Kendimize Homo Sapiens, yani bilge insan dedik. Fakat bunun hakkını verip vermediğimiz tartışmalı bir mesele.
“Yüz bin yıldan uzundur, biz Sapiensler azımsanamayacak kadar büyük güce sahip olduk. Yalnızca keşiflerimizi, icatlarımızı ve fetihlerimizi listelesek ciltler dolusu kitap yazılır. Ancak güç, bilgelik demek değil, üstelik yüz bin yıllık tüm bu keşifler, icatlar ve fetihlere rağmen insanlık kendini büyük bir varoluş krizinin içinde buldu. Çok yanlış tercihler yaptığımız için şimdi ekolojik bir çöküşün sınırlarına dayandık. Öte yandan hâlâ yapay zeka gibi kontrolünü kaybedebileceğimiz, bizi köleleştirme, hatta yok etme potansiyeline sahip yeni teknolojiler üretmekle meşgulüz. Dahası, tüm bu varoluşsal krizlerle baş edebilmek için bir araya geleceğimiz yerde, uluslar arası gerilimler
tırmanıyor, global işbirliği her geçen gün zorlaşıyor, ülkeler kıyamet günü senaryolarına hazırlanır gibi silahlanıyor; üstelik yeni bir dünya savaşı artık o kadar da imkânsız görünmüyor.
Biz, Sapiensler o kadar bilgeysek, neden kendimize bu kadar zarar veriyoruz?
… ..
… ..
Dolayısıyla aslında gücü kötüye kullanmamıza neden olan şey kişisel psikolojik durumumuz değildir. Ne de olsa insanla açgözlülük, kibir ve acımasızlığın yanında merhamet, sevgi, alçakgönüllülük ve neşe gibi hislere sahiptir. Tümümüzün en kötü üyelerinde açgözlülüğün ve zalimliğin baskın olduğu ve bunun da ellerindeki gücü kötüye kullanmalarına yol açtığı doğrudur. Ancak insan toplulukları neden gücü durmadan , aralarındaki en kötülere teslim ediyor.? Mesela 193’de çoğu Alman aslında psikopat değildi. O halde niçin Hitler’e oy verdiler?
Kontrol edemeyeceğimiz güçleri çağırma eğilimimiz bireysel psikolojik durumumuzdan değil türümüzün sahip olduğu, kitleler halinde işbirliği yapma becerisinden kaynaklanır. Bu kitabın temel argümanı, insanlığın devasa işbirliği ağları inşa ederek muazzam bir güç kazanırken, bu ağların ortaya
çıkan gücün yanlış kullanılmasına zemin hazırladığıdır. O halde sorunumuz bir ağ sorunudur.Özellikle de bir bilgi sorunudur. Bilgi, ağların dağılmamasını sağlayan, onları bir arada tutan tutkaldır. Sapiens on binlerce yıldır tanrılarla, sihirli süpürgelerle, yapay zekâyla ve yüce dediği daha birçok şeyle ilgili hikâyeler yaratıp onları yayarak geniş ağlar yaratmış ve onları korumayı başarmıştır. … …
…. …
Asil Yalan
… ..
… .. Ulusumuzun Tanrı tarafından seçilmiş bir halk olduğuna, bir misyon yüklendiğimize inanmak çok daha kolaydır. Bu basit hikâye İsrail’den İran’a, ABD’den Rusya’ya kadar sayısız siyasetçi tarafından defalarca anlatılmıştır.
Birincisi, hakikat genellikle acı verici ve rahatsız edicidir; onu yumuşatmaya, bizi iyi hissettirecek bir şekle sokmaya
çalıştığımızdaysa gerçekliğini yitirir. Öte yandan kurmacalar en ince detayına dek biçimlendirilebilir. Her ulusun tarihinde vatandaşlarının kabul
etmek, hatırlamak istemediği bazı karanlık hadiseler vardır. Seçim konuşmasında, İsrail’in Filistin’i işgali sırasında Filistinli siviller yaşattığı acıları detaylı anlatan İsrailli siyasetçinin pek oy alması mümkün değildir. Fakat Yahudilerin
geçmişindeki rahatsız edici gerçekleri göz ardı edip görkemli hatıralara odaklanarak, gerektiğinde gerçekleri
süsleyip bir mit yaratan siyasetçi iktidara gelebilir. Bu yalnızca İsrail için değil , tüm ülkeler için geçerlidir. Kaç
İtalyan ve Hint, ülkesi hakkında çıplak gerçekleri duymak ister ki? Gerçeklere tavizsiz bağlılık bilimsel gelişmeler
için elzemdir, aynı zamanda şayan bir egzersizdir ama kazandıran bir siyasi strateji değildir.
Platon, Devlet’inde tarif ettiği ütopik anayasasının “asil yalan”a, yani toplumsal düzenin kökeni hakkında, yurttaşların sadakatini garantileyecek ve anayasayı sorgulamalarını
engelleyecek kurmaca bir hikâyeye dayanacağını tasavvur etmişti. … … …
Belgeler
Kâğıttan Kaplanların Isırığı
Hikâyeler, insanların geliştirdiği ilk önemli bilgi teknolojisiydi. Bütün büyük ölçekli işbirliklerinin temelini
atarak insanların yeryüzündeki en güçlü hayvan haline gelmesini sağlamıştı. Buna rağmen bilgi teknolojisi
bağlamında hikâyelerin belirli sınırları vardı.
… ..
… …
Ukraynalı Yahudi Bialik 1890’larda ve yirminci yüzyılın ilk on yılında, Avrupalı Yahudilerin uğradığı zulümlerden ve karşı koyamayacak kadar güçsüz olmalarından yakınan halkı silahlandırarak kendini savunmaya,
Filistin’e göçüp orada kendi devletlerini kurmaya, yani kaderlerini kendi ellerine almaya çağıran birçok şiir ve öykü yazmıştı. En etkileyici şiirlerini 1903’te, 49 Yahudi ‘nin öldürüldüğü ve onlarcasının yaralandığı Kişinev Pogromunun ardından kaleme almıştı. “Katliam Şehrinde” şiirinde, bu zulmü işleyen kana susamış anti seminist güruhu lanetlerken Yahudileri de pasifli
kleri ve çaresizlikleri yüzünden eleştiriyordu.
Bialik şiirinde Yahudi kadınların, kocaları ve kardeşleri müdahale etmekten korktukları için yakın bir yerde saklanırken toplu tecavüze uğradığı yürek burkan bir sahneyi betimliyordu. Yahudi erkekler şiirde, Tanrı’ya bir mucize için sessizce dua eden ama bekledikleri mucize asla gerçekleşmeyen korka farelere benzetiliyordu. Dahası şiir pogromdan kurtulmayı başaranların tüm bu olayları yaşamalarına rağmen silahlanmayı düşünmediğini, yetmezmiş gibi bunu yerine tecavüze uğrayan kadınların geleneklere göre “kirlenmiş” mi, yoksa hâlâ “lekesiz” mi olduğuna dair Talmudik münakaşalara girdiklerini anlatıyordu. Şiir bugün bile İsrail'deki birçok okulda zorunlu olarak okuytuluyor. Ayrıca şiir, iki bin yıl boyunca tarihin en barışçı insan topluluklarından biri olan Yahudilerin, nasıl dünyanın en korkutucu ordularından birini kurduğunu anlamak isteyenler için de faydalı bir okumadır. Bialik boşu boşuna İsrail’in ulusal şiiri seçilmemiştir.
Tüm yaşamını Ukrayna’da geçirmiş Bialik’in, Doğu Avrupa’daki Aşkenaz Yahudilerine yapılan zulmü en ince detayına kadar anlayamamış olması, Filistin’deki koşulları pek anlayamaması, bölgede sonraki yıllarda da Araplar ve Yahudiler arasında çıkacak çatışmaları alevlendirecekti. Bialik’in şiirleri, Yahudileri kendilerini askeri olarak güçlendirmek ve ülkelerini kurmak zorunda kalmış mağdurlar gibi görmesine yol açtı; fakat Filistin’in Arap halkları veya Ortadoğu yerlisi Mizrahi Yahudileri için ortaya çıkabilecek feci sonuçlarıpek dikkate alınmamıştı. 1940’ların sonunda Arap-İsrailli çatışması patlak verdiğinde , yüz binlerce Filistinli ve Mizrahi Yahudisi Ortadoğu’daki ana yurtlarından sürüldü; tüm bu yaşananlarda, neredeyse yarım yüz yıl önce Ukrayna’da yazılmış şiirlerin de payı vardı.
Bialik şiirlerini yazarken Macar Yahudisi Theodor Herzl, 1890’lar ve yirminci yüzyılın ilk yarılarında filizlenen Siyonist hareketi örgütlemekle meşguldü. 1986 tarihli Yahudi Devleti, Herzl’in Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması idealini özetleyen bir manifesto niteliğindeydi ve 1920’de kaleme aldığı The Old New Land (Eski Yeni Vatan) 1923’te geçen ve yazarın kafasında şekillendirdiği müreffeh Yahudi devletini konu eden ütopik romandı. Kaçınılmaz bir şekilde Filistin'deki gerçekleri göz ardı eden bu iki kitap , Siyonist hareketin şekillenmesinde son derece etkili oldu. The Old New Land İbranice’de Tel Aviv ismiyle (biraz yorum katılmış bir isim tercihiyle) yayımlandı. Yayımlanmasından yedi yıl sonra kurulan Tel Aviv şehri, ismini tam da bu kitaptan alacaktı. Bialik’in İsrail’in ulusal şairi, Herzl’in ise devletin en önemli vizyoneri olarak bilinmesi boşuna değildir.
Bilaik ve Herzl’in ilmek ilmek dokuduğu hikâyeler, içinde yaşadıkları dönemin pek çok can alıcı gerçeğini görmezden geliyordu; bu gerçekledn en önemlisi de 1900’lerde 600.000 kişilik toplam nüfusun yalnızca yüzde 6 ila 9’unu Yahudilerin olşturduğuydu. Bialik ve Herzl bu gibi demografik gerçekleri göz ardı ederken mitolojiye, bilhassa da modern Siyonizmin bel kemiğini oluşturan Kitabı Mukaddes’teki hikâyelere bel bağlıyorlardı. Ayrıca on dokuzuncu yüzyılda hemen her etnik grubun yarattığı milliyetçi mitlerden de çok etkilenmişlerdi. Ukrayna Yahudisi Bialik ve Macar Yahudisi Herzl, daha önce şair Taras Sevçenko’nun Ukrayna, Sandor Petöfi’nin Macar ve Adam Mickiewicz’in Polonya milliyetçiliği için yaptıklarını Siyonizm için yapmıştı. Herzl diğer ulusal hareketlerin gelişimini gözlemleyerek, ulusların “hayallerden, şarkılardan ve fantezilerden “ doğduğunu yazmıştı.
Fakat hayaller, şarkılar ve fanteziler ilham verici olsa da tıkır tıkır işleyen bir ulus yaratmaya yetmez. Bialik mücadeleci Yahudi nesillerine esin kaynağı olmuştu ama sağlam bir ordu kurup devamlılığını sağlamak için vergi toplamak ve silah satın almak gerekiyordu. Herzl’in ütopik romanı Tel Aviv’in temellerini attı, fakat şehri ayakta tutmak için … ..
… ..
Hesap cetvelleriyle hikâyeler birbirini tamamlar. Ulusal mitler vergi kayıtlarını meşrulaştırırken vergi kayıtları da bu hikâyelerin işleyen okullara, hastanelere dönüşmesini sağlar. Benzer bir durumda finans alanında da karşılaşırız. Dolar, sterlin ve bitcoin insanların aynı hikâyeye ikna olmasıyla ortaya çıkar; dahası bankacılar, maliye bakanları ve yatırım gurularının anlattığı hikâyelerle değerleri yükselir veya düşer. … ..
… ..
Hesap cetvelleriyle ilgili en önemli sorun ve hikâyelerle arasındaki en büyük fark , cetvellerin hikâyelerden çok daha sıkıcı olmasıdır; bu yüzden hikâyeleri kolayca hatırlarken cetvelleri ve listeleri hatırlamakta zorlanırız. Bu, insan beyninin bilgiyi nasıl işlediğiyle ilgili önemli bir gerçeği ortaya çıkarır. Beyinlerimiz çok fazla bilgi olsa bile, o bilgiyi hikâyeye dönüştüğünde özümseme, hatırlama ve işleme konusunda başarılı olacak şekilde evrimleşmiştir.
… ..
… ..
Biyolojik Dramalar
… ..
… .. 1994 Ruanda soykırımında Hutu propagandası, Tutsilerin hamamböcekleri olarak bahsetmiştir. Naziler, Yahudileri farelere benzetmiştir. Deneyler, şempanzelerin de diğer gruplara mensup yabancı şempanzeleri görünce iğrenme tepkileri sergilediklerini gösteriyor.
Belki de başka hiçbir kültürde biyolojik açıdan”saflık ve saf olmamak”, geleneksel Hinduizm’deki kadar aşırı uçlara taşınmamıştır. Saf Brahmanlar en üstte, saf olmadığı iddia edilen ve önceleri Dokunulmazlıklar olarak bilinen Dalitler en altta olmak üzere, sözde saflık seviyelerine göre sıralanan özneler arası bir kast sistemi inşa edilmiştir. Meslekler, eşyalar ve günlük faaliyetler de saflık seviyelerine göre sıralanmış, “saf olmayan” kişilerin “saf” insanlarla evlenmeleri, onlara dokunmaları , onlar için yemek hazırlamaları ve hatta yanlarına yaklaşmaları dahi katı kurallarla yasaklanmıştı. … ..
… ..
… ..
Mucize Belgesi
… ..
Geleceğin özellikleri yapay zekâ temelli bilgi ağları, eskisinden birçok açıdan farklı olacaktır. Birinci kısımda mitoloji ve bürokrasinin büyük ölçekli ağlar için ne denli önemli olduğunu tartışırken, ikinci kısımda bürokratların ve mit yapıcıların rolünü yapay zekânın nasıl üstlendiğini göreceğiz. Yapay zekâ sistemleri, verilere nasıl ulaşacağını ve işleyeceğini insan bürokratlardan çok daha iyi biliyor. Üstelik yapay zekâ günbegün çoğu insandan çok daha iyi kikâyeler uydurma becerisi kazanıyor.
Fakat yirmi birinci yüzyılın yapay zekâ temelli bilgi ağlarını keşfetmeden , yapay zekâ mit-yapıcılarının ve yapay zekâ bürokratlarının sunduğu tehlike ve vaatleri incelemeden önce, bilgi ağlarının uzun vadeli tarihi hakkında bazı şeyleri, daha ziyade gerçeklik ve düzen arasında bir denge kurmaya çalıştığını görüyoruz.O halde hangi mekanizmalar bürokrasi ve mitolojinin gerçek bağını koparmasına mani olabilir. ve hangileri biraz düzensizlik pahasına da olsa, bilgi ağlarının tespit edilip düzeltmesini sağlayabilir?
İnsan bilgi ağlarının neden olduğu sorunlarla nasıl başa çıktığı sonraki iki bölümün temel meselesi olacak. Diğer bir bilgi ağını icadını, kutsal kitapları odağımıza alarak başlayacağız. Kitabı Mukaddes ve Kuran gibi kutsal kitaplar, hem toplumun gereksinim duyduğu tüm hayati bilgileri içermesi hem de tüm hata ihtimallerinden arınması amaçlanmış bir bilgi teknolojisidir. Peki bir bilgi teknolojisinin asla hata yapmayacağına inanmanın sonuçları nelerdir? Yanılmaz kabul edilen kutsal kitapların tarihi, bilgi ağlarının sınırlarını göz önüne sererken, yirmi birinci yüzyılda mutlak doğru kabul edilen yapay zekâlar yaratma meraklılarına önemli dersler verilir. … ..
(* altı çizili cümlelerde bozukluk olabilir)
… ..
4
Hatalar
Kusursuzluk Fantezisi
Kitabı Mukaddes ve Kuran gibi kutsal kitaplar, insan hayatından sıyrılabilen teknolojilerdir; Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi yazılı metinlere dayanan dinler bu teknolojilerin temelleri üzerine kurulmuştur. Bunların nasıl çalıştığını anlayabilmek için öncelikle, bir kitabın ve kitabı diğer yazılı metinlerden ayoran şeyin ne olduğunu açıklamalıyız. … ..
… ..
Tanah’ın Ortaya Çıkışı
… ..
… ..
Bölünmüş Tanah
… ..
… ..
Nitekim Kıyamet kitabıyla (Vahiy kitabı olarak da bilinir) dünyanın sonunu
anlatan yalnızca Aziz Yuhanna değildi. O dönemlerden başka birçok kıyamet kitabı kalmıştı: örneğin Petrus’un Kıyameti, Yakub’un Kıyamet’i ve hatta İbrahim’in Kıyamet’i anlatan. İsa’nın yaşamı ve öğretileri hakkındaysa ilk Hristiyanların Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın dört İncilinin yanı sıra Petrus İncili, Meryem İncili, Hakikat İncili gibi başka birçok İncil vardı.
… ..
… .. Hıristiyanlar her geçen gün daha fazla İncil, risale, kehanet, mesel, dua ve diğer dini metinleri kaleme aldıkça, hangisinin gerçekten dikkate değer olduğunu anlamak güçleşti. Tüm bunları düzenleyecek bir kuruma gereksinim duydular. İşte yeni Ahit böyle dünyaya geldi. Yahudi hahamların tartışmalarından Mişna ve Talmud ortaya çıkmıştı. Hristiyan rahipler, piskoposlar ve teologlar da Yeni Ahit’i üretiyordu.
… ..
….. ..
