25 Kasım 2025 Salı

Neksus*


 

Kendimize Homo Sapiens, yani bilge insan dedik. Fakat bunun hakkını verip vermediğimiz tartışmalı bir mesele. 

“Yüz bin yıldan uzundur, biz Sapiensler azımsanamayacak kadar büyük güce sahip olduk. Yalnızca keşiflerimizi, icatlarımızı ve fetihlerimizi listelesek ciltler dolusu kitap yazılır. Ancak güç, bilgelik demek değil, üstelik yüz bin yıllık tüm bu keşifler, icatlar ve fetihlere rağmen insanlık kendini büyük bir varoluş krizinin içinde buldu. Çok yanlış tercihler yaptığımız için şimdi ekolojik bir çöküşün sınırlarına dayandık. Öte yandan hâlâ yapay zeka gibi kontrolünü kaybedebileceğimiz, bizi köleleştirme, hatta yok etme potansiyeline sahip yeni teknolojiler üretmekle meşgulüz. Dahası, tüm bu varoluşsal krizlerle baş edebilmek için bir araya geleceğimiz yerde, uluslar arası gerilimler 

tırmanıyor, global işbirliği her geçen gün zorlaşıyor, ülkeler kıyamet günü senaryolarına hazırlanır gibi silahlanıyor; üstelik yeni bir dünya savaşı artık o kadar da imkânsız görünmüyor.

Biz, Sapiensler o kadar bilgeysek, neden kendimize bu kadar zarar veriyoruz?

… ..

… .. 

Dolayısıyla aslında gücü kötüye kullanmamıza neden olan şey kişisel psikolojik durumumuz değildir. Ne de olsa insanla açgözlülük, kibir ve acımasızlığın yanında merhamet, sevgi, alçakgönüllülük ve neşe gibi hislere sahiptir. Tümümüzün en kötü üyelerinde açgözlülüğün ve zalimliğin baskın olduğu ve bunun da ellerindeki gücü kötüye kullanmalarına yol açtığı doğrudur. Ancak insan toplulukları neden gücü durmadan , aralarındaki en kötülere teslim ediyor.? Mesela 193’de çoğu Alman aslında psikopat değildi. O halde niçin Hitler’e oy verdiler?

Kontrol edemeyeceğimiz güçleri çağırma eğilimimiz bireysel psikolojik durumumuzdan değil türümüzün sahip olduğu, kitleler halinde işbirliği yapma becerisinden kaynaklanır. Bu kitabın temel argümanı, insanlığın devasa işbirliği ağları inşa ederek muazzam bir güç kazanırken, bu ağların ortaya

22 Kasım 2025 Cumartesi

Pentest Günlükleri*


 

Sızma testi ya da Pentest; bir hacker gözüyle sistemlerin güvenliğini taramak, zafiyetleri mümkünse sömürerek tespit etmek ve tüm bulguları bir sonuç raporuyla sunmak, kurum tarafından zafiyetler kapatınca bunu doğrulamasını yapmak üzerine kuruludur.


Hem bir TSE-A Sertifikalı, hem de Endüstriyel Kontrol Sistemlerde EPDK yetkili bir sızma Testi firması olan Bilishim Güvenlik ailesi olarak sürekli sahadayız.


Her ne kadar sızma testi temelde teknik bir çalışma olsa da, her bir sızma testi özünde kendine özgü bir hikâye barındırmaktadır.


Hazırladığımız “Pentest Günlükleri” isimli bu çalışma, bizim sahada deneyimlediğimiz ve her biri kendine ait dersleri barındıran bir ekip olarak her bir testte ayrı bir heyecan yaşıyoruz ve bu heyecanın hikayelerini

sizlerle paylaşmak istedik. 

Dünyayı Dönüştüren & Adam Galileo*


 

Archimed ve Kainat

Yoksulluk, Vincenzo Galilei’yi ölesiye bıktırmıştı. Ne soylu kökeni ne iyi bir müzisyen şöhreti ne de iyi bir müzik kuramcısı olması gururlanmasına yetiyordu. Haksız da sayılmazdı aslında. Geçimini kumaş ticareti yaparak sağlıyordu ama işleri son derece kötüydü ve düzelecek gibi de görünmüyordu. Tek umudu büyük oğlu Galileo’nun seçeceği meslekti: Oğlu mutlaka tıp fakültesine girmeli, doktor olmalıydı.

