tsinghua Üniversitesi’nde sadece bir tane kalmıştı. O da çok ender rastlanan biri olduğundan, mücadele oturumunun en sonu için saklanmaktaydı.

Ye Zhetai, Kültür Devrimi’nde bugünlere kadar hayatta kalabilmişti. Birinci aşamanın başından beri pişmanlığı, intiharı ve duygusuzlaştırmayı reddetmişti. Bu fizik profesörü oturum zamanı kalabalığın önündeki sahneye yürüdü ve suratındaki ifade açıkça okunabiliyordu: Taşıdığım yük varsın daha da

20 Mayıs 2026 Çarşamba

Çaylak ile Filozof 3*


 

Birlikte geçirdiğimiz seneler içinde, Filozof ile sadece üç gün küs kaldık. Benim susup bir duvar gibi olduğum zamanlar oldu. Ama Filozof bana, o üç günün haricinde hiç küsmedi. Hiç darılmadı. Hiç kırılmadı. Kırılmadıysa da-ki, onu kıracak neler neler yaptım., bunu hiç belli etmedi.

Ben, küsmenin bu kadar berbat bir şey olduğunu da bilmiyordum ayrıca. O üç günde öğrendim…

Azıcık yüz bulabilseydim eğer, hiç durmaz, daha ilk günden özür üstüne özür diler, “Hiç değilse bir kere affettiğini söyle, gömeceksen de ondan sonra beni bu sessizlikten mezara öyle göm!” derdim. Fakat o, o kadar kızmış ki, elimden bu müthiş fırtınanın dinmesini beklemekten başka bir şey gelmiyordu…

Onu daha önce de kızdırmıştım. Bana daha önce de bağırmış, iğneleyici lafları ile serseme çevirmişti. Ama bu üç günlük küslüğe sebep olan öfkesi , ne daha öncekilere benziyordu ne de ban, daha sonra Filozof’tan böyle bir şey gördüm.

Bergamot aromalı şekersiz çayını koltuğunda sakin sakin içen yaşlı kadın, duydukları karşısında birden gürleyen ve kükrerken ağzından ateşler saçan  bir kaplana dönüşmüştü. Doğrusu onu bu hâle getirebilmek de maharet gerektirmiyor değil. Fakat övünülecek tarafı olmayan bir maharet bu…


-Ne yaptım dedin sen?

-Bizim sınıfta herkes aynı şeyi yaptı! Bir kişi hariç…

     -Sırıtıyorsun!

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Çaylak ile Filozof 2


 

Filozof’un devasa kütüphanesini toplamam günlerimi aldı. Kitaplar raflarda dururken bu kadar çok görünmüyorlardı ama onları yerlerinden çıkarttığımda , odanın içinde adım atacak yer kalmadı.

-Şuna bak! Ne kadar da kalın bir kitap bu böyle?

-O bir lûgat Çaylak.

-Lûgat mı?

-Lûgât, yani sözlük.

-Kimin bu kadar çok kelimeye ihtiyacı olur ki? Sadece gevezelerin…

-Eğer yeterince kelimen olsaydı böyle bir soruyu hiç sormazdın.

-Benim yeterince kelimem var!

-Bundan o kadar da min olmamalısın!

-Canım ne isterse onu anlatabiliyorum! Ve o kadarı bana yetiyor!

-Demek o kadarı sana yetiyor, öyle mi? Peki ama “O kadar” aslında “ Ne kadar?” hiç düşündün mü?

-Ha!?


Elimde yarım ton ağırlığında kocaman bir sözlük ya da işte Filozof’un söylediği ismi ile  bir lügât ile ona bakıyor ve ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum. Aslında biliyor musunuz, bu iş hoşuma gidiyordu. Filozof bana kendimi aptal  gibi hissettirmiyordu. Asla! Tam tersi, onunla konuşurken kendimi daha önce hiç hissetmediğim kadar zeki hissediyordum.


-Şu karşıdaki inşaatta çalışan ustaları görüyor musun Çaylak?

-Tamam onların işi daha zor, bütün gün güneşin altında ya da soğukta çalışıyorlar… Anladım ne demek istediğini…

troçki istanbul'da*


 

… ..

Troçki Kimdir?

Asıl adı Leon Davidoviç olan Troçki, 1879 yılında Ukrayna’nın Karadeniz tarafında doğdu. MUsevi bir çiftçi ailesinin oğlu idi. Genç yaşta ihtilalci işçi gruplarına karıştı. Bir bavul gizli beyanname işle yakalanıp 20 yıl hapse mahkûm oldu. 1900 yılında, kendisi gibi ihtilalci Aleksandra Sokolovskaya adında bir kızla hapishanede evlendi. BUndan Zenaide ve Nina adında iki kızı oldu. 1902 yılında karısının d a teşviki ile Sibirya’daki sürgün yerinden kaçtı.Bir gardiyana ait olan “Troçki” adı ile sahte hüviyet hazırlattı. Karısı, çocuklar küçük olduğundan kaçamadı. 