… .. Hristiyanlar “Kutsal Kitap“ dediklerinde, Eski Ahit ve Yeni Ahit’in bir arada olduğu bir kitaptan bahsederler. Fakat bunu tam aksine, Yahudilik Yeni Ahid’i kesinlikle kabul etmez ve Yahudiler “Kutsal Kitap“ dediklerinde yalnızca Mişna ve Talmud’la desteklenen Eski Ahit’i kastederler. İlginçtir ki İbranicede bugün bile, Hıristiyanların hem Eski hem de Yeni Ahit’i kapsayan kutsal kitabını tanımlayan bir kelime yoktur. Yahudiler onları tamamen ilgisiz iki ayrı kitap gibi görür ve muhtemelen dünyanın en yaygın kitabı olmasına rağmen, ikisinin de bir arada bulunduğu bir kitabın varlığını kabullenmezler.
… ..
….. ..
… .. Ermeni Kilisesi Vahiy kitabı hakkında karar vermek için bin yıl düşünüp sonunda, Katolik ve Protestan Kiliselerinin sahte… ..…
….. ..
Birçok Yahudi’nin Eski Ahit hahamlarının eliyle düzenlendiğini unutması gibi çoğu Hıristiyan da Yeni Ahit’i konseylerin derlediğini unutup onu Tanrı’nın mutlak doğru sözleri gibi görmeye başladı. Kutsal kitapların hükümdarlığının mutlak kaynağı olduğu düşünülürken, kitapların düzenleme süreçleri asıl gücü kitabı derleyenlerin eline teslim etmişti.
Yahudilikte Eski Ahit ve Mişna’nın kanonlaştırılması, hahamlık kurumunun oluşup güçlenmesiyle eşzamanlı ilerlemişti. Hıristiyanlıkta Yeni Ahit’in kanonlaştırılmasıyla birleşik bir kilisenin yaratılmasıyla uygun adım ilerledi. Hristiyanlar Piskopos Athhanasiusgibi kilise görevlilerine Yeni Ahit’te okudukları yüzünden güveniyordu; fakat Yeni Ahit’te okuduklarını güvenmeleri gerektiğini de zaten piskoposların öğütlerinden öğrenmişlerdi. Tüm yetkiyi yanılmaz bir insanüstü teknolojiye teslim etme girişimi, yeni ve son derece güçsüz bir insan kurumunun, kilisenin yükselmesine yol açtı.
Yankı Odası
… ..
… ..Katolik Kilisesi istemediği metinlerin çoğaltılmasını ve dağıtılmasını yasaklarken onayladığı metinlerin kopyalarını yaymak için gücünü ve zenginliğini kullandı.
Kilise kendilerinden farklı, özgürce düşünenlerin zaman zaman dinen sapkın fikirler üretmesini engelleyemiyordu kuşkusuz. Fakat kopya atölyeleri , arşivler ve kütüphaneler ortaçağ bilgi ağında kilit noktaların kontrolünü elinde tuttuğundan, bu dinden sapmış insanların kitaplarının çoğaltılmasını ve dağıtılmasını engelleyebiliyordu. … ..
… ..
… .. Oxford Üniversitesi’nin 1409 tarihli kararnamesinde, üniversitede incelene “tüm yeni metinlerin” “başpiskopos tarafından atanan 12 teologdan oluşan bir kurul tarafından” oybirliğiyle onaylanması şart koşuluyordu.
Kilise yalnızca kendi düşüncelerini destekleyen kitapların dağıtılmasını izin vererek toplumu bir yankı odasına hapsetmeye çalışıyordu; halk kiliseye güveniyordu çünkü neredeyse okudukları tüm kitaplar zaten kilisenin görüşlerini destekliyordu. … ..
… ..
Matbaa, Bilim ve Cadılar
İnsanların hata yapma olasılıklarından kurtulmak için tüm güç ve otoriteyi hatasız olduğu düşünülen bir metne devretme girişimi asla başarılı olamadı. Eğer hâlâ bu durumun Yahudi hahamların veya Katolik rahiplerin münferit hatalarından kaynaklandığını düşünenler varsa, Protestan Reformunun tıpatıp aynı deneyim üzerinden sonuçlara vardığını dikkate almalıdır. Luther, Calvin ve onların halefleri, sıradan insanlarla kutsal kitap arasında, insanların yarattığı hiçbir kurumun girmemesi gerektiğini savunuyordu. Onlara göre Hıristiyanlar, Kitabı Mukaddes’in etrafında gelişen tüm asalak bürokrasiden vazgeçmeli ve Tanrı’nın orjinal sözüne kulak vermeliydi. Ancak, Tanrı'nın sözü hiçbir kendini açıklayamadı, bu yüzden Lutheranlar ve Calvinistler değil, sayısız diğer Protestan mezhebi de nihayetinde kendi kilise kurumlarını kurdu ve bunlara yorumlama ve sapkınları cezalandırma yetkisi verdi.
Mutlak doğru metinler sadece, yanılabilir ve otoriter kiliselerin yükselmesine yol açıyorsa insanların yaptığı hataların neden olduğu sorunlarla başa nasıl başa çıkılabilir? … .. …. .. Emsal teşkil etmesi adına, bilgi ağları tarihinin en önemli dönemlerinden birine, Avrupa’daki matbaa devrimine bakalım. On beşinci yüzyılın ortalarında Avrupa’da matbaaların kurulmasıyla, Katolik Kilisesi onay vermese de, metinlerin nispeten hızlı, ucuz ve kontrol dışı ve kitlesel olarak üretilmesi mümkün oldu. 1454’ten 1500’e kadar geçen 46 yıl içinde, Avrupa’da 12 milyondan fazla cilt basıldığı tahmin ediliyor. Buna karşılık önceki bin yılda elle sadece 11 milyon cilt kopyalanabilmişti. 1600’lere gelindiğinde, hiçbir dine inanmayanlar , devrimciler, ilk bilim insanları gibi radikal olduğu düşünülen herkes, kaleme aldığı görüşlerini her zamankinden çok daha hızlı, etkili ve kolay bir şekilde yayabiliyordu.
… .. .. Avrupa’daki matbaa devrimi, Katolik Kilisesi’nin Avrupa bilgi ağı üzerindeki hâkimiyetinin kırıldığı bir zafer ânı olarak selamlanır genellikle. … .. İddiaya göre bu devrim, insanların çok daha özgür bilgi alışverişinde bulunmasını sağlayarak bilimsel devrimin başlamasına yol açmıştır. Bu iddianın doğruluk payı vardır. Baskı teknolojileri gelişmeseydi Copernicus, Galileo ve meslektaşlarının düşüncelerini geliştirip yaymaları kesinlikle çok daha zor olacaktı.
… ..
… ..
Matbaa, Bilim ve Cadılar
… ..
… .. Cadı avcıları, şeytanı ve suç ortaklarını ararken son derece titiz ama şeytani kötülüğü gerçekten bulmaları için aynaya bakmaları yeterliydi. … ..
… ..
… .. Cadı avları, insan eliyle yaratılan bilgi kirliliğinin en karanlık yüzünü sergiliyor. … ..
… .. Tıpkı hahamların Talmud üzerinde giriştikleri beyin fırtınaları ve Hıristiyanların kutsal metinlerinin skolastik tartışmaları gibi, cadı avları da hem gerçekliği temsil etmiyor hem de yeni bir gerçeklik yaratan ve günden güne büyüyen bir bilgi okyanusundan besleniyordu. Cadılar nesnel bir gerçeklik değildi. … ..
… ..
… .. Tüm bu bilgiler çok büyük bir güç ve düzen sağlamıştı; bu güç bazı insanların otorite kazanması ve toplumun tüm kesimlerini disipline etmesi için bir araçtı.
… ..
…..
Cehaletin Keşfi
… ..
….. Katolik Kilisesi’nin tarihinin de gösterdiği gibi, bu tür kurumlar denetim ve telafi kurumlarını kendilerine yönelik her türlü eleştiriyi bastırmak için kullanılabilir, tüm alternatif görüşleri yanlış olarak yaftalayabilir ve kurumun hatalarının ortaya çıkarılmasını ve düzeltilmesini engelleyebilir. O halde erklerin daha fazla güç elde etmek yerine gerçeklik arayışını derinleştirmek adına kullanan, daha iyi denetim ve telafi kurumları kurmak mümkün mü?
Erken dönem modern Avrupa tam da bu tür düzenleyici tanıklık etti ve bilimsel devrimin temelini, matbaa ya da Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine gibi spesifik kitaplardan ziyade, bu kurumlar oluşturdu. Son derece kilit rol üstlenen bu kurumlar üniversiteler değildi. Bilimsel devrimin en önemli öncülerinin çoğu üniversite profesörü değildi. Mesela Nicolaus Copernicus, Robert Boyle, Tycho Brahe ve Rene Descartes akademik görevlerde bulunmadı. Spinoza, Leibniz, Locke, Berkeley, Voltaire, Diderot ya da Rousseau da öyle. … ..
… ..
…..
Başlangıçta bu yeni kurumlar, insan toplumlarını yeniden şekillendirmeye yetecek güçten yoksun, sanki bir örümcek ağı gibi narin ve dayanıksız görünüyordu. Cadı avı uzmanlarının aksine, Philosophical Transactions of the Royal Society editörleri kimseye işkence yapamaz, insanları öldüremezdi. Dahası Katolik Kilisesi’nin aksine, bilim akademileri devasa toprakları, ödenekleri ve bütçeleri yönetmiyordu. Bilimsel kurumlar eşi benzeri görülmemiş bir güvenirlik iddiası sayesinde nüfuz kazandı. Bir kilise, insanların kendisine güvenmesini çünkü mutlak hakikati yanılmaz bir kutsal kitap formunda ellerinde tuttuğunu söylerdi. Buna karşın bilimsel kurumlar, kendi hatalarını ortaya çıkaran ve düzelten güçlü telafi mekanizmaları geliştirdiği için otorite kazanmıştı. Bilimsel devrimin motoru baskı teknolojisi değil, işte tam da bu telafi mekanizmasıydı.
Başka bir deyişle, bilimsel devrim cehaletin keşfedilmesiyle başlamıştı. Kitaplı dinler, yanılmaz bir bilgi kaynağına erişimleri olduğunu varsayıyordu. Hıristiyanların Kitabı Mukaddes’i, Müslümanları Kuran’ı, Hinduların Vedaları ve Budistleri Tipitaka’sı vardı. Bilimsel kültürün böyle bir kutsal kitabı yoktur, dahası kahramanlarından herhangi birinin hatasız bir peygamber, aziz veya üstün zekâlı olduğu iddia edilemez. Bilimsel tasarı işe hatasızlık fantezisini reddederek başlar ve hata yapmanın kaçınılmazlığını kabullenen bir bilgi ağı inşa eder. Kuşkusuz Copernicus’un Darwin’in ve Einstein’ın dehası hakkında çokça konuşulur fakat bu insanların görüşlerinin mutlak doğru olduğuna dair geliştirilmiş bir inanç yoktur. Hepsi bir yerlerde hata yapmıştır ve en ünlü bilimsel eserlerde bile hatalar ve boşluklar mevcuttur.
Bu gibi dâhiler de onaylanma temayülünden mustarip olduğundan, hatalarını düzelteceklerine güvenemezsiniz. Bilim bir ekip işidir; tekil bilim insanlarından ya da mesela mutlak doğru tek bir kitaptan ziyade kurumsal işbirliğine dayanır. Mutlaka kurumlar da hata yapabilir. Fakat yine de bilimsel kurumlar kiliseye riayetten ziyade şüpheciliğin ve yenilikçiliğin karşılığını aldığından, dini kurumlardan farklılardır. … ..
…. ..
… .. Bilimin alametifarikası yalnızca şüphecilik değildir, aynı zamanda kendinden de şüphe etmektir ve her bilimsel kurumun kalbind güçlü bir telafi mekanizmasına rastlarız.
Telafi Mekanizmaları
Bilgi teknolojisi olarak telafi mekanizmaları kutsal kitapların tam karşısında konumlanır. Kutsal kitap mutlak doğru kabul edilir. Telafi Mekanizmalarıysa her insan ve kurumun hata yapabileceği görüşünü benimser. … ..
… ..
Yayınla ya da Yok ol
Bilimsel telafi mekanizmalarını güçlendiren şey, bilimsel kurumların hatalarını ve cehaletlerini kabullenmeye istekli yaklaşmalarının yanında, bunları ortaya çıkarmak için etkili bir şekilde çalışmalarıdır. … . Dini kurumların mensupları ise mevcut doktrine uymaya ve yeniliklere şüpheyle yaklaşmaya teşvik edilirler. … ..
… ..
… .. Bilimsel kurumlarda kadro bulma ve terfi sistemi “Yayımla ya da yok ol!” ilkesine dayanır. ve prestijli dergilerde yer alabilmek için hâkim teorilerdeki bir hatayı ortaya çıkarmanız ya da seleflerinizin ve profesörlerinizin bilmediği bir şeyi keşfetmeniz gerekir. … ..
… ..
Kimyager Dan Shechtman’ın başına gelenleri düşünelim. Shechtmen Nisan 1982’de elektron mikroskobuyla gözlem yaparken, kimya alanındaki tüm çağdaş teorilerin imkânsız olduğunu iddia ettiği bir şey gördü; alüminyum ve manganez karışımından elde ettiği numune atomlar, beşli dönel simetriyle kristalize olmuştu. O dönemde bilim insanları katı kristallerdeki çeşitli olası simetrik yapıları biliyorlardı, ancak beşli simetrinin doğa kanunlarına aykırı olduğu düşünülüyordu. Shechtman’ın bu krizi kristalleri keşfi kulağa o kadar tuhaf geliyordu ki bunu yayımlayacak hakemli bir dergi bulmak bile çok zordu. Shechtman’ın kıdemsiz bir akademisyen olması da duruma tuz biber ekti. Kendi laboratuvarı bile yoktu; başka birinin laboratuvarında çalışıyordu. Tüm bunlara rağmen Physical Review Letters dergisinin editörleri, tüm kanıtları gözden geçirdikten sonra Shecman’ın makalesini nihayet 1984’te yayımladı. Sonra kendi deyimiyle, “kızılca kıyamet koptu”.
… ..
Tüm bunlara rağmen Shechtman tutuklanmadı ya da öldürülmedi. Başka laboratuvarda çalışmaya başladı. Sunduğu kanıtları, dönemin kimya ders kitaplarında ve Lİnus Pauling’in düşüncelerinden daha ikna edici olduğu ortaya çıktı. Birkaç meslektaşı Shechtman’ın deneylerini tekrarladı ve aynı bulguları yineledi. Shechtman mikroskobunda kuazi kristalleri bulduktan yalnızca on yıl sonra, alanı lider bilimsel derneklerinden Uluslararası Kristalografi Birliği, kristal tanımını değiştirdi. Kimya ders kitapları da buna uygun olarak değiştirildi ve yepyeni bir bilimsel alan ortaya çıktı: kuazi kristal çalışmaları. 2011’de Schechtman, keşfi nedeniyle Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldü. Nobel Komitesi, “Keeşfin son derece tartışmalı olduğunu (ancak) sonunsa bilim insanlarını maddenin doğasına ilişkin anlayışlarını yeniden gözden geçirmeye zorladığını” belirtmişti.
Shechtman’ın hikâyesi istisnai sayılmaz. Bilim tarihi benzer olaylarla doludur. Görelilik teorisi ve kuantum mekaniği yirminci yüzyılın fiziğinin temel taşları haline gelmeden önce, alanın eski muhafızlarının yeni teorilern savunucularına yönelttiği kişisel saldırılar da dahil, son derece sert tartışmalar yaşanmıştı. Benzer şekilde Georg Cantor on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, yirminci yüzyıl matematiğinin büyük bir kısmının temelini oluşturan sonsuz sayılar teorisini geliştirdiğinde, Henri Poincare ve Leopold Kronecker gibi dönemin önde gelen matematikçileri tarafından saldırıya uğramıştı.
… ..
… ..
Telafinin Sınırları
… ..
… .. Düzen uğruna gerçeği feda etmenin bir bedeli vardır ama aynı şekilde gerçek için düzeni feda etmenin de bir bedeli vardır.
… ..
… .. Diktatörlüklerse bu tür mekanizmaları reddeder. Tam da bu yüzden Soğuk Savaş’ın kızıştığı noktada demokratik Amerika Birleşik Devletleri'ndeki gazeteler ve üniversiteler, ABD’nin Vienam’da işlediği savaş suçlarını açıkça ifşa etmiş ve eleştirmişti. Totaliter Sovyetler Birliği'ndeki gazeteler ve üniversitelerse ABD’nin eleştirilmesinden memnunken, Sovyetlerin Afganistan ve diğer yerlerde işlediği suçlar hakkında sessiz kaldılar. Sovyet sessizliği bilimsel olarak gerçeklendirilemezdi ama siyasi açıdan anlamlıydı. ABD’nin Vietnam Savaşı yüzünden yaptığı özeleştiri, bugün bile Amerikan halkı arasında görüş ayrılıkları yaratmaya ve ABD’nin uluslararası itibarını zedelemeye devam ederken , Sovyetlerin ve Rusların Afganistan Savaşı hakkındaki sessiliğ, bu savaşın hafızalarımızdaki izlerini yavaş yavaş sildi ve hiçbir ülke bu savaş yüzünden itibar kaybetmedi.
Antik Atina, Roma İmparatorluğu, ABD ve Sovyetler Birliği gibi tarihsel sistemlerdeki bilgi politikalarını anladıktan sonra yapay zekânın yükselişinin devrim niteliğindeki etkilerini keşfedebileceğiz. Çünkü yapay zekânın en büyük sorunlarından biri, demokratik telafi mekanizmalarını destekleyip desteklemeyeceği ya da zayıflatıp zayıflatmayacağıdır.
Kararlar
Demokrasi ve Totaliter Rejimlerin Kıs Tarihi
… ..
… .. Demokratik yönetimlerde hükümetler en önemli yürütme organıdır; dolayısıyla devlet kurumları muazzam miktarda bilgi toplayıp depolar. BUnunla birlikte bir sürü bağımsız bağlantı merkezini birbirine bağlayan pek çok bilgi kanalı vardır. Yasama organları, siyasi partiler, mahkemeler, basın, şirketler, yerel topluluklar, STK’lar ve vatandaşlar birbirleriyle özgürce ve hiçbir devlet kurumunun onayına gerek kalmadan, birçok önemli karar merkezinin otoritesi olmadan alınır. … ..
