Anlamlı soru sorabilmek bilmeyi gerektirir. Bilmek için okumak gerekir. Okumak birikimi gerektirir. Okumak iyidir .... Bilinçli okuyan en sonunda yazmayı başarabilir ....
4 Kasım 2026 Çarşamba
Gİrit'ten Urla'ya*
Bu kitap, babam Mustafa Uyal’ın başarı öyküsüdür. Babam 1924 yılında Girit’in Kandiye (Şimdiki adı ile Iraklion) şehrinden mübadele ile İzmir Urla’ya gelmiş ve bufraya yerleşmiş. Daha sonra annem Cevher Atay’la tanışıp evlenmişler.
Babam, ailesinin Girit’teki üretkenliğini Urla’daki yaşamına taşıyarak , kısa zamanda başarılı zeytinyağı üreticilerinden biri olmuş ve ardında guru duyulacakn bir yaşam öyküsü bırakmıştır
… ..
Nesrin Uyal Ortan ve Ailesi
Besin Uyal (Yılanzade) (Ölüm tarihi)1930)
Besim dedemin babası Mustafa Yılanzade, İzmir’in Tire İlçesisi’nden Girit’e, yeniçeri askeri olarak gitmiş. Savaştan sonra Giritli Rum bir kadınla evlenmiş.Adada kullanılan farklı bir Rumca olan “Giritlice”yi konuşuyorlarmış. Dedem Besim Yılanzade,
orada doğmuş. Babasının Tris Kamares’te evi, zeytinlikleri ve zeytinyağı fabrikası varmış. Dedem Besim Yılanzade, Girit’in Kandiye şehrinde zeytinyağı ticareti yapıyormuş. Ayrıca zeytinlikleri de varmış. Kendi zeytinlerinin yağlarını yağhanelere satıyormuş. Kandiye şehrinde de deposu varmış. İşlerini oradan yürütüyormuş. Bir eli çolak olduğu için Girit’te ona “Çolak Tüccar Besim,” derlermiş. Ekonomik durumu oldukça iyiymiş. Sakin, sabırlı bir adammış.
Mübadeleden birkaç yıl önce, Yunanistan Girit Adası üzerinde tam hakimiyet kurmak istemiş. Bunun için dağlık bölgelere ve iç göndermeye başlamış. Müslüman halk büyük baskılar görüyormuş. Başlangıçta canlarına dokunulmaz, yalnızca mallarına zarar verilirmiş. Ancak zamanla bağlar, bahçeler ve tarlalar yağmalanmış. Dedem ise her an bir tehlike gelecekmiş gibi tetikte bekler hale gelmiş, endişesi giderek artmış.
Nüfus mübadelesi yapılacağı anlaşılınca; dedem, felaket kapıya dayanmadan, mallarını nasıl elden
Cengiz Han'a Küsen Bulut*
Kitabın giriş bölümünde “Cengiz Aytamatov’un Önsözünde:
… … ‘Romana eklenecek uzun öykü’” başlığı altında:
Okuyucuya bir romana eklenecek uzun bir öykü sunulmakta. …. .. .. bu uzun öykünün de bundan dokuz yıl önce “Noviy Mir” (Yeni Dünya Dergisi’nde yayınlanan “Gün Olur Asra Bedel” isimli romana eklenmesi gerektiği anlaşılacaktır. … diye başlayan bir açıklamaya yer verilmiştir.… ..
***
… ..