Troçki 1902’de Londra’ya sığındı. Üç yıl sonra Rusya’ya gizlice girdi, 1905 İhtilali’ne katıldı ve petrograd Asker ve İşçi Sovyeti başkanı oldu. Lenin ile birlikte Bolşevik İhtilali için faaliyetini genişletti. Yeniden tevkif edildi. Çarlık polisi tarafından 1907’de ikinci defa Sibirya’ya sürüldü. Gene kaçtı ve Avusturya, İsviçre, Fransa’da komünist hareketlerine katıldı. Bu arada Paris’te Natali Sedova adında bir kızla sevişip, bu defa da onunla evlendi. Ondan da iki oğlu oldu.

1916 yılında Fransa’dan sınır dışı edildi. Amerika’ya sığındı.

Troçki 1917 Mayıs’ında Rusya’ya geri döndü. Yeniden Petrograd Asker ve İşçi Sovyeti başkanı seçildi. Bu sıfatla Ekim Bolşevik İhtilali’nde büyük rol oynadı. Dışişleri komiseri teyin edildi. Almanlarla barış müzakerelerini idare edederek Brest-litovsk Muahedesi’ni imzaladı.

1918 yılında Lenin onu en mühim vazifeye getirdi. Harbiye ve bahriye komiseri oldu. Kızılordu’yu kurdu, başkumandanı oldu. Lenin’nin halefi addedilmeye başlandı. Zırhlı treni ile Rusya’yı dolaşarak, komünist ihtilaline karşı olanları tasfiye ettirdi. Bato devletlerinin silahlandırdığı “Vrangel-Denikin Beyaz Rus Orduları”nı yendi. Beyaz Ruslar için, “milyonlarla adam öldürttü,” dediler.

Lenin’n ölümünden sonra, parti sekreteri Stalin ile mücadelesi başladı. Bu mücadeleden yenik

10 Mayıs 2026 Pazar

Tuna Kıyıları*


 

Biraz Tarih

Biz Sıplarla Osmanlı tarihinin bahsettiği kadar tanışıyoruz. Bugünkü Cenup Slavlığı davasını anlamak için bu tanışma kâfi gelmeyeceği için , Tuna Kıyıları’nın ilk kısmını, eski Yugoslav tarihinin pek kısa bir hülasası ile Osmanlı istilasına ait iki ufak bahse tahsis ediyorum.

İspanya ve İtalya ile birlikte Balkanlar için de Yarımada tabiri ilk defa 1808’de bir Alman coğrafyacısı tarafından kullanılmıştır. İspanya ve İtalya, şimalde Pirene ve Alpler’e dayanmışlardır. Balkanlar ise Drava ve Tuna vadileri ile 1200 kilometre kadar kıta içine sokulur. Yarımada’nın İslavca adı Stara Planima (Eski-doğ)’dır. 

İlk büyük göler Balkanlar’a uğramıştır. İlliryalılar Dinarik, Traklar Rodop bölgelerine yerleştiler; Selt dalgası Adalar Denizi’ne kadar indi. Yunan tesiri her tarafa girdi çıktı. İsa’ya üç asır kala Roma’nın Balkanlar’a nüfuz etmeye başladığını ve iki yüz sene süren muharebelerden sonra, Yarımada’yı hâkimiyetlerine aldıklarını görüyoruz.Roma devrinde tarlalar açılmış, bataklıklar kurutulmuş ve madenler işlenmiştir. 

Roma zayıflamaya başladığı zaman, Balkanlar’da muharebeler ve salgınlar birbirini takip etti. Toprak o kadar boşaldı ki ne ordu, ne ziraat, ne de ticaret için kâfi nüfus kaldı. İşte Avrupa tarihinin “Barbarların istilası” adını verdiği ve IV’üncü asrın sonundan itibaren kopup gelen akınlar ve göler yarımadayı bu tenhalık içinde bulmuşlardır.

sene kadar tutunabildi. Şark İmparatorluğu ise 1453 fetih yılına kadar daha yaşayacaktır. 

Garbî Roma İmparatorluğu’nun topraklarını parçalayan istila akınları arasında bir de İslav dalgası vardır. İslav’lar, yukarı Vistule ile Dnieper arasında, Karpatlar şimalinden , üç kola ayrılarak sökün ettiler. Şimal ve garp kollarında bulunanların bir kısmı Cermenlik içinde temsil edilip kaybolmuştur. Dillerini muhafaza edebilen İslav gruplarından Slovaklar daha bir millet olmaya başlarken Macarların hükümü altına girdiler.; içlerinde yalnız ikisi kendi reislerinin idaresi altında teşekkül edebilmiştir. Çekler;