31 Mayıs 2026 Pazar

Çaylak ile Filozof 6


 

I.

Özgür Bir Günün Düşündürdükleri


Filozof, okullar ve eğitim sistemi hakkında bazen öyle sert eleştirilerde bulunurdu ki, söyledikleri benim gibi okuldan zaman zaman neredeyse nefret eden birine bile zor gelirdi. Ve hiç aklıma gelmeyecek bir şey yapar, ona karşı okulu savunurdum:


-Madem öyle, okulu bırakayım. Ha? Ne dersin? Girmeyeyim okula olsun bitsin. Okula ödediğimiz para ile dünya seyahatine çıkarız! Ama trenle olmaz o iş; uçağa bineceksin! Nasıl? Güzel fikir değil mi sence de?

-Fena değil aslında…

-Ciddi misin?

-Tamam. Bana uyar. Bırakırım okuklu gitti.

-Dünyayı dolaşmaktan bahsediyorum.

-Okulu bırakmadan olmaz o sevgilim.

-Çok konuşma da, çok şu yataktan. Servis kaçıracaksın.

-Hah! Ne oldu? Hayatın kaya gibi sert gerçekleri, hayallerindeki o kristal sarayının duvarlarını çatlattı değil mi?

-Aferin, durumu çok güzel tasvir ettin.

-Haklısın demeni tercih ederdim.

-Haklısın.

-Neden okuldan bu kadar nefret ediyorsun?

-Ben nefret ettiğimi falan  söylemedim.

29 Mayıs 2026 Cuma

Çaylak ile Filozof 5


 

I.

Gri Bölge


Acaba bir tanrıları var mıydı? Onların, zaman zaman birbirlerine yahut başkalarına kızıp, “Allah belanı versin!” diye bağırmak dışında, bir tanrıdan bahsettiklerine hiç şahit olmamıştım. Bir tanrıları, en azından doğru düzgün inandıkları bir tanrıları olmadığına dair ürpertici ve soğuk bir hissi -artık kabuk bağlamış olsa da- ara ara sızlayan , hatta kanayan bir yara gibi hep içimde taşıdım. İnsanın bir tanrısı olur da ondan hiç bahsetmez miydi? 

-Eğer mümkün olsaydı Çaylak, bunu onlara sorar, merak ettiğin şeyi öğrenebilirdin.

-Ama mümkün değil! O yüzden sana soruyorum.

-Bilmiyorum.

-Bence bal gibi biliyorsun!

-Derdin ne senin?

-Merak ediyorum!

-Neyi?

-İnanıp inanmadıklarını!

-Neye?

-Neye olacak? Allah’a!

-Sana bilmediğimi söyledim ya Çaylak. Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Sadece onlar için iyi olduğuna inandığım şeyi ümit etmeye çabalıyorum. Hem insanları yaşayışlarına bakarak, kolay kolay siyah ile beyaz gibi kesin alanlara ayırıp, haklarında inançlı ya da inançsız diye bir hüküm veremezsin. Çünkü siyah ve beyaz arasında oldukça geniş, gri bir alan da vardır. 

Bir alaca karanlık içinde, ışığa yada karanlığa doğru gittikçe, beyaza ya da siyaha doğru, açılan

26 Mayıs 2026 Salı

Çaylak ile Filozof 4*


 Bundan nefret ederdim. Ama Filozof sayesinde fikrim değişti. Çünkü o, sık sık albümleri, fotoğraf kutuların çıkarır, masanın üzerine yığar, daha önce hiç görmemiş gibi hepsini tek tek itina ile sıraya sokar ve bazılarına uzun uzun, hüzünlü bir tebessümle bakardı…

Birkaç kere ona, “Eski fotoğraflarıma bakmaktan hiç hoşlanmıyorum!” dedim. Bana her seferinde aynı cevabı verdi…”

Bazı fotoğrafları alelacele diğerlerinin arasından çekip aldığını ve bakılmışların arasına kattığını fark etmediğimi sanıyordu ama fark ediyordum. Bunu neden yaptığını bilmiyor da değildim.. Onlar bizimkilerin fotoğraflarıydı. Ben sonradan, gizli gizli bakıyordum o fotoğraflara. Tıpkı Filozof gibi, hüzünlü bir tebessümle… Ve o da kesinlikle bunu anlıyor olmalıydı.

