15 Aralık 2019 Pazar

Tepedelenli Ali Paşa İsyanı*

Osmanlı İmparatorluğu için 19.yüzyılın başlangıcında, taşrada nüfuzu giderek artan yerel güç odaklarıyla merkezi iktidarını yeniden pekiştirmeye çalışan saltanat arasındaki mücadele damgasını vurmuştur. Âyân ve eşraf olarak anılan bu güç odaklarından biri de III. Selim ve II. Mahmud döneminde yaşayan Tepedelenli Ali Paşa’dır. Ali Paşa ve ailesi,1787-1822 yılları arasından günümüzdeki Arnavutluk ile Yunanistan’ın güney ve batı topraklarını oluşturan yörede tam 35 yıl etkili bir yerel iktidar ortağı olmuştur.
            Arnavutluk’taki aile içi kavgalar ve iadreciler arasındaki nüfuz mücadeleleri arasında yetişen Ali Paşa, yerel iktidarını pekiştirdikten sonra hem merkezi otoritenin zayıflığından hem de yöredeki Rum isyanlarından yararlanarak hâkimiyetini ilan etmek ister. İsyanı sert bir şekilde bastırılır ve Ali Paşa 1822’de idam edilir. Osmanlı Avrupası’nda silinmez izler bırakan Tepedelenli Ali Paşa isyanı, 19.yüzyılda Balkanlar’daki pek çok isyana esin kaynağı olur.
            Ali Paşa isyanı sırasında Mora’da da ayaklanma çıkacak ve isyan bütün bölgeye yayılarak sonuçta bağımsız Yunanistan’ın kurulmasına yol açacaktır.
Arnavutluk Osmanlıların eline geçtikten sonra 1415/1417 yıllarında başşehri Ergiri Kasrı olmak üzere sancak haline getirilip Rumeli Eyaleti’ne bağlandı. Bu sancak bütün orta ve güney Arnavutluk’u kapsamaktaydı. Fakat zaman içinde bölgede  Delvine, Avlonya, İşkodra gibi değişik sancaklar oluşturuldu.
            Osmanlı Devleti XV. Yüzyılın ilk yarısında idri yöndenRumeli ve Anadolu Beylerbeyliği’nden oluşmaktaydı. Rumeli Eyaleti, Avrupa topraklarında ilk kurulan eyelet olup alınan topraklar sancak iadri bölümü olarak Rumeli Eyaleti’ne bağlandı. Sınırlar genişledikçe yeni eyaletler oluşturuldu. Özi Eyaleti 1593’te kurulmuş, Rumeli Eyaletin’nden  Silistre, Akkerman, Bender, Çirmen, Kırkkilise, Niğbolu, Vize sancakları XVI. yüzyıldan itibaren bu eyalete bağlanmıştır. XVII. yüzyılda ise Osmanlı İmparatorluğu’nun eyalet sayısı daha da artmıştır. Avrupa’da Rumeli, Mora, Özi, Bosna, Budin, Varad, Eğri, Kanije, Kefe, Uyvar eyaletleri, Girit Muhafızlığı, Kırım Hanlığı, Eflak-Boğdan Voyvadalıkları, Erdel (Transilvanya) Krallığı bulunuyordu. İkinci Viyana kuşatmasından sonra Budin, Temeşvar, Eğri, Kanije, Varad eyaletleri Temeşvar hariç Avusturyalılar tarafından işgal edildi, Mora Yarımadası da elden çıktı. 1716’da Osmanlı Devleti Mora’yı geri aldı. Ancak Pasorofça Anlaşması’yla Temeşvar ve Belgrad’ı

