31 Mart 2026 Salı

Genç Kız Kalbi*


 

Pervin’in Günlüğü

İstinye, 15 Haziran 1911

Bugün bir aydır İstanbul’dayım. Gençliğimin en parıltılı senelerini geçirdiğim o aziz İzmir’de, o genç kızlığımın geliştiği ve şekillendiği, gençliğimin sonsuz istekleriyle çiçeklendiği, o hoş ve güzel şehirde, bir gün gelip hayatına karışacağım diye mutluluktan çıldırdığım bu İstanbul hakkında kurduğum hayaller, emeller, bu bir ay içinde ne zalim bir düşüşle altüst oldu. Daha geleli bir ay olduğu hâlde tedavisi pek de mümkün olmayan bir emel kırıklığıyla hasta ve harabım.

Şimdiye kadar beni en çok oyalayan şey, babamın memuriyeti yüzünden uzak yaşamaya mecbur olduğumuz İstanbul hayatıydı. Arkadaşlarımla en önemli sohbet konumuz, yalnız kaldıkça en değerli hayallerimin esası , hep ve sadece, buydu. Bana göre, saadet, zevk, yani gıpta edilecek hayat, ancak İstanbul’da bulunabilir, naziklik, güzellik, şıklık ancak orada çiçeklenebilir ve gelişebilirdi. İzmir olsa, ikinci derecede bir şehir olduğu gibi, pek düşük olan uygarlık düzeyi, onu belki dördüncü ve hatta beşinci dereceye indiriyordu. Fikrimce; yaşanılacak, mutlu olunacak şehir ancak İstanbul olabilirdi.

Bu yüzden, bu kış, babamın en sonunda yalvarışlarıma dayanamayıp bahar gelinde beni İstanbul’a, amcamın yanına misafir göndereceğini ve yazı İstanbul’da geçirmeme izin verdiğini öğrenince sevincimden deli olmuştum. Babamla amcamın her ne sebeptense pek sıkı olmadığı için, uzun tereddütlerden sonra nihayet babam nasılsa razı olmuş, benim memnuniyetim için, amcama mektup yazıp bu misafirliği haber vermişti. Mektubun cevabının gelmesi, sonra, daha bir takım ayrıntılar yolculuğu mayıs ortasına kadar ertelemişti. Sonunda, uzun emel senelerinin biriktirdiği istek ve aceleyle, neşe ve sevincimden uçarak, İzmir’den vapura binmek nasip oldu.

O gece, sabaha kadar hummalar içindeydim. Nihayet, sabah olup da vapurumuz, Ayastefanos açıklarına geldiği v e İstanbul, bu benim gibi yüksek emelli, oldukça narin bir genç kız için mutluluk hissederek yaşayabileceği yegâne şehir, orada, gözümün önünde, bütün güzelliğiyle serildiği vakit,

11 Mart 2026 Çarşamba

Sarnıç*



 … ..

Önümüzde hayat… Her gün  bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu. Çoğumuz evlenmiştik. Birbirimizi liseden beri bırakmayan dört arkadaş hepimiz birer kız almıştık. Aynı mahallede oturuyorduk, aynı yolları tepiyor, evimize varıyor; aynı kadını her akşam daha fazla sevmeye çalışıyorduk. Aynı mezarlık karşımızda idi. Seneler böyle geçtiği halde aynı sarışın, esmer, ayakları çıplak çocuklar hiç büyümeden aynı servi ağaçlarına tırmanmaya çalışıyorlar, aynı ölülerin taşları arasında saklambaç oynuyorlardı. Birdenbire her şeyin bir saniyede duruverdiğini  görmüştük. Daireden evimize, ticarethanemizden fakirhanemize iki arkadaş  döndüğünmüz günlerde bir mahalle mescidindeki iptidai mektebini, bahçesinde bir Roma belediye reisinin burunsuz heykeli dikili lisemizi, İstanbul’u, darülfünunu, bir iki darülmuallimat kızını hatırlar ve bu kadar süratle geçmiş bir zamanın hesabını tutardık. 

