13 Mart 2023 Pazartesi

İstanbul'da işgal yılları*

Mütareke İstanbul’u

Cepheden Eve Dönüş

Bizim Darülfünun (üniversite)

Acı günler

Silahların teslimi

Üç maaş

İkdam gazetesinde muhabirlik

*Hükümetin bazı değirmencilerle anlaşma yapıp, İstanbul halkının sırından bazı kabine üyelerinin ve onların arkasındaki şebekenin büyük vurgunlar yaptığı ortaya çıkmıştı. Maliye, Nafia ve Evkaf Nazırlarının bu işte parmağı olduğu anlaşılınca bir tahkikat  komisyonu kuruldu.  Basın bu yolsuzluk olayına günlerce yer verdi. Tevfik Paşa istifa ederek birkaç gün sonra kabineyi yeniden kurdu. Ama yolsuzluğa karışan Maliye, Evkaf ve Nafia Nazırları yeni kabinede de yerini alırken yolsuzluğa karşı çıkan Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) kabineye alınmadı.

… .. 

Darülfünun’da Kâtipliğim

Şubat sonlarına doğru Darülfünun umum müdürlük kaleminde açılmış, yedi yüz kuruş maaşlı. … ..

… ..


O zamanki üniversite teşkilatı

Harpten önce, yani 1914 Ağustos’una kadar üniversitenin adı “darülfünun”idi ve yalnız erkeklere mahsustu.. Fakültelerin adı da “şu’be” idi. “Bölüm” demek, bu “şube” kelimesi. Fakültelerin adı, harp içinde bir reformla” medrese” ve hocaların adı da “müderris” olmuş. Hukuk medresesi, fen, edebiyat ve tıp medreseleri gibi.

7 Mart 2023 Salı

Siyah İnci*

… .. Fakat köprüye vardığımızda karanlık bamıştı, bir tek köprünün ortasının suyun altında kaldığını görebiliyorduk.Ama sular kabardığında, bu ara sıra olduğu için sahibim durmadı. İyi bir tempoda gidiyorduk fakat ayaklarım köprüye değdiği anda bir terslik olduğunu anladım. İlerlemeye cesaret edemedim ve zınk diye durdum. “Yürü İnci,” dedi sahibim ve kamçıyla hafifçe dokundu. Fakat kımıldayamazdım. Sertçe vurdu, sıçradım fakat ilerleyemedim.

“Bir terslik var efendim,” dedi John ve arabadan fırlayıp başıma geldi, her tarafa baktı. Beni tutup ilerletmeye çalıştı.”Haydi İnci, sorun ne?” Tabii ona söylemem olanaksızdı, fakat köprünün güvenli olmadığını çok iyi biliyordum.

Tam o sırada karşı taraftaki gişede duran adam kulübeden dışarı fırladı, bir meşale almış çılgınca sallıyordu.

“Hey, hey, hey, hooo, durum!” diye seslendi.

“Ne oluyor?” diye bağırdı sahibim.

“Köprünün ortası çöktü, sular bir kısmını götürdü. İlerlerseniz suya yuvarlanırsınız.”

“Tanrı’ya şükür!” dedi sahibim. John, “Sağ ol inci,” dedi ve dizgini alıp beni yavaşça sağa, nehrin kenarından giden yola döndürdü. Güneş bir süre önce batmıştı, ağacı yerinden söken o şiddetli fırtınadan sonra rüzgâr biraz dinmiş gibiydi. Hava karardıkça karardı, duruldukça duruldu. Sakin sakin tırıs gidiyordum, tekerlekler yumuşak zeminde fazla ses çıkarmıyordu. Epey sürene sahibim konuştu ne de John. Sonra sahibim ciddi bir sesle konuşmaya başladı. Söylenenlerin çoğunu çıkaramıyordum ama sahibim istediği gibi yola devam etmiş olsam, muhtemelen köprünün çökeceğini ve at, araba, efendi ve seyis hep birlikte nehre yuvarlanacağımızı, akıntı çok kuvvetli olduğu ve yardıma koşacak kimse olmadığı için de büyük bir ihtimalle hepimizin boğulacağını düşündüklerini anladım. Sahibim, Tanrı’nın insanlara düşünme yeteneği verdiğini, insanların bunu kullanarak her şeyi kendi kendilerine anlayıp öğrenebildiğini söyledi. Fakat hayvanlara sezgi vermişti, düşünmeye bağlı olmayan , bu da kendi içinde çok daha eksiksiz ve kusursuzdu; hayvanlar da insanların hayatını çoğunlukla bunu kullanarak kurtarırlardı. John’un köpekler, atlar ve onların yaptıkları harika şeyler