Kafasında kurduğu bu yeni girişim ona mesleki yaşamında gayet gerçekçi bir şekilde terfi vaat ediyordu. Her şey mantıklı ve akıcıydı: Gizlenmiş düşmanları ne kadar çok ortaya çıkarırsan kazancın da o kadar büyük olur”! Böylesi bir gelecek hayali onu adeta kanatlandırıyordu. Tansıkbayev gururla şöyle düşünüyordu: ‘İşte zeki insanlar işlerini böyle yaparlar! Neye mâl olursa olsun yarı yolda duracak değilim! Bir an önce harekete geçmek istiyordu, hemen garajdan arabasını istetecek ve ivedilikle oraya, Abutalip Kuttıbayev’in “sorgulama hücresi” denilen o demir parmaklıklı bodruma gidecekti. Ve derhal hemen orada, hücrede işe girişecek, sorguya başlayacaktı. Hem de öyle bir sorguya çekecek ki onu, herifin korkudan karnında bağırsakları düğümlenecekti. Üstelik davanın sonuçlanmasıyla ilgili en ufak bir ikircim söz konusu değildi; Kuttıbayev suçun u kabul eder, İngiliz-Yugoslav işbirliğini doğrular, kendisiyle bir likte partzanlık yapan herkesin adını verirse , ceza kanunun 58. maddesinin birinci fıkrasının b şıkkına göre 25 yıla mahkûm olarak çalışma kampına gönderilirdi. Eğer suçunu reddederse ihanet, , yabancı istihbarat teşkilatları lehine ajanlık faaliyetinde bulunma ve yerel halk arasında yıkıcı ideolojik faaliyet yürütmekten kurşuna dizilerek idama makûm edilirdi. Adam gibi düşünüp buna göre
40 Günlük Veda*
Gözlerimin Gerisinde Kalan Işık
İnsan bazen geçmişe dönmeden ölmez.
… ..
Köklerden Taşan Hafıza
İnsan bazen kendine ait sandığı şeylerin, aslında ondan önce söylenmiş cümlelerin devamı olduğunu anlar
… ..
Yalnızlığının İçinde Tutunan Hayat
Bazı vedaların sesi olmaz ama bıraktığı boşluk bir ömür insanın içinde kalır
… ..
Çocukluğumun en ağır gecesi, annemin bizi terk etmek zorunda kaldığı gecedir. … ..
Ben işte o gece büyüdüm. Daha beş yaşımda. … ..
… ..
Taş Duvarların Sabahı
İçimde küçük bir çocuk hâlâ üşüyordu fakat ayaklarım beni her sabahın ilk ışığına doğru götürüyordu.
… ..
O yıllarda küçük bir çocuk olmama rağmen uykudan çok sorumlulukla, oyundan çok itaatle büyüdüm. Kendi çocukluğum, kardeşlerimin omuzlarıma düşen yükü …
… ..
Şimdi yıllar sonra bile ona kızmıyorum. Çünkü o dönemin ruhu başkaydı. … .. Ve amcam, kendi inancına, kendi zamanının doğrularınca bizi ibadete yönlendirdi…. ..
… .. erken büyümek zorunda kalan bir insan olarak hayat tutunmayı öğrendim.
Çocukluktan Delikanlılığa (1940-1955)
Kardeşlerime ekmek olsun diye kendi çocukluğumu toprağa gömüyordum; her çapa darbesi, sanki
31 Ekim 2026 Cumartesi
Kiler*
Öteki insanları ters yön giderek buldum; o iğrenç lisede değil, beni kurtaran çıraklı işinde; mantık ilkelerine aykırı davrandım ve memurun oğluyla şehir merkezine yürümek yerine, çilingir kalfası komşumuzla Rudolf-Biebl Caddesi’nden yürümeye başladım: Yabani bahçelerden ve şatafatlı villaların önünden geçip burjuva ve küçük burjuvaların okuluna gitmek yerine, körler ve sağır dilsizler kurumlarının önünden, demiryolu geçidinin üzerinden, parsellenmiş alanlardan ve Lehen Tımarhanesinin yakınındaki spor sahasının çitlerinden geçip dışlanmışların ve yoksulların okuluna gitmeye başladım, dililerin ve deli ilan edilenlerin okuluna; onları Salzburg’un en zorlu ve tehlikeli okuluna; onları Salzburg’un en zorlu ve tehlikeli bölgesi, birçok adlı davanın kaynağı olan Scherzhauserfeld Mahallesi’ndeki, hayatı boyunca müzisyen