Galileo, babasının yönlendirmesiyle Latin ve Yunan dillerini öğrenmişti. Şiire ve resme karşı ilgi duyuyor, iyi keman çalıyordu. Galileo, hem el sanatı ustalarının çalışmalarını izlemeyi hem de kendisi bir şeyler yaratmayı seviyordu. Galileo Galilei, 5 Eylül 1581’de, babasının isteği üzerine Pisa Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrenime başladığında on yedi yaşını yeni bitirmişti. 

Aile Floransa’da kaldı. Galileo da Pisa’da. Muzio Tedali adındaki akrabasının yanına yerleşti. Tıp okumak istemediği için mutsuzdu ve üstüne üstlük para sıkıntısı da çekiyordu. Babasının gönderdiği para günlük ihtiyaçlarını bile karşılamaya yetmiyordu. Galileo, resim malzemeleri alabilen insanlara imreniyordu. Meslek seçimi kendine bırakılsaydı, kuşkusuz ressamlığı seçerdi.

Aslında resim yeteneğinin olmadığının da farkındaydı ama geometrik şekiller on büyülüyordu. Galileo kendi başına geometri öğrenmeye başladı, ama başarılı olamadı. Geometri konusunda hiç bilgisi yoktu. 

Eve gitmek için sabırsızlıkla tatili beklemeye başladı. Büyük bir ihtimalle matematiği çok iyi bilen babası ona bu konuda yardım ederdi. Sürekli, her şeyin başının geometri olduğunu ona söyleyen babası değil miydi?

Galileo’nun umutları boşa çıktı. Babası, tıp eğitimini engelleyeceği düşüncesiyle Galileo’nun matematik ve geometri ile ilgilenmesine izin vermedi. İleride tıp doktoru olduktan sonra isterse ”hobi olarak” bu konularla ilgilenebilirdi. Ancak Galileo bu konuda babasını dinlememekte kararlıydı. O sıralarda eline Öklid’in bir kitabı eline geçince, geometri macerası da başlamış oldu. Saatlerce Öklid’in kitabını inceliyor ama anlamakta güçlük çekiyordu. Tam da bu sırada Gelileo’nun şansına, bu konuda ona yardım

16 Kasım 2025 Pazar

Galileo Galilei & Yıldızlardan Gelen Haber*


 

Çevirmenin Önsözü

“... Majestelerine dünyanın herhangi bir yerinden duyup duyabileceğiniz en ilginç havadisi, Padova Üniversitesi’nin matematik profesörü tarafından yazılmış bir kitabı, mektubumun yanında iletiyorum. Bu profesör, ilkin Flandra’da icat edilmiş olsa da daha sonra kendisi tarafından geliştirilen, nesneleri büyütüp yakınlaştıran optik bir alet sayesinde pek çok sabit yıldızın yanı sıra Jüpiter'in etrafında dönen dört yeni gezegen de keşfetmiş. Bununla birlikte Samanyolu’nun uzun zamandır araştırılan varoluş sebebini  ve Ay’ın aslında küre olmadığını, aksine girinti ve çıkıntılarla dolu olduğunu keşfetmiş. En ilginciyse profesörün dediğine göre Ay, Dünya’dan yansıyan Güneş ışınlarıyla aydınlanıyormuş. Böylece eski astronomi çökmüş oldu, artık yenisine  ihtiyacımız var, (...) Yazarı ya çok meşhur olacağı ya da rezil olacağı bir talih bekliyor…” 


İngiltere Krallığı Venedik Büyükelçisi

Sir Henry Wotton’ın (1569-1639)

Salaisbury Earl’üne yazdığı 13 Mart 1610 tarihli mektubu.

(Smith, 1907: 486-487


Elinizde tuttuğunuz  bu kitap, 1564-1642 yıllarında yaşamış büyük bilim insanı Galileo Galilei’nin 13 Mart 1610 tarihinde Venedik’te basılmış Sidereus Nuncius eserinin Latinceden Türkçeye yapılmış ilk çeviridir. Bilim Devrimi’nin fitilini  ateşleyen olaylardan ve bilim tarihi en önemli klasik kaynaklarından biri olan Sidereus Nuncius Galileo’nun 30 Kasım 1609 ve 2 Mart 1610 tarihlerinde Ay, Jüpiter (uydularıyla birlikte) ve çıplak gözle görülemeyen diğer gök cisimleri üzerine yaptığı gözlemleri ihtiva eder.. Bu eser, iyi bir gözlem için gerekli teleskobun nasıl yapılacağına dair bilgileri de içerir. Nitekim yapılan astronomik gözlemle, Galileo’nun, muadil teleskoplardan daha iyi bir teleskop yapabilmiş olması senesindeydi.