Size Filozof hakkında söylemediğim bir şeyi söyleyeyim mi?  Bu sen misin? O çok güzel! Daha doğrusu bir zamanlar çok güzelmiş.


-Vaovv!

-Ne oldu?

-Trençkot, antilop derisi çizmeler ve puantiyeli bir fular! Bu, sen misin?

-1968’deki benim.

-Sensin yani?

-Neden bu kadar şaşırdın, anlamıyorum.

-Çok güzelmişsin.

-Mişim öyle mi?

-Tamam tamam, hâlâ güzelsin.

-O çizmelerin antilop derisi olduğunu da nereden çıkardın?

-Bilmem.

24 Mayıs 2026 Pazar

Üç Cisim Problemi*


 Çılgınlık Yılları

Çin, 1967

… ..

Diğer “Canavarlar ve Şeytanlar(* Bir Budist olan ‘Canavarlar ve Şeytanlar’ Kültür Devrimi sırasında devrim düşmanlarını tanımlamak için kullanılmıştır.) ile kıyaslanığında tutucu akademisyenler özeldi: İlk mücadele oturumlarında hem kibirli hem de inatçıydılar. Aynı zamanda bu çok kaybı vermişlerdi. Sadece başkenti Pekin’de, mücadele oturumları sırasında, kırk günlük bir süreç içerisinde, dövülerek öldürülen bin yedi yüzden fazla kurban vardı.    … ..

… ..   bir zamanların daha birçok saygın aydını bu çılgınlıktan kurtulmak uğruna daha kolay bir yol seçerek kendi hayatlarını sona erdirmeyi seçmişlerdi.  … ..

…. …  Oturumlar  sırasında çoğunlukla yarı uyur hâlde olurlar ancak birisi çoktan defalarca tekrarladıkları suçlarını bir kez daha tekrarlamaları için suratlarına haykırdığında uyanırlardı.

Ardından bazıları üçüncü aşamaya geçti. Bilgi ve rasyonellik üzerine inşa ettikleri dev zihinleri çökene kadar, bitmek bilmeyen acımasız mücadele oturumlarında politik imgeler beyinlerine kazınıyordu. Gerçekten suçlu olduklarına inanmaya başlıyor, devrimin yüce ülküsüne ne kadar zarar verdiklerini idrak ediyorlardı. Bu sebeple gözyaşlarına boğuluyorlardı ve pişmanlıkları, aydın olmayan

… .. ‘Canavarlar ve Şeytanlar’ın pişmanlığından çok daha derin ve içten oluyordu.

…  … .. Ama bu tür rağbet gören kurbanların sayısı gitgide azalmıştı. Muhtemelen Tsinghua Üniversitesi’nde sadece bir tane kalmıştı. O da çok ender rastlanan biri olduğundan, mücadele oturumunun en sonu için saklanmaktaydı.

Ye Zhetai, Kültür Devrimi’nde bugünlere kadar hayatta kalabilmişti. Birinci aşamanın başından beri pişmanlığı, intiharı ve duygusuzlaştırmayı reddetmişti. Bu fizik profesörü oturum zamanı kalabalığın önündeki sahneye yürüdü ve suratındaki ifade açıkça okunabiliyordu: Taşıdığım yük varsın daha da

20 Mayıs 2026 Çarşamba

Çaylak ile Filozof 3*


 

Birlikte geçirdiğimiz seneler içinde, Filozof ile sadece üç gün küs kaldık. Benim susup bir duvar gibi olduğum zamanlar oldu. Ama Filozof bana, o üç günün haricinde hiç küsmedi. Hiç darılmadı. Hiç kırılmadı. Kırılmadıysa da-ki, onu kıracak neler neler yaptım., bunu hiç belli etmedi.