Kar*

… .. Kar rüyalarda yağdığı gibi uzun uzun, sessizce yağarken cam kenarına oturan yolcu yıllardır tutkuyla aradığı masumiyet ve saflık duygularıyla arındı ve kendini bu dünyada evinde hissedebileceğine inandı. Biraz sonra uzun zamandır yapmadığı ve aklından hiç geçmeyen bir şeyi yaptı ve koltuğunda uyuyakaldı.

Uyumasından yararlanıp onun hakkında sessizce bilgi verelim. On iki yıldır Almanya’da siyasi sürgün hayatı yaşıyordu, ama hiçbir zaman siyasetle fazla ilgilenmiş değildi. Asıl tutkusu, bütün düşüncesi şiirdi. Kırk iki yaşındaydı, bekârdı ve hiç evlenmemişti. Kıvrıldığı koltukta fark edilmiyordu ama Türkler için uzunca sayılabilecek bir boyu, yolculukta daha da solan açık bir teni, kumral saçları vardı. Yalnızlıktan hoşlanan sıkılgan biriydi. Uyuya kaldıktan biraz sonra başının otobüsün sarsıntısıyla yanındaki yolcunun omzuna, sonra da göğsüne düştüğünü bilseydi çok utanırdı. Gövdesi komşusunun üzerine düşen yolcu iyi niyetli, doğru düzgün bir insandı ve bu özellikleri yüzünden özel hayatlarında hareketsiz ve başarısız olan Çehov kahramanları gibi kederliydi hep. Keder konusuna daha sonra döneceğiz. Bu rahatsız oturuşu ile daha fazla uyuyamayacağını anladığım yolcunun adının Kerim Alakuşoğlu olduğunu, ama bundan hiç hoşlanmadığı için adının ilk harfleriyle Ka denmesini tercih ettiğini, bu kitapta da öyle yapacağımı hemen söyleyeyim. Kahramanımız daha okul yıllarındayken ödev ve sınav kâğıtlarına adını inatla Ka diye yazar, üniversitede yoklama kâğıdını Ka diye imzalar, bu konuda öğretmenleri ve devlet memurlarıyla her seferinde kavga çıkarmayı göze alırdı. Annesine, ailesine, dostlarına kabul ettirdiği bu adla şiir kitaplarını da yayımladığı için Ka adının Türkiye’de ve Almanya’daki Türkler arasında küçük ve esrarlı bir ünü vardı. Şimdi, Erzurum garajından ayrıldıktan sonra yolculara iyi seyahatler dileyen şoför gibi ben de ekleyeyim: Yolun açık olsun sevgili Ka… Ama sizi kandırmak istemem: Ka’nın eski arkadaşıyım ve Kars’ta başına gelecekleri daha bu hikâyeyi anlatmaya başlamadan biliyorum ben.

Horasan’dan sonra otobüs kuzeye Kars’a doğru saptı. Kıvrılarak yükselen yokuşların birinde birdenbire bir at arabası belirip şoför sıkı bir fren yapınca Ka hemen uyandı. Otobüsün içinde

26 Şubat 2023 Pazar

Mengene Göçmenleri*


 

… ..

Bahattin elli yaşındaydı. Sakatlandığından beri askerliği terketmiş, Hacı Yahya Paşa’nın malını mülkünü idare işini üstlenmişti. Kereste fabrikası, şarap bağları ve tütün tarlaları, onun, son on altı senedir haşır neşir olduğu işlerdi. Hepsini özleyecekti. Üzüm bağlarının, taze kopan tütünün taze kerestenin kokusunu özleyecekti. Yanlarında götüremedikleri kızlarını özleyecekti. Özleyecekleri bir yana, şimdiye dek içini hiç böylesine bir endişe sarmamıştı. Ne Ruslar geldiğinde, ne isyancılar ortalığı kana buladığında.