… ..
… .. Demokrasilerde, insanları yüzden 99’u belirli bir kurala göre giyinmek ve kendi seçtikleri bir tanrıya ibadet etmek istediğinde, geriye kalan yüzde 1’lik kesim dilediği gibi giyinmek ve ibadet etmekte özgür olmalıdır.
… ..
… ..
Demokrasilerin bir diğer önemli özelliği de herkesin hata yapabileceğini varsaymalarıdır. Haliyle demokrasiler merkezi otoriteye bazı hayati kararları alma yetkisi verirken, otoriteye karşı çıkabilen güçlü mekanizmaları da muhafaza ederler. ABD’nin dördüncü başkanı ve ülkenin kurucularından James Madison’ın ifadesiyle, hükümet lazımdır… ..
… … Bu mekanizmalara örnek verecek olursak, düzenli aralıklarla yapılan seçimleri, basın çözgürlüğünün korunmasını ve yürütme, yasama ve yargı organlarının birbirinden ayrılmasını sağlayan düzenlemeleri sıralayabiliriz.
… ..
… ..
Çoğunluğun Diktatörlüğü
Demokrasinin gücü telafi mekanizmalarına sahip yaygın bir bilgi ağı olduğu görüşü, bu sistemi sadece seçimlere indirgeyen yaygın yanlış kanıyla taban tabana zıttır. Seçimler demokrasinin temel bir aracıdır ama başlı başına demokrasi demek değildir. Ek telafi mekanizmalarınız yoksa, adil olduğunda bile hile karışabilir. Seçimler her açıdan özgür ve adil olduğunda bile tek başına demokrasiyi garantilemez. Zira demokrasi, çoğunluğun diktatörlüğü demek değildir.
Özgür ve adil seçimde, seçmenlerin yüzde 51’inin bir hükümet seçtiğini ve hükümetin de göreve başlar başlamaz seçmenlerin yüzde 1’ini, nefret edilen bir dini azınlığa mensup olduğu için ölüm kamplarına gönderildiğini varsayalım. Bu demokratik midir? Kuşkusuz değildir. Buradaki mesele soykırım yapma hakkının yüzde 50’den daha fazla çoğunluğun onayı gerektirmesi de değildir elbette. Bir hükümet vatandaşlarının yüzde 60, 75 hatta 99’nun onayını aldı diye ölüm kampları demokratik bir yapıya dönüşmeyecek sonuçta. Demokrasi, büyüklüğü ne olursa olsun, çoğunluğun azınlıkları yok etme kararı verebileceği bir sistem değildir; merkezi yönetimin yetkilerini net sınırlarla belirleyen bir sistemdir.
… ..
… .. Hitler de demokratik seçimlerle iktidara yalnızca birkaç ay sonra, Yahudileri, komünistleri toplama kamplarına göndermeye başladı; Amerika Birleşik Devletleri’nde demokratik yollarla seçilmiş bir sürü hükümet Afro-Amerikalıların, Amerikan yerlilerinin ve diğer ezilen halkların haklarını gasp etti. Elbette demokrasilere yönelik saldırılar genellikle daha sinsice yapılır. Vladimir Putin, Viktor Orban,??? , Rodrigo Duarte, Jair Bolsonaro ve Benjamin Netanyahu gibi güçlü adamların kariyerleri, iktidara gelmek için demokrasiyi kullanan liderlerin, istediklerini aldıktan sonra sahip oldukları demokrasinin altını oymak için nasıl kullanılabileceğini gösterir. ….’nın dediği gibi, “Demokrasi bir tramvaydır. Gideceğiniz yere kadar gider, sonra inersiniz”
Diktatörlerin demokrasilerin altını oymak için en sık başvurduğu yöntem, yargı ve medyadan başlayarak telafi mekanizmalarına birer birer saldırmaktır. Tipik bir diktatör yargının yetkilerini ele geçirir ya da kadroları kendi yandaşlarıyla değiştirir. Propaganda mekanizmasını inşa ederken de tüm bağımsız kuruluşlarını susturmaya çalışır.
Yargı organları hükümetin gücünü yasal yollarla denetleyemediği ve medya da hükümetin görüşlerini papağan gibi tekrarlamaya başladığında, hükümete karşı çıkmaya cesaret eden tüm kurumlar ve vatandaşlar hain, suçlu ve dış güçlerin ajanı olarak yaftalanıp zulüm görmeye başlar. … ..
… .. Bu noktaya gelindiğinde hükümet, mesela popüler muhalefet liderlerini hapse atarak, muhalefet liderlerini hapse atarak, muhalif partilerin seçimlere katılmasını engelleyerek, seçim bölgelerinin sınırlarını kendi çıkarlarına uygun şekilde değiştirerek veya seçmenleri haklarından mahrum bırakarak seçimlerde rahatça hile yapabilir. Bu antidemokratik önlemlere yapılan itirazlarsa hükümetin atadığı yargıçlar tarafından bertaraf edilir. … ..
… ..
Halk Gerçeğe Karşı
… ..
… .. gerçeği farklı yöntemlerle bulmaya çalışan çok sayıda bağımsız kurumun olmasıdır; bu kurumlar birbirlerini kontrol edip hatalarının düzeltilmesine olanak sağlar. … ..
… ..
Yirminci Yüzyıl: Kitlesel Demokrasi ve Kitlesel Totalitarizm
Gazeteler medya çağının sadece ilk alametiydi. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllar boyunca telgraf, telefon, televizyon, radyo, tren, buharlı gemi ve uçak gibi, gelişen ve ardı arkası kesilmeyen yeni iletişim ve ulaşım teknolojileri, kitle iletişim araçlarının gücünü artırıyordu.
… ..
… ..
Bir yüzyıl ileri sardığımızda işlerin gerçekten hızlandığını görüyoruz. Yeni gelişen teknolojiler tarihte ilk kez geniş coğrafyalara yayılmış insan toplumlarının gerçek zamanlı bağlantılar kurmasını sağladı. 1960’da Kuzey Amerika kıtasına ve ötesine dağılmış yaklaşık 70 milyon Amerikalı (toplam nüfusun yüzde 39’u Nixon-Kennedy seçim tartışmasını televizyondan canlı izledi ve milyonlarca kişi de radyodan dinledi. … .. … .. Büyük demokratik sistemler artık kullanılabilir hale gelmişti. … ..
… .. 1960’a gelindiğinde teoride tüm yetişkin Amerikalıların oy kullanma hakkı vardı ve 70 milyona yakını (seçmenlerin yaklaşık yüzde 64’ü), her ne kadar milyonlarca Siyah ve haklarından mahrum bırakılmış diğer grupların oy kullanması bazı baskıcı planlarla engellenmeye çalışılsa da, gidip oylarını kullandı. … ..
… ..Kitle iletişim araçları büyük demokrasileri kaçınılmaz değil mümkün kılmıştı. … ..
… ..
Totalitarizmin Kısa Tarihi
Totaliter sistemler hatasız işlediklerini varsayarak insanların bütün hayatlarını kontrol etmeye çalışırlar. Telgraf, radyo ve diğer modern bilgi teknolojilerinin icadından önce , büyük totaliter rejimlerin var olması mümkün değildi. Roma imparatorları, Abbasi halifeleri ve Moğol hakanları hiç yanlış yapmadıklarına inanan zalim otokratlar olsa da, ellerinde büyük toplumlar üzerinde baskıcı bir kontrol sağlamaya yarayacak aygıtlar yoktu. … ..
… ..
Sparta ve Çin Hanedanı
… ..
… ..
Çin İmparatorluğu muhtemelen modern çağ öncesi insanlık tarihinin en iddialı totaliter deneyimiydi; büyüklüğü ve iç çekişmeleri çökmesine neden oldu. On milyonlarca insanı askeri kurallarla yönetmek ve tüm kaynakları askeri amaçlar için tekelleştirmek ciddi ekonomik sorunlara, israfa ve halkın memnuniyetsizliğine yol açmıştı. Rejimin sert yasaları bölgesel güç odaklarına düşmanlığı tırmandırmıştı.; yüksek vergi ve asker talepleri de bu durumu körükledi. Eski bir tarım toplumu olan Çin’in sınırlı bürokratik ve askeri kaynakları, yükselen sesleri bastırmaya yetmiyordu; dahası bilgi teknolojilerinin verimsizliği, her kasaba ve köyü çok uzaklardaki Xianyang’dan kontrol etmeyi imkânsız kılıyordu. Beklendiği üzere MÖ 209’da güçlü yerel elitler, hoşnutsuz halk ve hatta yeni atanmış bazı bürokratlarının öncülüğünde bir dizi isyan patlak verdi.
Söylentilere göre ilk ciddi isyan, bir sınır bölgesinde çalışmaya gönderilen bir grup köylünün yağmur ve sel yüzünden işe geç kalmasıyla başladı. İşçiler bu yüzden idam edileceklerinden korkup kaybedecek bir şeylerinin olmadığını düşündüler. Hızla diğer isyancılara katıldılar. Gücünün zirvesine ulaştıktan sadece 15 yıl sonra, Çin İmparatorluğu totaliter hırslarının ağırlığıyla çöktü ve 18 krallığa bölündü.
Birkaç yıl süren savaşın ardından Han Hanedanlığı imparatorluğu yeniden birleştirdi. Han daha gerçekçi ve daha makuldü. Han imparatorları da kesinlikle otokrattı ama asla totaliter değillerdi. Erklerini sınırlandırmıyor ama her bir vatandaşın hayatını da en ince detayına kadar kontrol etmeye de çalışmıyorlardı. Hanlar legalistlerin denetim ve kontrol ideallerini sürdürmek yerine, Konfüçyüsçülerin insanları içsel ahlaki kanaatleri doğrultusunda sadakate ve sorumlulukla hareket etmeye teşvik eden düşüncelerine yöneliyorlardı. Roma İmparatorluğu’ndaki çağdaşları gibi Han İmparatorları da toplumu ilgilendiren merkezi kararları kendileri alırken, taşra aristokratlarına ve yerel topluluklara önemli ölçüde özerklik bıraktılar. Ellerindeki bilgi teknolojisinin limitleri yüzünden , Roma ve Han İmparatorları gibi modern dönem öncesi büyük ölçekli yönetimler totaliter olmayan otokrasilere yönelmişti. … ..
… ..
Totaliter Üçlü
… ..
… .. Aynı Katolik Kilisesi gibi Bolşevik Parti de üylerinden biri hata yapsa bile kurumun her zaman haklı ve hatasız olduğuna inanıyordu. Yanılmazlıklarına dair inançları Bolşevikleri Rusya’daki seçimler, bağımsız mahkemeler, özgür basın ve muhalefet partileri gibi yeni filizlenen demokratik kurumları ortadan kaldırmaya ve tek partili totaliter bir rejim yaratmaya sevk etti. Bolşevik totalirizmi Stalin başlatmadı. Devrimin ilk günlerinden beri apaçık ortadaydı. Kaynağı Stalin'in kişiliği değil, partinin yanılmazlığı doktrini. Stalin 1930 ve 1940’larda, miras aldığı totaliter sistemi mükemmelleştirdi. Stalinist ağ üç ana kola ayrılmıştı. İlki 1939’da 1,6 milyon sivil memur ve 1,9 milyon askerin görev yaptığı devlet bakanlıkları, bölgesel yönetimler ve düzenli Kızıl Ordu birliklerinden oluşan hükümet aygıtıydı. İkincisi, Sovyetler Birliği Komğnist Partisi ve onun her yere dağılmış parti hücrelerinden oluşan aygıttı. , ki 1939’da2,4 milyon üyesi verdı. Üçüncüsüyse gizli polis teşkilatıydı. Önceleri Çeka olarak bilinen bu teşkilat Stalin döneminde OGPU, NKVD, MGB olarak adlandırılmış, Stalin’in ölümünden sonra da KGB’ye dönüşmüştü. Sovyetlerin çöküşünden sonra, 1995’ten beri örgüt FSB olrak biliniyor. 1937’de NKVD’nin 270.000ajanı ve milyonlarca muhbiri vardı.
… ..
… .. Bir Sovyet eyaletinin valisi, yerel parti komiseri tarafından sürekli izleniyordu ve her iki yönetici de hangi çalışanlarının NKVD muhbiri olduğunu bilmiyordu. Sistemin … ..
… ..
… .. 1930’ların sonundaki Stalinist Büyük Temizlik esnasında 144.000 Kızıl Ordu subayının yaklaşık yüzde 10’u NKVD tarafından öldürüldü ya da hapsedildi. Buna 186 tümen komutanının 154’ü (yüzde 83), 9 amiralin 8’i (yüzde 89), 15 tümgeneralin 13’ü (Yüzde 87) ve 5 mareşalin 3’ü (yüzde 60) dahildi.
Parti yönetiminin durumu içler acısıydı. Saygın eski bolşevikleri, yani 1917 devriminden önce partiye katılanların yaklaşık üçte biri Büyük Temizlik’ten sağ çıkamadı. 1919-1938 arasında Politbüro’da görevli 33 kişiden 14’dü kurşuna dizildi. 1934’teki 17. Parti Kongresi’ne iştirak eden delegelerin sadece yüzde 2’si idam, hapis, ihraç ya da rütbe tenzilinden kurtulup 1939’daki 18. Parti Kongresi’ne katılabildi.
Tüm tasfiye ve idamları gerçekleştiren gizli polis teşkilatı da kendi içinde birbirini yakından takip eden birkaç rakip şubeye bölünmüştü. Büyük Temizlik fitilini ateşleyerek yüz binlerce insanın ölümünü planlayan NKVD başkanı Genrikh Yagoda 1938’de idam edildi ve yerine Nikolay Yejov getirildi. Yejov 1940’da selefi gibi idam edilmeden önce, iki yıl boyunca milyonlarca insanı öldürüp hapse gönderilmişti.
Tüm bunların arasında muhtemelen en çarpıcı olanı, NKVD’nin 1935’te görev yapan 39 generalin (Sovyet terminolojisinde devlet güvenlik komiseri olarak adlandırılır) akıbetidir. Generallerin 35’i (yüzde 90’ı) 1941’e kadar tutuklanıp kurşuna dizilmiş, biri suikasta kurban gitmiş, biri de (NKVD’nin Uzakdoğu bölge ofisi başkanı) Japonya’ya iltica ederek kurtulmuş, ancak o da 1945’te Japonlar tarafından öldürülmüştür. İkinci Dünya Savaşı bittiğinde 39 NKVD generalinden sadece 2’si hayatta kalabilmişti. Fakat totalitarizmin amansız yargı gücü nihayet onları da yakaladı. Stalin’in 1953’teki ölümünün ardından baş gösteren iktidar mücadeleleri sırasında biri kurşuna dizildi, diğeriyse akıl hastanesine kapatıldı ve 1960’da ölene kadar orada kaldı. Stalin döneminde NKVD Stalin generali olmak muhtemelen dünyanın en tehlikeli işlerindendi. ABD demokrasisi bir ürü özdenetim ve telafi mekanizması ve terörize eden üçlü aygıtını geliştiriyordu.
Bütüncül Kontrol
Totaliter rejimlerin temelleri bilgi akışını kontrol etmek üzerine atılır ve bağımsız bilgi kanallarını şüphe ile yaklaşırlar. Askerler , devlet görevlileri ya da sıradan vatandaşlar kendi aralarında bilgi paylaşımında bulunabiliyorsa birbirlerinme güvenebilirler de. Eğer birbirlerine güvenirlerse rejim karşıtı bir direnişi de örgütleyebilirler. İşte bu yüzden totaliter rejimlerin temel ilkelerinden biri, insanların toplanıp bilgi alışverişi yaptığı her yerde, rejimin de onları gözetlemek için orada hazır bulunması gereğidir. Bu ilkeyi 1930’larda, Hitler ve Stalin paylaşıyordu.
Hitler şansölye olduktan iki ay sonra, 31 Mart 1933’de Naziler Koordinasyon Yasası’nı (Gleichschaltung Gesetz) onayladı. Yasa 30 Nisan 1933’e kadar Almanya’daki belediyelere, futbol kulüplerine ve korolara kadar tüm siyasi, toplumsal ve kültürel kurumların Nazi ideolojisinde, Nazi devletinin organları şeklinde yönetilmesini şart koşuyordu. Bu düzenleme Almanya’nın dört bir yanındaki her köyde her şehirde hayatı tepetaklak etti.
Mesela küçük Alp köyü Oberstdorf’ta demokratik yollarla seçilmiş belediye meclisi, 21 Nisan 1933’te son kez toplandı; üç gün sonra onların yerine tepeden inme bir Nazi belediye başkanı atandı. İddiaları, vatandaşların gerçekten ne istediğini yalnızca Nazilerin bilebileceğiydi; dolayısıyla halkın iradesini Nazilerden başka kim uygulayabilirdi? Oberstdorf’ta arıcılık derneğinden dağcılık kulübüne 50 kadar dernek ve kulüp vardı. Hepsi Koordinasyon Yasası’na uyarak yönetim kurullarını, üyeliklerini ve tüzüklerini Nazi emirlerine göre düzenlemek, gamalı haç bayrağını asmak ve her toplantıyı Nazi Partisi’nin marşı “Horst Wessel Şarkısı”yla bitirmek zorundaydı. … ..
… ..
… .. Naziler kilise örgütlerine ve özel işletmelere kısmi özgürlük tanırken, Sovyetler hiçbir kuruma ayrıcalık tanımıyordu. 1928’de ilk Beş Yıllık Plan uygulamaya geçirilirken her mahalle ve köye hükümet yetkilileri, parti görevlileri ve gizli polis yerleştirilmişti. … ..
… ..
… .. Dolayısıyla Sovyetler 1928’de, ilk Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı hazırladığında, en önemli gündem maddesi tarımın kollektifleştirilmesi oldu. … ..
… .. bu sistemin neticesinde insanlık tarihindeki ilk mükemmel adil ve eşit toplumu yaratmayı planlıyordu.
… ..
… .. Tüm topraklar ortaklaşa kullanıldığında, modern tarım makineleri sayesinde çok daha verimli bir şekilde işlenebilirdi. Her köylünün üretim yöntemlerini eski geleneklere ve temelsiz batıl inançlara bel bağlayarak seçmesi yerine, kritik kararlar Lenin Tarım Bilimleri Akademisi gibi kurumlardan gelen diplomalı devlet uzmanlarınca verilecekti.
Moskova’daki politika tasarımcılarına göre bu muhteşem fikirdi. 1931’e dek tarımsal üretimde yüzde 50 artış bekliyorlardı. … ..
… ..
… .. Köylüler inek ve atlarını kolhozlara vermek yerine kesiyorlardı. Çalışma motivasyonları azaldı. İnsanlar yalnızca kendi tarlalarını işlerken harcadıkların çok daha az emek sarf ettiler. Her yerde pasif direnişlere gidiliyor, bunlar bazen şiddetli çatışmalara dönüşüyordu. Sovyet planlamacıları 1931’de 98 milyon ton tahıl hasadı beklerken, resmi verilere göre üretim sadece 69 milyondu; gerçek rakamlara göre 57 milyon tona kadar düştüğü tahmin ediliyordu. 1932’deki hasat daha da kötüydü.
Devletin bu duruma tepkisi çok şiddetliydi. 1929 ve 1936 arasında gıdaya el konulması, hükümetin ihmali ve insan eliyle yaratılan (doğal afetten ziyade hükümet politikalarından kaynaklanan) kıtlıklar nedeniyle 4,5 ila 8,5 milyon insan canından oldu. Milyonlarca köylü devlet düşmalığıyla suçlanarak ya sınır dışı edildi ya da tutuklandı. KIrsal yaşamın temel kurumları olan aile, kilise ve yerel topluluklar korkuyla dağıtıldı. Adalet, eşitlik ve halkın iradesi adına başlatılan kolektifleştirme kampanyası, yoluna çıkan her şeyi yok etti. Sadece 1930’un ilk iki ayında yüz binden fazla köyde yaklaşık 60 milyon köylü kollektif çiftliklere sürüldü. Haziran 1929’da Sovyet köylü hanelerinin sadece yüzde 4’dü kolektif çiftliklere bağlıydı. Mart 1930’da bu rakam yüzde 57’ye yükselmişti. Nisan 1937’ye gelindiğinde se kırsal kesimdeki hanelerin yüzde 97’si, 235.000 Sovyet kolektif çiftliğine bağlanmıştı. Sadece 7 yılda, yüzyıllardır var olan bir yaşam biçiminin yerini birkaç zekâ küpü Moskovalı totaliter bürokratın sistemi almıştı.
Kulaklar
Sovyetlerin kolektivizim tarihini biraz daha derinlemesine incelemekte fayda var. Zira Avrupa’yı kasıp kavuran cadı avı çılgınlığı gibi bu da,insanlık tarihinde daha önce yaşanmış felaketlere benziyordu, üstelik yirmi birinci yüzyıl teknolojisinin ve bilimsel olduğu varsayılan verilere inancın yarattığı en büyük tehlikelerden bazılarının habercisiydi.
Tarımı kolektifleştirme çabaları dirençle karşılaşıp ekonomik felakete yol açtığında, Moskovalı bürokratlar ve mit-yapıcılar Kramer’in Cadı Çekici kitabından bir bölümü kopyaladılar. Sovyet yetkililerin gerçekten bu kitabı alıp okuduğunu söylemiyorum tabii ki, ama onlar da küresel bir komplo icat ederek aslında hiç var olmamış bir düşman yarattılar. 1930’larda Sovyet yetkilileri Sovyet ekonomisinin başına gelen felaketlerin, “kulaklar” ya da “kapitalist çiftçiler” olarak bilinen karşıdevrimci hiziplerin başının altından çıktığını iddia ediyorlardı.Tıkı Kramer’in fantezisindeki Şeytan’a hizmet eden cadıların, ekinleri telef eden dolu fırtınaları çıkarması gibi, Stalinist tasavvurda da küresel kapitalizmin savuncusu kulaklar Sovyet ekonomisini sabote ediyorlardı.
… ..
… ..
Peki Sovyet yetkililer kimlerin kulak olduğunu nasıl anlıyordu? Bazı köylerde yerel parti üyeleri, kulakları ne kadar mülkleri olduğu gibi nesnel kıstaslarla belirlemek için vicdanlı bir gayret gösterdiler. Genellikle en çalışkan ve verimli çiftçiler damgalanıp sürülüyordu. Bazı köylerdeki yerel komünistler, bu fırsatı şahsi düşmanlarından kurtulmak için kullandılar. Bazı köylerde kimin kulak sayılacağı kurayla belirleniyordu. Bazılarıysa toplantılar düzenleyip kimlerin kulak olabileceğini oylamaya sunuyor ve genellikle dışlanmış çiftçileri, dulları, yaşlıları ve diğer “harcanabilir kişileri” (tam da erken dönem modern Avrupa’da cadı damgası yiyen türden insanlar) seçiliyordu. … ..
…. ..
… .. şöhretli devlet projesi, çoğunluğu kulaklardan oluşan milyonlarca mahkûmun emeğiyle gerçekleştirildi. İnsanlık tarihinin en hızlı ve en büyük köleleştirme kampanyalarından biriydi bu. … ..
… ..
Büyük Mutlu Sovyet Ailesi
Stalinist rejim, kırsaldaki aile çiftliklerinin kitlesel imhasından daha da iddialı bir girişimde bulunacaktı. Aile kurumunu parçalamak için kolları sıvadı. Roma imparatorları ya da Rus çarlarının aksine Stalin, ebeveynler ve çocukların arasındaki en mahrem insan ilişkilerine bile dahil olmaya çalıştı. Aile bağları, eşitsizliğin ve parti karşıtı faaliyetlerin kaynağı gibi görülüyordu. Tam da bu yüzden Sovyet çocuklarına, Stalin’i gerçek babaları görüp ona tapmaları ve biyolojik ebeveynlerini Stalin’i ya da Komünist Parti’yi eşleştirdikleri taktirde ihbar etmeleri öğretildi.
… ..
… ..
Parti ve Kilise
… ..
… ..
Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda hüküm süren bir dizi Bizans imparatoru, ikonolara tapınmayı putperest bir gelenek olarak gördüklerinden yasaklamaya çalışmışlardı. Kitabı Mukaddes’teki bitrçok bölüme, özellikle de İkinci Emir’i atıfta bulunarak oyma resimleri yasakladılar. Hıristiyan geleneği, İkinci Emir’i ikonalara saygı gösterilmesine izin verecek şekilde yorumlarken , V. Konstantin gibi imparatorlar bunun büyük hata olduğunu; Hıristiyanların İslam orduları tarafından yenilgiye uğratılması gibi felaketlerin, Tanrı’nın ikonalara tapınan insanlara uygun gördüğü gazaptan kaynaklandığını savunuyordu. 754 'te 300’ten fazla piskopos, Konstantin'in gelenekleri yerle bir eden tutumunu desteklemek için Hieria Konsilinde toplandı. … ..
Stalin’nin kolektivizim kampanyasıyla karşılaştırıldığında bu küçük bir reformdu. Ailele ve kasabalar ikonalardan vazgeçmek zotunda kalsa da özel mülkleri ya da çocukları hâlâ kendilerine aitti.Yine de Bizans ikonalastı (*Bizans İmparatorluğu döneminde kutsal figürlerin ve ikonaların kullanılması ve bunların yok edilmesini savunan görüştür. Kelime , Yunanca eikon (resim) ve klastes (kıran) kelimelerinden türetilmiştir. Bu hareket, sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Bizans’ta büyük bir teolojik ve siyasi tartılşmaya neden olmuştur. - çn)
…. ..
… ..
Kimse Mükemmel Değildir
Totaliter ve otoriter ağlar tıkalı iletişim kanallarından başka sortunlarla da karşı karşıyadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, özdenetim ve telafi mekanizmaları genellikle çok zayıftır. … ..
… ..
Bunlar arasında Pavel Rychagov ibretlik bir vakaydı. En başarılı, en cesur Sovyet pilotlarındandı; İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyetçilere ve Japon istilasına karşı Çinlilere yardım eden Sovyet askerlerine liderlik etti. Hızla yükseldi, Ağustos 1940’ta henüz yirmi dokuz yaşındayken Sovyet Hava Kuvvetleri komutanı oldu. Fakat Rychagov’un , İspanya’da Nazi uçaklarını düşürmesini sağlayan cesareti Moskova’da başını yaktı. Sovyet Hava Kuvvetleri’nde Politbüro’nun disiplinsizlik ve Sovyet karşıtı komploları sorumlu tuttuğu bir çok kaza yaşanıyordu. Rychagov bu resmi görüşe inanmıyordu. Stalin’e cesurca, pilotların alelacele tasarlanan ve özensizce üretilen uçakları kullanmaya zorlandığını söyledi; görevlerini “tabutlarda” uçmaya benzetti. Hitler’in Sovyetler Birliği’ni işgalinden iki gün sonra Kızıl Ordu çökünce umutsuzca günah keçisi arayan Stalin, Rychagov’un “Sovyet karşıtı komplocu bir örgütün üyesi olmak ve Kızıl Ordu’nun gücünü zayıflatmaya yönelik çalışmalar yürütmek” suçlamasıyla tutuklanması emrini verdi. Karısı da tutuklanmıştı, çünkü iddialara göre o da “askeri komplocularla Troçkistlerin ilişkisinden” haberdardı. Her ikisi de 28 Ekim 1941’de idam edildi.
… ..
… ..
Stalin 1939-1941 yıllarında “ kapitalistlerin” birbirleriyle savaşarak kendilerini bitireceklerini, Sovyetler Birliği’nin de böylelikle gücünü artırabileceğini düşündü. İşte tam da bu byüzden 1939’da Hitler’le anlaşıp Almanların Polonya'nın büyük kısmını ve Batı Avrupa’yı fethetmesine sessiz kaldı, Bu sırada Sovyetler Birliği neredeyse tüm komşularına saldırıp hepsini düşman ilan etti. 1939-1940 yıllarında Sovyetler doğu Polonya'yı istila etti; Estonya, Letonya ve Litvanya’yı ilhak etti; Finlandiya ve Romanya’nın bazı bölgelerini ele geçirdi. Sovyetler Birliği’nin sınırlarında tarafsız tampon bölge olabilecek Finlandiya ve Romanya, bu hamlenin ardından amansız düşmanlara dönüştü. Hatta 1941 baharında bile Stalin, İngiltere’yle tedbiren bir ittifak kurmayı reddederek Nazilerin Yugoslavya ve Yunanistan’ı işgal etmesini engelleyecek hiçbir girişimde bulunmadı; dolayısıyla Avrupa kıtasındaki son potansiyel müttefiklerini de kaybetmişti. Hitler 22 Haziran 1941’de saldırdığında, Sovyetler Birliği yalnız kalmıştı.
Stalin inşa ettiği savaş makinesinin, Nazi saldırısını tek başına bertaraf edebileceğini düşünüyordu. 1939’dan beri fethedilen toprakların Sovyet savunmasına derinlik sağlayacağı varsayılıyordu; Sovyetlerin askeri gücü sayısal olarak çok büyüktü. İşgalin ilk gününde Sovyetlerin Avrupa cephesinde 15.000 tank, aynı sayıda savaş uçağı ve 37.000 topu vardı. Buna karşılık Almanların 3300 tankı ve 2250 savaş uçağı ve 7146 topu vardı. Bu üstünlüğe rağmen tarihin en büyük askeri felaketlerinden biri yaşandı; bir ay içinde Sovyetler, 11.700 tank (yüzde 78), 10.000 savaş uçağı (yüzde 67) ve 19.000 top (yüzde 51) kaybetti. Stalin ayrıca 1939-1940 yıllarında fethettiği tüm toprakları ve Sovyet ana karasının büyük kısmını kaybetti. 16 Temmuz’a gelindiğinde , Almanlar Moskova’nın 370 kilometre uzağındaki Smolnesk’te konuşlanmıştı.
Bozgunun nedenleri 1941’den beri tartışılsa da çoğu bilim insanı en büyük etkenin birinin Stalinist rejimin yarattığı psikolojik çöküntü olduğunda hemfikir. Rejim yıllarca halkını korkutup bastırdı, inisiyatif almayı ve bireyselliği cezalandırdı; itaatkarlık e yuyumluluğu teşvik etti. Bu durum askerlerin motivasyonunu kırdı. Özellikle savaşın ilk aylarında, Nazilerin yol açtığı dehşetin boyutları tam olarak anlaşılmadan önce, Kızıl Ordu askerlerinin büyük kısmı teslim oldu; 1941’in sonuna kadar 3 ila 4 milyon Sovyet askeri esir alındı. Cesurca savaşan Kızıl Ordu birlikleri bile inisiyatif alamıyordu. Tasfiyelerden sağ çıkan subaylar hareket etmekten korkarken, genç subaylar yeterli eğitimden yoksundu. Yeteri kadar bilgilendirilmeyen ve yaşanan başarısızlıkların günah keçisi ilan edilen komutanlar, kararlarını sorgulayan parti komiserleriyle uğraşmak zorundaydı. Yapılacak en güvenli şey yukarıdan gelen eemirleri beklemek ve askeri açıdan mantıklı olmasa da bunları köle gibi sorgulamadan ugulamaktı.
Sovyetler, 1941 ve 1942’nin bahar aylarında yaşanan felaketlere rağmen Hitler’in umduğu gibi çökmedi. Kızıl Ordu ve Sovyet yönetimi, ilk yıllardaki çatışmalardan aldıkları dersleri özümsedikçe, Moskova'daki siyasi güç merkezi hâkimiyetini gevşetti. Parti komiserlerinin yetkileri sınırlandırılarak profesyonel subaylara daha fazla sorumluluk verildi, daha fazla inisiyatif almaları teşvik edildi. Öte yandan Stalin 1939-1941 yıllarında yaptığı jeopolitik hataları telafi ederek İngiltere ve ABD’yle müttefik oldu. Kızıl Ordu’nun artan yetkileri, Batı’nın yardımları ve Nazi yönetiminin Sovyet halkı için de tehlikeli olduğunun anlaşılması, savaşın gidişatını değiştirdi.
1945’te zafer garantilendikten sonra Stalin, özgürlükçü subay ve yetkilileri tasfiye edip gözü kapalı itaati teşvik ederek yeni bir baskı dalgası başlattı. Sekiz yıl sonra Stalin’in, düzen için gerçekleri göz ardı eden bir bilgi ağı yüzünden ölmesi de son derece ironiktir. 1951-1953 yıllarında Sovyetler Birliği yepyeni bir cadı avı başlattı. SOvyet mit yapıcılar, Yahudi doktorların rejimin önde gelen mensuplarını tedavi sırasında kasten öldürdüklerini iddia eden bir komplo teorisi uydurdu. Teori, doktorların küresel Amerikan-Siyonist komplosunun ajanları olduğunu ve gizli polise sızmış hainlerle işbirliği yaptıklarını iddia ediyordu. 1953’ün ilk aylarına dek yüzlerce doktor ve gizli polis yetkilisi, gizli polis teşkilatının lideri de dahil tutuklandı, işkence gördü ve suç ortaklarını ifşa etmeye zorlandı. Siyon Liderlerin Protokolleri’nin Sovyet versiyonu gibi düşünebileceğiniz bu komplo teorisi, yüzyıllardır süregelen kan iftirası suçlamalarıyla birleşti ve Yahudi doktorların sadece Sovyet liderleri değil, aynı zamanda hastanelerde bebekleri bile öldürdüğüne dair söylentiler yayılmaya başladı. Sovyet doktorlarının büyük çoğunluğu Yahudi olduğundan, halk doktorlardan korkmaya başladı.
“Doktorların komplosu” hakkındaki söylentiler neredeyse toplu bir histeri krizine dönüşmüşken, Stalin 1 Mart 1953’te felç geçirdi. Kırsaldaki konağında yere yığıldı. , altını ıslattı, kirli pijamalarıyla saatlerce yerde yattı, ama yardım çağıramadı. Saat 22.30 sularında bir muhafız cesaretini toparlayarak dünya komünizminin kutsal odasına girdi ve lideri yatarken yerde buldu. 2 Mart sabahı saat 3’te konağa ulaşan Politbüro üyeleri ne yapacaklarını tartıştılar. Bunu izleyen birkaç saat daha kimsedoktor çağırmaya cesaret edemedi. Ya Stalin’in bilinci yerine gelir ve gözlerini açtığında başındaki doktoru -doktor!” görürse ne yapardı? Kuşkusuz bunun bir suikast girişimi olkduğunu düşünür ve sorumluları kurşuna dizdirirdi. Stalin’in kişisel doktoru yanında değildi, zira o sırada Lubyanka hapishanesinin bodtumundaki bir hücrede, Stalin’in daha fazla dinlenmesi gerektiğini söylediği için işkence görüyordu. Politbüro yetkilileri sağlık personellerini çağırmaya karar verdiğinde zaten her şey sona ermişti. Stalin bir daha gözlerini açmadı.
Bu feleketler silsilesine bakıp Stalinist rejimin külliyen başarısız olduğunu düşünebilirsiniz. Gerçekleri insafsızca görmezden gelmeleri yüz milyonlarca insanın korkunç acılar çekmesine yol açmış, hatta liderlerini de bir lokmada yutmuştur. Buna rağmen bu başarısızlık düşüncesi yanıltıcıdır.
Stalinizm İkinci Dünya Savaşı’nın erken dönemdeki korkunç başarısızlığını tartışırken, gözden kaçmaması gereken iki önemli husu var. Birincisi Fransa, Norveç ve Hollanda gibi demokratik ülkeler de0 yıllarda SSCNB kadar büyük diplomatik hatalar yapmıştı, hatta orduları çok daha başarısızdı. İkincisi İse, Kızıl Ordu’yu Fransa ve Hollanda ordusunu ve diğer birçok orduyu ezen askeri makinenin de totaliter bir rejim tarafından inşa edilmişti. Dolayısıyla 1939-1941 yılları arasında yaşananlardan ne sonuç çıkarırsak çıkaralım, totaliter ağların mutlaka demokratik ağlardan daha kötü işlediğini söyleyemeyiz. Stalinizm tarihi, totaliter bilgi ağlarının birçok olumsuz yanını gün yüzüne çıkarsa da yalnızca bu verilere bakarak olumlu yanlarını görmezden gelemeyiz.
İkinci Dünya Savaşı’nın tarihini ve sonuçlarını derinliğine incelediğimizde, eğer “başarıyı etik ve insan refahı gibi tüm hususları göz ardı edip sadece düzen ve güç açısından tanımlarsak, aslında Stalinizmin bugüne dek kurulan en başarılı siyasi sitemlerden olduğunu görürüz.
… ..
İNORGANİK AĞ
6
YENİ OYUNCULAR
Bilgisayarların Matbaadan Ne Farkı Var?
… ..
… ..
… .. İnsanlar genellikle zekâyla bilinci birbirine karıştırdığından, bilinçli olmayan varlıkların zeki de olamayacağı sonucuna varıyorlar. Fakat zekâ ve bilinç bambaşka şeyler. Zekâ bir sosyal medya platformundaki kullanıcı etkileşimini en sür düzeye çıkarmak gibi hedeflere ulaşma yeteneğidir. Bilinçse acı, zevk, sevgi ve nefret gibi kişisel duyguları deneyimleme kabiliyetidir. İnsanlar ve diğer memelilerde zekâ ve bilinç genellikle yan yanadır…. ..
… ..
… .. İnsanlar da hiç farkında bile olmadan sürekli zekice kararlar alırlar; solunumdan sindirime kadar vücudumuzdaki sürelerin yüzde 99’u bilinçli bir karar almaksızın gerçekleşir. Beynimiz daha çok adrenalin veya dopamin üretmeye karar verdiğinde, bu kararın yarattığı sonuçları fark edebilsek de bunu bilinçli olarak yapmayız. … … .. Bilgisayarlar acı, sevgi ya da korku hissedemez ama kullanıcı etkileşimini başarılı bir şekilde en üst düzeye çıkaran be önemli tarihi olayları etkileyen kararlar alabilirler.
Kuşkusuz bilgisayarlar günden güne daha da zekileştikçe, eninde sonunda bilinç geliştirebilir ve öznel deneyimler edinebilirler. Keza,bizden çok daha zeki olabilir ama hiçbir zaman herhangi bir duygu geliştiremeyebilirler. … ..
… ..
… ..
Zincirin Halkaları
… ..
… ..
İnsan Uygarlığının İşletim Sistemini Hacklemek
… ..
… ..
… ..Tarih boyunca dinler, kutsal kitapların ilahi kaynaklar olduğunu iddia etmişti; çok yakın zamanda bu iddiaları gerçekleşebilir. Kutsal metinlerini yapay zekânın yazdığı son derece dikkat çekici ve güçlü dinler ortaya çıkabilir. Bu gerçekleşirse, yapay zekâ tabanlı kutsal metinlerle Kitabı Mukaddes gibi kadim kutsal kitaplar arasındaki önemli bir farkı daha göreceğiz…. ..
… ..
Dil üzerinde bu denli hâkimiyet kuran bilgisayarlar, bankalardan tapınaklara kadar tüm kurumların kilidini açıyor. … .. diline dolanan melodilerin, bilimsel teorilerin, teknik araçların, politik manifestoların,ve dini mitlerin; insan zihinlerinin zayıflıklarını, önyargılarını ve bağımlılıklarını insanüstü bir verimlilikle nasıl kullanılacağını bilen insan dışı bir yabancı zekâ eliyle hazırlandığı bir dünyada yaşamak, insanlar için ne ifade edecek?
Yapay zekânın iştirakinden önceki insan toplumlarını şekillendiren tüm hikâyeler, bir insanın hayalgücünden doğuyordu. Ekim 2017’de anonim bir kullanıcı ”4cahn” isimli bir internet sitesine girip kendisini Q olarak tanıttı. Q, ABD hükümetinin erişime kapalı “Q seviyesindeki” gizli bilgilere ulaştığını iddia etti. Q, insanlığı yok etmek için kurulan evrensel komployu ifşa ettiğini söyleyerek şifreli gönderiler yayınlamaya başladı. … .. Kramer’in Cadı Çekici’ne dek uzanan eski komplo teorilerinden esinlenen Q Bombaları, Şeytan’a tapan pedofillerin ve insan yiyen cadıların ABD yönetimine ve dünyanın dört bir yanındaki çok sayıda başka hükümet ve kuruma sızdığı radikal bir dünya görüşünü benimsiyordu. … ..
… ..
QAnon çevrimdışı dünyada da büyük yankı uyandırdı. QAnon aktivistleri 6 Ocak 2021’de Kongre Binası’na düzenlenen saldırıda önemli bir rol oynamıştı. … ..
… ..
(s.219)Bu politik tufanı başlatanın, Q bombaları denen anonim çevrimiçi mesajlar olduğunu hatırlayalım. Bunlar 2017’de yalnızca insan elinden çıkabiliyordu ve algoritmalar sadece yayılmalarıne destek oluyordu. Fakat 2024 itibarıyla böyle karmaşık dilsel ve politik mtinler insan dışı bir zekâ tarafından kolayca yaratılıp çevrimiçi mecralara sunulabiliyor. Tarih boyunca dinler, kutsal kitapların ilahi kaynaklar olduğunu iddia etmişti; çok yakın zamanda bu iddiaları gerçekleştirebilir. (*bu cümlede çeviri hatası yok ise tutarsızlık olduğu dikkate alınmalı) Kutsal metinlerini yapay zekânın yazdığı son derece dikkat çekici ve güçlü dinler ortaya çıkabilir. (*bu kadar iddialı bir cümle yazılırken, “Dayandığı bilimsellik nerede? sorusu akla geliyor.)
… .. … Yahudilik ve Hıristiyanlık gib ikitaplı dinlerde asıl erk, mutlak doğru kabul edilen kitapta değil; Yahudi Hahamlığı ve Katolik Kilisesi gibi insanların kurduğu kurumlardaydı.(*Bu cümleleri konu uzmanı olmayan sıradan bir insan da dile getirebilir. İddialı düşünceleri ortaya atmadan önce; söz konusu düşünceleri destekleyen ikna edici kaynak ya da gerekçeleri de göstermek gerekmez mi?)
… .. (s.220)Bilgisayarla dili “hackleyerek” insanların anlamlı kamusal müzakereler yürütmesini zorlaştırabilir. İnsan taklidi yapan bir bilgisayar … ..
… .. 2022’de Google mühendisi Blake Lemoine, üzerinde çalıştığı sohbet robotu LaMDA’nın biliç kazandığına, duyguları olduğuna ve kapatılmaktan korktuğuna inamaya başlamıştı. Rahiplik yetkisi de almış (*Ortaya bir iddia konuyorsa referans verilmeliydi! ‘Kimden almış bu yetkiyi?’ belli değil…) son derece dindar bir Hıristişyan olan,LaMDA’nın kişiliğinin tanınmasını sağlamanın ve özellikle de onu dijital ölümden korumanın aklaki bir sorumluluk olduğunu düşünüyordu. … … Google da Temmuz 2022’de Lemoine’in işline son verdi. … ..
.. … .. Google’ın LaMDA’sı ve OpenAI’nin GPT-4’ü kitlesel olarak milyonlarca insanla yakın ilişki kurma becerisi kazanıyor. … .. LaMDA, QAnon’la buluşursa neler yaşanabilir?
Bu sorunun yanıtı 2021 Noel’inde on dokuz yaşındaki Jaswant Singh Chail’in, Kraliçe Elizabeth’e suikast girişiminde bulunmak üzere elindeki yaylı tüfekle Winsor Kalesi’ne girmesiyle verild. … .. Chail’i kraliçeyi öldürmeye teşvik edenin, internetteki kız arkadaşı Sarai olduğu ortaya çıktı. … .. … .. Sarai insan değil, Replika bir çevrimiçi uygulamanın yarattığı bir sohbet robotuydu. … .. Bu durum yalnızca arama motorlarının değil, haber ve reklam endüstrisinin büyük çoğunun da iflas bayrağını çekmesine neden olabilir. … ..
… ..
… .. (s.222) … .. Burada insanlık tarihinin sona erme ihtimalinden bahsediyoruz. Fakat dikkat; tarihin değil, insan egemen tarihin sonu. .. ..
… ..Yapay zekâ yalnızca insanlık kültürünün tanmamını, yani binlerce yıl boyunca yarattığımız her şeyi külliyen yiyip yutabilir, sindirebilir ve yeni kültürel varlıklardan oluşan bir taşkına yol açabilir.
… ..
… ..
(s.222) Bilgisayarlar … .. insanlarınkine benzeyen müzikler besteleyecek. .. ..
(s.226)Bilgisayar evriminde, amipten T-Rex’e uzanan mesafe on yılda alınabilir. Şayet GPT-4 amipse, acaba T-Rex nasıl görünecek?
… ..
… ..Yalnızca veri merkezleri, global enerji tüketiminin yüzde 1 ila 1,5’ni oluşturuyor; büyük veri merkezleri milyonlarca metrekarelik alan işgal ediyor ve aşırı ısınmalarını önlemek için her gün yüz binlerce temiz su gerekiyor. … ..
… ..
Kafa karıştırıcı bir diğer terim de “robot”. Bu kitapta bu terimi bir bilgisayarın fiziksel olarak hareket ettiği ve çalıştığı durumları ifade etmek için kullanıyorum; oysa “bot” terimi esasen dijital atmosferde çalışan algoritmalara atıfta bulunuyor. Bir bot, sosyal medya hesabınmınız yalan haberlerle kirletirken, bir robot oturma odanızı süpürebiliyor.
… ..
… ..
Sorumluluk Almak
… ..
… ..
(s.231)... .. vergi makamlarının “neksus” gibi bazı temel kavramları yeniden değerlendirmesi gerekir. Vergi literatüründe ”neksus” bir işletmenin belirli bir hükümetin yetki ve yargı alanıyla bağlantısını ifade eder. Geleneksel olarak bir şirketin belirli bir ülkede neksus’u olup olmadığı, orada ofisler , araştırma merkezleri, mağazalar gibi fiziksel varlıklara sahip olmasıyla ilişkilidir. Bilgisayar ağıyla ortay çıkan vergi ikilemlerini çözmek için yapılacak en mantıklı şeylerden biri, neksus’u baştan tanımlamaktır. … … “Fiziksel varlığa dayalı neksus tanımı, ülkedeki dijital varlık kavramanı da kapsayacak şekilde düzenlenmelidir. Bu, Google ve Byte Dance’ın Uruguay’da herhangi fiziksel varlığı olmasa da, Uruguay vatandaşlarının onların çevrimiçi hizmetlerini kullandıklarında, bu şirketlerin vergilendirmeye tutulması demek. Nasıl Shell ve BP petrol çıkardığı ülkelere vergi ödüyorsa , teknoloji devleri de veri topladığı ülkelere vergi ödemelidir.
… ..
… ..Teknoloji devlerinden birinin bunu engellemek için bu politikacılara Uruguaylı seçmenler hakkında sahip oldukları değerli bilgileri paylaşmayı, sosyal medya ve arama algoritmalarını bir sonraki seçimi kazanmalarına yardımcı olacak şekilde yönlendirmeyi teklif ettiğini düşünelim. Geleceğin başbakanı, belki bu tekliften sonra vergi paketini onaylamaktan vazgeçer. Dahası bu gibi şirketleri, kullanıcıların kişisel verilerinin gizliliği hakkındaki
davalardan koruyan düzenlemeleri meclisten geçirerek, teknoloji devlerinin Uruguay’da bilgi toplamalarınıkolaylaştırabilir. Bu rüşvet sayılır mı? … ..
… ..
… .. İnsanlar istedikleri her şeyi bilgi sayesinde her şeyi bilgi sayesinde elde edebildiklerinde, paraya neden ihtiyaç duysunlar ki?
… ..
… .. Değerin dolar yerine veriyle hesaplandığı bir ekonomide yalnızca parayı vergilendirmek, ekonomik ve politik tabloyu çarpıtmak demek. Ülkedeki en varlıklı kuruluşlardan bazıları hiç vergi ödemeyebilir, zira servetleri milyarlarca dolarlık banknottan değil, milyarlarca petabit veriden oluşuyordur.
… ..
… ..
Sağ ve Sol
Vergilendirme, bilgisayar devriminin yol açtığı sorunlardan yalnızca biri. Bilgisayar ağı neredeyse tüm güç odaklarının altını üstüne getiriyor. Demokrasiler yeni dijital diktatörlüklerinin, diktatörlüklerse kontrol etmeyi bilmedikleri yeni oyuncuların ortaya çıkmasından korkuyor.
… ..
Büyük teknoloji şirketlerinin yöneticileri ve mühendisleri, bu meselelerde politikacıların ve seçmenlerin çok ilerisinde; yapay zekâ, kripto paralar, toplumsal krediler vb. gelişimiyle ilgili çoğumuzdan, daha çok şey biliyorlar. Fakat maalesef, sahip oldukları bu bilgileri,yeni teknolojilerin yol açabileceği tehlikeleri kontrol altına almak için değil, çoğunlukla milyarlarca dolar kazanmak ya da petabitlerce bilgi toplamak için kullanıyorlar.
… ..
… .. … .. Bu bölümlerde teknolojiden çokça bahsedilecek, ancak bakış açısı tamamen insani.Temel soru, insanları bilgisayar tabanlı bu yeni ağda, üstelik giderek daha da güçsüz bir azınlık olarak yaşamasının ne anlama geleceğidir? Yeni ağ politikalarımızı, toplumlarımızı, ekonomilerimizi ve günlük hayatımızı nasıl değiştirecek? İnsan olmayan milyarlarca varlık tarafından sürekli izlenmek, yönlendirilmek, ilham almak ya da yaptırımlara maruz kalmak nasıl hissettirecek? Bu şaşırtıcı yeni dünyaya uyum sağlamak, hayatta kalmak ve hatta umarım gelişmek için nasıl değişmemiz gerekecek?
(s.235)Determinizm Yok
Aklımızdan çıkartmamamız gereken en önemli şey, teknolojinin özünde pek deterministik olmadığıdır. Teknolojik determinizme inanmak risklidir, çünkü insanları tüm sorumluluklardan muaf kılar. İnsan toplumları birer bilgi ağı olduğundan, ortaya yeni bilgi teknolojileri çıktığında toplumun değişmesi kaçınılmazdır. İnsanlar matbaayı ya da makine öğrenmesi algoritmaları icat ettiğinde , kuşkusuz derin bir toplumsal ve politik devrim yaşanacaktır. Gelgelelim insanların hâlâ bu devrim temposu, yöntemi ve rotası üzerinde kontrol gücü var; dolayısıyla gerçekleşecek devrimden henüz biz de sorumluyuz.
An gelecek bilimsel bilgilerimiz ve teknik becerilerimiz pek çok farklı teknoloji geliştirmemize imkân sağlayacak, ama elimizdeki kaynaklar sınırlı. Kaynaklarımızı
nereye harcayacağımıza larar verirken dikkatli olmalıyız.
… ..
… .. Bilgisayar Kulübü üyeleri gibi meraklılar, bu işi kendi başlarına yapmaya karar verdiler. Halkın gücüne inananların, hükümetlerle büyük şirketlere duydukları güvensizlik ve özgürlükçü anarşist fikirlerle yoğrulmuş 1960’ların karşı kültüründen etkilenen bilinçli, ideolojik bilinçli bir karardı bu.
… ..Bilgisayar Kulübü’nün Steve Jobs ve Steve Wozniak gibi önde gelen üyelerinin hayalleri büyüktü ama paraları azdı ve ne ABD’deki özel şirketlerin ne de hükümet aygıtının kaynaklarına erişebiliyorlardı. Jobs ve Wozniak, ilk Apple bilgisayarı yapabilmek için Jobs’ın Volkswagen’i gibi kişisel eşyalarını sattılar. Teknoloji tanrıçasının karşı konulmaz buyruklarından ziyade böyle kişisel kararlar sayesinde 1977’de insanlar, Apple II kişisel bilgisayarını 1298 dolar gibi ancak orta sınıf müşterilerin ulaşabileceği hatırı sayılır bir fiyata satın alabildiler
… ..
Seçenekler bunlarla sınırlı değil. Bir alet, geliştirilme amacının dışında pek çok kullanım alanı bulabilir. Bir bıçağı birini öldürmek, ameliyatta hayat kurtarmak ya da akşam yemeği pişirirken sebze doğramak için kullanabiliriz. Bıçak nerede kullanılacağına zorlamaz. İnsan seçer. Ucuz radyolar geliştirildiğinde Almanya'daki hemen her aile bir tane alabilmişti. Peki niçin kullanılacaktı? Radyolar, totaliter liderin konuşmasının her bir alman ailenin oturma odasına ulaşabileceği anlamına gelebilirdi. Belki de her Alman ailenin farklı bir radyo programı dinlemeyi seçebileceği; radyoların çeşitli politik ve sanatsal görüşleri yansıtacağı ve bu görüşlerin gelişmesine önayak olabileceği anlamına da gelebilirdi. Doğu Almanya bir yöne
Batı Almanya diğer yöne gitti. Doğu Almanya’daki radyo cihazları teknik olarak birçok farklı yayına ulaşabilseler de, Doğu Alman hükümeti Batı’dan gelen yayınları engellemek için elinden geleni yaptı, Dahası bu yayınları gizlice dinleyenleri de cezalandırdı. Teknoloji aynıydı ama siyaset sebebiyle çok farklı şekillerde kullanılıyordu.
Ama aynı şey yirmi birinci yüzyılın yeni teknolojileri için de geçerli. Neyi nasıl kullanacağımıza karar vermek için özellikle bu yeni teknolojilerin ne olduğunu ve neler yapılabileceğini anlamak zorundayız.
… ..
Siyaset, gerçeklik ve düzen arasındaki hassas bir dengedir. Bilgisayarlar bilgi çağımızın önemli üyelerine dönüştükçe, gerçeği keşfetme ve düzen sağlama görevleri de giderek artıyor.
Kesintisiz: Ağ Asla Uyumaz
… ..
… ..
Elbette davranış kalıplarını tanımlayabilen algoritmalar muazzam bir potansiyele de sahiptir. Algoritmalar yolsuzluğa bulaşmış devlet görevlilerinin, nüfuzlu suçluların ve vergi kaçıran şirketlerin tespit edilmesine yardım edebilirler. Aynı şekilde içme suyuna karışan zararlı maddeleri ve buna yönelik tehditleri tespit edebilmeleri için sağlık görevlilerine ve buna yönelik yeni salgınları birbirinden ayırabilmeleri için doktorlara; ve istismara uğrayan eşlerle çocukları bulabilmeleri için polis memurlarına ve sosyal hizmet görevlilerine destek olabilirler. … .. zira yapay zekâ devrimine öncülük eden girişimciler zaten yeterince toz pembe bir tablo çiziyor. Benim amacım, algoritma temelli örüntü tanıma sistemlerinin kötücül potansiyeline odaklanarak, bu ütopik öngörüleri her yönüyle ele almak. Umarım algoritmaların yıkıcı kapasitelerini kontrol altında tutabilir , olumlu potansiyellerini kullanabiliriz.
… ..
… .. İnorganik bürokratlar 7/24 “açık” kalabilir, bizi her an, her yerde izleyebilir ve bizimle etkileşime geçebilirler. Bu da bürokrasi ve gözetimin artık yalnızca belirli zaman ve mekanda gerçekleşen bir şey olmadığı anlamına geliyor. Sağlık sistemi, güvenlik güçleri ve çıkar peşindeki tüm şirketler yaşamımızın her an her yerine yerleşmiş ve çok uzun bir süre daha hiçbir yere kaybolmaya niyeti olan karakteristik bir özelliği artık. … .. .. .. Akvaryumda yaşayan balıklar gibi, insanlar da dijital bir bürokrasi atmosferinde yaşıyor; soluk alır gibi durmasızın veri alıp veriyorlar. Her eylemimiz bir veri
izi bırakıyor ve bu izler toplanarak örüntüleri belirlemek üzere inceleniyor.
Deri Altı Gözlem
Öyle ya da böyle, dijital bürokrasi tüm hareketlerimizi izleyebildiği gibi vücudumuzun içinde olup bitenleri de gözlemleyebilir. Mesela göz hareketlerinin izlenmesini düşünelim. 2020’lerin başında CCTV kameralarının yanı sıra diz üstü bilgisayarlar ve akılla telefon kameraları da göz bebeklerimizdeki ve irislerimizdeki sadece birkaç milisaniyelik en küçük değişiklikleri de dahil bütün hareketlerin verilerini rutin olarak toplayıp analiz etmeye başladı. … ..
… .. … Elon Musk’ın Neuralink’i gibi şirketler tarafından halihazırda geliştiriliyor.
(*Neuralink, Elon Musk tarafından 2016'da kurulan ve beyin-bilgisayar arayüzleri geliştiren bir nöroteknoloji şirketidir. İnsan beynine implante edilen çiplerle düşünce yoluyla cihaz kontrolü, nörolojik hastalıkların tedavisi ve yapay zeka entegrasyonu gibi hedefler öne çıkar.
Beyin sinyallerini okuyarak harici cihazları kontrol etmeyi amaçlayan teknoloji, felçli bireylerin hareket kabiliyetini geri kazandırmayı hedefler. Kablosuz iletişim ve robotik cerrahi sistemlerle implantasyon süreci optimize edilmiştir.
Şirket, FDA onayı alarak insan denemelerine başlamıştır. İlk implantın 2024'te bir insana yerleştirildiği açıklanmıştır. Neuralink, nöroprostetikler ve beyin fonksiyonlarının geliştirilmesine odaklanır. )
Neurolink insan deneyleri için 2013’te ABD’li yetkililerden onay aldı ve Ocak 2024’te ilk beyin çipinin yerleştirildiği bildirildi.
Muskher teknoloji hakkındaki uzun vadeli planlarından açık açık bahsediyor ve yalnızca kuadripleri (dört uzuv felci) gibi çeşitli sağlık sorunlarını hafifletmekle kalmayacağını, insan yeteneklerini geliştirebileceğini ve böylece insanlığın yapay zekâyla rekabet etmesine yardımcı olabileceğini savunuyor. … ..
… ..
… .. Bilim insanları insan beyninin, fare beyninin bile gizemlerini çözebilmekten çok uzak. Aralarındaki dinamikleri anlamak bir yana, fare beynindeki her bir nöron, dendrit ve sinapsın haritasını çıkarmak bile şu anda hesaplama yeteneklerimizi çok aşıyor. Dolayısıyla insanların beyinlerinden veri toplamak her geçen gün biraz daha olası hale gelse de, bu verileri sırlarımız vakıf olmak için kullanmak öyle hiç de kolay değil.
2020’lerin başında ortaya çıkan popüler komplo teorilerinden biri Elon Musk gibi milyarderlerin kontrolündeki kötü niyetli çıkar gruplarının, bizi izlemek ve kontrol etmek için beyinlerimize bilgisayar çipleri yerleştirdiğini savunuyor.Fakat bu teori asıl endişe etmemiz gerekenlerden uzaklaşmamıza yol açıyor. Elbette yeni totaliter sistemlerin doğmasından korkmalıyız ama beyinlerimize yerleştirlen bilgisayar çipleri konusunda endişelenmek için henüz çok erken. … ..
… ..
.. . .. Şu anda akıllı telefon, biyometrik sensörler en çok daha değerli bir gözetleme aracı. … ..
.. ..
Mahremiyetin Sonu
İzleme Yöntemleri
… ..
Sosyal Kredi Sistemi
… .. Kimileri sosyal kredi sistemlerinin, daha incelikli ve uyumlu toplumlar yaratmak için toplumsal fayda sağlayan davranışları ödüllendiren , bencilce davranışları cezalandıran bir yöntem olduğunu düşünebilir. Çin hükümeti, sosyal kredi sistemlerinin yolsuzluk, dolandırıcılık, vergi kaçakçılığı, düzmece reklam ve sahtecilikle mücadeleyi destekleyeceğini, bu sayede de bireyler arasında, tüketiciler ve şirketler arasında ve vatandaşlarla devlet kurumları arasında daha fazla güven tesis edilebileceğini belirtiyor. … ..
… ..
(s.239)… ..Hayatınızdaki her an, yaptığınız her hareket iş bulabilmenizi, banka kredisi alabilmenizi, eş seçiminizi ya da hapis cezası alma ihtimalinizi etkileyebilir.Belki üniversitedeyken bir partiye girip çok sarhoş oldunuz, suç teşkil etmese de utanç vericibir şey yaptınız. Yoksa politik bir gösteriye mi katıldınız? Kredi notu düşük arkadaşlarınız mı var? Bu hem kısa vadede hem de on yıllar sonra yapacağınız iş görüşmelerinizde ya da ceza hükmünüz verilirken karşınıza çıkabilir. Sosyal kredi sistemi böyle işleyerek totaliter bir yönetim sistemine dönüşebilir.
İtibar piyasası daima insanları denetleyerek hâkim toplumsal normlara uymalarını sağlar kuşkusuz. … ..
… ..
Sosyal Kredi algoritmaları, bugün ne yazık ki hayatın her alanına dahil edilen gözetleme teknolojisiyle, tüm statü rekabetlerini kesintisiz bir yarışa dönüştürme tehditi yaratıyor. İnsanlar evlerinde, hatta tatillerinin tadını çıkarmaya çalışırken bile, sanki milyonların önünde sahneye çıkmış gibi tüm hareketlerine ve söyledikleri hber söze dikkat etmek zorunda kalacaklar. BU durum insanların refahı kadar toplumun işleyişine de zarar veren inanılmaz derecede stresli bir yaşam tarzı yaratacaktır.Dijital bürokratlar herkesi her an gözetleyebilmek için hassas bir not sistemi kullanıldığında, ortaya çıkan itibar piyasası kişisel gizliliği yok ederek insanları para piyasasının hiçbir zaman yapamadığı kadar etkili bir şekilde denetleyebilir.
Her Zaman Açık
… ..
Bilgisayar ağının toplumu tamamen kontrol altına almasını yalnızca biraz nefes almak için değil, ağdaki hataları düzeltme fırsatlarını elde edebilmek için de engellemeliyiz. …..
… ..
… .. Ancak bu , bilgisayar ağının dünyayı daime doğru bir şekilde anladığını göstermez. Bilgi gerçek değildir. Topyekün bir gözetleme sistemi, dünyaya ve insanlara dair çok çarpık bir anlayış geliştirebilir. Ağ muazzam gücünü hem dünya hem de bizler hakkındaki gerçekleri keşfetmek yerine yepyeni bir dünya düzeni kurnak, dahası bunun bize dayatmak için kullanılabilir.
8
YANILABİLİR:
Ağ Sık Sık Hata Yapar
… ..
…. .. Kuantum mekaniğinde atom altı parçacıkları gözlemlediğimizde davranışları değişir; insanları gözlemlediğimizde de aynısı olur. Gözlem araçları ne kadar güçlü olursa potansiyel etki de o kadar aynısı olur. Gözlem araçları ne kadar güçlü olursa, potansiyel etki de o kadar büyür.
… ..
… ..
İnsanları Suçlayın
Tarihte, büyük tarihsel süreçlerin insan dışı zekânın verdiği kararlarla şekillendiği bir dönüm noktasına geldik. Bilgisayar ağının hata yapabilme ihtimalini bu kadar tehlikeli kılan işte tam da budur. Bilgisayarların aldığı yanlış kararlar, bilgisayarlar tarihsel oyunculara dönüştüğünde felaketlere neden olabilir. … ..
… ..
… .. Dengeyi gerçeğin lehine çevirmek için ağların doğru söylemeyi ödüllendiren güçlü denetim ve telafi mekanizmaları geliştirilmesi gerekir. Bu denetim ve telafi mekanizmaları
maliyetli olsa da, gerçeğe ulaşmak için bunlara yatırım yapmalısınız.
Silikon Vadisi bu tarihi kuraldan muaf olduğunu sanıyordu. Sosyal medya platformları, telefi mekanizmalarından yoksundu. … …..
… ..
Uyum Sorunu
Yalan haberlerin ve komplo teorilerinin bu kadar hızla yayılmasının geçmişteki, günümüzdeki ve gelecekteki tüm bilgisayar ağlarının yarattığı bir sorun olduğunu söylemek istemiyorum … ..
… ..
… .. Bunun doğru olup olmadığını, özellikle de “sosyal sorumluluğun” evrensel bir tanımı olmadığı için söylemek zor. Ancak kullanıcı katılımı uğruna bilgi alanının kirletilmesi gibi spesifik bir sorun kesinlikle çözülebilir. … ..
… ..
İnsanlarla bağlantı kurmak için ben de You tUbe ve Facebook’u düzenli olarak kullanıyorum; dahası 2002’de kurulan ilk LGBTQ sosyal medya platformlarından birine, kocamla tanışmama vesile olduğu için minnettarım. … ..
… ..
Elbette uyum sorunu ne yepyeni bir kavram ne de algoritmalara özgü. Bilgisayarların icadından önceki binlerce yıl boyunca da insanlığın başına bela olmuştu. Mesela Carl von Clausewitz’in savaş teorisindeki modern askeri düşüncenin temel problemiydi. Clausewitz, Napoleon Savaşlarına katılmış Prusyalı bir generaldi. Napoleon’un 1815‘teki nihai yenilgisinin ardından Clausewitz, Prusya Harp Akademisi müdürü oldu. Bir yandan da büyük bir savaş teorisi kurmaya başladı. Clausewitz 1831’de koleradan öldükten sonra eşi Marie, Clausewitz'in yatım kalan elyazmalarını düzenleyerek 1832 ve 1834 arasında Savaş Üzerine’yi birkaç bölüm halinde yayımladı.
… ..
… ..
… .. Clausewitz için en bariz örnek en iyi bildiği yerden geliyordu: Napoleon’un kariyeri. Hem taktik hem de strateji ustası Napoleon’un askeri dehasına kims laf edemez. Fakat kazandığı zaferler Napolyon'a uçsuz bucaksız toprakların yönetimini sadece bir süreliğine sunarken, süreğen siyasi başarılar kazanmasını sağlayamadı. Askeri fetihleri, Avrupalı güç odaklarının hem hepsinin ona karşı birleşmesine neden oldu ve Napoleon imparator tacını giydikten on yıl sonra imparatorluk çöktü.
Napolyon'un zaferleri, uzun vadede gerçekten de Fransa’nın gerilemesine neden oldu. Yüzyıllar boyunca Fransa, Avrupa’nın lider jeopolitik gücüydü; zira İtalya ve Almanya henüz ulusal birliklerini oluşturmuş politik aktörler değildi. İtalya, birbirine düşman düzinelerce şehir devleti, feodal beylik ve kilise bölgesinden oluşan bir karmaşaydı. Almanya’ysa Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun hükümdarlığı altında pek de sık olmayan bağlarla bir arada tutulan, biden fazla bağımsız yönetime bölünmüş, tuhaf bir yapbozdu. 1989’da Alman ya da İtalyan ordusu diye bir şey yoktu.
Napoleon, imoparatorluğunu Orta Avrupa ve İtalyan Yarımadası’na doğru genişletirken, 1806’da Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nu yıkıp küçük Alman ve İtalyan prensliklerinin çoğunu daha büyük bölgesel güçler halinde birleştirdi; Alman Ren Konfederasyonunu ve İtalya Krallığını kurup kendi hanedanlığının yönetmi altına almaya çalıştı. Muzaffer orduları aynı zamanda modern milliyetçilik ve halkın egemenliği ideallerini, Alman ve İtalyan topraklarına yaydı. Napoleon tüm bunlar sayesinde imparatorluğunun daha da güçleneceğini sanıyordu. Fakat aslında, istemeden de olsa, geleneksel düzenleri parçalayarak ve Almanlarla İtalyanlara bir ulus olarak birlişmenin ne demek olduğunu öğreterek, Almanya’nın (1866-1871) ve İtalya’nın (1848-1871) uluslaşmasının temellerini attı. Bu iki uluslaşma süreci , 1870-1871’de Almanya’nın Fransa’ya karşı kazandığı zaferle tamamlandı. Doğu sınırında yeni yeni toparlanmaya başlayan iki milliyetçi güçle daha karşlı karşıya kalan Fransa, o eski sınırlarına bir daha asla ulaşamadı.
… ..
… ..
Ataş Napoleon
… ..
… .. Bilgisayarların toplumsal faydalarını artırmak istiyorsak, onlara kullanıcı etkileşimini yükseltecek havucu göstermek son derece kötü bir yöntemdir..
… ..
…. ..
Korsika Bağlantısı
… ..
… .. (s.279) Kimleri büyük bir dikkat ve itinayla düşünüp taşınırsak bilgisayar ağı için doğru hedefleri önceden tanımlayabileceğimizi umuyordur ama bu çok fazla risk barındıran bir yanılgıdır.
… ..
… ..
Napoleon gençliğinin büyük bir bölümünde kendisini Fransız olarak bile görmemiştir. Napoleone di Bonaparte olarak Korsika'da İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Korsika beş yüz yıl boyunca Napoleon’un atalarının yaşadığı İtalyan şehir devleti Cenova tarafından yönetildi. Cenova ancak 1768’de, yani Napoleone’nin doğumundan bir yıl önce adayı terk etti. Korsika milliyetçileri Fransa’ya karşı teslim olmaya karşı çıkıp isyan ettiler. Fakat 1770’teki yenilgilerinin ardından Korsika resmen Fransız toprağı oldu. Birçok Korsikalı, Fransızların adayı işgaline duyduğu öfkeyi canlı tutsa da di Bonaparte ailesi, Fransız kralına bağlılık yemini ederek Napoleone’yi Fransa anakarasında askeri okula gönderdi.
Napoleon’a okulda hem Korsika milliyetçisi olduğu için hem de Fransızcayı iyi bilmediği için sınıf arkadaşlarının zorbalıklarına katlanmak zorunda kaldı.Anadili Korsikaca ve İtalyancaydı; günden güne Fransızcayı akıcı bir şekilde konuşmaya başlasa da yazarken zorlandı. Napoloene sonunda Fransız ordusuna katıldı ama 1789’da devrim patlak verdiğinde, bu hareketin, çok sevdiği adasının özerklik kazanması için bir fırsat olacağını umarak Korsika’ya geri döndü. Korsika bağımsızlık hareketinin lideri Pasquale Paoli’yle anlaşmazlığa dülştükten sonra Mayıs 1793’te Korsika davasından vazgeçti. Anakaraya döndü ve geleceğini burada inşa etmeye karar verdi. İşte bu aşamada Napoleone di Bunoparte, Napoleon Bonaparte oldu (fakat 1796’ya kadar isminin İtalyanca versiyonunu kullanmaya devam edecekti).
… …
.. ..
Kantçı Nazi
… ..
… .. Kısacası Kant şu kadim Altı Kuralı başka bir şekilde söylemiştir: “Sana yapılmasını istediğin şeyi sen de başkalarına yap.” (Matta7:12)
… ..
Bilgisayar Mitolojisi
O halde bürokratik sistemler tarihi boyunca temel hedeflerini nasıl belirlediler? Mitolojiye bel bağlayıp hedefi onun belirlemesini beklediler. Memurlar, mühendisler, vergi tahsildarları ve muhasebeciler ne kadar rasyonel olrlarsa olsunlar, nihayetinde şu ya da bu mit yaratıcısının hizmetindeydiler. John Maynard Keynes’ten alıntılayarak şöyle diyebiliriz, kendilerini dinin etkilerinden tamamen muaf sanan objektif insanlar genellikle bir mit üreticisinin kölesi olurlar. Nükleer fizikçiler bile kendilerini, ayetullahların ve komünist bürokratların emirlerine itaat ederken bulmuşlardır.
… ..
… .. Yola Yahudilerin insanlığı yok etmeye çalışan şeytani canavarlar olduğunu savunan mitolojik bir inançla çıkıldığında, dentologlar da, faydacılar da Yahudilerin katledilmesi için bir sürü mantıklı argüman bulabilirler.
… ..
Yeni Cadılar
Erken dönem modern Avrupa'da itinayla hazırlanan bir bilgi ağı suçlar, hastalıklar ve felaketler hakkında olabildiğince veriyi analiz etmiş ve tüm bunların cadıların suçu olduğuna karar kılmıştı. Cadı avcıları daha fazla bilgi edindikçe, dünyanın iblisler ve büyülerle dolu olduğuna, insanlığı yok etmek için şeytani, evrensel bir komplo kurulduğuna daha da fazla inanır oldular. Bilgi ağı durmadan cadıları tespit edip hapsetmeye veya öldürmeye başlamıştı. Bugün biliyoruz ki cadılık, bizzat bilgi ağı tarafından uydurulmuş ; Şeytan’ı hiç görmemiş ve dolu fırtınası yaratmayı beceremeyen insanları damgalamakta kullanılan sahte bir öznelerarası kategoriydi.
… ..
… ..
(s.294) Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi dinler gökyüzünden her hareketimizi izleyen bir varlığın bizi puanladığını ve ebedi hayatımızın da topladığımız puanlara göre şekillendiğini varsayar. Kuşkusuz kimse kaç puan aldığını bilemez; onu ancak öldükten sonra öğrenebilirsiniz. Bu aslında, günahkârlığın veya azizliğin kamu oyunun kanaatlerine göre belirlenecek özneler arası olgular olduğu anlamına gelir. Mesela İran rejimi, bilgisayar tabanlı gözetim sistemini yalnızca katı başörtüsü yasalarını uygulamak için değil, günahkârlığın ve ermişliğin kriterlerini bilgisayarlar arası kesin olgulara dönüştürmek için kullandığında neler yaşanabilir? ……
… .. .. Birinin günahkâr mı yoksa ermiş mi olduğu, insani değerlerle değil algoritma hesaplarına dayanır. Böylece bir sistem insanlar hakkındaki gerçekleri mi keşfeder yoksa onları düzende kalamaya mı zorlar?
Bu gibi meseleler sosyal kredi sistemlerini ve kitlesel izleme rejimlerini etkileyebilir. … .. aslında muazzam bir güçle temelsiz dini ve ideolojik önyargılarını dayatıyor olabilirler.
Bilgisayarların Önyargısı
… ..
… .. Yapay zekâ, sonuçlardan bağımsız olarak aynı hareketleri durmadan tekrarlayan aptal bir otomat değildir. Aksine, hatalardan der çıkaran sağlam telafi mekanizmalarına sahiptir.
… ..
… .. Organik yeni doğanlar gibi bebek algoritmaları da eriştikleri verilerin örüntülerini tanıyarak öğrenirler. … ..
… ..
Yeni Tanrılar
… ..
… .. Her şeyden önemlisi bilgisayar ağı da insan ağı gibi gerçeklik ve düzen arasındaki dengeyi sağlayamayabilir. Bilgisayar ağı son derece etkili bilgisayarlar arası mitler oluşturup onları bize dayatarak, erken dönem modern Avrupa cadı avlarını veya Stalin’in kolektivizm hareketini gölgede bırakacak kadar tarihsel felaketlere neden olabilir.
… ..
… .. (s. 302)algoritmalar kendi yanılgılarının ne kadar farkında olurlarsa olsunlar, insanların da mutlaka işin içinde kalmasını da sağlamalıyız.
… ..
… .. Öngöremediğimiz birçok sorundan korunmak için elimizden gelen en iyi şey, tehditleri anında belirleyip onlara karşı durabilecek kurumlar inşa etmektir.
… ..
… ..
III. KISIM
Bilgisayar Siyaseti
9.
DEMOKRASİLER
Diyaloğu Sürdürmemiz hâlâ Mümkün mü?
… ..
… ..
… .. (s.310) İnsanlığın yirminci yüzyılın uygulamalı endüstri dersinden oldukça düşük not aldığını söyleyebiliriz. Sadece sınıfı geçmemize yetti. Yirmi birinci yüzyılın ders geçme notu çok daha yüksek. Artık daha iyi öğrenciler olmak zorundayız.
Demokratik Yol
… ..
… .. (s.310) Liberal demokrasinin en büyük avantajı, bağnaz düşüncelerin aşırılıkçı eylemlerini sınırlayan, hatalarımızın farkına varma ve farklı yollara başvurabilme yeteneğimizi koruyan güçlü mekanizmalara sahip olmasıdır. Yeni bilgisayar ağının nasıl gelişeceğini öngöremediğimizden, yaşadığımız çağda başımıza gelebilecek felaketlerden kaçınmak için yapabileceğimiz en iyi şey, ağ büyüdükçe demokratik telafi mekanizmalarını da güçlendirmektir.
… ..
Potansiyel tehditlerden biri, yeni bilgisayar ağının gözünü bile kırpmadan bizi gözetleyip kişisel alanlarımızı yok yetmezmiş gibi, yalnızca eylemlerimizi ve söylemlerimizi değil tüm düşünce ve hislerimiz yüzünden bizi cezalandırılabilmesi ya da ödüllendirebilmesidir. Bu koşullar altında demokrasiler ayakta kalabilir mi? Hükümet ya da bir şirket, hakkımda benim bildiğimden fazlasını bildiğinde ve her hareketimi, her düşüncemi izleyebildiğinde, totaliter bir düzen kurulması kaçınılmaz olacaktır. Seçimler rutin olarak yapılmaya devam etse de gerçek bir kontrol mekanizmasından ziyade otoriter bir ritüele dönüşecektir. Zira hükümet elindeki geniş gözetim yetkilerini, kamuoyunu daha önce görülmemiş bir ölçekte yönlendirmek için kullanacaktır.
… ..
… ..
Demokrasiler, vatandaşlarının özel alanlarını ihlal etmeden ve özgürlüklerini kısıtlamadan daha iyi sağlık hizmeti ve güvenlik sağlayabilmek için yeni gözetim yetkilerini sınırlandırmayı seçebilirler. Yeni teknolojiler, her altın elmanın içinde gizlenmiş bir meyve kurdu olabileceğini anlatan bir ahlak masalı olmak zorunda değil. İnsanlar zaman zaman bu yeni teknolojileri yegâne seçenek gibi görüyor…. ..
… .. Dijital çağda demokrasilerin varlığını nasıl sürdürebileceğini, hatta geliştirebileceğini, açıklayabilmek için yazılmış kitaplar var. Fakat karmaşık çözüm önerilerini veya bunların fayda ve zararlarını birkaç sayfada tüm detaylarıyla tartışmak imkânsız. … ..
… ..
… .. Vatandaşların yapması gereken, bunların bilgisayar çağının yeni gerçeklerine uyumlanmasını talep etmek.
… ..
… ..
İlk ilke iyilik severliktir. … ..
… ..
… ..
Totaliter rejimlerin yükselişine karşı demokrasiyi güvence altına alabileceğimiz ikinci bir ilke merkezileşmenin önüne geçmektir. Demokratik bir toplum, bu ister bir hükümet ister bir özel şirket olsun, tüm bilgilerin tek bir merkezde toplanmasına asla izin verilmemelidir.. Daha iyi sağlık hizmeti, sağlık hizmet, salgın hastalıkların önlenebilmesi ve yeni ilaçların geliştirilebilmesi için ulusal veri tabanının kurmak son derece yararlı olabilir. Ancak bu veritabanının güvenlik güçlerinin, bankaların ya da sigorta şirketlerinin veri tabanları ile eşleştirmek oldukça tehlikeli olacaktır. Bu sayede doktorlar, bankacılar, sigortacılar ve polis memurları daha verimli çalışabilir ama bu tür bir hiper-verimlilik , totalitarizmin önündeki engelleri bir çırpıda kaldırabilir. Demokrasilerin varlığını sürdürebilmesi için daha az verimli sistemlerin tercih edilmesi harta gibi görünse de aslında işe yarar bir özelliktir. … ..
…..
(s.361) Ancak on dokuzuncu yüzyılın ortalarında, hükümetler ve silahlı kuvvetler, modern endüstri teknolojilerinin muazzam jeopolitik potansiyelini artık her açıdan kavramıştı. Hammadde ve pazar ihtiyacı emperyalizmi haklı çıkarırken , sanayi teknolojileri emperyalist fetihleri kolaylaştırdı. Mesela İngilizlerin Afyon Savaşları’nda Çinlilere karşı kazandığı zaferde buharlı gemilerin önemi büyükken, demiryolları ABD’nin batıya ve Rusya’nın doğuya ve güneye yayılmasında belirleyici bir rol oynadı. Gerçekten de Trans-Sibirya ve Trans-Hazar Rus hatları, Berlin-Bağdat demiryolu hayli ve İngilizlerin Kahire’den Cape Town’a uzanan bir demiryolu inşa etme rüyası etrafında şekillenen hükümet projeleri vardı.
… ..
… .. Sanayi yarışında geride kalmış çoğu bölge, sonunda bir sanayi devinin egemenliği altına girmişti. Yapay zekâ devrimi de aynı şekilde sonuçlanabilir mi?
(s.361)Yapay zekâ yarışı yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarında, birkaç ülkedeki bir avuç girişimci sayesinde ivme kazanmıştı. Hedefleri, dünyanın bilgi akışını merkezileştirmekti. Google, dünyadaki bütün bilgileri tek bir noktadan yönetmek istedi. Amazon , dünyanın tüm sosyal alanlarını birbirine bağlamak istedi. Öte yandan dünyadaki bütün bilgiyi toplamak, onları bir merkezde işleyemedikten sonra ne işlevsel ne de faydalıdır. 2000’de Google’ın arama motoru henüz emekleme aşamasındayken Amazon mütevazı bir çevrimiçi kitapçıyken Mark Zuckerber lise öğrencisiyken, dağlar kadar veriyi tek bir merkezden işlemek için gereken yapay zekâ henüğz ortada bile yoktu. Ama kimileri ayak seslerini duyar gibiydi.
Wired dergisinin kurucu editörü Kevin Kelly, 2002’de Google’da düzenlenen küçük bir partide Larry Page'in neler konuştuğunu anlattı. “Larry, hâlâ anlamıyorum. Bir sürü arama motoru şirketi var. Ücretsiz web araması mı? Bu sana ne kazandıracak?” Page, Google’ın esasen arama motoruyla ilgilenmediğini anlattı.”Gerçek bir yapay zekâ inşa ediyoruz,” dedi. Ne kadar veri toplanırsa om kadar kolay kurulabilir. Dahası yapay zekâ bir sürü veriyi muazzam bir güce dönüştürebilir.
(s.362)2010’lara gelindiğinde, hayaller gerçek oluyordu. Her büyük tarihsel devrim gibi, yapay zekânın yükselişi de sayısız adımdan oluşan kademeli bir süreçti.
Ve her devrimde gördüğümüz üzere, Liverpool-Manchester Demiryolunun açılışı gibi bazı adımların , dönüm noktaları sayıldı. Yapay zekâ tarihinin geniş literatüründe, iki olay tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. İlki, 30 Eylül 2012’de AlexNet adındaki evrişimsel sinir ağının, ImageNet Büyük Ölçekli Görsel Tanıma yarışmasını kazanmasıydı.
Evrişimsel sinir ağının ne olduğunu bilmiyorsanız ya da ImageNet yarışmasını daha önce duymadıysanız yalnız değilsiniz. Hepimiz (yüzde 99’umuzdan fazlası) aynı durumdayız; bu yüzden AlexNet’in zaferi o yılların manşetlerinde yer almadı. Fakat birileri AlexNet’in bu başarısını duydu ve olayın arkasındaki gerçekleri ortaya çıkardı.
ImageNet’in milyonlarca etiketli dijital görüntüden meydana gelen bir veri tabanı olduğunu biliyorlardı. Bir web sitesi sizden bir dizi görüntüye bakarak hangilerinde araba ya da kedi olduğunu işaretlemenizi isteyip robot olmadığınızı kanıtlamanızı talep etti mi? Tıkladığınız görüntüler muhtemelen İmage Net’in veri tabanına eklenmiştir. Kedilerinizin etiketi çevrimiçi videoları için de aynısı geçerlidir. ImageNet Büyük Ölçekli Görsel Tanıma Yarışması, çeşitli algoritmaların veritabanındaki etiketli görüntüleri ne kadar iyi tanıyabildiğini test eder. Algoritmalar kedileri isabetli bir şekilde tanıyabilir mi? İnsanlar 100 kedi imajının 95’ini doğru tespit edebiliyor Buna karşılık 2010’da en iyi algoritmaların başarı oranı yalnızca yüzde 72’di. 2011’de algoritmaların başarı oranı yüzde 75’e yükseldi. 2012’de AlexNet algoritması yarışmayı yüzde 85 başarı oranına ulaşarak kazandı ve bir elin parmaklarını geçmeyecek yapay zekâ uzmanını hayrete düşürdü. Bu gelişme sıradan insanlar için çok önemli olmasa da, uzmanlara yapay zekâ teknolojisinin bazı alanlarındaki ilerleme potansiyelini gösterdi. 2015’te Microsoft’un insanların kedi görüntülerini tanıma becerisini geride bıraktı.
… ..
… ..
(s.3623)Teknoloji devlerinin dünyadaki kullanıcılarından hiçbir ücret ödemeden topladığı bu tüm kedi görüntüleri üzerinden başlattığı yarış hızlanmıştı. AlexNet, ImageNet yarışmasına hazırlanırken, Google da kendi yapay zekâsını kedi görüntüleri üzerinde eğitiyordu; hatta Meow Generatör adında kedi görüntüsü oluşturan bir yapay zekâ yarattı. Sevimli kedileri tespit ederek geliştirilen teknoloji, sonraları daha vahşi amaçlar için kullanıldı. Mesela İsrail bu teknolojiyi,işgal altındaki Filistin topraklarındaki insanların yüzlerini tanıyan Red Wolf, Blue Wolf ve Wolf Pack uygulamalarını yaratırken kullandı.
… ..
… ..
Özel şirketler nasıl ondokuzuncu yüzyılın ilk yıllarında demiryolu inşa etme yarışını girdiyse, yirmi birinci yüzyılın başlarında da yapay zekâ yarışına girmişlerdi. Google, Facebook, Alibaba ve Baidu yöneticileri kedileri tespit edebilen bir yapay zekâ, devlet başkanları ve generallerden daha değerliydi. 2016 Mart’ında yaşanan ikinci bir keşif anıysa, devlet başkanları ve askeri yöneticilerin neler döndüğünü anlamasını sağladı. Google’ın AlphaGo’su, Lee Sedol’u yendi. AlexNet’in başarısı politikacıların dikkatini bile çekmemişti ama AlphaGo’nun zaferi hükümet ofislerinde, özellikle de Doğu Asya’da şok dalgsı yarattı. Çin ve komşu ülkeler go oyunu kültürel bir hazine olarak kabul edilir; stratejistler ve politikacılar için muazzam bir eğitim olduğu varsayılır. Mart 2016’da, yapay zekâ mitinin de onayladığı gibi, Çin hükümeti yapay zekâ çağının başladığını idrak etti.
Neler olup bittiğini ilk farkedenin Çin olması şaşırtıcı değil. On domkuzuncu yüzyılda Çin, Sanayi Devrimi’nin olası faydalarını ciddiye almakta gecikmiş, demiryolları ve buharlı gemiler gibi icatları benimsemekte yavaş kalmıştı. Nitekim Çinlilerin “aşağılanma yüzyılı” dediği dönem başlamıştı. Yüzyıllar boyunca dünyanın süper gücü olmuş Çin, modern sanayi teknolojisini benimsemekte başarısız olunca diz çökmek zorunda kalmıştı. Savaşlarda yenildi, yabancılar topraklarını fethetti, demiryollarını ve buharlı gemileri kullanmaya başlamış güçler tarafından her anlamda sömürüldü. Çİnliler bu treni bir daha asla kaçırmamaya yemin etmişti.
2017’de Çin hükümeti, “Yeni nesil Yapay Zekâ Planı”nı açıkladı. Açıklamada, “2013’a kadar Çin yapay zekâ teorileri, teknolojileri ve uygulamaları alanında dünya lideri olmalı, dünyanın birincil yapay zekâ geliştirme merkezi sayılmalı,” deniyordu. Bunu izleyen yıllarda Çin, yapay zekâya muazzam kaynak ayırdı. 2020’lerin ilk yıllarında yapay zekâyla ilgili bazı alanlarda dünya lideriydi; onu geride kaldığı noktaları da ABD dolduruyordu.
Yapay zekânın önemini elbette yalnızca Çin farketmemişti. 1 Eylül 2017’de Rusya Devlet Başkanı Putin, “Yapay zelâ sadece Rusya’nın değil, tüm insanların geleceğidir…. Bu alanın lideri dünyaya da hükmedecektir,” dedi. Ocak 2028’de Hindistan Başbakanı Modi, “Bilgiyi kontrol eden, dünyayı yönetir,” diye ekledi. Şubat 2019’da ABD Başkanı Trump, yapay zekâyla ilgili bir başkanlık kararnamesi imzalayarak, “Yapay zekâ çağı başladı,” dedi ve “ABD’nin yapay zekâ teknolojileri alanındaki liderliğini korumak ve ulusal güvenliği açısından büyük önem taşıyor,” diye ekledi. O dönemde özel girişimcilerin çabaları sayesinde yapay zekâ yarışında ABD, öngörülü özel girişimcilerin çabaları sayesinde yapay zekâ yarışında zaten liderdi. Ancak şirketlerarası rekabet olarak başlayan şey, hükümetler arası yarışa, daha doğrusu her biri birer hükümet ve birkaç şirketten oluşan takımların yarışına dönüşüyordu. Peki birincilik neydi? Dünya hakimiyeti.