14 Aralık 2019 Cumartesi

itiraflarım*

Dalan, Çiller için Fisunoğlu’na neler anlattı?
Muhittin Fisunoğu ise Bedrettin Dalan’dan dinlediklerinden hareketle Tansu Çiller’e ateş püskürterek Başbakan olmasına ısrarla hayır diyordu.
Bir başka ayrıntı , eski MİT Müsteşarı olan Orgeneral Teoman Koman’ın Cavit Çağlar’cı olmasıydı.
Peki, sonuç mu?
Muhittin Fisunoğlu Tansu Çiller’in Başbakan olmasını engelleyemedi ama Mehmet Gazioğlu’nu İçişleri Bakanı yaptırdı.
Soru şudur:
Böylesine hayati bir konuda ortadan bölünen bir devlet yapılanmasında derinlik olabilir mi?
Devam edelim:
Tansu Çiller, Başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz ilk YAŞ toplantısında Doğan Güreş’in görev süresini uzatarak Fisunoğlu’nu emekli edip Genelkurmay Başkanı olmasını engelledi.
Keza Muhittin Paşa’nın İç İşleri Bakanı olmasını sağladığı Mehmet Gazioğlu ilk seçimde Çiller tarafından listeye alınmadı.
Daha ötesi var.
Muhittim Fisunoğlu emeklilği sonrası Hayyam garipoğlu tarafından satın alınan Sümerbank’a Yönetim Kurulu üyesi oldu.
Paşa, mafya denilen Hayyam Garipoğlu’nun banksında yönetici
Kim miydi Hayyam Garipoğlu?
MİT’in mafya mensubu diye rapor verdiği kişidir ki böyle bir raporun verildiğini, dönemin BaşbakanıMesut Yılmaz’dan dinlemiş ve bunu o dönem haber yapmıştım.
Evet, bu ülkede hakkında bu tür rapor olan Hayyam Garipoğlu gibi isimlere özelleştirme adıyla banka satıldı.

Olağan İşler*

“Emanet edilmiş gücün, özel çıkarları için kötüye kulanımı”na yolsuzluk deniyor.
Bu kısa tanım Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nden. Daha öncesinde yolsuzluk için uzun süre Dünya Bankası’nın tanımı kabul gördü: “Kamu gücünün özel mefaatler için kötüye kullanılması.”
Dikkatinizi çekmiştir. Dünya Bankası “kamu gücü” derken , Şeffaflık Örgütü “emanet edilen güç”ten söz ediyor.
“Emanet edilen güç ”daha kapsayıcı bir ifade.
Diyelim ki iyi bilinen bir şirket yöneticisi, şirket kaynaklarını kişisel hesabına geçirdi. Ya da altın madeciliğiyle uğraşan yabancı sermayeli bir şirket, on binlerce ağaç keserek maden sahası açtı. Sıra, siyanürle ayrıştırarak çıkardığuı altını ihraç etmeye geldiğinde, yük gemisine resmi makamlara bildirdiğinden daha yüksek miktarda altın yükledi. Yolsuzluk demeyecek miyiz bu işlemlere?
Bu yanıyla”emanet edilen gücün kötüye kullanımı”, siyasetçiler, kamu görevlilerinin yanında “özel sektörü de kapsıyor. Sermaye şirketlerinin yani. Zaten yolsuzluktek başına kalkışılacak bir eylem değil. Bir ilişki, bir süreç. Kaçınılmaz olarak sermaye sınıfı ile bağlantılı.
Yolsuzluk ile israf aynı değil.
Siyaset gündeminde son zamanlarda yolsuzluk yerine israf kavramının yeğlendiğini gözlüyoruz. Kamusal kötülüğü güçlü yansıtan gerçek karşılığı duururken  yolsuzluk kelimesi pek madir kullanılıyor. By eğilim yerel seçim kampanyalarında başladı. Halen de sürüyor.
AKP’nin 17 yıl önce iktidara 3Y’yi, “yolsuzluk, yoksulluk ve yasakları bitirme” vaadiyle geldiğini hatırlayan kalmamış gibi. Sanki yıllardır ödünsüz bir mücadele verilmiş

11 Aralık 2019 Çarşamba

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat*

Zweig bu novellasında bir kadını  yaşamını bütünüyle değiştiren yirmi dört saatlik deneyimini anlatırken, insanda içkin saplantılarınve dayanılmaz arzuların sınırlarında gezinir. Özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılan bir kadının bu kısa ve yoğun hikâyesi, kadın kalbinin sırlarına ermiş ustanın kaleminde olağanüstü bir alıntıya dönüşür. Yapııtı için mekân olrak muhteşem atmosfeiyle Fransız Rivierası’nı seçen Zweig, 1920’li yılların sonlarında Avrupa’nın “kibar” tabakasının ikiyüzlü ahlak anlayışına yönelik eleştirel tavrıyla dikkat çeker.
Savaştan on yıl kadar önce Riiiviera kıyısında kaldığım küçük bir pansiyonda, yemekte aniden şiddetli bir tartışma çıkmış; bşrden öfkeli bir kavgaya, hatta nefret ve kırgınlığa yol açabilecek boyuta ulaşmıştı. İnsanların çoğı sınırlı bir hayal gücüne sahiptir. Duyumlarını uyaracak ölçüde yakınlarında gerçekleşmeyen bir olaya ilgi göstermek pek içlerinden gelmez; ama ayn ı şey gözlerinin önünde, doğrudan duygularına dokunma mesafesinde gerçekleşirse, bu olay önemsiz bile olsa, hemen aşırı bir duyarlılk gösterirler.Böylelikle normalde nadiren görülen tepkilerini ölçüsüz ve abartılı denebilecek bir sertlikte telafi etmiş olurlar.
İstisnasız hekesin burjuva olduğu grubumuzda bu kez aynı böyle bir davranış sergilendi, oysa genelde herkes sakin sakin kendi arasında havadan sudan konuşur;  yüzeysel, küçük şakalar yapar, çoğunlukla yemek bittikten hemen sonra dağılırlardı: Alman çift günübirlik geziye çıkıp amatör fotoğraf çekmeye gider, keyfine düşkün Danimarkalı tekdüze balık avına çıkar, soylu İngiliz kadın kitaplarına gömülür, İtalyan çift Monte Carlo’ya kaçamak yapmaya gider, bense şezlongda tembellik yapar ya da çalışırdım. Oysa bu kez hepimiz o öfkeli tartışma yüzünden oturduğumuz yere çakılıp kaldık; içimizden birinin birden ayağa fırlamasının nedeni her zamanki gibi nazik bir hoşça kalın demek için değil; aksine az önce söylediğim gibi, deyim yerindeyse saygsızlığa varan hararetli kızgınlığı dışa vurmak içindi.
Beraber yemek yediğimiz küçük grubumuzu alt üst eden olay elbette oldukça sıra dışıydı. Benim de aralarında bulunduğum yedi kişinin kaldığı pansiyon, dışarıdan bakınca bağımsız bir villa görünümünde olsa da, -ah, zikzaklar çizen kayaların bulunduğu sahile peencerelerden bakmak öyle muhteşemdi ki!- aslında büyük Palace Hotel’in daha ekonomik sınıftan ek binasından başka bir şey değildi; aradaki bahçe bu iki binayı doğrudan birbirine bağlıyordu, bu sayede ek binada kalan bizler otelde konaklayanlarla sürekli karşılaşıyorduk. İşte burası bir gün önceki gün tam bir skandala sahne

