10 Eylül 2026 Perşembe

Fevzi Çakmak Batı Rumeli'yi Nasıl Kaybettik

 

Kitap arkası tanıtımdan alıntı:

“19 Haziran 1913 sabahı Karadeniz gemisi, akşama doğru da Gülcemal vapuru Seman iskelesinden hareket ettiler. Ben de Gülcemal vapurundaydım. Batı Rumeli’nde beş yüz yıllık Türk hâkimiyetine veda ettik. Güneş batarken Arnavutluk kıyıları da yavaş yavaş gözümüzün önünden siliniyordu. Atalarımızın asırlar boyunca kanlarıyla suladığı, eski ve yeni şehitlerimizin gömüldüğü vatan parçasının terk edilmesi kalplerimizde giderilemeyecek acılar hasretler meydana getiriyordu. 


Balkan coğrafyası tarihinin dönüm noktalarından Balkan Harbi, Osmanlı Devleti’nin beş asırlık egemenliğinin sonuydu. Balkan Harbi’nde neler yaşanmıştı? Mareşal Fevzi Çakmak, sonuçları yeni bir devri açan Balkan Harbi’nin üzerinden on yıl geçtikten sonra 1925’te, Türkiye Cumhuriyeti’nin henüz ikinci yılında, Harp Akademileri'nde bölgedeki muharebeleri ayrıntılarıyla anlatır. …


Balkan Harbi Konferansı, ordunun nitelik ve nicelik kimliği hakkında ipuçları sunar. Ordunun temel disiplin ilkesinin, bireysel siyasi tercihlerin öne çıkmasıyla nasıl bozulduğunu anlatırkenki üslubu, ilgi çekici değerlendirmeleri ve sert özeleştirileri ile Balkan Harbi konusundaki soruları yanıtlar. Bölgenin nüfusu, askerlerin niceliği ve teçhizatı hakkındaki çizelgeler, muharebe alanlarını gösteren krokileriyle “Garbi Rumeli’nin Sûreti Ziyai ve Balkan Harbi’nde Garp Cephesi”...

...  ..

Sunuş

Mareşal Fevzi Çakmak’ın Balkan Harbi Hakkındaki Eleştirel Değerlendirmesi

Sofya Askeri Ataşesi Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, İstanbul’da Başkomutanlık Kurmay Başkanı Yarbay İsmail Hakkı’ya gönderdiği 6 Kasım 1914 tarihli “gizli ve özel” yazıyı; “Başlanılan bu büyük

29 Ağustos 2026 Cumartesi

Toprağa ve Güneşe Saldırmak*


 

Kitap arkası tanıtımdan: 


Seraphine, ailesiyle birlikte zorlu bir yolculuğun ardından Fransa hükümetinin vaat ettiği Cezayir topraklarına varır. Kuracakları tarim kolonisiyle daha iyi bir yaşam hayalinin peşinden sürüklenen tüm yerleşimciler gibi o da Afrika toprağında yoksulluk, hastalık ve ölümden başka bir şey bulamayacaktır.


Bir yanda koloniciler kendi topluluklarını oluştururken diğer yanda yaşananlar, aldığı korkunç emirleri sorgusuz sualsiz yerine getiren işgalci bir Fransız askerinin gözünden en acımasız haliyle dile getirilir. Cezayir’e sözde “medeniyet” götürmekle görevlendirilmiş askerlerin yağmalayıp yaktığı , yerli halka zulmettiği bu sömürgeci savaşta  insanlığın yavaş yavaş yitirilişine tanık oluruz.


Mathieu Belezi, bugün hâlâ yüzleşilmeyen, tarihin sessiz kalan o ânına o büyük yıkımı, hem toprağa hem de insanlığa saldıran bir medeniyetin eleştirisini rahatsız edici gerçeklerle aktararak sanata dönüştürüyor.


(Meşakkatli İş)

Ağladım oraya varıp da işlememiz gereken toprağı görünce gözyaşlarıma engel olamadım.

