14 Ekim 2022 Cuma

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey*


 

… ..Akşam güneş batıyordu…

Bir güneş de batırılmak, batmak üzereydi koca imparatorluğun payitahtında, İstanbul’da.

Güneş kızıllığını kurşuni bir renge bırakırken Beyazıt Meydanına insanlar yürüyordu. Dört bir yandan insan akıyordu. Her dinden, her dilden insanlar… Meydanı giderek artan mahşeri bir kalabalık dolduruyordu. Beyazıt Meydanı tarihin kara bir sayfasına şahit oluyordu. Şahit olmanın utancını yaşıyordu.

Mahmut Paşa’dan, Gedikpaşa’dan, Çemberlitaştan, Aksaray’dan ve bütün İstanbul’dan…

Meraklılar yürüyordu, meraklar yürüyordu… Acabalar beyinlerde ve “kahrolsunlar” yüreklerde. Sevinçler ve kinler de… Hemen herkes Harbiye Nezareti’nin o görkemli kapısına bakıyordu. Bu görkemli kapının tam üzerinde Daire-i Umur-i Askeriye yazıyordu. Herkes Bekirağa Bölüğü’nden getirilecek kişiyi bekliyordu. İşgalin ağırlığı en onmaz şekilde oturmuştu yüreklere. İngiliz ve Fransız kuvvetleri de etrafta güya tedbir almışlardı. Süslü elbiseleriyle sırıtıyorlardı insanların arasında. Gözlere işgalin işaretini gönderiyorlardı. İşgalin işareti ve sırıtışları bütün alçalmışlığı ile görücüye çıkmıştı.

Bütün varlığı ve saldırganlığı ile galip olmanın gururunu mağluplara sergilemenin en üsüt hazzını yaşıyordu birileri. Birileri de bunlara yaranma sevdası peşindeydi.

Sanki bütün insanların nefeslerini tutmuş olduğu bir anda, kapıdan çıkan bir müfreze askerin arasında, üstünde beyaz bir gömlek bulunun otuz beş yaşlarında biri göründü. Hayatının sonuna yaklaşan biri göründü. Hayatının sonuna yaklaşan bu adamda bu kadar sakin ve metin birine rastlamak çok zordu. Kadere teslim olmak bu olsa gerekti. Kadere, hayıra ve şerre… Neredeyse her bir adımda duruyor, yavaş yavaş yürüyordu.

Genç bir adamda zaman devriliyordu.

İstanbul’dan Beyrut’a, Beyrut’tan Rodos’a, Rodos’tan Doyran’a, Doyran’dan İzmit’e, Karamürsel’e,

12 Ekim 2022 Çarşamba

Yüzyıllık Yalnızlık*


 

… ..Gabriel Garcia Marquez, 1928’de Kolombiya’nın Aracastaca kentinde doğdu. Büyükannesiyle büyükbabasının evinde ve teyzelerinin yanında büyüdü. Başkent Bogota'daki  Kolombiya Ulusal Üniversitesi’nde başladığı hukuk ve gazetecilik öğrenimini yarım bıraktı. 1940’lardan başlayarak uzun yıllar gazetecilik yaptı. Öykü yazmaya 1940’ların sonlarında başladı…. .. 


… .. Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan  edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında geçen çocukluk arasında ayrım gözetmeyen, adlari birörnek yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. … .. 

… ..

… .. Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı. O zamanlar Macondo, tarihöncesi kuşların yumurtaları kadar ak ve kocaman, parlak çakıllarla örtülü yatağı boyunca dupduru akan bir ırmağın kıyısında kurulmuş, yirmi hanelik bir kerpiç köydü … .. 

… ..Her yıl mart ayında, paçavralar içinde bir Çingene obası köyün dışına çergilerini kurar, boru ve dümbelek şamatası içinde yeni icatların çığırtkanlığını yaparlardı. … ..

… ..Ama Jose Arcadio Buendia, … .. katırıyla bir çift keçisini mıknatıslı iki külçeyle takas etti. … ..

… .. Mart’ta çingeneler yine geldiler. Bu kez, Amsterdamlı Yahudilerin son buluşu diye gösterdikleri bir teleskopla dümbelek çapında bir büyüteç getirdiler. … ..

… ..