15 Kasım 2025 Cumartesi

Çizginin Dışındakiler*


 

Roseto’nun Gizemi

“Bu insanlar Yaşlılıktan Ölüyordu O kadar”

Outlier (çizginin dışındakliler) İsim

1. başlıca ya da ilişkili bir oluşumdan konumlanmış ya da farklı sınıflandırılmış ona şey.

2.ortaya koyduğu değer, seçilmiş diğer örneklerden belirgin biçimde farklı olan istatistiksel gözlem.

1.

Roseto Valfortore, İtalya’da Roma’nın güneydoğusundaki taşra kenti. Foggia’da Apenin dağları eteklerindedir. Ortaçağ köyleri tarzındaki bu yerleşim merkezi, büyük bir meydanın çevresinde kuruludur. Meydanın karşısında bir zamanlar  buraların büyük sahibi konumundaki Sagges ailesinin sarayı Palazzo Marchelesale bulunur. Kemerli bir yol Madonna del Carmine -Our Lady of Mount Carmine- Kilisesi’ne ulaşır. Yamaca tırmanırken daralan taş basamakların iki tarafında birbirine yakın, kırmızı kiremit çatılı , iki katlı evler yer alır. Rosetolu köylüler (paesani) yüzyıllarca çevre tepelerdeki mermer ocaklarında çalıştılar ya da sabahları yamaçlardan aşağıya dört beş mil yürüyüp geceleri bu uzun yolu geri tırmanarak aşağı vadideki taraçalı topraklarda yatırım yaptılar. Hayat zordu. Köy halkı neredeyse  hiç okuma yazma bilmiyordu., son derece yoksuldu ve on dokuzuncu yüzyıl sonlarında okyanusun öte tarafındaki arazi fırsatlarına ilişkin haber Roseto^ya ulaşana dek ekonomik anlamda iyileşme umudu pek yoktu.

1882 yılı Ocak ayında Rosetoludan bir grup 10 adamla bir erkek çocuk- New York’a yelken açtı. Amerika’daki ilk gecelerini Manhattan’ın  Küçük İtalya’sı Mulberry Caddesi’ndeki bir barda yerde uyuyarak

Seyir Defteri*

 

Sunuş

Bu yapıt Kristof Kolomb'un keşif yolculuklarına benzer bir başka yolculuğun ürünü: Şiirin “uygar” toplumlardaki işleviyle  “ilkel” topluluklardaki işlevini kjarşılaştırmak, günümüzde “söz”ün (dolayısıyla şiirin)  neler olduğunu saptamak için kitaplar, ülkeler ve tanrılar arasında kırk yıl süren bir yolculuğun.

İnsanoğlunun beş bin yıllık şiir serüveninden derlediğim ürünleri bir araya getiren Yeryüzü Şiiri il Yeryüzü Destanları adlı yapıtlarım bu çetin yolculukla oluşmuştu. Şiir yaratısının iki ana kaynağından derlenmişti bu ürünler; biri Batı’dan alınma hazır kalıpla “yabanıl, ilkel” diye tanıyageldiğimiz insan soyları (Kızılderililer, Eskimolar, Afrika Zencileri vb.) öteki de ilk çağ öncesi uygarlıklar(Sümerler, Mısırlılar, Hititiler, Hintliler, Çinliler…) ya da Eski Dünya’nın etki alanı dışında gelişmiş uygarlıklar (İnkalar, Aztekler, Mayalar…) İzlerini beş bin yıl öncesine dek sürebildiğimiz şiir duyarlığı bunu taşıyan halklara zamanla yok olmuş olsalar bile değişik diller ve halklarla yeni yeni dallar sürerken, Amerika anakarasında yaşamış halkların şiirsel yaratıları on altıncı yüzyılda son buluyor, yeryüzü ağacının ulu bir dalı dibinden budanmış oluyordu.

