12 Ekim 2021 Salı

Katli Vacip*

… .. Tarikat düzeni din sosuna batırılmış bir mafya düzeni üretiyor. Mafya ise din dersine girmemiş bir tarikata dönüşüyor. Anayasal hukuk düzenlerinin çözülüşü iki yapıyı kardeş kılıyor. İki grubu, yıktıkları buluşturuyor.

Fethi Yılmaz’ın kitabı tam da bu şiddeti anlatıyor. Bağlılıklarını öte dünyanın önüne koyanların yarattıkları düzen, kendi anayasasını hazırlıyor. Tarikat düzenlerinin içinde kimi hocasına bağlı, kimi hocasıyla ters düşen, kimi hocasıyla ters düşen, bu yapıyı başından sorgulayan insanlar cinayetlerin faili, kurbanı, destekçisine dönüştürüyor. Yılmaz’ın kitabının gösterdiği gibi, Türkiye halen çözülememiş yeşil cinayetler ülkesi haline geliyor.

Ya devlet?

Fethi Yılmaz’ın kitabının gösterdiği gibi. Cinayetleri soruşturması, derinleştirmesi ve nihayetinde katili bir bütün olarak açığa çıkarması gereken kurumlar, konu tarikatler ve cemaatler olunca duvara çarpıp geri dönüyor. Failler; bıçağın tutandan, tetiği çekenden ibaret sayılıyor. Bunun için şehit olmuş bir imamın cesedi bile çiğnenebiliyor, adı dahi unutturulabiliyor. Dökülen kana devletin rızası karışıyor.

Belki FETÖ ile ivmelendi. Ancak, Türkiye, son yıllarda, her, zamankinden fazla tarikat ve cemaatleri tartışmaya başladı. Zira, unutturulsa da, FETÖ de Nakşibendiliğin Nur kolundan çıkmış bir cemaati. Diğerleri FETÖ’den sonra onun sistemini başka isimler altında sürdürdü. Fethi Yılmaz’ın kitabı, tıpkı FETÖ gibi diğer cemaat yapılanmalarının da gerektiğinde nasıl ellerine silah alma potansiyeli taşıdıklarını işaret ediyor. Bu anlamda bir eksiği de tamamlıyor. Şiddetin, iknanın yerine geçtiği, iç sorunları çözdüğü anı tarif ediyor.

Katli Vacip, laiklik ile din ve vicdan özgürlüğünün iki kardeş olduğunu da gözler önüne sürüyor. Çünkü laiklik, en çok dindar yurttaşlarımızın inançlarının onlara bir bıçak gibi saplanmasını

23 Eylül 2021 Perşembe

Prusya Tarihi*


 … .. Prusya Krallığının Alman tarihi oldukça önemli bir yeri vardır. Bu eserde “Prusya” isminin kökeninden itibaren Orta Çağ’da, Reformasyon döneminde, Otuz Yıl Savaşları  dönemlerindeki Prusya’nın tarihi ayrıntılı bir şekilde işlenmiştir. Prusya’nın tarihi anlatılırken, sadece Prusyalılar değil, diğer Germen haklarının ve genel olarak Almanya’nın, başta Avusturya olmak üzere Fransa, İngiltere, Polonya, Rusya gibi diğer Avrupa ülkeleriyle olan ilişkileri de ele alınmıştır.

1806 yılında Prusya ile birlikte diğer Alman devletlerinin ve en önemlisi Kutsal Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla dağılan ve küçüklü büyüklü onlarca devlete ayrılan Almanya’da, 1871 yılına kadar yaşanan bir nevi fetret devri devrinden sonra, 1871’de Alman İmparatorluğu, Prusya Krallığı’nın etrafında teşekkül etmiştir. Dolayısıyla Alman İmparatorluğu’nun kurulmasından sonra Prusya Krallığı’nın çok önemli bir rolü vardır. … ..  bu kitapta da 1871 yılı sonrası ele alınan esas konular, yani 1918 yılına kadarki Alman İmparatorluğu, İmparatorluk yıkıldıktan sonraki Wienmar Cumhuriyeti, Nasyonal Sosyalizm ve Hitler Dönemi, 2. Dünya Savaşı ve savaş sonrası dönemler, sadece Prusya’nın değil, genel olarak Almanya’nın da tarihidir. … ..




10 Eylül 2021 Cuma

Cendere*

… .. Oysa gün aydınlığa, mevsim bahara döndüğünde, tarihinevresi kendisini tamamladığında, yarından bakan gözler bu günü sonuçlarıyla izleyecek. İşte biz gelecekte bizi bekleyen o okura da ulaşmaya çalışıyoruz.