Arkadaşım:

-Hatırlar mısın? derdi. İptidai mektebimiz Kirazlı Mescit’ti. Bir gün Şeker Hoca derste idi. Bizim Şükrü, minareye sabahleyin kimse görmeden çıkmış , paldır küldür iki teneke devirmişti. Hoca ile beraber nasıl fırladığımızı hatırlamaz mısın?

-Hatırlamaz olur muyum? Hatırlamaz olur muyum?

-Şeker Hoca mektebin karşısına dikilmiş, biz arkasında…

O birşeyler mırıldanır, sureler okurken birden Şükrü, mektep kapısında, elinde tenekelerle gözüküvermişti.

-Ya! Ya! Ama iyi adamdı!.. Şükrü’ye ceza bile vermemişti. Saçlarını çeker gibi okşamış, ‘Yaramaz,’ demişti, “Bir daha yapma emi! Bizi korkuttun.”

Bu sözlere ikimizin de gözleri yaşarırdı.

Niçin ? Sanki o günler şimdiki kadar güzel miydi? Acaba o günler de bugünküler kadar durgun değil

9 Mart 2026 Pazartesi

Kanadı Kırık Kuşlar*


 

e-posta 25 Ocak 2026 saat: 22.17

Sevgili Esra’m, biricik torunum.

İlk defa kırgın ayrıldın benden. Sen gecenin sonunda gösterdiğim tepkiye biraz şaşkın, üniversitene dönmek üzere İzmir'e uçarken düşündüm de tatsız konuyu tam da sen yola çıkmak üzereyken açmamalıydım. Konuşmamız gerekenler aceleyle yazılmış bir iletiye sığmaz. Yeniden bir araya geldiğimizde uzun uzun konuşuruz.

Esra’m inan bana , sana İngiltere’ye yerleşmen için  ısrar ederken sadece senin iyiliğini düşünüyorum. Yanımda kalmanı, son yıllarımda bana yakın olmanı istemez miyim? Üstelik senin vatanını çok sevdiğini, İstanbul’a bayıldığını da bilirim. Ama ne çare ki bizim kaderimizde sürekli yer değiştirmek var. Benim babamla anneciğim de vatanlarına ve yaşadıkları şehre hayrandılar. Gün geldi, sabah içtikleri kahvenin fincanını dahi yıkayamadan, evlerini geride bırakıp gitmek zorunda kaldılar. Annemle babam, bambaşka bir ülkede yeni hayatlarına başlarken, acı hatıralarını hafızalarının derinlerine gömdüler. Çocuklarını, temiz yüreklerine hiç kin bulaştırmadan yetiştirmek istediler. Annen, uzun yıllar bu ülkeye yerleşmemizin asıl nedenini hiç bilmedi. Büyükbabasının, devletin davetiyle üniversite hastanesinde göreve geldiğini ve İstanbul’u çok sevdiği için , temelli yerleştiğini düşündü. Doğruluk payı büyüktü; bu ülkeyi ve insanlarını çok sevdikleri için uzun yıllar kaldılar. O yıllarda iklim, yabancıların saygı ve sevgi görmesine müsaitti. Kimse kimsenin dinini kurcalamaz, sorgulamazdı. İstanbul’da hele, pek çok Rum; Ermeni ve Yahudi Müslüman Türklerle içi içe yaşardı. İnançlara saygı gösterilir. Müslümanlar kiliselerde mum yakar. Hıristiyanlarla Yahudiler türbelerde adak adarlardı. Ne var ki, artık ortam  değişti kızım. İspanya’dan kaçan Yahudileri yüzyıllar öncesinde, benim ailemi ise otuzlu yıllarda kucaklayıp bağrına basan ülke, aynı ülke değil, o güzel günler geride kaldı. Dine siyaset mikrobunun bulaşması, dini bir sevgi aracı olmaktan çıkardı, ne yazık ki!