Ben, küsmenin bu kadar berbat bir şey olduğunu da bilmiyordum ayrıca. O üç günde öğrendim…

Azıcık yüz bulabilseydim eğer, hiç durmaz, daha ilk günden özür üstüne özür diler, “Hiç değilse bir kere affettiğini söyle, gömeceksen de ondan sonra beni bu sessizlikten mezara öyle göm!” derdim. Fakat o, o kadar kızmış ki, elimden bu müthiş fırtınanın dinmesini beklemekten başka bir şey gelmiyordu…

Onu daha önce de kızdırmıştım. Bana daha önce de bağırmış, iğneleyici lafları ile serseme çevirmişti. Ama bu üç günlük küslüğe sebep olan öfkesi , ne daha öncekilere benziyordu ne de ban, daha sonra Filozof’tan böyle bir şey gördüm.

Bergamot aromalı şekersiz çayını koltuğunda sakin sakin içen yaşlı kadın, duydukları karşısında birden gürleyen ve kükrerken ağzından ateşler saçan  bir kaplana dönüşmüştü. Doğrusu onu bu hâle getirebilmek de maharet gerektirmiyor değil. Fakat övünülecek tarafı olmayan bir maharet bu…


-Ne yaptım dedin sen?

-Bizim sınıfta herkes aynı şeyi yaptı! Bir kişi hariç…

     -Sırıtıyorsun!

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Çaylak ile Filozof 2


 

Filozof’un devasa kütüphanesini toplamam günlerimi aldı. Kitaplar raflarda dururken bu kadar çok görünmüyorlardı ama onları yerlerinden çıkarttığımda , odanın içinde adım atacak yer kalmadı.

-Şuna bak! Ne kadar da kalın bir kitap bu böyle?

-O bir lûgat Çaylak.

-Lûgat mı?

-Lûgât, yani sözlük.

-Kimin bu kadar çok kelimeye ihtiyacı olur ki? Sadece gevezelerin…

-Eğer yeterince kelimen olsaydı böyle bir soruyu hiç sormazdın.

-Benim yeterince kelimem var!

-Bundan o kadar da min olmamalısın!

-Canım ne isterse onu anlatabiliyorum! Ve o kadarı bana yetiyor!

-Demek o kadarı sana yetiyor, öyle mi? Peki ama “O kadar” aslında “ Ne kadar?” hiç düşündün mü?

-Ha!?


Elimde yarım ton ağırlığında kocaman bir sözlük ya da işte Filozof’un söylediği ismi ile  bir lügât ile ona bakıyor ve ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum. Aslında biliyor musunuz, bu iş hoşuma gidiyordu. Filozof bana kendimi aptal  gibi hissettirmiyordu. Asla! Tam tersi, onunla konuşurken kendimi daha önce hiç hissetmediğim kadar zeki hissediyordum.


-Şu karşıdaki inşaatta çalışan ustaları görüyor musun Çaylak?

-Tamam onların işi daha zor, bütün gün güneşin altında ya da soğukta çalışıyorlar… Anladım ne demek istediğini…

troçki istanbul'da*


 

… ..

Troçki Kimdir?

Asıl adı Leon Davidoviç olan Troçki, 1879 yılında Ukrayna’nın Karadeniz tarafında doğdu. MUsevi bir çiftçi ailesinin oğlu idi. Genç yaşta ihtilalci işçi gruplarına karıştı. Bir bavul gizli beyanname işle yakalanıp 20 yıl hapse mahkûm oldu. 1900 yılında, kendisi gibi ihtilalci Aleksandra Sokolovskaya adında bir kızla hapishanede evlendi. BUndan Zenaide ve Nina adında iki kızı oldu. 1902 yılında karısının d a teşviki ile Sibirya’daki sürgün yerinden kaçtı.Bir gardiyana ait olan “Troçki” adı ile sahte hüviyet hazırlattı. Karısı, çocuklar küçük olduğundan kaçamadı. 

