19 Şubat 2022 Cumartesi

Öyle Geçer ki Zaman *


 … …1910’larda II. Meşrutiyetle Başlayan -daha öncesinde de var gerçi; ama çok müphemdir- , sonra gittikçe kalınlaşan bir havada karşımıza çıkar bu anlayış. Bunun da en müstesnâ resmini çizen Tevfik Fikret’tir. 1924’ten itibâren, yâni İstiklâl harbi kazanılıp Cumhuriyet ilân edildikten sonraki gibi bir karşı çıkış ve düşmanlık şeklinde açıktan açığa değil. Bir direniş ve istememe hali tezâhür ediyor. Diğerindeyse bütün yenilgilerin , o aşağılamaların müsebbibi olarak İslâm gösterilmiştir.

Cumhuriyetin ilânıundan önce Mustafa Kemâl Paşa, bütün işlerine dâhil ediyor. Meclisin açılışında kurbanlar kesiliyor, Hacı Bayrama cumaya gidiliyor, namaz kılınıyor. Hattâ bazı kumandanlar “aşırıya gidiyorsunuz” diyorlar Musatafa kemâl’e. Meselâ Kâzım Karabekir Paşa dinibütün bir adam olmasına rağmen “her bir Konuda mevlüt okutuyorsunuz, namaz kıldırıyorsunuz, kurban kestiriyorsunuz, lüzum yok bu kadarına” dese de aynı şekilde devam ediyor. Halifeliğe bağlı olduğunu beyân ederek işleri yürütüyor, hânedânı ortadan kaldıracağından bahsetmiyor. Ne zaman zafer kazanılıyor, esâs yüz ortaya çıkıyor.

Bu anlamda Mustafa Kemal Paşa bir dâhi. Askeri huucuma kaldıracağı sırada “hattı müdâfaa yoktur, sathı müdâfaa vardır, o satıh da vatandır” diyor ve yurt anlamında kullanıyor bunu. Çünkü sathı müdâfaa bilinci yok. Balığa yem atılırken halife kullanılıyor. Stalin de Rus milletini Alman işğâline karşı ayaklandırırken müdhiş bir yurt bilinci var. Bu yüzden günâhları kadar sevmedikleri Stalin’in peşine takılıp yurt savunmasına geçiyorlar.

Burada da “halifemiz büyük tehlikede, kâfirlerin elinde, onu kurtarmamız lâzım” propagandasıyla Anadolu’nun dört bir köşesine adamlar gönderiliyor. Halk halifeyi kurtarmak üzere silaha sarılıyor; başka bir sâikle hareket etmiyor. Bu çok ilgi çekici bir olay. Tarihten gelen tavrımıza bakarsak, yurt sevgisi diye bir şeyin olmadığının  görürüz. Asya’nın kuzey doğusundan kalkıp Avrupa’nın ortasına, Afrika’nın

8 Şubat 2022 Salı

Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti *


… … Asyanın en doğusu ile güney doğusunda Beşinci bine doğru yer almağa başlayan pirinç tarımı dolayındaki, ‘Doğu medeniyetleri câmiası’nın beşiği olmuştur. Asyanın güney batısında yine Beşinci bin dolaylarında buğday ile arpa ekiminin vukû bulduğu havalilerdeyse, bu defa ‘Batı câmiası’nın öncüsü Sümer kültürünün biçimlendiğini görüyoruz. Şu son andığımız mahalden peyderpey Mosopotamya, Mısır, Doğu Akdeniz -Finike-, Filistin ile İsrail- , Hırıtiyan ile İslâm ve nihâyet Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetleri çıkıp serpilmişlerdir. 1400lerin sonlarından itibaren Hırıstiyan medeniyetinden türeyen, 1600’lerin ikinci yarısından sonra ona yeğinlikle karşı çıkarak biçimlenmeğe koyulan ‘Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti’ , kendi devamı sayılabilecek birini de bilkuvve bağrında taşımaktaydı.

Avrasyanın doğu yakasındaki Doğu medeniyetleri pek uzun soluklu olmuşlardır. Batıdakilere gelince; bunlar Doğululara oranla daha kısa ömürlüdürler. İlkçağ Mesepotamya, Mısır ile Akdeniz medeniyetlerinden itibâren çeşitlilik öylesine artmıştır ki birbirleri ardısıra oluşan medeniyetlerin benzerliklerinden ziyade , zıtlıklar ortaya çıkmıştır.

Vahdet–dini ile felsefe-bilim sisteminin neşvünemâ bulduğu zemin olması itibârıyla Batı medeniyetleri câmiası, tarihte eşsiz benzeri olmayan bir mevki işgâl etmektedir. Bunlardan  birincisini Sâmi kavimlere, ikinciniyse, Arîlere borçluyuz. Vahdet-vahiy dinlerinin ilki Yahudiliktir.; ana-örneğiniyse İslâm teşkil eder. İslâmın temsil ettiği ve vucut verdiği ölçüde vahdet-vahiy dini ile Eskiçağ Ege Medeniyetinde biçimlenmiş felsefe-bilim sistem geleneği, müteâkip medeniyetler üzerinde çeşitli etkiler icra etmişlerdir.