Tanrı'nın azizeler azizesi anası Seine ve Saône, sonra da Rhône nehirlerini inmek için, hiç acele etmeyen atlar tarafından çekilen el gibi dümdüz teknelerin üzerinde günlerce yolculuk, bana inanabilirsiniz, erkekler alavere havuzlarındaki molalarda hemen civar hanlarda yiyip içip âlem yapmaya koşarken biz zavallı kadınlar bu molodan çocukların bezlerini değiştirip altlarını temizlemek için istifade ediyorduk, size günlerce diyorum, ta ki en sonunda denizi görene kadar, denizi ve Marsilya Limanı’nın üzerinde bir bayrak  gibi şakırdayan göz kamaştıran ışığını

Tanrı’nın azizeler azizesi anası

27 Ağustos 2026 Perşembe

Sarı Sıcak*


 

Söyleme Bilmesinler*


 

Kitap arkası tanıtımdan: 

Şermin yaşar, Söyleme Bilmesinler’de kalabalık bir ailenin ilk bakışta sıkı örülmüş gibi görünen nakışlarını ilmek ilmek çözüyor.Hem de roman kahramanlarına ayrı ayrı söz hakkı tanıyarak yapıyor bunu. “Herkesin hikâyesini dinledin. Haydi şimdi sen anlat: aslında ne oldu, nasıl oldu?” diyor adeta. Karakterleri konuştukça çözülen bir sırlar yumağı, Söyleme Bilmesinler. YUmak çözüldükçe iplerin uçları nerelere çıkmıyor ki…


Aile bağları nasıl düğüm atar insanların yazgısına? Anne babaların, çocukların omuzlarına yükledikleri onlara neler yapar? Hayatımıza vicdan azabı gibi oturanlar bir gün yerinden kalkar mı? Yanı başınızdaki o sırada evlerde aslında neler yaşanır? Romanda bunların cevaplarını okurken acı bir gülümseme, hatta katran karası bir gülümseme belirecek yüzünüzde. Yazar, avuç içlerinde yazgılarını okumuyor insanlarının; kalplerinin kıvrımlarındaki sırları cesaretle döküyor kâğıda. Gülümsemenin acı yanını bilenler, göründüğü gibi olmayanla ve bir şeyin iç yüzüyle hesaplaşmaya cesareti olanlar için…. Prof. Dr. Mustafa Kurt


Ethem / Cuma 13.30

… …

Emin / Cuma 14.00 

… ..

Ekrem / Cuma 14.20

… ..

Hülya / Cuma 14.45

… ..

Şefika*


 Kitap arkası tanıtımdan alıntı:

1917’de doğan; hayatı Kırım’dan Stalingrad'a, Nazi kamplarından Ankara’da Dil ve Tarih Fakültesi’nde Rus Dili Hocalığına uzanan, yoksulluk, baskı ve vatansızlıkla sınanan bir hayat. Atlattığı onca badireye rağmen insani değerleri, merhameti ve umudu kaybetmemiş bir kişilik Şefika Karaşay Ortaylı.


Şefika Ortaylı 20ç yüzyılın en sert kırılmalarını yaşamış bir kuşaktan. Çocukluğunu ve gençliğini savaşların ve ideolojik baskıların gölgesinde geçirdi; Türkiye’de ise yüzlerce öğrenci yetiştirdi. 

Nuriye Ortaylı, annesinin yıllar boyunca günlük sohbetler sırasında aktardığı anıları bir araya getirirken kişisel bir hafıza kaydı tutuyor. …  … .. Sürgünlerin, savaşların ve sessiz direnişlerin içinden geçen bu anlatı, insanın her koşulda nasıl insan kalabildiğini hatırlatıyor.


1

Doğum: 10 Eylül,1917

… ..

… ..

Hem Uzak Hem Yakın: Petrograd

… ..

Anneannem, Dedem

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Hakka Sığındık*


 

İşitilmedik Bir Vaka

1

İstanbul’da Hoşkadem taraflarında İspanyol nezlesi yangın gibi haneden haneye saldırarak aile tarafından üç dört cana kıymadıkça sönmüyordu. Hastalık görülen evlerle imkân derecesinde temastan sakınılması hususunda doktorların tavsiyeleri, gazetelerin uyarıları etkisiz kalıyor, bu nasihatlerin tersine hareketten doğan acı vakalar birbirini izliyor, kimsede ibret eseri götrülmüyor, cahil kafalar hep bildiğine gidiyordu.

Hangi evde hastalık ortaya çıkarsa orada düğün varmış gibi bütün komşu kadınlar hatır sormaya koşuyorlar ve “A, dostluk bu günde belli olur” nakaratıyla hastanın hizmetinde bulunuyorlar, bardağından içi

yorlar, artığını yiyorlar, koynuna girecek gibi yatağına sokuluyorlar.