Troçki 1902’de Londra’ya sığındı. Üç yıl sonra Rusya’ya gizlice girdi, 1905 İhtilali’ne katıldı ve petrograd Asker ve İşçi Sovyeti başkanı oldu. Lenin ile birlikte Bolşevik İhtilali için faaliyetini genişletti. Yeniden tevkif edildi. Çarlık polisi tarafından 1907’de ikinci defa Sibirya’ya sürüldü. Gene kaçtı ve Avusturya, İsviçre, Fransa’da komünist hareketlerine katıldı. Bu arada Paris’te Natali Sedova adında bir kızla sevişip, bu defa da onunla evlendi. Ondan da iki oğlu oldu.

1916 yılında Fransa’dan sınır dışı edildi. Amerika’ya sığındı.

Troçki 1917 Mayıs’ında Rusya’ya geri döndü. Yeniden Petrograd Asker ve İşçi Sovyeti başkanı seçildi. Bu sıfatla Ekim Bolşevik İhtilali’nde büyük rol oynadı. Dışişleri komiseri teyin edildi. Almanlarla barış müzakerelerini idare edederek Brest-litovsk Muahedesi’ni imzaladı.

1918 yılında Lenin onu en mühim vazifeye getirdi. Harbiye ve bahriye komiseri oldu. Kızılordu’yu kurdu, başkumandanı oldu. Lenin’nin halefi addedilmeye başlandı. Zırhlı treni ile Rusya’yı dolaşarak, komünist ihtilaline karşı olanları tasfiye ettirdi. Bato devletlerinin silahlandırdığı “Vrangel-Denikin Beyaz Rus Orduları”nı yendi. Beyaz Ruslar için, “milyonlarla adam öldürttü,” dediler.

Lenin’n ölümünden sonra, parti sekreteri Stalin ile mücadelesi başladı. Bu mücadeleden yenik

10 Mayıs 2026 Pazar

Tuna Kıyıları*


 

Biraz Tarih

Biz Sıplarla Osmanlı tarihinin bahsettiği kadar tanışıyoruz. Bugünkü Cenup Slavlığı davasını anlamak için bu tanışma kâfi gelmeyeceği için , Tuna Kıyıları’nın ilk kısmını, eski Yugoslav tarihinin pek kısa bir hülasası ile Osmanlı istilasına ait iki ufak bahse tahsis ediyorum.

İspanya ve İtalya ile birlikte Balkanlar için de Yarımada tabiri ilk defa 1808’de bir Alman coğrafyacısı tarafından kullanılmıştır. İspanya ve İtalya, şimalde Pirene ve Alpler’e dayanmışlardır. Balkanlar ise Drava ve Tuna vadileri ile 1200 kilometre kadar kıta içine sokulur. Yarımada’nın İslavca adı Stara Planima (Eski-doğ)’dır. 

İlk büyük göler Balkanlar’a uğramıştır. İlliryalılar Dinarik, Traklar Rodop bölgelerine yerleştiler; Selt dalgası Adalar Denizi’ne kadar indi. Yunan tesiri her tarafa girdi çıktı. İsa’ya üç asır kala Roma’nın Balkanlar’a nüfuz etmeye başladığını ve iki yüz sene süren muharebelerden sonra, Yarımada’yı hâkimiyetlerine aldıklarını görüyoruz.Roma devrinde tarlalar açılmış, bataklıklar kurutulmuş ve madenler işlenmiştir. 

Roma zayıflamaya başladığı zaman, Balkanlar’da muharebeler ve salgınlar birbirini takip etti. Toprak o kadar boşaldı ki ne ordu, ne ziraat, ne de ticaret için kâfi nüfus kaldı. İşte Avrupa tarihinin “Barbarların istilası” adını verdiği ve IV’üncü asrın sonundan itibaren kopup gelen akınlar ve göler yarımadayı bu tenhalık içinde bulmuşlardır.

sene kadar tutunabildi. Şark İmparatorluğu ise 1453 fetih yılına kadar daha yaşayacaktır. 

Garbî Roma İmparatorluğu’nun topraklarını parçalayan istila akınları arasında bir de İslav dalgası vardır. İslav’lar, yukarı Vistule ile Dnieper arasında, Karpatlar şimalinden , üç kola ayrılarak sökün ettiler. Şimal ve garp kollarında bulunanların bir kısmı Cermenlik içinde temsil edilip kaybolmuştur. Dillerini muhafaza edebilen İslav gruplarından Slovaklar daha bir millet olmaya başlarken Macarların hükümü altına girdiler.; içlerinde yalnız ikisi kendi reislerinin idaresi altında teşekkül edebilmiştir. Çekler;

Çaylak ile Filozof 1*


Aylaklığın Kısa Bir Tarifi

Benim adım Çaylak. Elbette bu gerçek ismim değil; Bana bu ismi Filozof verdi.

Elbette onun gerçek ismi de Filozof değil; ona da bu ismi ben verdim.

Onunla yaşamaya başlamadan önce, herkes benim süzme bir Aylak olduğumu söylerdi. Doğrusu ben de işe yaramaz bir aylak olduğumdan emindim. Üstelik, bana aylak diyenleri yalancı çıkarmamak için, elimden geleni ardıma koymuyordum!

İnsanlar bana ısrarla ve her fırsatta aylak olduğumu hatırlatıyorlar ama aylaklık yaptığımda da çılgına dönüyorlardı! Madem benim bir aylak olduğum konusunda kimsenin şüphesi yoktu; o zaman rahat rahat aylaklık yapmama neden izin vermiyorlardı?

Aslına bakarsanız onları çıldırtmak için özel bir şey yapıyor da değildim. Çünkü sıkı bir aylak olmak için yapmanız gereken tek şey, yapmanız gereken şeyleri yapmamaktır!

Bunları filozof’a anlattığımda bana haklı olduğumu söyledi. Hayatımda ilk kez biri bana haklı olduğumu söylüyordu. Ve ben bir aylak olarak haklı olmaya hiç alışık değildim…


-Haklı mıyım?

-Evet haklısın. Eğer insanların senin aylak olduğunu düşündükleri için aylak olman gerektiğine inanıyorsan, gerçek bir aylak olmalısın!

-Aylak olmak iyi bir şey mi sence?

-Ben öyle birşey söylemedim.

–Ama az önce bana haklı olduğumu söyledin!

-Madem sen de çevrendeki herkes gibi aylak olduğunu düşünüyorsun, o zaman aylak ol, dedim. Eğer aylak olduğunu düşünmüyorsan aylak olmakta haklısın, dedim.

-Ben… ben… Ben aslında bir aylak olduğumu düşünmüyorum. Bunu düşünenler hep başkaları.

6 Mayıs 2026 Çarşamba

Acımak*


 

Kasabanızda Zehra Hanım isminde bir başmuallim varmış… Hangi mektepte olduğunu bir yere kaydettim ama bir türlü bulamıyorum.

Mebus Şerif Halil Bey, cüzdanını, yelek ceplerini karıştırıyordu.

Marif müdürü gülerek:

-Zahmet etmeyin efendim, malûm, dedi, Zehra Hanım, vilâyetin en m^ruf (*bilinen) bir simasıdır.