Yapısal özellikleri yüzünden Katolikliğe yaslanmış Hırıstiyan Ortaçağ Avrupa medeniyeti kendi toplumsal ile sıyâsal bünyesinde benzersiz çalkantılar işle çatışmalara, tam manasıyla, bir cedel sürecine sahne olmuştur. Mücâdelenin en şiddetlisi, ruban ile ruhban olmayan zümreler arasında cereyân etmiştir. Bunu yanısıra dindışı, dünyevî zümrenin kendisi de, Ortaçağın erken devirlerinden, yaklaşık onuncu yüzyıldan itibâren kendi içerisinde yeğin çıkar çatışmaların tanık olmuştur: Hükümdar-

19 Ocak 2022 Çarşamba

prens & machiavelli



.. .. Floransalı devlet adamı ve yazar Nİccolo Machiavelli’nin ünlü
Principe’si siyaset bilimi ve tarih felsefesinin temel eserlerinden biri olup İtalyan Rönesans düşüncesinin en kalıcı ve orijinal taşlarından birini oluşturur. Bu ünlü eserde, Aristoteles’te de görüldüğü gibi, siyasi gücün nasıl muhafaza edileceği gibi konular, antik çağlardan başlayarak yazarın yaşadığı dönemdeki İtalyan siyaset sahnesinde yer alan önemli kişilere varana kadar çeşitli örneklerle derinlemesine analiz edilerek, başarılı bir devlet yönetiminin nasıl olması gerektiğini anlatmaktadır.

Principe, birtakım etik değerleri pratik uygulamalar uğruna ikinci plana ittiği öne sürülerek sık sık eleştirilmişse de, yazıldığı o fırtınalı politik dönemin şartları göz önüne alındığında, kitaptaki yaklaşımlarının ne kadar gerçekçi olduğu ve İtalyan Birliği’nin kurulmasında ne kadar büyük bir rol oynadığı görülür. Devlet politikalarıyla ilgili  ortaya atılan pragmatik bazı formüller, aradan beş yüzyıl geçmesine rağmen bugün bile hâlâ geçerliliklerini korumaktadırlar.

1513’te yazılıp 1532’de yayımlanan Giuliano de Medici’ye ithaf edilen bu eserde, devletin çıkarlarının her şeyden önce geldiği ve amaçlar araçları sürece bir hükümdarın, özel çıkarı değil de devletin çıkarları için, gerektiğinde her türlü hile ve güce başvurmasının yasal olduğu vurgulanmaktadır.

… ..

… .. Öyleyse politikanın hedefi ve etkili olması beklenirken, bu hedef ahlaki olmaktan öte bir yerde aranmaktadır. Hükümdarların, yöneticilerin teknik bilgiye dayanarak donattıkları (şekillendirdikleri) toplumsal varlığın dengelenmesi ve kendini dayatabilecek hale gelmesidir hedef. 

Machiavelli, Roma İmparatorluğu tarihini, ama özellikle de Livius’un metinlerini inceleyerek en dayanaklı ,sağlam, uzun ömürlü devlet biçiminin cumhuriyet olduğuna karar vermiştir. Roma

18 Aralık 2021 Cumartesi

Batı Anadolu'da Yunan Mezalimi*


 

… .. 1335/1919 yılında Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) tarafından derlenip “İzmir, Ayvalık ve Aydın Havalisinin Yunanlılar Tarafından İşgali ve Yunan Mezalimi Hakkında Makamat-ı Askeriye’den Mevrud Raporları Havi İkinci Kitap” adıyla hazırlanan ve Başbakanlık Osmanlı Arşivinde yaptığımız çalışmalar sırasında tespit ettiğimiz Yunan İşgaline dair rapor, tutanak, protesto ve bildirileri matbu Osmanlıca metne sadık kalarak günümüz Türkçesiyle vermeye çalıştık. Maksadımız, özellikle güçsüz kaldığı dönemlerde tarihte büyük zulüm, işkence ve soykırıma maruz kalmış olan Türk milletinin genç temsilcilerine milli tarih bilincini güçlendirecek olay ve gerçekleri yönleriyle gözler önüne sermektir. Bir diğer maksadımız da bu dönemle ilgili çalışma yapacak olanlara yararlı olmanın yanında, arşiv ve kütüphanelerin tozlu raflarında kalan bu mühim eseri bilim dünyasına kazandırmak, o dönemin hadiselerini bütün açıklığıyla gözle önüne sererek, bu vatanın kurtarılmasında emeği geçen aziz şehitlerimizi rahmetle anmak, gâzilerimizi de yâd etmektir.

Bu eserin günümüz Türkçesiyle verilmesinin yanında, olayların daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla, girişte 15 Mayıs 1919 tarihinde başlayan Yunan işgal olaylarının tarihçesinden bahsetmeyi yararlı gördük. … ..

… ..

… .. Yunanlılar; Avrupa’nın Rönesans ile birlikte önderlik etmiştir. Bundan dolayıdır ki, Batılı Devletler tarafından her türlü faaliyetinde maddi ve manevî bakımlardan desteklenmiştir. Batılılar, şefkatini, çocuklarının en haylazına hasreden çılgın bir anne gibi, Yunanlılara karşı yumuşak davranmış; siyasi, askeri ve ekonomik alanlarda daima desteklemişlerdir. Öte yandan XIV. asırdan başlayarak yakın dönemlere kadar Avrupalı aydınlar Yunan mitolojileri, felsefeleri ve sanatları labirenti içinde dolaşıp durmuşlardır.4* İşte bu tarihi arka plandan dolayı Avrupa kamuoyunun her zaman sempatisini kazanmış olan Yunanistan, fırsatları çok iyi değerlendirerek sınırlarını hep Türkiye aleyhine genişletmeyi başarmıştır. XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde