17 Temmuz 2021 Cumartesi

Beyinde Ararken Bağırsakta Buldum*


… ..ortalama bir insandaki toplam hücre sayısının 30 trilyon civarında olduğu düşünülmektedir.Yani işin temelinde sizi, “sen” yapan 30 trilyon hücre bulunmaktadır. Bu durumda 30 trilyon parçadan oluşan bir yapboz muyuz sadece?... ..

… .. Örneğin sadece bir gün içerisinde ince bağırsağımızın yüzeyini oluşturan epitelyal hücrelerimizden 17 milyarı ölmekte ve yerine yeni hücreler yapılmaktadır. 17 milyar hücre! Siz sadece bu cümleyi okurken ince bağırsağınızda 1 milyon hücreniz öldü ve ölümler hızla devam ediyor. Bu tam olarak ne anlama geliyor biliyor musunuz? İnce bağırsağımızdaki epitel tabaka beş günde bir tümüyle yenilenmektedir.Yani beş gün önce sahip olduğunuz ince bağırsak yüzeyi ile şu an sahip olduğunuz ince bağırsak yüzeyi birbirinden farklıdır. … .. 

İnsan; içinde kendisine ait 30 trilyon canlı hücrenin bir arada yaşadığı dev bir organizmadır. … ..

… .. Şu an, “sen” , yani 30 trilyon hücreden oluşan canlı, kitabını okurken, sadece bağırsaklarında yaklaşık 40 trilyon mikroorganizmanın yaşadığını biliyor musun?... ..30 trilyon hücre ve 40 trilyon mikroorganizma…

… .. Teknik olarak yeryüzü üzerinde sizi mutlu eden herşey, dopamin ve benzeri nörotransmitterlerin beyninizde yarattığı etkilerdir. … .. Vücudunuzdaki dopaminin yarısı beyninizde, yarısı da bağırsaklarınızda üretilmektedir. … ..  Lütfen unutmayın, mutluluk sizinle ilgili bir kavramdır, sahip olduklarınızla değil. O nedenle, insanlık olarak her şeye sahip olma, her şeyi satın alma sevdasından vazgeçmek, hem kendi mutluluğumuz hem de üzerinde yaşadığımız gezegenin mutluluğu açısından çok büyük bir adım olacaktır. Zira dünyadaki önemli problem, bazı insanların her şleye sahip olma açgözlülüğüdür. Ama unutmamak gerekir ki doğa, tüm insanlığın ihtiyaçlarını karşılayabilir ama açgözlülüğü asla karşılayamaz. Kendisi için yeterli olanla yetinmeyip sürekli ama sürekli büyüme güdüsü doğaya uygun bir güdü değildir. Hırs ve ihtirasın kısır döngüsünde büyümeye çalışanlara Edwin Abbey’in o güzel sözünü hatırlatmakm isterim:

Büyümek için büyümek, bir kanser hücresinin ideolojisidir.


8 Temmuz 2021 Perşembe

Sarp Yokuş*


MÖ VII:yüzyıl

Evvel zaman içinde “Kut”u korumak için Saka Başbuğu Alp Er Tunga’ya emanetti. Kut’lu günlerde ite itliğini, ere yiğitliğini Türk buyururdu. Her zorlu işe çareleri, her derde derman vardı. Hele o namertlik olmayaydı…

Sayısını Farslıların dahi unttuğu yenilgileri sonrasında İblis kuytuda, izbede Zal’ın oğlu Rüstem’e nice desiseler öğretti. Koynuna sinsice, fitne fesat sokuşturup saklandığı karanlık ininden gizlice izlemeye çekildi.

Turan ordusunun yüce başbuğu Alp Er Tunga; Fars’ın süslü sözlerine, dağdan büyük yeminlerine aldandığını bilmiyordu. Davet edildiği Fars’ın barış yemeğine icabet etmişti. Türk, kılıcı önünde secde eden ulusların hile ile neler yapabileceklerini daha öğrenmemişti.

Gözlerini açtığında, Ulu Hakan’ın omuzlarına kadar salınan saçları kıpkızıl kanlara bulanmıştı. Başının üzerindeki aslan börkü kucağına düştüğünde her daim yanında dolaşan, ona yoldaşlık eden leoparlarının yanında olmadığını fark etti. İkisi de az ileride parçalanmış şekilde üst üste yatıyordu. Onu terk etmemişler, ardından kendilerini uçuruma bırakmışlardı. Gözlerini açmakta güçlük çekiyordu, başından akan kanlar yüzünün ve gözlerinin üzerinde donmuştu.

Bu sonu gelmez uçurumun içine fırlatıldığını hatırladı. Çalılar, iğde dalları onu bırakmamış, uçurumun dibine düşmesine izin vermemişti. Kayalığın üst tarafında kızılca kıyamet kopmuştu. Cesetler dap gibi yığılmıştı. Akan kanlar dereleri taşırmış, yakılmış insan cesetlerinin dumanı güneşin yüzünü örtmüştü. Turan’ın üzerine gelip çöreklenen kara duman, ak gökyüzünü bu katliamı görmesin diye uğraşıyordu. Henüz kalleş Rüstem ve adamları Saka Hakanı’nın uçuruma düştüğünün farkında değillerdi. Çok az zamanı kalmıştı.