… .. Sonunda … .. Çingene büyütece karşılık sikkeleri verdiği gibi, üstüne de birtakım Portekiz paftalarıyla

5 Ekim 2022 Çarşamba

Ateşten Gömlek*


 

Yakup Kadri Bey’e açık mektup

… ..Ankara’ya uzun bir izinle döndüğüm günlerde birdenbire eski zamanları roman yazmak hummasına(2*) tutuldum. Karşıma birdenbire çıkan Peyamiler, Ayşeler, bir çocuk ısrarıyla hikâyelerine “Ateşten Gömlek” diyorlardı. Bu anut(3*) çocuklarab ismi kullanmak doğru olmayacağını o kadar söyledim; o kadar başka isim ler buldum; beni dinlemediler. İnsanın, romanına koyduğu insan timsallerinin(4*) elinde esir olduğunu benim kadar siz de bilirsiniz. Biz onların yüzünü, ruhunu, hayatını biraz seçilir çizgilerle hazırlar hazırlamaz insanın elinden çıkıyorlar, istediklerini söylüyorlar ve yapıyorlar.. Bunlara lâkırdı anlatamayınca yapılacak şey bu romanı kâğıt üzerine koymaktan sarfınazar etmekti (5*). Sanat hayatının  en hâkimve heyecanlı bir emri bütün tabiat ve hilkat kendini ifade etmek isteyen kuvvetlerin inkişafından(6*) başka bir şey değil ki. Rodin’nin (7*) en mükemmel heykelini yaparken duyduğu güzel heyecanı, topraktan bebek yoğuran çocuk da duymuyor mu? Ben eskiden itaate(8*) alıştığım bu kuvvete bir daha mağlûp oldum. Çocuk gibi oturdum, iki ay emsalsiz(9*) bir heyecan içinde esasları tunçtan olan insanları çamurdan yoğurdum. İktilâl ve isyan günlerinden beri koza, kurt, kelebek devirleri tetkik edilen mahlûkat (10*) gibi Sakarya silâh arkadaşlarımın “Ateşten Gömlek”te birkaç solgun aksini İstanbul, ihtilâla ve ordu günlerinden alıp kâğıt üstüne koymaya çalıştım. İstediğim gibi olmadığı için silâh arkadaşlarımdan af dilemek isterdim. Bize onlar ilham ettiler. Daha doğrusu, Karadağ Muharebesi’nde dağın ortasında ismini hiçbir zaman bilemeyeceğim yağız atlı bir zâbitin dumanlar içinde kaybolup meydana çıkışı bana kocaman bir kalp hikâyesi

 

(2*) Ateşine               (3*) İnatçı                    4*) Örneklerini

(5*) Vazgeçmekti        (6) Gelişmesinden    (7) Fransız heykelci / Aguste Rodin

(8*) Boyun eğmeye    (9*) Eşsiz                (10*) Yaratıklar

1 Ekim 2022 Cumartesi

Alman Göçmenlerin Sohbetleri*


 

Alman Göçmenlerin Sohbetleri’nde anlatım ekseni Birinci Koalisyon Savaşı (1792-1797) sırasında evlerinden uzak kalan bir grup Alman soylusunun sohbetleridir. Goethe bu sohbetlerde anlatılan öykü ve masallar aracılığıyla edebiyattan eğitime, politikadan ahlaka kadar pek çok konuda görüşlerini aktarır.


… .. Fransız ordularının savunmayı geçip de ana vatanımıza girdiği, Almanya, Avrupa hatta dünyanın geri kalanın için bile acı sonuçlrı olan o kötü günlerde, tek suçları atalarını bile acı sonuçları olan sevgi ve saygıyla anmak, iyi yürekli bir babanın çocuklarına ve ardından geleceklere bırakmaktan zevk alacağı kimi ayrıcalıkları elde etmiş olmak olan saygıdeğer kişilerin hepsini kendilerini tehdit altında hissettiren endişeler yüzünden soylu bir aile malikânelerini terk ederek Ren’in öteki kıyısına kaçtı. 

Orta yaşlı bir dul olan Barones c., malikânesinde olduğu gibi bu kaçışta da çocuklarını, yakınlarını ve dostlarını teselli edecek kadar kararlı ve etkili olduğunu gösterdi. … ..

… .. 

… .. Kolaylıkla anlaşılabileceği üzere bu insanlar malikânelerini geride bırakmış olmaktan üzüntü duyuyordu, ancak Ren’in bu yakasından ayrılmaktan kuzen Karl’ın duyduğu üzüntü ötekilerin üzüntüsünden daha fazlaydı:... ..

… ..