Aman böyle yapmayınız, tehlikelidir…” diyecek kadar basiretli olanlara, “Hanım, Allah sekizde verdiğini beşte almaz. Kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş… Zavallıcık evinde oturup dururken hastalık ona nereden geldi? Hastalık, sağlık Allah’tan… Rabbimin takdiri neyse o olur. Hekimler ne bilirmiş? Kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Onlar ölmeyecek mi? Bu sene İspanyol’dan az hekim mi öldü? Ecele çare olmaz.  O cahillere uyup da öyle söylemeyiniz. Rabbimin gücüne gider… Ona şirk koşmuş gibi olur” diyorlardı.

Seksen hekimin tavsiyesini bir kocakarının bu tandırname (*Eskiden kış günlerinde tandır etrafında oturulurken çeşitli konularda anlatılan masallar, boş ve asılsız hikâyeler için kullanılan bir tabir) sözleri hükümsüz bırakıyordu.

Hacı Ferhat Efendi, Hoşkadem Mahallesi’nde konak yavrusu güzel bir hanenin sahibidir. Yaşı altmışı geçmiş, yaşlandıkça hayata muhabbeti artmıştı. Hastalıktan korkar, aile efradının sıhhatleri üzerine de titrerdi. İspanyol nezlesinin mahalleye böyle şiddetle saldırması efendinin endişesini artırdı. Uykularını kaçırdı. Allah’a imanı çok kuvvetli olmakla beraber tedbirde kusur etmemeye uğraşıyordu. … ..

… ..

2 Ağustos 2026 Pazar

Bir Geyşanın Anıları*


 

Önsöz

1936 yılının ilkbaharında on dört yaşında bir çocukken babam beni Kyoto’da bir dans gösterisine götürmüştü. O gösteriden sadece iki şey anımsıyorum. Birincisi, izleyiciler arasında benimle babamdan başka Batılı birilerinin olmamasıydı; Hollanda’daki evimizden oraya geleli daha birkaç hafta olmuştu ve kültürel soyutlanmaya henüz alışamamıştım; kendimi garip hissediyordum. İkincisi, aylarca Japonca öğrenmeye çalıştıktan sonra, konuşmalardan bazı bölümleri anlamaktan duyduğum büyük sevinçti. Karşımdaki sahnede dans eden Japon kadınlarına gelince, onların parlak renkli kimonolar giydiklerini hatırlıyorum sadece, Kuşkusuz elli yıllık uzunca bir süreden sonra New York gibi uzak bir kentte, onlardan birinin benim yakın dostum olacağını ve inanılmaz anılarını bana yazdıracağını bilemezdim.

Bir tarihçi olarak, anıları her zaman bir kaynak kabul etmişimdir. Anılar, anılarını açıklayan kişinin dünyasını yansıtmakla kalmaz. Anıları biyografiden bir bakıma farklıdır, anılarını açıklayan kili biyografi yazarının ulaştığı perspektife asla ulaşamaz. Otobiyografi, eğer gerçekten böyle bir şey varsa öyle bir şeydir ki, bir tavşana çayırın otları arasında zıplamanın ne demek olduğunu anlattırmaya benzer. Tavşan bunu nerden bilebilir? Diğer taraftan, çayır hakkında bilgi almak istiyorsak, hiç kimse bize tavşan kadar yararlı olamaz. Ancak tavşanın gözlemleme fırsatını bulamadığı şeylerden de yoksun kalacağımızı bilmeliyiz.

Ben  bu açıklamayı, mesleğini bu tür ayırımlar üzerine kurmuş bir akademisyenin kararlılığı içinde söylüyorum. Fakat yine de sevgili dostum Nitta Sayuri’nin anıları benim görüşlerimi tekrar gözden geçirmeme neden oldu. Evet,  Sayuri bize içinde yaşadığı çok gizli dünyayı tarif ediyor, bunu tavşanın tarlayı görüşü olarak da niteleyebilirsiniz. Bir geyşanın ilginç yaşamının  Sayuri’nin anlattıklarından daha iyi belgelenemeyeceğini söyleyebiliriz. Fakat Sayuri , “Japonya’nın Parıldayan Mücevherleri” isimli kitapta ona ayrılan uzun bölümde anlattıklarından ve yıllar boyunca yayın organlarında yer alan onunla ilgili yazılardan çok daha geniş kapsamlı bir açıklama sunuyor. Bu olağandışı konu söz konusu

Duanız Olmasa*


 

Önsöz

Dua özel bir andır. Rabbimiz bize Kitap aracılığıyla konuşur, biz de O’na dua ederek yöneliriz. Bu nedenle o esnada yaşadıklarımız tamamen bize özeldir. İkili bir sohbetin gerektirdiği içtenlik ve samimiyet, Âlemlerin Rabbinin huzurunda söz söylemenin gerektirdiği huşu ile birleşir dualarda. O yüzden kimisi çok uzatmaz duasını; hatta elini açınca susar kalır. Bütün isteyecekleri uçar aklından; Musa’nın annesi gibi kalbi boşalmıştır sanki. Sufiler bunu duanın en som hali olarak görürler. Onlardaki nezaketle ulaşamadığımızdan olsa gerek elini açtığında çoşup taşanlar gurubundanız biz.

Kum saatimiz boşalmak üzere de olsa da yolun çok başındayız daha. Kalan az zamanda alınır mı bu mesafe? O telaşla olsa gerek uzatmışız da uzatmışız; Allah’In evlerinden birinde, Kitabın önüne oturmuş bir grup kadının yüreklerinden dillerine dökülen dualarını. Umudumuz himmetini gayretin samimiyetiyle birleştirerek kalan kısa zamanda önümüzdeki dağları aşabilmektir. İnsanın kendinden ümit kesmemesi aslında Rabbinden ümit kesmemesidir. O çırpınışı okuyacaksınız bu irticali dularda.

H.1447 Ramazan’ında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii’nde okuduğumuz mukabeleye başladığımız gün tanımsız bir haleti ruhiye ile okunan ayetlerin muhtevasına uygun bir dua yapmak geldi içimden. Hazırlıksız bir hâlde önüme Kur’an’ı açıp içimden ne geliyorsa başladım duaya. Bitirdiğimde cüzün okunma süresine yakın bir zaman geçtiğini gördüm. Daha sonraki günlerde ne kadar özet geçmeye çalışsam da süre hep aynı kaldı. Bu duaları yazıya dökme konusunda beni sabırla teşvik eden ve şimdilerde ikisi de hacda olan Hilal Yılmaz ve Ayşe Akkanat’a gönülden teşekkür ederim. … ..

… ..

… ..


Bakara Suresi

28 Haziran 2026 Pazar

Görünmeyen Kadınlar*


 

… ..

… .. Duygu deyince insanın aklına kadınlar geliyor. Tabii ki erkeklerin de duyguları var ama pek çok kültür, erkeklere öfkeden başka duyguyu yakıştıramamış. Olumlu duygularını ifade eden erkeği desteklememiş. ”Erkekler ağlamaz derken ağlamayı en çok da kadınlara yakıştırmışlar.

Oysa kadınların olduğu yerde her zaman hayat vardır, kalplerimize kadar ulaşan enerji vardır, heyecan vardır. Kadını bu dünyadan çekip alın, geriye ne kalır acaba?

Bu kitapta yine birbirinden ilginç , çok hüzünlü ama bize kendimizle ilgili pek çok ipucu veren hikâyeler anlatıyorum. Amacım ülkemizin kapalı kapılar ardında yaşanan acı gerçeklerini göz önüne sermek. Okurken siz nasıl ”Bu kadarı da olmaz” diye düşünüp içinizi derin bir hüzün kaplıyorsa, yazarken ben de tıpkı sizin gibi hissediyorum. Bu kadar da olmaz, olmamalı diyorum ama bir yandan da biliyorum ki bu olanların hepsi gerçek.

Bu acı gerçeklerin hepsi de bizim ülkemizde, kapalı kapılar ardında yaşanıyor ve kimse de çıkıp “Halim şudur, bu evde kimsenin gözü beni görmüyor…” diyemiyor. Sani ailelerimiz konuşulmayan, söze dökülmeyen gizli kurallarla yönetiliyor. Bu kurallar bize söylenmese de, biri beynimizi açıp içine büyük harflerle yazıvermiş gibi hepsini biliyoruz. Kimi zaman bunlara isyan ediyor, kimi zaman boynumuzu büküp kaderimize razı oluyoruz. Ancak doğduğumuz evlerde çekilen acılar orada bitmiyor ki, bizim o evlerde yaşadıklarımız hayatımızı, kaderimizi belirliyor. O evlerde kimse bizi görmemiş, bizim varlığımızı tanımamış, bizi sevmemiş, bize değer vermemişse, bu durum geleceğimize de yansıyor. Çok önemli yerlere gelsek de, çok başarılı olsak d kendi gözümüzde bir türlü görünen, sevilen, önemli ve değerli biri olamıyoruz.

Sonra da gencecik kadınlar, kızlar, kimi saklı, kimi açıktan gelip sana bana anlatıyorlar dertlerini ya da yazıyorlar. Elimden gelse o kapıların hepsini kıracağım. Kıracağım ki yaşananları herkes görsün ve hep birlikte bunlara “dur” diyebilelim.

19 Haziran 2026 Cuma

Çaylak ile Filozof 10*


 

I.

Antilopun Kalbi

Bunu bekliyor ve kendimi buna hazırlamaya çalışıyordum. Geldiğin de ise beklediğim şeyin bu olmadığını, kendimi kaçınılmaz olana hazırlama çabalarımın da hiçbir işe yaramadığını gördüm…

Filozof, “Olağanüstü şeylerin olağan görünmek gibi olağanüstü bir özellikleri vardır.” derken bunu kastetmiyordu belki ama onu hastanede bırakıp eve geldiğim ve bu salonda, bu mutfakta, bu sinir bozucu sesler çıkaran merdiven basamaklarında tek başına geçirdiğim günler boyunca, hep aynı şeyi düşündüm:
Bu kadar olağan, bu kadar kesin ve bu kadar kaçınılmaz olan ölüm, onunla yüzleşeceğim anda, kendisini nasıl oluyorda yer yüzünde sanki ilk kez birinin başına gelecekmiş gibi hissettirebiliyordu. 

Bir süre, kendimi bunu olağan bir biyolojik süreç, sıradan, kişmyasal bir döngü

 olduğuna inandırmaya çalıştım. Ancak bu ruhsuz ve hiçbir acıya şifa olmayacak yara bandını, canımı yakan yerlerime tutturmayı beceremedim. Aklımı ve kalbimi mesken tutan hatıralar, bana böyle bir imkân vermediler…

Filozof’u hastane odasında, kollarında iğneler, göğsüne tutturulmuş elektrotlar, burun deliklerine sokulmuş şeffaf hortumlarla bırakmak, canımı bu kadar yakarken; dibime kadar gelm işve gerçekleşmeden gitmeye hiç niyeti yokmuş gibi görünen bu son ihtimal, beni, aklımı başımdan alacak kadar sarsıyordu.

. Onun ölmesi durumunda, bununla nasıl baş edebileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. 

Oysa bu benim, ölümle ilk yüzleşmem olmayacaktı. Fakat yanımda o olmadan bunu nasıl yapacaktım.

… ..

… ..

16 Haziran 2026 Salı

Çaylak ile Filozof 9


 

I.

Kocaoğlan

İnsan tek başına susamaz. Susmak, iki kişilik bir eylemdir… Zaman olur, bir Filozof İle birlikte koltuklarımıza kurulur, saatlerce değil ama dakikalar karşılıklı susardık. Hiç konuşmaz, tek bir kelime etmezdik. Bazen aynı yöne, bazen de birbirimizin gözlerinin içine bakar ve bildiğimiz kelimelerin görünür kılmaya cesaret bile edemeyeceği kadar derin duyguları, bakıp usanmadan anlatırdık… Bana göre, karşılıklı susabilen insanlar, karşılıklı konuşabilenlerden çok daha iyi anlayabilirler birbirlerini. Çünkü karşılıklı susabilmek, konuşabilmekten daha yakın olmayı gerektirir. Çok daha yakın…

-Kapı çalıyor Filozof!

-Ne?

        -Kapı çalıyor.

        -Bi’ zahmet sen kalkıp bakıversen… Hani sen daha genç, daha güçlü daha… daha… daha şeysin ya sen…

        -Sana, “Sen bak!” mı dedim? Sadece, “Kapı çalıyor!” dedim.

        -Hâlâ çalıyor

        -Evet…

-Bu konuda ne yapmayı düşünüyorsun?

-Gidip bakarım herhalde…

-Acele etsen iyi olur. Kapıyı her kim çalıyorsa, bunun için gerçekten iyi bir sebebi olmalı…

-Kıracak gibi değil mi?

-Öyle…

-Sence bunu yapabilir mi?

-Neyi yapabilir mi Çaylak?

Sırların Sırrı*


 Herhalde öldüm, diye düşündü kadın.

Altında uzanan Eski Şehir’in kulelerinin üzerinde süzülüyordu. Görkemli Aziz Vitus Katedrali’nin ışıklı kuleleri, yanıp sönen parıltılı bir ışık denizinin üstünde kendini belli ediyordu. Castle Hill’den bohemya başkentinin tam kalbine inen eğimli yolu ve oradan da yeni yağmış kar örtüsünün altındaki dolambaçlı sokakları gözleriyle takip etti; elbette, hâlâ gözleri varsa.

Prag.

Aklı karışmış bir halde, ne kadar kötü bir durumda olduğunu anlamaya çalıştı.

Kendini, ben bir nörobilimciyim, diye düşünerek teselli etmeye çalıştı. Aklı başuında bir insanım.

Ama bu ikinci cümlenin, doğruluğundan şüphe etti.

Doktor Brigita Gessner’ın o anda tek bildiği, yaşadığı şehir olan Prag’ın semalarında dolaştığıydı. Bedeninde değildi.  kütlesi veya biçimi yoktu. Buna rağmen, Vltava Nehri’ne doğru yavaşça süzülürken bedeninden geri kalanı yani kendisi, özbenliği, bilinci yerindeydi ve olan bitenin farkındaydı.

Gessner bedensel acı çektiğine dair silik bir hatıradan başka yakın geçmişine ait hiçbir şey hatırlamıyordu. Ancak şimdi ,bedeni adeta içinde yüzdüğü atmosferden ibaretti. Bu, şimdiye dek deneyimlediği hiçbir hisle kıyasllanamazdı. Entelektüel öngörülerine rağmen, bu duruma tek bir açıklama getirebiliyordu.

Öldüm. Ölüm sonrasını yaşıyorum.

Düşünce aklında beelirdiği anda saçmaladığına karar verdi.

Ölümden sonraki yaşam ortak bir yanılsamadır… Yaşadığımız hayatı katlanır kılmak için ortaya atılmıştır.

Bir doktor olan Gassner, ölüme aşinaydı ve bunun bir sonu olduğunu biliyordu. Tıp fakültesinde , insan beynini incelerken bizi biz yapan tüm kişisel özelliklerin -ümitlerimizin, korkularımızın, hayallerimizin, hatıralarımızı beyinlerimizdeki elektrik yükleri tarafından tutulan kimyasal bileşiklerden ibaret olduğunu öğrenmişti. Kişi öldüğünde beyindeki güç kaynağı zarar gördüğünden, tüm bu kimyasallar çözünerek

13 Haziran 2026 Cumartesi

Çaylak ile Filozof 8*


 

I.

Yetenek mi Kabiliyet mi?

Olağanüstü şeylerin, sıradan görünmek gibi “olağanüstü” bir özellikleri vardır. Onları, tüller gibi incecik, aslında şeffaf ama kat kat oldukları için bakışınızı hiç hissettirmeden sınırlayan, hatta bütün bütün kapatan alışkanlık perdelerini gözlerinizin önünden sıyırıp açmadığınız sürece fark edemezsiniz.

Bu yüzden , bazı şeylere, ne kadar gözünüzün önünde olurlarsa olsunlar, onları sanki ilk kez görüyormuş gibi bakmaya çalışmalısınız; çocuklar gibi iştahlı bir merakla, şaşkın ve hayretten irileşmiş gözlerle mesela…

Mesela Dünya’ya çok çok uzak başka bir gezegenden gelmiş de burada olan ve olup biten şeylerle ilk kez karşılaşıyormuş gibi…

Filozof bana, “İnsan, baka baka alışır yavrucuğum ve artık en muhrteşem şeyleri bile sıradan görmeye başlar, işte bu da bir tür görme bozukluğudur” derdi. Zaman zaman, “Gel seninle bugün sıradan şeylerden konuşalım” diyerek beni yanına çağırır ve bi onunla saatlerce, aklınıza getiremeyeceğiniz kadar sıradan şeylerden, mesela havadan sudan konuşurduk…

Bana iğde, kekik ve papatya kokan bahar meltemlerini anlatırdı. Bana nefes alan sabahlardan, bana aşılayıcı rüzgarlardan, bana, rahmet yüklü rüzgarlardan, bana Dünya’nın üzerine ipekten baş örtüleri, mavi atlastan handiyse şeffaf şallar gibi sarmalanmış gökyüzünden bahsederdi.

O, suyun kimyasal formülünü Allah’ın bir ayetini okur gibi okur; taşların, keskin sivri uçlu kayalıkların çatlak ve oyuklarından neredeyse işitilir bir neşe ile çağlayan pınarlardan söz açar, “Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara…” derdi. “Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir…”

Ders kitaplarında, bir sınav sorusunun cevabı olmaktan başka hiçbir anlam ifade etmeyen bilgi o anlatırken bambaşka bir surete bürünür; bilgi, çiçek açardı.

Filozof için yaratılış harikalarına, -her zaman olmasa bile zaman zaman- onları ilk kez görüyormuş

8 Haziran 2026 Pazartesi

Radley Ailesi*


 

Arka Kapak Tanıtımı

Aileler Bazen Kanınızı Kurutur


Peter çok çalışkan bir doktor, Helen hafifi mesafeli  am sorumlu bir eş, çocukları Rowan ve Clara ise ergenlikle cebelleşiyor. Radley Ailesi’nin sakin İngiliz banliyölerindeki diğer ailelerden farkı yok… Şey hariç: kendilerini inkâr etme becerileri.


Radiye Ailesi’nin hayatı alt üst olmak üzere. Bir partiden dönerken saldırıya uğrayan Clara, kardeşi Rowan ile birlikte yıllardır  uyuyamamalarının, salata yerken boğulacak gibi olmalarının ve dışarıya ancak 60 faktörlü güneş kremi boca ederek çıkabilmelerinin ardındaki gerçeği nihayet keşfedecek. Ailenin başına bela açmaktan sorumlu Will Amcalarının çıkagelmesiyle, onları garip bulan kasaba halkına bu kez polisler de eklenecek. Peki kendini inkârdan kurtulmak seni gerçekten özgürleştirir mi yoksa karakola mı götürür?


Orchard Yolu, 17 Numara

Bilhassa geceleri, sessiz bir yerdir burası.

Ağaçların gölgelendirdiği güzel yollarında herhangi bir canavarın yaşayamayacağı kadar sessiz olduğunu düşünmeden edemezsiniz.

Hatta Bishopthorpe kasabasında sabahın üçüyken, kasaba sakinlerinin söylemekten hoşlandığı yalana -burasının iyi ve sakin insanların, iyi ve sakin hayatlar yaşadığı bir yer olduğuna- inanasınız gelir.

 Bu saatte yalnızca doğanın kendi çıkardığı sesler duyulur. Bir baykuşun ötüşü, uzaklardaki bir köpeğin havlaması ya da böylesine esintili bir gecede, çınarların arasında esesn rüzgârın belli belirsiz

3 Haziran 2026 Çarşamba

Çaylak ile Filozof 7*


 I.

“Ne Çok Acı Var”

Filozof, sessiz ağlardı. Yanına iyice sokulmadan fark edemezdiniz. Pek çok kederli hatıraya rağmen, ben onun sadece birkaç kez, hıçkıra hıçkıra gözyaşı döktüğüne şahit oldum.


-Ne oldu Filozof? Yeni bir haber  mi var?

-Hastaneyi vurmuşlar…


Sesler, ağızlarımızdan , onları dile getirirken hissettiğimiz duygulara göre bir kokuya bürünerek çıkacak olsalardı, bu iki kelime, kuvvetle muhtemel, odayı Filozof’un ciğerlerinden buhurdan gibi tüten bir yanık kokusu ile dolduracaktı.


-Bu nasıl bir savaş böyle Filozof?

-Bu bir savaş değil Çaylak. Kuvözlerdeki bebekleri bile öldürmeye çalışıyorlar. Hayır hayır! Bu savaş falan değil.

-Bu bir ne peki?

-Bilmiyorum… Böyle bir vahşete yeni bir isim bulmak gerek. İnsanlık, sanki ötekiler yetmezmiş gibi, lûgatlere utanç verici bir kelime daha ilave etmeli. “Engel olmak isteyenlerin engel olamadığı, engel olabileceklerin de göz yumup ortak olduğu bir katliam” anlamına gelen yeni bir kelime…


Günlerdir boynundan çıkarmadığı, balık ağı ve zeytin ağacının yapraklarına benzeyen desenlerle bezeli Filistin kefiyesine, çaresizlikten sıkı sıkıya sarılmış, kadife berjer koltuğunun üzerinde, acıdan iki büklüm olmuştu.

Ölümün Sonu*


 

Dönemlerin Sıralanışı


Eski Dönem - Günümüzden 201X  K.Ç. 

Kriz Dönemi - 201X - 2208

Caydırma Dönemi - 2208 - 2270

Caydırma Sonrası Dönem -2270 - 2272

Yayın Dönemi -2272 - 2332

Sığınak Dönemi - 2333 -2400

Galaksi Dönemi - 2273b- bilinmiyor

DX3906 İçin Kara Alan Dönemi - 2687 - 18906416

647. Evren’in Tarih Çizelgesi - 18906416 - …


I.KISIM


Mayıs 1453

Sihirbazın Ölümü

Kriz Dönemi, 1. Yıl 

Yaşama şansı

… ..

… .. “Tanrı’ya inanıyor musun?”

- Sorduğu soru karşısında Yang Dong da şaşırmıştı. Fakat terminallerde gösterilen modeli göz önünde bulundurduğunda, soru pek de mantıksız sayılmazdı.

.. ..

Karanlık Orman*


 

Kahverengi karınca evini çoktan unutmuştu. Alacakaranlığa gömülmüş Dünya ve parlamaya başlayan yıldızlar için geçen süre dikkate değer sayılmazdı ama karınca için sonsuzluk demekti. Artık akıllardan yitmiş günlerde, dünyası tepetaklak olmuştu. Toprak ardında derin ve geniş yarıklar bırakarak havalanmış ve daha sonra geri yağarak o yarıkları tekrar doldurmuştu. Ters dönmüş toprağın ucunda siyah bir oluşum dikiliyordu. Aslında bu diyarlarda bu tür şeyler çok sık meydana gelirdi. Toprak havalanıp yere yağar, yarıklar açılıp kapanır ve felaketlerin çetelesini tutmak istercesine kaya oluşumları ortaya çıkardı. Batan güneşin altında, kahverengi karınca ve yüzlerce kardeşi, hayatta kalan 

kraliçelerini yeni bir imparatorluk kurmak için taşımışlardı. Eski evlerine dönmesi ise sadece yiyecek ararken tesadüfen olmuştu.

Karınca kaya oluşumunun dibine geldi, yanılmaz varlığını antenleriyle hissetti. Yüzey sert ve kaygan olmasına rağmen tırmanabileceği bir zemindi, basit bir sinir sistemindeki rastgele çalkantıyla amaçsızca tırmandı. Çalkantı her yerdeydi; topraktaki her ağaçta, yapraktaki her çiy tanesinde, gökyüzündeki her bulutta ve yıldızların ötesinde… Bu çalkantı amaçsızdı ama bu kadar çok miktarda amaçsız çalkantının içinden, bir amaç doğuyordu.

Kahverengi karınca zemin titrediğini ve titreşimlerin yoğunlaşmasının , başka bir dev varlığın yaklaşmasından dolayı olduğunu anladı. Ama bunu umursanmadan oluşuma tırmanmaya devam etti. Zirvenin zeminle buluştuğu yerde, dik açıda bir örümcek ağı vardı. Karınca bunun varlığından haberdardı. Yapışkan ağın etrafından dolaşarak, ağlardaki titreşimi hissetmek için ince bacaklarını yaymış örümceğin yanından geçti. İkisi de birbirinin varlığının farkındaydı -ebediyetten beri, bu böyle süregelmişti- ama aralarında bir iletişim yoktu.

Titreşimin şiddeti zirveye çıktı ve sonra durdu; dev varlık oluşuma ulaşmıştı. Bu dev varlık karıncadan çok daha uzundu ve gökyüzünün büyük kısmını kaplıyordu. Böyle bir varlık garip gelmiyordu karıncaya. … ..

31 Mayıs 2026 Pazar

Çaylak ile Filozof 6


 

I.

Özgür Bir Günün Düşündürdükleri


Filozof, okullar ve eğitim sistemi hakkında bazen öyle sert eleştirilerde bulunurdu ki, söyledikleri benim gibi okuldan zaman zaman neredeyse nefret eden birine bile zor gelirdi. Ve hiç aklıma gelmeyecek bir şey yapar, ona karşı okulu savunurdum:


-Madem öyle, okulu bırakayım. Ha? Ne dersin? Girmeyeyim okula olsun bitsin. Okula ödediğimiz para ile dünya seyahatine çıkarız! Ama trenle olmaz o iş; uçağa bineceksin! Nasıl? Güzel fikir değil mi sence de?

-Fena değil aslında…

-Ciddi misin?

-Tamam. Bana uyar. Bırakırım okuklu gitti.

-Dünyayı dolaşmaktan bahsediyorum.

-Okulu bırakmadan olmaz o sevgilim.

-Çok konuşma da, çok şu yataktan. Servis kaçıracaksın.

-Hah! Ne oldu? Hayatın kaya gibi sert gerçekleri, hayallerindeki o kristal sarayının duvarlarını çatlattı değil mi?

-Aferin, durumu çok güzel tasvir ettin.

-Haklısın demeni tercih ederdim.

-Haklısın.

-Neden okuldan bu kadar nefret ediyorsun?

-Ben nefret ettiğimi falan  söylemedim.