olmayı istemiş ama bir dükkâna kısılıp kalmış olan Karl Podlaha adındaki duyarlı bir Viyanalının bakkalındaki çıraklıkta tanıdım. Çıraklığa kabulüm çarçabuk oldu. Bay Podlaha onu beklediğim yan odaya girdi, bana bir kez baktı ve eğer istersem hemen o anda işe başlayabileceğimi söyledi. Dolabı açtı ve önlüklerden birini çıkardı, bana uyabileceğini belirterek uzattı. Hemen üstüme geçirdim. Önlük bana uymadı ama geçici olarak giyebilirdim. Podlaha geçici lafını birkaç kez tekrarladı, bir süre düşündü ve ardından beni müşterilerle dolu dükkânın içinden geçirerek, içinde deponun bulunduğu yan evin önüne götürdü. Yeni ustam deponun kapısının arkasından bir süpürge çıkardı ve saat on ikiye kadar sağı solu süpürmekle oyalanmamı söyleyerek elime tutuşturdu. On ikide, benimle işin geri kalanı hakkında konuşacağını söyledi. Ardından deponun karanlığında, depoların alâmetifarikası olan tuhaf kokular ve rutubetle baş başa bıraktı, bu sırada tüm olup biteni düşünecek zamanım oldu.. İş bulma kurumundaki memureye pek rahat vermemiştim ama bir saat içinde de istediğimi elde etmiştim: İnsanların arasında, insanlar için çalışabileceğim ve kendimi faydalı hissedebileceğim Scherzhauserfeld Mahallesi’nde çırak olmak. İnsanlığın en salakça icadı olan liseden kurtulduğumu düşünüyordum... ..
… ..
15 Ekim 2026 Perşembe
Uluç Reis & Halikarnas Balıkçısı*
… ..
Anadolu kıyılarının karşısındaki bütün adalar, hatta Anadolu kıyılarının çoğu burunları Sen Jan şövalyelerinin ellerindeydi. Bu haçlı şövalyeleri, dini taassupları dolayısıyla -ister kadın, ister erkek- ne kadar Türk öldürülür ya da esir ederlerse o kadar sevap işlediklerine hükmederlerdi.) Oysa Türkiye’de ister Ortodoks, ister Katolik, ister İbrani her din ve mezhep tamamen serbestti. Ortodoksların ve Yahudilerin patrikhaneleri ve hahamhaneleri vardı) İşte bundan dolayı Anadolu kıyılarının birçok köyü , arazileri deniz kenarında olduğu halde, topraklarının ortasında değil, kıyıya nazır tepelerde kurulurdu.
Evlerse savunmaya elverişli bir tarzda (yani mazgallı, taş duvarlı kuleler şeklinde) inşa edilirdi. Bütün bu tertibata rağmen kıyı halkı , gene de rahat yüzü görmezdi. Bu hal Güney Anadolu kıyıları halkının eninde sonunda canına tak dedi. İzmir, Aydın, Menteşe ve Antalya delikanlıları kendi gayret ve paralarıyla savaş gemileri yaptırdılar ve kıyı savunması sağlamak üzere deniz açılmak zorunda kaldılar. Bunun üzerine Sen Jan şövalyeleri artık kollarını ferah fahur sallaya sallaya Anadolu kıyılarına sataşamaz oldular. Onlar ve korudukları korsanlar kıyıları ve çoğunluk burunları kaçmaktan ya da pusu kurmak suretiyle vurur oldular.. Derin körfezlerde ise -körfezlerden çıkarken yollarının kesilip yakalanmaları tehlikesinden ötürü- körfezlerden çıkarken korkusuz bir hayat yaşardı.
Bu, böyle olduğu için, Perçim’in mensup olduğu aşiret her yazın Mandalya körfezinin, dantela gibi girintili kıyılarının en içerlek bir noktasında Ören denilen eski İassos harabelerinin bulunduğu yere göç ederdi. Perçim, çocukluğunun en erken çağında, kumlar üzerinde savsaklayan küçücük ayak izleri bırakalı ve parlak sedefli şeytan minareleri toplayalı beri her kış boyunca yazı özlerdi. Çünkü gözlerinde hep deniz ve deniz kıyıları tüterdi. O yıl da - yani Perçim’in on yedi yaşına bastığı yıl- aşiret, yazlamak üzere gene oraya konaklamıştı.
O kıyının yüzlerce girintisi arasında Perçim’in asıl gözdesi bir koy vardı ki orası hakikaten durgun bir gümüş aynaydı. Üç bin yıllık harabenin beyaz sütunları altın kumlardan ve menekşe renginde bir
14 Ekim 2026 Çarşamba
Teneke*
Üç aydır kasabada kaymakam yok. Tahrirat katibi Resul Efendi vekillik ediyor. Onun da ha varlığı, ha yokluğu… Yaşlı, sümsük bir adam. Gölgesinden ürküyor… Bu adamla hiçbir iş görülmez. Nisan da geldi çattı. Çeltik ekmek için ruhsatiye . Tarla planları, su kavgaları, alışverişler, kazıklamalar gırla gidiyor.İlle velakin kaymakam yok. Kaymakamın yerine bakan Resul Efendi de : “Çeltik işine burnumu sokmam. Valinin beni yerimden atacağını bilsem, burnumu sokmam. Sokmam da sokmam,” diyor. Diyor da başka hiçbir şey diyemiyor.
Resul Efendi, bunca yılın Resul Efendisidir. Karışır mı böyle işler! Altından ne çıkacağını bilmez mi? Çeltikçiyle, bu namussuzlarla aşık atılır mı, bu ırzın kırıklarla bir ipte oynanır mı, bilmez mi? Çeltikten dolayı, bunca yıl başına o kadar çok işler gelmiştir ki hesapsız. Mesela Sazlıdere köyünün yanındaki Okçuoğlunun çeltik ekmek istediği sahaya ruhsat verse, verse değil, çeltik komisyonunun kararına bir imza bassa yirmi bin lira rüşvet alabilir. Su içinde alır. Alır ama, burnundan fitil fitil geleceğini de bilir. Resul Efendi rahat yaşamak ister, mümkün mertebe… Yaş tahtaya basmamak için elinden gelen gayreti geriye koymaz. Bilir ki çektikçilerle iş görmek, itle bir çuvala girmek demektir.
Hiçbirisi değil de şu Karadağlıoğlu Murtaza Ağa çekilmez. Başa bela. Deyyusun biri. Resul Efendiyi nerede görse:
“Eee İresul Efendi, duyduk ki, gomisyona irest çekmişsin. Ruskatiyelere, imzanı basmıyormuşsun. Olur mu İrasul Efendi? Biz seninle baba dostuyduk. Eee İrasul Efendi… Kaymakam olmayınca İrasul Efendi , siz Abdurrahman Çelebi oluyormuşsunuz. Öyle duyduk İrasul Efendi.””
Resul Efendi de Murtaza Ağanın karşısında boyun kırar, el ovuşturur, her zamanki, herkese karşı, her yerdeki candan gülümsemesiyle gülümser:
“Ne yapalım, Ağam, sayenizde…” der, şapkasını hürmetlice çıkarıp geçer gider.
… ..
… ..
8 Ekim 2026 Perşembe
Değirmen - Sırça Köşk*
Değirmen
Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım?..
Görülecek şeydir o… Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve kalın kalasların üstünde simsiyah bir çatı… Sonra bir sürü çarklar, kocaman çarklar, sıçraya sıçraya dönen tozlu kayışlar… Ve bir köşede birbiri üstüne yığılmış buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları. Karşıda beyaz torbalara doldurulmuş unlar…
Taşların yanında duman halinde sıcak ve ince zerreler uçuşur. Halbuki döşemedeki küçük kapağı kaldırınca aşağıdan doğru sis halinde soğuk su damlaları insanın yüzüne yayılır…
Ya o seslere ne dersin adaşım, her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan seslere?... Yukarıdaki tahta oyuktan inen sular, kavak ağaçlarından esen kış rüzgârları gibi uğuldar, taşların kâh yükselen, kâh alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır… Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar gıcırdar, gıcırdarlar…
Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm adaşım, amma bir daha görmek istemem.
***
Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?...