Mutluluğun Sırları*

EvlilikteMutluluğun Sırları*
Evlenmek kadar evliliği korumak, evliliği korumak kadar eeşimizle mutlu olmak da şarttır. ... .. bir başka ayet-i kerime şöyle ifade etmektedir:”Onlar (kadınlarınız) sizin için bir libastır. Siz de onlar için bir libassınız.
Libas... yani elbise... erkek ve kadın; biri diğerinin örüsü. Her biri diğerini kötü yola düşmekten koruyan bir engel.
Aynı durumu bir İslam alimi de şöyle tespit etmiştir: İnsanın ihtiyacı ı en fazla tatmin eden kelbine karşı bir kalbin bulunmasıdır ki her iki taraf  sevgilerini, aşklarını, şevklerini birbirleriyle paylaşsınlar. Birbirlerine; lezzetlerde ortak, gam ve kederli şeylerde de yardımcı olsunlar. ... .. Ve eşler, ölüm onları ayırana kadar birbirlerinin “en önemli değerleri” olmalıdır.
Ayrıca Yüce Rabbimiz Kuran-ı Kerim’de “Mü’min erkek ve kadınlar birbirinin dostları ve yardımcılarıdır. (Tevbe-71) buyurmaktadır. Demek ki eşler birbiri için, en önemli, en değerli iki insandır. Yani birbirinin kusurunu arayan, ayıbını ortaya döken, küçük düşüren değil, birbirinin kusurunu örten, birbirini yükselten iki insandır. Birbirini tüketen deği, destekleyen, güçlendiren, yaşama sevinci veren iki insandır.Çiftlerin ortak ilgileri, ortak zevkleri olmalıdır. Onlar birbirlerine hakaret etmeden, bağırıp çağırıp küfretmeden farklı düşündüklerikonuları insanca konuşup, ortak bir paydada buluşabilmelidirler.
Monotonlaşmış İlişkileri Canladırın
Su dolu kazanda canlı canlı haşlanarak direnmeden ölen kurbağaların hikayesini hepimiz biliriz. Normal olarak kaynar suya atılan kurbağalar hemen dışarı atlayacak ve kurtulacaklardır. Ama bu kurbağalar atlamazlar ve direnmezler bile. Neden mi?Çünkü kazana atıldıklarında su ılktı, her şey güzeldi. Sonra sıcaklık yavaş yavaş yükselir. Su ısınır ... ısınır... ve kaynar. Tabiiki kurbağa, hayatından memnun bir şekilde ölür. İlişkilerimizin geldiği noktada aynı tavır ve davranışlar; monotonlaşmış, heyecanını kaybetmiş ilişlkileri beraberinde getiriyor. Mutlaka ilişkilere renk getirecek katkılara ve bizi kendimize getirecek şoklamalara ihtiyacımız var. Bu konuda neler yapılabilir:
Beklenmedik küçük sürprizler ve hediyeler.

Bizans'ın Fethi*

“Bu noktada Mehmet’in aklına harikulade bir plan gelir.Konstantiniye önünde hiçbir işe yaramadan öylece duran kadırgalarını karadan yarımadayı aşırtıp, Haliç körfezine sokacaktır. Çok cüretkar ve soluk kesici bir girişim olan yüzlerce geminin yarımadanın tepelerinden taşınmasını Bizanslılar, bir zamanlar Anibal ve Napoleon’un Alp Dağları’nı geçebilmesinin olanaksız olduğuna inanmış Romalılarla Avusturyalılar gibi, daha ilk günden saçma bulurlar. İnsanoğlunun deneyimlerine göre gemiler sadece denizde hareket edebilir. Bir donanmanın tepeleri aşması mümkün değildir. Ancak mümkün olmayanı gerçekleştirmek çılgın istençlerin simgesidir. Askeri dâhi savaş kurallarını önemsemez, gerektiğinde denenmiş yöntemleri değil, kendi yaratıcı düşlemini uygular.”
... .. 
5 Şubat 1451 günü bir ulak Sultan Murat’ın ölüm haberini en büyük oğlu 21 yaşındaki Mehemet’e babsının ölüm haberini getirir. Kurnaz olduğu kadar güçlü de olan şehzade, vezirlerine ve danışmanlarına haber vermeden, en iyi atına atlayıp kamçıyı bastığı gibi, bir soluktayüz yimi mil ötedeki Çanakkale Boğazı’na varır. Oradan da hiç durmadan Gelibolu’ya geçer. Babasının ölüm haberini kendisine en sadık adamlarına ancak orada verir. Başkalarının tahta sahip çıkmasını önlemek içinde çok seçme askerlerden bir güç oluşturup Edirne’ye yürür. Orada herhengi bir dirençle karşılaşmayan genç Mehmet, Osmanlı İmparatorluğu’nun yeni padişahı olarak kabul edilir. Başa geçer geçmez ilk eylemi, genç Mehmet’in ne kadar acımasız ve kararlı biri olduğunu gösterir. Daha ilk günden  aile içinde kendisine karşı çıkanları yok etmeye niyetli olduğunu ortaya koymak için reşit olmayan kerdeşini hamamda öldürtür. Hemen ardından da bu cinayeti işlemekle görevlendirdiği katili ölüme gönderir.
Daha temkinli bir padişah olan Murat’ın yerine bu genç, tutkulu ve şöhret düşkünü Mehmet’in Türklerin padişahı olduğu haberi Bizans’ta korku yaratır. Yüzlerce casusu aracılığı ile Bizans, çok hırslı padişahın, dünyanın bir zamanki başkentini ele geçirmek için ant içtiğini bilmektedir. Bütün gençliğine karşın büyük amacına ulaşmak için gece gündüz düşünüp taşınmakta, planlar yapmaktadır. Ancak bu haberlerin yanı sıra,yeni padişahın olağanüstü askeri ve diplomatik yeteneklere sahip biri olduğundan da söz edilir.Mehmet hem dindar hem de acımasızdır, hem de her fırsatta hırslı ve sinsidir. O bir yandan oluk gibi kan akıtan, öte yandan Sezar’ı ve