O yüzyıla girerken Avrupa’da baş döndürücü bir hızla başlayan sömürgecilik bu yeni bulunmuş anakaranın az gelişmiş ya da çok gelişmiş bütün uygarlıklarını silip süpürmüş,neredeyse bütünüyle ortadan kaldırmıştı. Maya, Aztek, Toltek, İnka yaratılarını çevirirken bu kopukluk insanlığın  ortak zenginliklerinin doğal mirasçısı olan bende eksilmeyen bir sızı bıraktı.

Tarihin dönüşümleri için sorumlu aranmaz elbette, kendi kendinin sorumlusudur o, kendi mantığını yine her çağda kendisi çizerek her türlü dış etkinin ötesine akar gider. Ama ben bu “sızı” için bir sorumlu aramaktan kendimi alamadım yine. Böyle doğdu böyle yapıt. 

Kristof Kolomb: dünyayı değiştiren adam.

Tutkulu, inançlı, düşsever bir kişi.

Kafasına koyduğunu gerçekleştiren bir eylem adamı.

Kendi deyimiyle “okyanus denizi”nde batıya doğru gitti mi” Hint Ülkeleri” ulaşacağını, büyük zenginlikler elde edeceğini uman, gözünü altın hırsı bürümüş bir serüvenci.

12 Kasım 2025 Çarşamba

Gurbet Kuşları*

 

Taa Kurtalan’dan kalkıp, yolu üzerindeki irili ufaklı istasyonlardan topladığı çeşitli yolcularla tıka basa dolu ”Kuşluk treni” Haydarpaşa Garı’na girdi. Ağırlaştı. Sonra da ıslak fışıltılarla rayların üzerine upuzun serildi. kaldı.

Koşanlar, koşuşanlar… Koşan, koşuşanlar arasında istasyon görevlilerinden başka gar hamalları, yolcularını karşılamaya gelmiş fötr şapkalılar, mantolu, tayyorlular. İlk şaşkınlık, ilk heyecandan sonra her şey durur gibi old. Vagonlardan bavul, sepet, heybeleriyle ineneler, öteberilerini vago npencerelerinden hamallara uzatanlar…

“Gurbet Kuşları katarın en arka vagonlarından iniyorlardı, kara kara, kuru kuru. Ne karşılamaya gelenler vardı, ne de çoğunun bavullarıyla sepeti, hatta yorganı. Yorganı olanlar, yorganlarını birer er kaputu gibi dürmüş, kırnapla çeke çeke bağlamışlardı. Bir, beş, on değil, yirmi otuz, kırk, elli, belki de daha çoktular. Anadolu içlerinden kopup gelen her tren, her “Kuşluk Treni”, her gelişinde gurbet kuşlarını toparlayıp getiriyordu İstanbul’a. Yol, yıkım, yapım üzerine çok iş vardı İstanbul’da. Karınlar doyuyor, sılaya para bile salınıyordu. Köy yerinde şunun bunun tarlasında üç gün iş, beş gün duvar diplerinde barbut atacaklarına, bir tren parası denkleştirip İstanbul’un yolu tutulmalıydı. Ne yapıp yapıp gidenler, birkaç ay sonra değişmiş dönüyorlardı. Taralı saçları, kopçalı sarı kalemleri, karton kaplı cep defterleri, arkaları çıplak kadın resimli cep aynası, Tahtakale’den uydurulmuş  üst başlarıyla köy yerinde dolanıyor, köy kahvelerinde, delikanlı meclislerinde İstanbul’u dillerinden düşürmüyorlardı. İstanbul’da bir İstanbul’du. Dil ile tarifi mümkünsüz. O taksiler, o dolmuşlar, o tramvaylar, otobüsler, vapurlar…

“Papur ne ki lan?” diye sorulsa, bıyık altından gülünüveriyor, “Dilinen tarifi gayri mümkünsüz!” denilip

geçiliyordu.

Sonra, karılar vardı İstanbul’da. Dudakları kırmızı kırmızı, saçları kıvır kıvır karılar. Gülüverince

yanaklarında güller açan, kolları çıplak kadınlar. Her önüne gelene gülüveriyor, işarmar edenin ardına

takılıveriyorlardı. Üstün başın kirli, yırtık pırtık olsun isterse. Yeter ki delikanlı ol. Delikanlı olmak vardı

İstanbul’da. Delikanlı oldun mu yaşadın!