-Dostlarımdan biri bu hanım için sizden on-onbeş gün izin istememi rica etti… İstanbul’da ihtiyar ve alil (*hasta) bir babası varmış… Son günlerde ağır surette hastalanmış… Hayatı tehlikedeymiş… Belli izin koparmak için mübalâğa ediyorlar ama, bir şey yapmak mümkünse…

Mümkün tabiî… Ancak, benim bildiğime göre ZEhra Hanım kimsesiz bir kadındır… Beş seneye yakın bir zamandan beri tanırım… Bana babası filân olduğundan hiç bahsetmedi. Maamafih kendisine sorarıx. Zaten biraz sonra onu göreceksiniz.

-Ben mi, ne münasebet?

-Birazdan size kasabayı gezdirecek değil miydim? Evvela Zehra Hanım’ın mektebinden başlayacağız, Daire-i intihabiyenizde (*seçim bölgesi) göreceğiniz en şayan-ı dikkat (*dikkate değer) müessese bu mekteptir. Halk, mektebin asıl ismini unutmuştur. “Zehra Hanım Mektebi” diye tanır. Hattâ kâtiplerimiz bile bazen şaşırırılar, resmi evrakta, “Zehra Hanım Mektebi” diye yazarlar.

Geçenlerde bir çeşme başına iki kadın konuşuyordu. Birisi, “ben çocuğumu marif mekteplerine vermem… Zehra Hanım’ın Mektebinde okutacağım” diyordu.

Mebuz gülmeye başladı.

-Çok garip… Bu Zehra hanım size karşı âdeta istiklal ilan etmiş vaziyette…

-Kelimeyi çok yerinde kullandınız… Zehra Hanımın icraatında hemen hemen müstakildir (*bağımsız) … Bizim emirlerimize, nehylerimize (*yasaklama) hiç kulak asmaz… Hasılı bildiği gibi hareket eder.

-Bu, sizin maarif müdürü idareci izzeti nefsinizi rencide (*kırılmış, incinmiş) etmez mi?

1 Mayıs 2026 Cuma

Adamlar ve Oğullar*


 Erkeklerin Sıkıntısı

… ..   Frances, Vincent ve Rosin, eğitimdeki hükümeti yüksek öğrenimde cinsiyet eşitliğini desteklemek için bir dönüm noktası yerine geçene cinsiyet cinsiyet ayrımından bahsediyor Yalnızca birkaç on yıl süren bir zaman zarfında, kızlar ve kadınlar sınıfta adamlar ve oğullara yetişmekle kalmayıp onları geçtiler. 1972’de, ABD hükümeti yükseköğretimde cinsiyet eşitliğini desteklemek için bir dönüm noktası yerine geçen IX başlıklı kanunu onayladı. Bu tarihte, kadınlara kıyasla erkeklerin aldığı lisans diploması sayısında %13’lük bir oran farkı vardı. 1982’de aradaki fark kapandı. 2019’da ise lisans diploma kazanımındaki cinsiyet ayrımı, 1972’den yüksek bir sayıyla %15’e çıktı -ama diğer yönde. 


Erkek çocukların , özellikle de siyah çocukların ve daha yoksul ailelerden gelen çocukların düşük performansı istihdam oranlarına ve geleceğe yönelik ekonomik hareketliliklerine ciddi bir şekilde zarar vermektedir. … ..

……

İlkin K-12 eğitim sistemindeki cinsiyet farklılıklarını tanımlayacağım ve ondan sonra bunların başlıca sebebi olarak gördüğüm şeyleri göstereceğim: özellikle de ergenlikte, erkek çocukların ve kız çocukların gelişim hızındaki ciddi hız farkı. Ondan sonra yüksek öğrenimde ortaya çıkan eşitsizliklerin bazılarının izini süreceğim. … ..

… ..


Asıl Mesele Beyin Gelişimi Bazında Zamanlama

… ..

… .. Öyleyse ergenlik, kendimizi sınırlamakta zorluk çektiğimiz bir dönemdir. Ama ardaki ayrım erkek çocukların kızlarda olduğundan çok daha fazladır; çünkü erkek çocuklar hem daha fazla gaz gücüne hem