Kara Kutu*

... .. Başbakan Bülent Ecevit ile Atatürk Orman Çiftliği’nde bulunan Atatürk Evi’nde gerçekleştirdikleri görüşmeyi komisyon üyelerine anlatan Hasan Fehmi Güneş, “Mümkün değil, bu MİT bize istihbarat vermiyor, alamayacağız” dedim. Ne yapalım?’  dedi başbakan . Bir kişi getirmişti, Batı’da istihbarat eğitimi görmüş, sanıyorum ismi Mehet’ti, onu MİT’te görevlendirmek istiyordu başbakan. MİT’in amiri sayılan yer, o Mehmet’i MİT’te görevlendiremedi. Dedim ki: ‘Böyle yürütmemiz mümkün değil, yani devletin ne kadarını biz yönetiyoruz, egemenliğin ne kadarını ben kullanıyorum? Bunu bilmemiz lazım efendim!’ Bana, ‘Ne yapalım?’ diye sordu. ‘Değiştirelim’ dedim. MİT’i feshedelim, aynı kararnameyle yeni bir haber alma örgütü kuralım, ‘Bunu hiç konuşmamış olalım’ dedi. Olay budur...
... ..
Neler oluyordu?
... .. Anne sütü yerine süttozu kullanılması gibi... Süttozu 10 milyar dolarlık pazardı. Özellikle az gelişmiş ülkelerde anne sütü bırakılır ve bebeklerin süttozu alması sağlanırsa bu Pazar daha da genişleyecekti...
Burada parantez açamalıyım: Türk çocuklarının yakından bildiği ABD’nin süttozunun ne gibi yan etkilere sebep olduğu hiç ortaya çıkarılmadı. Bu konu gündeme bile gelmedi! Oysa... O dönem  ABD, Afrika’ya bedava süttozu gönderdi. Anneler, hem kolaylarına geldiğinden hem de daha sağlıklı olduğu empoze edildiğindenbebeklerini, emzirmeyi kesti. Ancak, ABD şirketleri zamanla süttozunu parayla satmaya başladı.
Daha kötüsü ise hiç açıklanmadı: Anne sütü alamayan bebekler yetersiz beslenme nedeniyle bağışıklık sistemi gelişmediinden hastalıklardan ölmeye başladı. Bu kez aşı dayatıldı! ABD’nin süttozu tuzağı çok ülke tarafından protesto edildi, etkin kampanyalar düzenlendi.Dünya Sağlık Örgütü açaıklama yapmak zorundabırakıldı: bebeklerin ilk altı ay sadece anne sütüyle beslenmesi şarttır!”
... ..Mesele sadece süttozuyla sınırlı değildi. Aslında bu, sağlığı iyileştirmek isteyen ülkelerle, sağlığı bozup ilaç satmak isteyenülkeler arasındaki kıyasıya mücadeleydi.
Sonuçta... Alma Ata’daki 1sermayenin tıbbına karşı, emeğin tıbbını öne çıkaran halkçı sağlık” bildirgesi ABD’nin hoşuna gitmedi.