Sancı, sıkışma buhran, cendere…

ABD’de, bir polisin diz kapağının altında “nefes alamıyorum” diyen siyahi, sanki dünyanın tüm altta kalanlarının halini anlatıyordu. Krizi, salgını, çıkışsızlığı fırsat bilenler şimdiki düzeni, geçmiş çağın araçlarıyla yeniden tanımladı. Zor; yalnız savaş kazanmanın değil, tarih yazmanın da aracı olarak belirdi.

Uzaktan bakınca sopa hep devletin elinde gibi görünüyor. Aslında biraz da öyle. Zira devlet, ordu ve bürokrasi olarak ne kadar somutsa, oldukça soyut da. Kimi zaman bir yardım paketine, kimi zaman bir yargıç cübbesine “devlet” diyoruz.

Yakından bakılan nesnelerin sınırlarının belirsizleşmesi gibi, “devlet”e yaklaştıkça başka formlar görüyoruz. Kimi zaman polis kıyafetiyle iş tutan tarikatçi, kimi zaman tutuklananı yumruklayan gardiyan, kimi zaman adliyede hukuk satan üniformalı gardiyan, kendisini “ben devletim” diye tanıtıyor. Küçük örgütünü hepimizin aklında beliren “devlet”in içinde saklarken, aynı zamanda yaşayan devleti içeriden çürütüyor.

Devletin, sınırlarında daha büyük bir otorite tanımayan güç olduğunu biliyoruz. Aksi olsa, bu varlığın nedenini inkârı nolurdu. Haliyle kendisine devlet gücü atfedenler, devleti kendisinde toplayanlar, devleti kendisiyle tanımlayanlar fiilen devletin sonunu getiriyor.

Bu kitap; çetelerin, tarikatların, hiziplerin, paralel örgütlerin elbirliğiyle odun taşıdığı cehennemi tarif etmeye çalışıyor. Kendisini yükseltirken dizini yurttaşların boğazına basanlar açık ki ülkeyi nefessiz bırakıyor. Adaletsiz, hürriyetsiz, eşitsiz hukuksuz, ekmeksiz bir düzen ülkeyi cendereye sokuyor. ...





Baronlar Savaşı*

… .. Europol verilerine göre; Avrupa’da uyuşturucu pazarı yıllık en az 30 milyar avro. Bir iddiaya göre; eroinin üretildiği Afganistan’da bu zehir ticaretinin 700-800 milyon doları kalıyor. En çok kullanılan güzergâh olan Türkiye ve İran’da suç örgütlerinin yıllık geliri en az 5 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. ,

Yakalanan uyuşturucu miktarları da Türkiye’nin Türkiye’nin bu güzergâhtaki önemini ortaya koyuyor. Türkiye'de her yıl tüm Avrupa Birliği ülkelerinde yakalanan uyuşturucunun 3 katından fazlası ele geçiriliyor. Avrupa Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (EMCDDA) verilerine göre; 2017 yılında 28 Avrupa ülkesinde yakalanan uyuşturucu miktarı 5,4 tondu. Aynı yıl Türkiye'de yakalanan  miktar 17,4 ton oldu. 2018 yılında Türkiye’de tamamı Afganistan kaynaklı 18,5 ton eroin ele geçirildi. 2019’da bu miktar 19 tona ulaştı ve bu Türkiye’yi en fazla uyuşturucu yakalanan ikinci ülke yaptı. Birinci sırada ise 25 ton ile İran vardı. Türkiye’de 2019 yılında 347 kişi aşırı dozdan ölürken bu sayı İran’da 3 bin. İran’da yaklaşık 3 milyon kişinin uyuşturucu kullandığı tahmin ediliyor.

Türkiye’de her yıl eroin üretiminde kullanılan tonlarca kimyasal da yakalanıyor. 2018’de 38 ton asetik anhidrit ele geçirildi. Avrupa’dan gelen bu kimyasal Irak ve İran’a götürülmeye çalışılıyordu.


Türk Mafyası Avrupa’da Etkili

Europol raporlarına göre; Türkiye merkezli suç örgütleri Avrupa’ya yönelik uyuşturucu kaçakçılığının büyük kısmını elinde tutuyor. Balkanlar’da özellikle Arnavut mafyası ile işbirliği yapan Türk mafya grupları, Batı Avrupa’da ‘malın’ dağıtımı konusunda da çok etkili.

Sonuç olarak; binlerce kişinin dahil olduğu dev yeraltı organizasyonu her yıl tonlarca eroini Batı Avrupa pazarına ulaştırıyor. Yolculuğunda çok büyük rüşvetler, kirli polisler, siyasiler, hakimler, cinayetler ve bolca aşırı dozdan ölüm var. Güzergâhın ilk duraklarından İran’da  son yıllarda çok büyük artış gösteriyor. 

Saf eroin Balkanlar’da ve diğer Avrupa kentlerindeki gizli yerlerde seyreltilerek çoğaltılıyor. 2 tonluk bir eroin Avrupa’da dağıtıma hazır hale geldiğinde 8 tona ulaşıyor. Şehirde ‘malı’ teslim alan suç örgütleri kısa süre içerisinde palazlanıyor. Altın kaplama silahlı, şatafatlı hayatlarını sergileyerek çetelerini büyütüyorlar.