Çoook desene! Sevgilim güzel miydi? bari? Belki seni seviyordu… Ve onu herhalde çok kucakladın… Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş bir şeydir, hele adam genç olursa…
Yahut sevgilin seni sevmiyordu… O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?.. Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?..
Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak için senin için o kadar güç olmamıştır. … ..
Kendine Ait Bir Oda*
… ..
… .. İnsan o mırıltıyı, kelimelere dökebilir miydi? Şüphesiz ki şairlerin yardımıyla yapabilirdi. Yanımda bir kitap duruyordu, kapağını açınca,sayfaları gelişigüzel bir şekilde Tennyson’a çevirdim. Ve işte burada Tennyson’ı şarkı söylerken buldum:
Görkemli bir gözyaşı düşümüştü
Kapıdaki çarkıfelek çiçeğinden
O geliyor, güvercinim, sevgilim;
O geliyor, hayatım, kaderim;
“O yakında, o yakında” diye ağlar kırmızı gül;
“O gecikti” diye gözyaşlı döker beyaz gül;
“Duyuyorum, duyuyorum” diye dinler bezare çiçeği;
Ve zambak fısıldar, “ben beklerim”.
Erkeklerin savaştan önce öğle yemeği partilerinde mırıldandıkları bu bmuydu? Peki ya kadınlar?
Kalbim Şarkı söyleyen br kuş gibi
Akarsuyunun yanında bir yuvası olan;
Kalbimde bir yuvası olan;
Kalbim bir elma ağacı gibi
Dalları, tıknaz meyvelerin yükünden bükülmüş,
Kalbim gök kuşağından bir deniz kabuğu gibi
Dingin denizde kısa kürekler gibi;
Aziyade*
Kitap arkası tanıtımdan:
Aziyade, edebiyat dünyasında Pierre Loti adıyla tanınan Fransız deniz subayı Julien Viad’nun 1879 yılında yayımlanmış ilk yapıtı. Bir İngiliz savaş gemisiyle 1876’da Selanik limanına gelen roman kahramanı aracılığıyla yazar, kendi yaşam öyküsüyle kurmaca arasında köprüler kurarak Osmanlı dünyasına kendini adayışını betimliyor. Gizli gizli buluştuğu Çerkez güzeli Aziyade’yle olan aşkı, Loti’yi Doğu kültürüne giderek daha fazla çeken bir kuvvete dönüşüyor. 1876-77 yıllarında Doğu Sorunu , Tersane Konferansı, anayasa devrimi, Osmanlı-Rus Savaşı’nı kapsayan yoğun atmosferin içinde , sıradan insanıyla, elitiyle. Müslüman, Musevi, Hıristiyan kültürüyle, kozmopolit Osmanlı toplumunun canlı bir portresini sunan ender yapıtlardan Aziyade.
Çevirmenin Önsözü
Aziyade edebiyat dünyasında Pierre Loti adıyla tanınan Pierre Loti adıyla tanınan Fransız deniz subayı Julien Viadud’nun ilk yapıtı. Roman, subayın genç bir Türk kadınıyla İstanbul'da yaşadığı aşkı konu edinir. Osmanlı tarihine Selanik Hadisesi adıyla geçen olay üzerine Türkiye’ye gönderilen savaş gemilerinden birinde görevli genç adam (o zamanlar Türk toprağı olan) Selanik’te evli bir Türk kadına tutulur. Bu kadın tacir Abidin’in dört hanımından biri olan Aziyade’dir. Julien Viadud’nun Osmanlı başkentindeki Fransız karakol gemisi Gladiateeur’e atanmasından bir süre sonra Abidin de evini evini İstanbul’a taşır ve bu gönül serüveni orada devam eder.
1876 yılı başından itibaren Osmanlı İmparatorluğu içindeki Balkan Hıristiyanları arasında huzursuzluk artıyordu. Selanik’teki Rus asıllı Amerikan konsolosu ile adamları Müslüman olmak isteyen bir Bulgar kızını kaçırınca heyecana kapılan bir camide toplanıp kızın kurtarılmasında ısrar etti. Camiye gelen Fransız ve Alman konsoloslarında ısrar etti. Camiye gelen Fransız ve Alman konsolosları öldürüldü. Olay Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Fransa, Almanya, Rusya ve İtalya Selanik limanına savaş gemileri göndererek suçluların cezalandırılmasını istediler. Konsolosları öldürenler idam edildi.