… ..

-Tanrı’nın gökçe beyleri, ne oldu size!

23 Haziran 2021 Çarşamba

Kitap listesi

https://docs.google.com/spreadsheets/d/19Ucx2L8sTXpdF0LpxmvPRH8g_Xri6aVH/edit#gid=557907844

https://qrgo.page.link/FSNJo


15 Haziran 2021 Salı

Benden Selam Söyle Anadolu’ya*

Babam sabun yapımcısıydı. Çocukluk yıllarında ailemle birlikte doğduğum Aydın ilinde yaşadım. 1922 yılında Anadolu’dan ayrılarak Yunanistan’a amcamların yanına gelmek zorunda kaldım. Ailem daha sonra göçtü. İlk çocukluk yıllarımın anıları belleğimden silinmiyordu. Babamın arkadaşı Talat Beyler, sokakta oynadığım Rum ve Türk çocukları bugün bile aklımda. Yaşadığım günlerin, duyduğum gerçek olayların om kadar etkisi ve büyüsü altında kalmıştım ki, bu konuyu ele alan kitap yazma arzusu içimde çığ gibi büyüyordu. “1962 yılında Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı kitabım yayınlandı. … ..

… .. Bizans’tan kalma harabelerde gezinirdik öğretmenle; gerek bu topraklarda ilk olarak ayak basan Bizans imparatorları, gerekse burada Hristiyanlığı yaymaya başlayan Havan Pavlos hakkında, bana bir alay hikâye anlatmıştı. Ama ondan öğrendiklerim arasında beni asıl etkileyen, “yedi rakamı üzerine söyledikleri olmuştur: Minevra tapınağı dünyanın yedi harikasından biriydi; Bizans’tan kalma Aya Yani kilisesi Apokalips’in yedi yıldızından biri ve bir gün aniden bastıran bir sağnaktan korunmak üzere sığındığımız mağaranın ismi de “Yedi Uyurlar Mağarası” idi. … ..

… .. Afyonkarahisar bölgesindeki sarp dağlarda ilerliyorduk. (Birkaç yıl sonra buralara Yunan üniforması altında bir daha geleceğimi nereden bilecektim.) Mağaralarda yatıp kalkıyorduk vahşi hayvanlar gibi. Sakalımız bir karış uzamıştı. Pis ve pasaklıydık üstelik; korku veren bir görüntümüz vardı. … ..

Savaştan yenik çıkmış olmalarına rağmen, Türkler de sevinç içindeydiler. Gazeteleri ağız değiştirmişti: Almanlar düşman olmuştu şimdi. onlarla işbirliği yapmış Talat’larla Enverler’lere de hain sıfatı giydirilmişti. Dostları; İngilizler, Fransızlar ve özellikle Amerikalılardı… Şimdi onlar pohpohlanmakta, bütün “buyurunlar onlara çekilmekteydi… Tam o sırada işte doğru sözlü, tok sesli, korkusuz bir adam belirdi. Bütün suçları döktü ortaya. Türkiye’nin dirliğini ilan ediyordu bu adam. İsmi Mustafa Kemal’di. Uzun zamandır Türk anası böyle bir evlat getirmemişti dünyaya. … ..

14 Haziran 2021 Pazartesi

Romanovlar*

Çar olmak zordu, hele Rusya gibi yönetilmesi kolay olmayan bir ülkede. Romanov hanedanına mensup yirmi hükğmndar 1613’ten çarlığın 1917 Devrimi’yle yıkılışına kadar, yani 304 yıl boyunca sürdü. Korkunç İvan döneminde başlayan bu hakimiyet Rasputin döneminde son buldu. Son çarın trajedisini anlatan romantik tarihçiler ailenin lanetli olduğunu işaret etmekten hoşlanırlar; oysa Romanovlar aslında Moğollardan sonra en çarpıcı başarıya ulaşmış imparatorluk kurucularıydı. Romanovların 1613’te tahta çıkmasından sonra, Rusya İmparatorluğu günde 142 kilometrekare, yani yılda yaklaşık 51.000 kilometrekare büyüdü.19. yüzyılın sonuna varıldığında, bu hanedan yeryüzünün altıda birine hükmediyordu ve üstelik hâlâ yayılıyordu. İmparatorluk kuruculuğu Romanov kanında olan bir özellikti

Bazı bakımlardan, bu kitap mutlak iktidarın mahiyetini ve kişilik üzerindeki çarpıtıcı etkisini ele alan bir incelemedir. Kısmen aşk, evlilik, zina ve çocuklar üzerine kurulu bir aile hikâyesi olmakla birlikte, bu türden diğer hikâyelere benzemez; kraliyet aileleri her zaman olağandışıdır, çünkü iktidar geleneksel aile kimyasını hem hoş kılar hem de bozar. İktidarın çekiciliği ve yozlaştırıcılığı sıklıkla sadakate ve kan bağına ağır basar. Bu kitapta sadece hükümdarların, aileleri ve maiyetlerinin tarihi anlatılmıyor; Rusya’daki mutlakiyetin bir portresi de sunuluyor. Rusya’ya dair başka kanaatler ne olursa olsun, kültürü, ruhu ve özü her zaman müstesna olmuştur; tek bir ailenin temsil etmeye heveslendiği kendine has bir mahiyet taşımıştır. Romanovlar sadece hanedanın ve ihtişamın değil, despotizmin  de tanımına, mutlak iktidara özgü çılgınlığın ve küstahlığın ibretine dönüşmüştür. Roma sezarları dışında hiçbir yer edinmemiştir; her iki örnek kişisel iktidarın o zaman olduğu gibi şimdi de nasıl işlediğine dair evrensel dersler verir. “Çar” unvanının “sezar”dan türetilmiş olması ve Rusçada imparator kelimesinin Latince şekliyle imperator olması tesadüf değildir.

Romanovlar aile çekişmesinin , emperyal hırsın , dehşetli cazibenin, cinsel aşırılığın  ve azgın sadizmin  damga vurduğu  bir dünyaya dönmüş ölü bir hükümdarın timsali iddiasıyla birden bire ortaya, çıktığı, gelinlerin zehirlendiği, babaların oğullarını işkenceyle öldürdüğü, oğulların babalarını katlettiği, eşlerin kocalarını öldürdüğü, zehirlenip kurşunlanmış bir ermişin dirildiği, berberlerin  ve

Goriot Baba*

.. .. Soylu bir erkekle halk tabakasından bir kadının oluşturduğu ve Almanların, başka hiçbir dilde karşılığı olmayan güzel bir sözle ifade ettikleri bu evlilik dışı çift henüz kapıya varmıştı ki tam o sırada kont, Eugene’le konuşmasını kesti, karısına oldukça öfkeli bir sesle:

“Anastasie! Nereye gidiyorsunuz?” dedi. “Otursanıza, güzelim, biliyorsunuz ki…”

Kontes sözlerini keserek:

“Hemen geliyorum. Ne istediğimi Maxim’e söyleyip hemen döneceğim, bir dakika sonra gelirim.” 

Genç kadın gerçekten de çabuk döndü. Diledikleri gibi davranabilmek için kocalarının huyunu çok iyi bilmek mecburiyetindeydi böyle kadınlar çok değerli bir güveni kaybetmemek adına nereye kadar gidebileceklerini iyi bilir. Böylece  eşlerini, yaşamın küçük ve önemsiz şeyleriyle asla gücendirmezler. Bütün kadınlar gibi Kontes de, Kont’un ses tonundan, küçük salonda fazla kalamayacağını derhâl anlamıştı. Yaşanan engel ve zorluklara Eugene neden olmuştu…. ..

… .. 

Eugene, “Kızlar babalarını reddetmişler.” sözlerini tekrarlıyordu.

Vikontes sözüne devam etti:

“İşte böyle, ya! Babalarını, bir babayı, bir babayı! Söylenenler doğruysa onlara iyi bir evlilik yaptırarak mutluluklarını sağlamak amacıyla, her birine beş altı yüz bin frank veren iyi bir babayı! Onların her zaman kendi kızları kalacağını sanarak kişisel geçimine yalnızca sekiz on bin franklık gelir ayıran bir babayı! Onların evlerinde çok sevilip, çok iyi bakılacağını uman bir babayı! Damatları iki yılda, sefillerin en sonuncusu gibi, onu kendi çevrelerinden kovmuşlar.  … ..

… .. Bakın canım, bir damadın ne demek olduğunu hiç düşündünüz mü? Damat, sizin ve benim bin bir nedenle sımsıkı bağlandığımız çok sevgili küçük bir varlığı sonunda kendisine vermek üzere yetiştireceğimiz bir erkek demektir. O sevimli küçük varlık, on yedi yıl boyunca evinin neşesidir. Lamartine gibi söylersek, yuvamızın beyaz ruhudur o. Ama damat olacak adam onu alınca, bütün o duyguları yüreğinden atmak için önce aşkını başta gibi kullanır. Dün kızımız her şeyimiz, biz de onun her şeyiydik. Sonra o, beyaz ruhlu melek bize düşman olur. Ve bu tradejinin her gün tekrarlandığına şahit olmuyor

30 Mayıs 2021 Pazar

İnsan Neyle Yaşar *

Yoksul bir ayakkabıcı olan Semyon, zor geçen bir günün ardından tuhaf bir adama rastlar. Soğuk bir kış günü olmasına rağmen adamın kıyafeti ya da ayakkabıları yoktur. Semyon, bunun onu ilgilendirmediğini düşünür; arkasını dönüp gider. Birkaç adım sonra, eğer yardım etmezse adamın öleceğini fark eder. Geri döner ve kim olduğunu ya da nereden geldiğini açıklamayı reddeden adamı evine davet eder. Bunu yaparken, kendisinin ve ailesinin kaderini değiştirecek bir seçim yaptığının farkında değildir. … ..

… ..

Semyon’la Matryona kimi giydirdiklerini, kimi doyurduklarını anlamamışlardı. Hem korkudan hem mutluluktan ağlamaya başladılar.