8 Eylül 2021 Çarşamba

Perili Köşk*

Sermet Bey döndü,arkasındaki bekçiye: “İşte boş bir köşk daha!” dedi.

Küçük bir çam ormanının önünde beyaz, şık bir bina, mermerdenmiş gibi göz kamaştıracak derecede parlıyordu. Tarhlarını yabani otlar bürümüş, bahçesinin demir kapısında büyük bir “Kiralıktır” levhası asılıydı. Bekçi başını salladı.

“Geç efendim, geç! Orası size gelmez.”

“Niçin canım?”

“Demin gösterdiğim evi tutunuz! Küçük ama çok  uğurludur. Kim oturursa senesinde erkek çocuğu dünyaya gelir.”

“On iki kişi nasıl sığarız beş odaya? Buraya bakalım, buraya… Tam bize göre…”

Bekçi tekrar kati bir işaretle:

“Burada oturamazsınız, efendim! dedi.

SErmet Bey, gözünü köşkten alamıyordu. Her tarafında geniş balkonları vardı. Temellerinin üzerine yaslanmış sanılacaktı. Kuluçka yatan beyaz bir Nemse tavuğu gibi yayvandı. Yirmi senedir, çolupa-çocuğa kavuşalıdan beri hep böyle bir yuva tahayyül ederdi. Asabi bir acelecilik ile:

“Niçin oturamayız?” diye sordu.

“Efendim, bu köşkte peri vardır.”

“Ne perisi?”

“Bayağı peri… Gece çıkar. Evdekilere rahat vermez.”

Sermet Bey, gözüyle gördüğüne, kulağıyla işittiğine inananlardan değildi. Eliyle sıkı sıkıya tutup hissetmeyince bir şeyin varlığına hükmetmezdi. Gözle kulak onca birer yalan kovuğuydu. Yalanlar hep bize bu dört kapıdan girerdi. Fakat el? Fakat dokunma duyusu, hiç dolma yutmazdı. Bütün hurafeler, batıl itikatlar dimağımıza hücum için gözle kulağa koşardı. Güldü:

“Perinin bize zararı dokunmaz!” dedi.

Bekçi küfür işitmiş gibi Sermet Beyin yüzüne baktı. 

“Her giren evvela böyle söyler, ama bir ay oturamaz.”

Yüksek Ökçeler



         
Hatice Hanım, pek genç dul kalmış zengin bir hanımcağızdı. On üç yaşında iken altmış altı yaşında bir kocaya vardığın için “evlilik” denen şeyden nefret etmişti. İşte hemen hemen on sene vardı ki, erkeğin hayali zihnine romatizma, balgam, pamuk, vantuz, tentürdiyot yığınlarından yapılmış pis, asık çehreli lenet bir heyula şekline gelirdi. “Gençler başkadır” diyenlere:

“Aman, aman! Onlar da bir gün olup ihtiyarlamazlar mı? Sonra dertlerini kim çeker?” diye haykırırdı.

Başlıca merakı temizlikle namusluluktu. Göztepe’deki köşkünü hizmetçi Eleni ile evlatlığı Gülter’le her sabah beraber temizler, aşçısı Mehmet’i her gün traş ettirir, zavallı Bolulu oğlanı tepeden tırnağa kadar beyazlar giymeye mecbur ederdi. Eleni de, Gülter de son derece namusluydular. Kileri kilitlemezdi, paraları meydanda dururdu. Hele Mehmet’in namusuna diyecek yoktu. Konuşurken gözlerini kaldırıp insanın yüzüne bile bakmazdı. Hatice Hanım, köşkten hiç bir yere çıkmadığı için işi gücü adamlarını teftişti. Habire odaları dolaşır, tavan arasına çıkar, mutfağa inerdi. Derdi ki:

“Benim gibi olun! Ben kimse ile görüşüyor muyum? Sakın siz de komşuların hizmetçileriyle, uşaklarıyla konuşmayın! El, insanı azdırır!” 

Mehmet bile bu nasihati noktası noktasına tutmuştu. Arka bahçedeki mutfağı değil misafir, hemşeri filan, hatta yabancı bir kedi bile girmiyordu. Hatice Hanım, belik günde on defa iner, onu yapayalnız tenceresinin başında bulurdu. Hatice Hanımın temizlik, namus merakından başka bir de yüksek ökçe merakı vardı. Fakat boyu çok kısa olduğu için evin içinde dahi bir karışa yakın ökçeli iskarpin giyerdi. âdeta bir cambaza dönmüştü.

Bu yüksek ökçelerle merdivenleri takır takır bir hamlede iner, ayağı burkulmadan bir aşağı, bir yukarı