22 Eylül 2026 Salı
10 Eylül 2026 Perşembe
Fevzi Çakmak Batı Rumeli'yi Nasıl Kaybettik
Kitap arkası tanıtımdan alıntı:
“19 Haziran 1913 sabahı Karadeniz gemisi, akşama doğru da Gülcemal vapuru Seman iskelesinden hareket ettiler. Ben de Gülcemal vapurundaydım. Batı Rumeli’nde beş yüz yıllık Türk hâkimiyetine veda ettik. Güneş batarken Arnavutluk kıyıları da yavaş yavaş gözümüzün önünden siliniyordu. Atalarımızın asırlar boyunca kanlarıyla suladığı, eski ve yeni şehitlerimizin gömüldüğü vatan parçasının terk edilmesi kalplerimizde giderilemeyecek acılar hasretler meydana getiriyordu.
Balkan coğrafyası tarihinin dönüm noktalarından Balkan Harbi, Osmanlı Devleti’nin beş asırlık egemenliğinin sonuydu. Balkan Harbi’nde neler yaşanmıştı? Mareşal Fevzi Çakmak, sonuçları yeni bir devri açan Balkan Harbi’nin üzerinden on yıl geçtikten sonra 1925’te, Türkiye Cumhuriyeti’nin henüz ikinci yılında, Harp Akademileri'nde bölgedeki muharebeleri ayrıntılarıyla anlatır. …
Balkan Harbi Konferansı, ordunun nitelik ve nicelik kimliği hakkında ipuçları sunar. Ordunun temel disiplin ilkesinin, bireysel siyasi tercihlerin öne çıkmasıyla nasıl bozulduğunu anlatırkenki üslubu, ilgi çekici değerlendirmeleri ve sert özeleştirileri ile Balkan Harbi konusundaki soruları yanıtlar. Bölgenin nüfusu, askerlerin niceliği ve teçhizatı hakkındaki çizelgeler, muharebe alanlarını gösteren krokileriyle “Garbi Rumeli’nin Sûreti Ziyai ve Balkan Harbi’nde Garp Cephesi”...
... ..Sunuş
Mareşal Fevzi Çakmak’ın Balkan Harbi Hakkındaki Eleştirel Değerlendirmesi
Sofya Askeri Ataşesi Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, İstanbul’da Başkomutanlık Kurmay Başkanı Yarbay İsmail Hakkı’ya gönderdiği 6 Kasım 1914 tarihli “gizli ve özel” yazıyı; “Başlanılan bu büyük
29 Ağustos 2026 Cumartesi
Toprağa ve Güneşe Saldırmak*
Kitap arkası tanıtımdan:
Seraphine, ailesiyle birlikte zorlu bir yolculuğun ardından Fransa hükümetinin vaat ettiği Cezayir topraklarına varır. Kuracakları tarim kolonisiyle daha iyi bir yaşam hayalinin peşinden sürüklenen tüm yerleşimciler gibi o da Afrika toprağında yoksulluk, hastalık ve ölümden başka bir şey bulamayacaktır.
Bir yanda koloniciler kendi topluluklarını oluştururken diğer yanda yaşananlar, aldığı korkunç emirleri sorgusuz sualsiz yerine getiren işgalci bir Fransız askerinin gözünden en acımasız haliyle dile getirilir. Cezayir’e sözde “medeniyet” götürmekle görevlendirilmiş askerlerin yağmalayıp yaktığı , yerli halka zulmettiği bu sömürgeci savaşta insanlığın yavaş yavaş yitirilişine tanık oluruz.
Mathieu Belezi, bugün hâlâ yüzleşilmeyen, tarihin sessiz kalan o ânına o büyük yıkımı, hem toprağa hem de insanlığa saldıran bir medeniyetin eleştirisini rahatsız edici gerçeklerle aktararak sanata dönüştürüyor.