Bahattin, 1876’nın mayısına kadar dinç, yakışıklı bir süvari subayıydı. O zaman, henüz otuz dört  yaşındaydı. O yıl Bulgaristan’da kan gövdeyi götürmüştü. 1860’lıo yıllarda Romanya’da çalışmaya başlayan gizli örgütlerin desteği v e teşviki ile güçlenen isyancılar, bu yıllar zarfında kendilerini Rodop ve Rila dağlarının kuş uçmayan, kervan geçmeyen yüksekliklerinde saklamışlardı. İsyancıların akınlar halinde kopup geldikleri gün, Ayşe, Süleyman'ın doğum sancılarını çekmekteydi. Bahattin ise, isyancılara karşı çarpışan Hacı Yahya Paşa’nın komutasındaki birliğin içindeydi. Balkan Dağları’nın kuzeyindeki çarpışmalar çok şiddetli geçmişti. Bahattin, o günü tüyler, ürpererek hatırlardı. Hâlâ nasıl yaşadığına inanamıyordu.

İsyancıların pes edip dağılmaya başlamalarına az kalmıştı ki, Bahattin’in atı, alnını ikiye ayıran bir kılıç darbesi ile, yere cansız yığılırken kendisi de boynuna dolanan kementle bir isyancının atının ardı sıra sürüklenmeye başlamıştı.  Uzun müddet, boynundaki düğümün sıkışmasını ve kendisini boğmasını önlemek için can havliyle kemente asılıp olağanüstü  bir gayret göstermişti. Taşların, vücudunun muhtelif eklem, kas ve kemiklerindeki kopmaları, kırılmaları ızdırapla hissetmiş ama inadı elinden bırakmamıştı. Ancak, çektiği acı onu bayılma raddesine getirip kendini çaresiz kaldığı ölüme teslim etmek üzereyken , Tanrı’nın bir lütfu olmalı, şansı dönmüştü. Bahattin, topraklara bulanmış,

Yolların Başlangıcı*


 

Göçenler, kalanlar, tartışmalar,aşklar, söylenceler, din değiştirmeler, küskünlükler, bağışlamalar, gerçek insanlar…

Yazar annesinden aldığı , titizlikle saklanmış  aile belgeleriyle dolu bir bavuldan hareketler kendi ailesinin olduğu kadar insanlığın da yakın geçmişine ışık tutuyor. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu ve Atatürk’e ilişkin çok ilgi çekici yorumlar da içeren kitapta iki kahraman öne çıkıyor: Maalouf’un dedesi Butros ve dedesinin kardeşi Cebrail.

İki kardeşin yazışmalarından ortaya çıkarılan olay örgüsü göçebe ruhu, ülküleri, koşulları koşullar karşısındaki farklı insanların tutumlarını küçücük notlardan ya da uzun araştırmalardan aydınlığa kavuşturup Beyrut’tan Küba’ya uzak anakaralara birleştiriyor. … 


Başlangıçlar

Başka biri olsaydı, “Kökler”den söz ederdi… Benim sık kullandığım bir sözcük değil bu. “Kök” sözcüğünü sevmem, imgesinden daha da az hoşlanırım. Kökler toprağa gömülür, çamurun içinde kıvrılıp bükülür, karanlıklarda dal budak salar; daha doğumundan başlayarak ağacı tutsak eder ve gözünü korkutarak beslerler: “Özgür kalırsan ölürsün!”

Ağaçlar boyun eğmek zorundadır; kökleri onlara gereklidir; insanlar değildir oysa. Bir ışığı soluruz, gözümüz göklerdedir ve toprağın altına girdiğimizde, çürüyüp gitmek içindir bu. Doğduğumuz toprağın can suyu, ayaklarımızdan başımıza doğru yükselmez; ayaklar yalnızca yürümeye yarar. Bizim için, yalnızca yollar önemlidir. Bize göz diken, biri isteyen onlardır - yoksulluktan zenginliğe ya da başka bir yoksulluğa, kölelikten özgürlüğe ya da kanlı bir ölüme giderken. Bize sözler verir, bizi taşır, itekler, sonra da terk ederler. Ve o zaman, tıpkı doğduğumuz gibi, kendi seçmediğimiz bir yolun kıyısında ölüp gideriz.