… .. Talih bir kez daha Alman ordularına gülmüş, Fransızlar yeniden Ren’in öbür yakasına sürülmüşler, Frankfurt kurtarılmış, Mainz geri alınmıştı.

… ..

Özellikle de kentte kalan Kulüp(3*) üyeleri bütün konuşmaların konusuydu, yaptıklarına karşı olunmasına ya da savunulmasına bağlı olarak cezalandırılmaları ya da serbest bırakılmaları isteniyordu.

… ..

27 Eylül 2022 Salı

Budala*


 

… ..Kasım sonlarında, karların eridiği bir sabahın saat dokuzunda Varşova-Petersburg treni hızla Petersburg'a yaklaşmaktaydı. Hava öylesine nemli, öylesine sisliydi ki, şafak bile güçlükle söküyordu.; vagonların pencerelerinden rayların sağında solunda on adım ötesi zor görünüyordu. Yolcular arasında yurtdışından dönenler de vardı, ama daha çok üçüncü mevki vagonları kalabalıktı ve buradaki yolcuların hepsi de trene kısa süre önce binmiş küçük esnafla işçilerdi. Her zaman olduğu gibi herkes yorgundu, gece yolculuğu  göz kapaklarını ağırlaştırmıştı, üşümülerdi, yüzler sisin altında soluk sarıydı.

Ortalığın ağarmaya başlamasıyla birlikte üçüncü mevki vagonlarından birinde pencere kenarında karşılıklı oturan iki yolcu seçilir olmuştu: İkisi de gençti, ikisinin de hemen hiç bagajı yoktu, ikisi de şık giyimli değildi, ikisinin de epey ilginç yüzleri vardı ve nihayet ikisinin de birbiriyle sohbet etmek istediği belliydi. Birbirlerinin özellikle o anda neyiyle ilginç olduğunu bilselerdi, kaderin onları Varşova-Petersburg treninin üçüncü mevkiinde böylesine tuhaf bir rastlantıyla karşı karşıya oturtmasına kuşkusuz ikisi de şaşardı. Biri kısa boylu, kıvırcık saçları neredeyse kapkara, gri, ufak gözleri ateşli bakan, yirmi yedi yaşlarında bir gençti. Burnu iri, yassı, elmacık kemikleri çıkıktı; ince dudaklarında küstah, alaycı, hatta hain bir gülümseme dolaşıyordu. Ancak alnı geniş, biçimliydi ve yüzünün pek gösterişli olmayan alt bölümünün çirkinliğini örtüyordu. Bu yüzde, genç adamın oldukça sağlam yapısına karşın, ona bitkin bir görünüm veren bir ölüm solukluğu ile küstah ve kaba gülümseyişine de, ateşli, kendini beğenmiş bakışına ters düşen, tutku dolu, neredeyse azap verici bir özellikle dikkati çekiyordu. Sıkı giyinmişti. Kuzu kürkü

 önü kapalı, bol siyah bir gocuk vardı üzerinde, bu yüzden gece hiç üşümemişti. Oysa karşısında oturan , rutubetli Rus kasım gecesine hazırlıksız olduğu belli olan yolcu , gecenin tüm nemini gece boyunca sırtında hissetmek zorunda kalmıştı. Onun üzerinde ise genellikle yurt dışında uzak bir yerlerde, sözgelimi İsviçre’ye, Kuzey İtalya’ya gidenlerin, dönüş yolunun Eydtkuhnen’den Petersburg’a kadar olan bölümünü kuşkusuz hesaba katmadan, kışları giydiklerinin tıpatıp aynısı, kocaman kukuletalı, çok bol, kolsuz, kalın

26 Eylül 2022 Pazartesi

Eşkıyalar ve Devlet*


 

… ..Eşkiyalık nasıl ortaya çıktı? Osmanlı DEvleti eşkiyalarla hangi yollarla pazarlık yaptı? Onları kendi konumunu sağlamlaştırmada ve toplum üzerindeki hâkimiyetini sürdürmede nasıl kullandı? Savaşlar, vergiler ve idari yükümlülükler, Avrupa'da ve Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin oluşumu konusunda ne tür sonuçlar doğurdu? Yaşanan olumsuzluklar karşısında Osmanlı köylüsü akılcı mı yoksa vurdumduymaz mı davrandı? Celalilerin asıl amacı neydi?


Karen Barkey bu ödüllü eserinde Osmanlı İmparatorluğu'nun en geniş sınırlarına ulaştığı, devlet kurumlarının yerleşmeye başladığı 17. yüz yıla odaklanıyor ve imparatorluğun bu dönemde karşı karşıya kaldığı en büyük sıkıntıyı, eşkıyalığı ele alarak merkezileşme metot ve sürecini irdeliyor. Devlet ve tımar sahipleri arasındaki gerilimi, yüksek rütbeli taşra görevlilerinin reaksiyonlarını, Osmanlı köylüsünün reflekslerini, eşkıyalığın ortaya çıkışını ve güçlenmesini devletle eşkıyalar arasındaki ilişkileri çarpıcı bir bakış açısı ve oldukça akıcı bir üslupla ortaya koyuyor. Anadolu’da ortaya çıkan eşkıyalığın nedenlerini, seyrini ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bu sorunla nasıl baş ettiğini hem arşiv belgeleri, hem de ikincil literatürü harmanlayarak ele alıyor.


İmparatorlukların yükselişleriyle çöküşleri arasındaki süreçte, tarih durmaz, akmaya devam eder. İmparatorluklar hüküm sürdükleri uzun dönemler boyunca, çok çeşitli halkları, karmaşık birleştirme 

süreçleriyle ve zor kullanarak bir arada tutmuşlardır. Geniş toprakların denetim altında tutulması, imparatorlukların, koşullara uyum sağlamalarına hizmet eden devlet stratejilerini kullanmasını gerektirmiş, bunun da genelde çok büyük toplumsal maliyetleri olmuştur. Ancak bu bedelleri  ödemenin çatışmaları azaltmak gibi bir faydası da vardır. İmparatorlukların halkları bir arada tutmak ve toplumsal çatışmayı dizginlemek konusunda ne kadar başarılı olduğunu anımsamamız için, 20 yüzyılın başında ve sonunda

Cevdet Bey ve Oğulları*


 

… ..Abdülhamit döneminin son yıllarında, İstanbul’un ilk Müslüman tüccarlarından küçük dükkân sahibi Cevdet Bey’in tutkusu,mhem işlerini büyütmek, zenginleştirmektir hem de “Batılı anlamda” çağdaş, modern bir aile kurmak. Kökü taşraya uzanan geleneksel ailesini bir yana bırakarak bu isteklerini gerçekleştirmeye girişen Cevdet Bey’in ve oğullarının hikâyesi, bir anlamda modernleşme uğraşı içindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin özel hayatının da bir hikâyesidir. Ev içlerinin,

yeni apartman hayatının. Batılılaşan büyük ailelerin, Beyoğlu'na çıkıp alışveriş etmelerinin, radyo dinlenen pazar öğleden sonralarının dikkat ve sevgiyle anlatıldığı bu panoramik roman … ..

… ..

“… ..  Bugün ne yapacağım? Dükkânda işleri çabuk bitirmem lazım! Belki gider abimi görürüm!” Beyoğlu’nda bir pansiyonda hasta yatan ağabeyini hatırlayınca canı sıkıldı. “Sonra Fuat Bey ile yemek yiyecektik. Selanik’ten gelmiş…  Öğleden sonra Nişantaşı’na, Şükrü Paşa’nın konağına gideceğim!” Nişanlısını üçüncü defa görebilme umuduyla heyecanlandı. “Sonra, tellalın bulduğu o eve bir daha bakarım.” Nişantaşı ya da Şişli’de, evlendikten sonra oturacağı bir ev satın almaya karar vermişti. “Sonra dükkâna dönerim. Yazık, bugün dükkânda fazla bulunamayacağım… Bugün ne? Pazartesi!” Parmaklarıyla hesapladı. Üç gün önce Abdülhamit’e cuma selamlığında bomba atmışlardı. Ondan iki cuma önce de nişanlanmıştı. “On yedi gün önce nişanlandım!” diye düşündü. Araba dükkânın önünde durdu.

Dükkânı görünce, arabanın sallanması ve uyku mahmurluğuyla aklında bütün aleviyle parlamayan hesaplar, birden yanmaya başladı. “Boya siparişleri için mektup yazılmadı. Bozuk çıkan o lambaları kime satabilirim? Eskinazi borcunu bugün de vermezse ona ne diyeceğim ki…” Dükkânın eşiğine adımını atıyordu. "Bismillahirrahmanirrahim! Eskinazi’den iki yüz lira fazla ister, uygun görürse borcunu bir ay ertelerim…” Çıraklardan birine başıyla sert bir selam verdi. Çalışkan ve tokgözlü olduğu için sevdiği