(Meşakkatli İş)
Ağladım oraya varıp da işlememiz gereken toprağı görünce gözyaşlarıma engel olamadım.
Tanrı'nın azizeler azizesi anası Seine ve Saône, sonra da Rhône nehirlerini inmek için, hiç acele etmeyen atlar tarafından çekilen el gibi dümdüz teknelerin üzerinde günlerce yolculuk, bana inanabilirsiniz, erkekler alavere havuzlarındaki molalarda hemen civar hanlarda yiyip içip âlem yapmaya koşarken biz zavallı kadınlar bu molodan çocukların bezlerini değiştirip altlarını temizlemek için istifade ediyorduk, size günlerce diyorum, ta ki en sonunda denizi görene kadar, denizi ve Marsilya Limanı’nın üzerinde bir bayrak gibi şakırdayan göz kamaştıran ışığını
Tanrı’nın azizeler azizesi anası
27 Ağustos 2026 Perşembe
Sarı Sıcak*
Kitap arkası tanıtımından alıntı:
Sarı Sıcak Anadolu halkının yokluğa, açlığa, unutulmuşluğa karşı verdiği insanüstü mücadelenin hikayesidir. Pisliğin, sıcağın, sefaletin ortasında bir avuç insanın hayatla aralarındaki ince bağa sımsıkı sarılışlarının ve hayatta kalma çabalarının dramı yirmi iki hikayede dile getirilir.
Sarı Sıcak
Çocuk: “Anam,” dedi, yarın sabah gün ışımadan uyandır beni.”
“Gene uyanmazsam?”
“Uyanmazsam iğne sok etime. Saçlarımı çek. Döv beni.”
Soluk yüzlü, ince kadının kara gözleri sevinçli bir ışıltı içinde kaldı.
“Ya gene uyanmazsan?”
“Öldür beni.”
Kadın var gücüyle çocuğu kucağına alıp, bağrına bastı.
“Cannn’” dedi.
“Uyanmazsam… “ Çocuk düşündü. Birden: “Ağzıma biber koy, “dedi.
Anası yeniden, aynı sevecenlikle, gözleri yaşararak onu bağrına basıp öptü.
Çocuk boyuna yineliyor:
“Bak uyanmazsam ağzıma biber koy ha!..”
Ana: “Caan!” diyor.
“Biber çok acı olsun.”
Şımarıyor, tepiniyor, ara vermeden boyuna haykırıyor:
“Acı biber, kırmızı biber… Bir yaksın ki ağzımı…. Bir yaksın ki ağzımı… Bir yaksın ki… Hemencecik… Hemencecik uyanayım.”
Söyleme Bilmesinler*
Kitap arkası tanıtımdan:
Şermin yaşar, Söyleme Bilmesinler’de kalabalık bir ailenin ilk bakışta sıkı örülmüş gibi görünen nakışlarını ilmek ilmek çözüyor.Hem de roman kahramanlarına ayrı ayrı söz hakkı tanıyarak yapıyor bunu. “Herkesin hikâyesini dinledin. Haydi şimdi sen anlat: aslında ne oldu, nasıl oldu?” diyor adeta. Karakterleri konuştukça çözülen bir sırlar yumağı, Söyleme Bilmesinler. YUmak çözüldükçe iplerin uçları nerelere çıkmıyor ki…
Aile bağları nasıl düğüm atar insanların yazgısına? Anne babaların, çocukların omuzlarına yükledikleri onlara neler yapar? Hayatımıza vicdan azabı gibi oturanlar bir gün yerinden kalkar mı? Yanı başınızdaki o sırada evlerde aslında neler yaşanır? Romanda bunların cevaplarını okurken acı bir gülümseme, hatta katran karası bir gülümseme belirecek yüzünüzde. Yazar, avuç içlerinde yazgılarını okumuyor insanlarının; kalplerinin kıvrımlarındaki sırları cesaretle döküyor kâğıda. Gülümsemenin acı yanını bilenler, göründüğü gibi olmayanla ve bir şeyin iç yüzüyle hesaplaşmaya cesareti olanlar için…. Prof. Dr. Mustafa Kurt
Ethem / Cuma 13.30
… …
Emin / Cuma 14.00
… ..
Ekrem / Cuma 14.20
… ..
Hülya / Cuma 14.45
… ..
Şefika*
Kitap arkası tanıtımdan alıntı:
1917’de doğan; hayatı Kırım’dan Stalingrad'a, Nazi kamplarından Ankara’da Dil ve Tarih Fakültesi’nde Rus Dili Hocalığına uzanan, yoksulluk, baskı ve vatansızlıkla sınanan bir hayat. Atlattığı onca badireye rağmen insani değerleri, merhameti ve umudu kaybetmemiş bir kişilik Şefika Karaşay Ortaylı.
Şefika Ortaylı 20ç yüzyılın en sert kırılmalarını yaşamış bir kuşaktan. Çocukluğunu ve gençliğini savaşların ve ideolojik baskıların gölgesinde geçirdi; Türkiye’de ise yüzlerce öğrenci yetiştirdi.
Nuriye Ortaylı, annesinin yıllar boyunca günlük sohbetler sırasında aktardığı anıları bir araya getirirken kişisel bir hafıza kaydı tutuyor. … … .. Sürgünlerin, savaşların ve sessiz direnişlerin içinden geçen bu anlatı, insanın her koşulda nasıl insan kalabildiğini hatırlatıyor.
1
Doğum: 10 Eylül,1917
… ..
… ..
Hem Uzak Hem Yakın: Petrograd
… ..
Anneannem, Dedem
5 Ağustos 2026 Çarşamba
Hakka Sığındık*
İşitilmedik Bir Vaka
1
İstanbul’da Hoşkadem taraflarında İspanyol nezlesi yangın gibi haneden haneye saldırarak aile tarafından üç dört cana kıymadıkça sönmüyordu. Hastalık görülen evlerle imkân derecesinde temastan sakınılması hususunda doktorların tavsiyeleri, gazetelerin uyarıları etkisiz kalıyor, bu nasihatlerin tersine hareketten doğan acı vakalar birbirini izliyor, kimsede ibret eseri götrülmüyor, cahil kafalar hep bildiğine gidiyordu.
Hangi evde hastalık ortaya çıkarsa orada düğün varmış gibi bütün komşu kadınlar hatır sormaya koşuyorlar ve “A, dostluk bu günde belli olur” nakaratıyla hastanın hizmetinde bulunuyorlar, bardağından içi
yorlar, artığını yiyorlar, koynuna girecek gibi yatağına sokuluyorlar.
Aman böyle yapmayınız, tehlikelidir…” diyecek kadar basiretli olanlara, “Hanım, Allah sekizde verdiğini beşte almaz. Kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş… Zavallıcık evinde oturup dururken hastalık ona nereden geldi? Hastalık, sağlık Allah’tan… Rabbimin takdiri neyse o olur. Hekimler ne bilirmiş? Kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Onlar ölmeyecek mi? Bu sene İspanyol’dan az hekim mi öldü? Ecele çare olmaz. O cahillere uyup da öyle söylemeyiniz. Rabbimin gücüne gider… Ona şirk koşmuş gibi olur” diyorlardı.
Seksen hekimin tavsiyesini bir kocakarının bu tandırname (*Eskiden kış günlerinde tandır etrafında oturulurken çeşitli konularda anlatılan masallar, boş ve asılsız hikâyeler için kullanılan bir tabir) sözleri hükümsüz bırakıyordu.
Hacı Ferhat Efendi, Hoşkadem Mahallesi’nde konak yavrusu güzel bir hanenin sahibidir. Yaşı altmışı geçmiş, yaşlandıkça hayata muhabbeti artmıştı. Hastalıktan korkar, aile efradının sıhhatleri üzerine de titrerdi. İspanyol nezlesinin mahalleye böyle şiddetle saldırması efendinin endişesini artırdı. Uykularını kaçırdı. Allah’a imanı çok kuvvetli olmakla beraber tedbirde kusur etmemeye uğraşıyordu. … ..
… ..