David Copperfield *


 Endüstrinin emekleme çağında, kapitalizmin acımasızlığı altında, günde on altı saate varan çalışma koşullarıyla ezilen işçiler…

Dönemin İngilteresinin, üretim mekanizmasının ve toplumunun Dickens tarafından ustaca çizilen portresi…


Ben Doğdum

Gözlemlerim

Benim İçin Bir Değişiklik

Göden Düşüyorum

Kapı açıldı, ben duyduğum o tatlı özlem içinde, yarı gülerek yarı ağlayarak içeriye, anneme baktım. Gelen o değildi; yabancı bir hizmetçiydi.

Üzgün bir halle “A! Peggotty, annem daha dönmedi mi?” diye sordum.

“Evet, evet, Küçük bey, annen eve döndü. Biraz sabret, Küçük bey, şey… ben, sana bir şey anlatacağım.”

Üzüntüsü, arabadan inmekteki o her zamanki beceriksizliği arasında Peggotty, kendini pek gülünç bir hale getirmişti., ama benim de zihnim öylesine boşalmış, kendimi öyle garip hissediyorum ki, bu arada ona durumu anlatamadım. Arabadan aşağı inince beni elimde tuttu; mutfağa götürdü, kapıyı da kapadı. Adamakıllı korkmuştum.

“Ne var, Peggotty?” dedim.

“Valla bir şey yok Küçük bey.” Peggotty bunu söylerken neşeli bir havaya bür,ünmüştü.

“Mutlaka bir şey oldu, buna eminim. Annem nerede?”

21 Şubat 2023 Salı

A-71 *


 

“Mayday … Mayday … Mayday… el-Ariş Kule, mayday! Burası Metrjet Alpha Tango One. Şarm el-Şeyh-Antalya seferi. Squawk 7700… KUzey istikameti, 9500 feet irtifa… Pistinize…” 

Nöbetçi amiri anonsu duyup yerinden fırladı. Antalya’da, Beydağları Tahtalı sırtlarında gün batmak üzereydi.  Ses cızırtılı gelmişti. Doğru duyduğundan emin oldu. “Hay Allah,” dedi içinden., “başım belaya girecek!” Derhâl gözlerini hava radarına çevirdi. Özellikle bu gece takip etmesi gereken uçağın sinyali işte orada, gidip gidip gelmekteydi. Telsizin düğmesiyle oynadı.  Airbus pilotu büyük ihtimalle Kahire Hava Kontrol ile iletişime geçmek istiyordu. Telsizi kurcaladı, duyduklarını doğrulatmaktı amacı. Nafile!.. Ses tamamen kesilmiş, çağrısın gerisi gelmemişti. Kontrol etti; evet, Airbus A 321. Bir saat on dakika sonra Antalya’ya inişi vardı. Bu gece sırf o uçak için nöbet vardiyasını değiştirmiş, tatilini kesip nöbetçi amiri olarak göreve gelmişti. Telsizi başka frekanslardan dinlemeyi denedi. Bir gözü yine hava radarındaydı. Seyir hâlindeki bütün uçakların sinyallerini izleyebiliyordu ama koca ekranda Airbus’tan yanıp sönen bir iz bile kalmamıştı. Yardımcı operatör derhâl Kahire, Nicosia ve Ercan Hava Kontrolörü’nü aramasını söyledi. Pilotun oralarla iletişime geçme ihtimali yüksektir. Cevap kısa süreden geldi; diğerleri “Olumsuz” Uçağın yolcu listesine yeniden baktı. A-71’den -ki listeye adı Yusuf Nalbant olarak geçmişti- gayrı on altısı çocuk 224 yolcu vardı.1 de mürettebat. Kahire'ye ulaşan çağrının kesinleşen neticesini yeniden kontrol ettirdi. Evet onlar imdat çağrısını doğruluyorlardı ama uçakla irtibatları artık kopmuştu

Nöbetçi amiri kuledeki herkesle birlikte pilotun girdiği kodu yeniden inceledi. İşin içinde bir bit yeniği olabilirdi. Guard kanalı 121,50 frekansını yeniden kontrol ettiler. Ses kaydını cızırtılı hâliyle bir kez daha dinlediler. Doğru duymuşlardı. Kod 7700 idi. Bunun anlamı uçakta acil durum meydana gelmeseydi. Eğer bir kaçırma olsaydı pilot 7500 kodunu girerdi. “Peki ama ne olabilir?” Transponder arızalı değildi. Elektronik panelin uydu bilgileri doğruydu. 3B-1 uydusuna sinyal göndermek geldi