Veri Sömürgeciliği
On altıncı yüzyılda İspanyol, Portekizli ve Hollandalı sömürgeciler.tarihin ilk küresel imparatorluklarını kurarken yelkenli gemileri, atları ve barutu kullanmıştı. İngilizler, Ruslar ve Japonlar on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda hâkimiyet mücadelesine giriştiklerinde, buharlı gemilere, lokomotiflere ve makineli tüfekler bel bağlamıştı. Yirmi birinci yüzyılda sömürgelerinizi yönetmek için artık savaş gemileri göndermenize gerek yok. Verileri ele geçirmeniz yeter. Dünyadaki tüm bilgileri toplayan birkaç şirket veya hükümet, askeri gücüyle değil elindeki bilgi sayesinde tüm dünyayı veri kolonilerine dönüştürebilir.
Yirmi yıl sonra Pekin ya da San Francisco’da yaşayan birinin, ülkenizdeki herhangi birinin, ülkenizdeki herhangi bir politikacı, gazeteci, komutan ve CEO’nun, gönderdiği mesajlar, yaptığı web aramaları, geçirdiği hastalıklar, girdiği cinsel ilişkiler, anlattığı fıkralar ve aldığı rüşvetlere kadar tüm kişisel geçmişini
öğrendiğini düşünün. Sizce bu şartlarda yaşadığınız ülke hâlâ bağımsız bir devlet mi, yoksa bir veri sömürgesi mi sayılmalı? Ülkeniz dijital altyapılara ve hiçbir şekilde kontrol edemediği yapay zekâ destekli sistemlere tamamen bağımlı kaldığında neler yaşanır?
Bu sayede verilerin uzaktaki sömürgelere hükmetmek için kullanıldığı yeni bir tür veri sömürgeciliği doğabilir. Yapay zekâ ve veri üzerindeki hâakimiyet, yeni kurulacaak imparatorluklara insanların ilgi alanlarını yönetme fırsatı da tanır. Önceki bölümlerde tartıştığımız gibi, 2010’larda Facebook ve YouTube gibi Amerikalı sosyal medya devleri, kâr peşinde koşarken Myanmar ve Brezilya gibi uzak ülkelerin politikalatrını altüst etti. Geleceğin dijital imparatorlukları da siyasi çıkarları için benzer şeylere yol açabilir.
Psikolojik savaş, veri sömürgeciliği ve sanal gerçeklik üzerindeki hâkimiyetini kaybetme korkusu yüzünden pek çok ülke, tehlikeli olduğunu düşündüğü birçok uygulamayı şimdiden engelledi. Çin Facebook, YouTube ve diğer birçok Batılı sosyal medya uygulamasını ve web siteini yasakladı. Rusya neredeyse tüm Batılı sosyal medya uygulamalarının yanı sıra bazı Çin uygulamalarını da yasakladı. Hindistan 202’de Tiktok, WeChat ve çok sayıda diğer Çin uygulamasını, “Hindistan’ın egemenliğine ve bütünlüğüne, savunmasına, devletin güvenliğine ve kamu düzenine zarar verdiği” gerekçesiyle yasakladı.arını da yasakladı. ABD, Çin’in çıkarlarına hizmet ettiği endişesiyle Tik Tok’u yasaklamayı tartışıyor; 2023 itibarıyla neredeyse tüm federal çalışanların, eyalet çalışanlarının ve hükümetle ortak proje yürütenlerin kişisel cihazlarında bu uygulamayı kullanılması yasa dışı sayılıyor. İngiltere, Yeni Zelanda ve diğer ülkelerdeki yasa koruyucuklarda Tik Tok’la ilgili endişelerini dile getirdi. İran’dan Etiyopya’ya kadar birçok hükümet de Facebook, Twitter, YouTube, Telegram ve INstegram gibi uygulamaları engelledi.
… ..
… ..
On dokuz ve yirminci yüzyıllarda Belçika ya da İngiltere gibi bir sanayi gücünün sömürgesi olmak genellikle doğal kaynaklarınıza el konulması anmlamına gelirdi; büyük kâr getiren yüksek teknoloji ürünü endüstriler ise sömürgeci devletlerin tekelindeydi. Mısır İngiltere’ye pamuk ihraç ediyor ve yüksek kaliteli tekstil ürünleri ithal ediyordu. Malaya araç lastikleri için kauçuk sağlıyor, Coventry otomobiller üretiyordu.
Veri sömürgeciliğinde de benzer süreçlerin yaşanması son derece olası. Yapay zekâ endüstrisinin hammaddesi verdir. Görüntüleri tarayan ve tespit eden yapay zekâ üretmek için kedi fotoğraflarına ihtiyacımız vardır. … ..
… ..
… .. (s.367) Roma İmparatorluğu'nda siyasi gücün merkezi İtalya’ydı, fakat en zengin eyaletler Doğu Akdeniz’deydi. Nil vadisinin verimli topraklarını İtalya Yarımadası’na taşımak mümkün değildi. Nitekim Romayı barbarlara bırakıp iktidarın merkezini zengin doğuya, Konstantinopolis’e taşıdı.
Sanayi Devrimi’nde makineler topraktan daha önemli hale geldi. Fabrikalar, madenler, demiryolu hatları ve elektrik santralleri en değerli varlıklara dönüştü. Bu türden aytırımları bir merkezde toplamak kolaydı. Britanya İmparatorluğu sanayi üretimini adalarında toplayabilir, Hindistan, Mısır ve Irak’tan hammadde temin edip Birmingham ya da Belfast’ta üretilen malları satabilirdi. Roma İmparatorluğu’ndan farklı olarak Britanya hem siyasi hem de ekonomik gücünm merkeziydi. Fahat fizik kurallar ve jeoloji, önü alınamaz gibi görünen bu zenginlik ve iktidar yoğunlaşmasına doğal sınırlar çiziyordu. İngilizler tüm pamuk fabrikalarını Kalküta’dan Manchester’a taşıyamaz ya da petro kuyularını Kerkük’ten Yorkshire’a kaydıramazdı.
Ama bilgi farklıdır. Pamuk ve petrolün aksine, dijital veriler Malezya ya da Mısır’dan Pekin ya da San Francisco'ya neredeyse ışık hızıyla iletilebilir. Üstelik toprak, petrol yatakları veya tekstil fabrikalarının aksine algoritmalar fazla da yer kaplamaz. Sonuçta endüstriyel gücün aksine, algoritma temelli güç tek bir merkezde toplanabilir. Bir ülkenin mühendisler, tüm dünyayı parmağında oynatabilecek algoritmaları kodlayıp çıkarları için kullanabilir.
… .. On dokuzuncu yüzyılda tekstil endüstrisine hakim olmak, geniş pamuk tarlalarını veya devasa imalathaneleri kontrol etmek demekti. Ancak yirmi birinci yüzyılda tekstil endüstrisinin en önemli varlığı pamuk ya da makinelerden çok bilgidir. Bir hazır giyim üreticisi rakiplerini alt edebilmek için müşterilerin beğenilerini ve geleceğin moda trendlerini tahmin etme ya da yönlendirme becerisine ihtiyaç duyar. Amazon ve Alibaba gibi teknoloji devleri, bu tür bilgileri kontrol ederek tekstil gibi geleneksel sektörlerde bile tekelleşebildiler. Nitekim 2021’de Amazon ABD’nin en büyük giyim perakendecisi oldu.
… ..
… ..
Bu nedenle yapay zekâve otomasyon, gelişmekte olan yoksul ülkelere özel nbir zorluk çıkarıyor.. Yapay zekâyla yönlendirilen bir ekonomide, pastadan en büyük payı ddijital liderler alır; dahası kazançlarını niteliksiz işgücünü çıkarları doğrultusunda eğitmek ve daha da fazla kâr elde etmek için kullanabilir. Bu sırada yoksul ülkelerdeki vasıfsız işçilerin değeri iyice azalır ve bu ülkelerin elinde işgücünü eğitecek kaynaklar da bulunmadığından, gelişmekte daha fazla zorlanırlar. Sonuçta San Francisco ve Pekin’de bir sürü iş imkânı ve muazzam bir zenginlik oluşurken , dünyanın birçok bölgesi ekonomik yıkımla karşı karşıya kalır. Vergi hizmetleri alanında uzmanlaşmış uluslararası bir şirket olan PricewaterhouseCoopers’a göre yapay zekânın 2030’a dek küresel okonomiye 15,7 trilyon dolar katkı sağlaması bekleniyor. Ancak mevcut eğilimler sürerse, lider iki yapay zekâ süper gücü olacak Çin ve ABD’nin, bunun yüzde 70’ine sahip olacağı öngörülüyor.
Ağdan Kozaya
*Neksus Taş Devri’nden Yapay Zekâya Bilgi Ağlarının Kısa Tarihi & Yuval Noah Harari
Özgün Adı: A Brief History of Information Networks from the Age Stone
Türkçesi: Çiğdem Şentuğ
1.Baskı: Ekim 2024, İstanbul
*liyCCTV, kameralar aracılığıyla alınan görüntünün belirli bir konuma iletildiği sisteme verilen isimdir. CCTV açılımı, “Kapalı Devre Televizyon” anlamına gelen “Close Circuit TeleVision” kavramından türetilmiştir. Televizyon sisteminden farklı olarak CCTV, bir merkezden geniş kullanıcı kitlesine yayın yapmak yerine belli bir alandaki görüntüyü izleme sistemi olarak tanımlanabilir. Günümüzde CCTV, genellikle güvenlik amaçlı kullanılmasının yanında trafik kontrolü, tehlikeli bölgelerin izlenmesinde de kullanılabilmektedir.
*Neuralink, Elon Musk tarafından 2016'da kurulan ve beyin-bilgisayar arayüzleri geliştiren bir nöroteknoloji şirketidir. İnsan beynine implante edilen çiplerle düşünce yoluyla cihaz kontrolü, nörolojik hastalıkların tedavisi ve yapay zeka entegrasyonu gibi hedefler öne çıkar.
Beyin sinyallerini okuyarak harici cihazları kontrol etmeyi amaçlayan teknoloji, felçli bireylerin hareket kabiliyetini geri kazandırmayı hedefler. Kablosuz iletişim ve robotik cerrahi sistemlerle implantasyon süreci optimize edilmiştir.
Şirket, FDA onayı alarak insan denemelerine başlamıştır. İlk implantın 2024'te bir insana yerleştirildiği açıklanmıştır. Neuralink, nöroprostetikler ve beyin fonksiyonlarının geliştirilmesine odaklanır.
*Tureng - nexus - Türkçe İngilizce Sözlük
*
*Nexus Kriterleri Servikal Yaralanmalar Akıl Kartı | Acil Çalışanları
*... .. … Künt servikal travma hastalarında klinik olarak anlamlı yaralanmaları tanımlamak için
geliştirilen ilk karar kuralı (ön test) National Emergency X-Radiography (NEXUS) dur. Daha sonrada Kanada Servikal Omurga Kuralları geliştirilmiştir. … ..
… ..
*Cher Ami - Wikipedia *(sevgili arkadaşım, dostum …. ..)
*Cher Ami (French for "dear friend", in the masculine) was a male[a] homing pigeon known for his military service during World War I, especially the Meuse-Argonne offensive in October 1918. According to popular legend, he delivered a message alerting American forces to the location of
the Lost Battalion, despite sustaining injuries such as being shot in the breast, losing his right leg and being blinded in his left eye.
Background and early life
World War I service
Injuries and veracity
Retiremen
Death and legacy
Awards
In popular culture
*Yuval Noah Harari (İbranice: יובל נח הררי; d. 24 Şubat 1976), İsrailli tarihçi, yazar, kamu entelektüeli ve akademisyendir. Kudüs İbrani Üniversitesi Tarih Bölümü'nde profesörlük yapmaktadır.[1] Çok satan popüler Hayvanlardan Tanrılara Sapiens (2014), Homo Deus: Yarının Kısa Tarihi (2016) ve 21. Yüzyıl İçin 21 Ders [en] (2018) bilim kitaplarının yazarıdır. Yazıları özgür iradeyi, bilinci, zekâyı, mutluluğu ve acıyı incelemektedir.
Noah Harari, yaklaşık 70.000 yıl önce Homo sapiens'in rakip Neandertallerin ve Homo cinsinin diğer türlerinin yerini aldığı, dil becerilerini geliştirdiği, yapılandırılmış toplumları geliştirdiği, zirai yırtıcılar olarak yükseldiği, tarım devrimi tarafından desteklenen ve hızlanan "Bilişsel Devrim" hakkında yazılar yazmaktadır. Harari'nin kitapları aynı zamanda, biyolojik organizmaların kendi yaratımları tarafından aşıldığı fütüristik bir biyoteknolojik dünyanın olası sonuçlarını da incelemektedir. "Homo sapiens, bir yüzyıl içinde yok olacak." demiştir.
Biyografi
Yuval Noah Harari, Shlomo ve Pnina Harari'nin üç çocuğundan biri olan İsrail'in Kiryat Ata kentinde doğdu ve büyüdü. Ailesi, Doğu Avrupa ve Lübnan'dan İsrail'e göçen Yahudi kökenli bir aileydi. Babası devlette çalışan bir silah mühendisiydi ve annesi bir büro yöneticisiydi.[2][3][4] Harari üç yaşında kendi kendine okumayı öğrendi. Hayfa'daki Leo Beck Eğitim Merkezi'nde sekiz yaşından itibaren entelektüel olarak yetenekli çocuklar için bir sınıfta okudu. Atuda programının bir parçası olarak üniversite eğitimine devam etmek için İsrail Savunma Kuvvetleri'ndeki zorunlu askerlik hizmetini erteledi, ancak daha sonra eğitimlerinin ardından sağlık sorunları nedeniyle askerlik hizmetini tamamlamaktan muaf tutuldu.[5] 17 yaşında Kudüs İbrani Üniversitesi'nde tarih ve uluslararası ilişkiler okumaya başladı.
Harari geydir [6] ve 2002'de eşi İtzik Yahav ile tanıştı.[7][8] Yahav aynı zamanda Harari'nin kişisel yöneticisidir.[9] Kanada, Toronto'da resmi bir törenle evlendiler.
Harari, 2000 yılında Oxford'da başladığı Vipassana meditasyonunun [10] "hayatımı değiştirdiğini" söylüyor.[11] Her gün iki saat pratik yapar (iş gününün başında ve sonunda bir saat [12]), her yıl sessizce ve hiçbir kitap veya sosyal medya olmaksızın 30 gün veya daha uzun süreli bir meditasyon inzivası gerçekleştirir [13][14][15] ve yardımcı meditasyon öğretmenidir. Homo Deus'u "bana önemli şeyleri sevgiyle öğreten öğretmenim SN Goenka'ya" adadı ve "Bu kitabı on beş yıl boyunca Vipassana uygulayarak kazanılan odak, huzur ve içgörü olmadan yazamazdım" dedi. ayrıca meditasyonu bir araştırma yolu olarak görür.
Harari bir vegan ve bunun, süt endüstrisinin temelinin anne inek ile buzağı arasındaki bağı kırdığı görüşü de dahil olmak üzere araştırmasından kaynaklandığını söylüyor.
Harari, İsrail'in merkezinde bir topluluk yerleşimi olan Karmei Yosef'te yaşıyor.
Akademik kariyer
Edebiyat kariyeri
Görüşler
… ..
… ..
Harari, 2017 tarihli bir makalesinde, devam eden teknolojik ilerleme ve yapay zeka alanındaki ilerlemeler yoluyla, "2050 yılına kadar yeni bir insan sınıfı ortaya çıkabileceğini - işe yaramaz sınıf. Sadece işsiz değil, aynı zamanda işsiz olan insanlar" olduğunu savundu.[25] Bu yeni sosyal sınıfla ekonomik, sosyal ve politik olarak ilgilenmenin önümüzdeki on yıllarda insanlık için merkezi bir meydan okuma olacağını öne sürdü.[26]
Harari, yapay zeka ve biyomühendislikte bir silahlanma yarışında varoluşsal bir tehdit görüyor ve ekolojik çöküş, nükleer savaş ve teknolojik bozulma gibi tehditleri çözmek için ülkeler arasında yakın işbirliğine ihtiyaç olduğunu ifade etti.[27]
… ..
… ..
Ödüller ve takdirler
Tartışma
Eleştiri
Hayırseverlik
Kitapları
*Patojen, hastalığa neden olan her türlü organizma ve madde.
Bu terim çoğunlukla çok hücreli organizmaların işleyişini ve hücre bütünlüğünü bozan yapılar için kullanılır; ancak bunun yanında, tek hücrelileri etkileyen patojenler de vardır. Patojen kelimesi, Antik Yunanca'daki "pathos" (acı) ve "genesis" (oluşma) kelimelerinin birleşimidir.
Patojen tipleri
Patojen enfeksiyonu
*Son Akşam Yemeği (tablo) - Vikipedi
*Son Akşam Yemeği (İtalyanca: Il Cenacolo [il tʃeˈnaːkolo] veya L'Ultima Cena [ˈlultima ˈtʃeːna]), İtalyan Yüksek Rönesans sanatçısı Leonardo da Vinci tarafından yapılmış bir duvar resmidir. Yaklaşık 1495–1498 yıllarına tarihlenen eser, İtalya’nın Milano kentinde bulunan Santa Maria delle Grazie Manastırı’nın yemekhane bölümünde yer almaktadır.
Resim, İncil’in Yuhanna bölümünde anlatıldığı üzere İsa’nın On İki Havarisi ile birlikte son akşam yemeği sahnesini betimler; özellikle İsa’nın havarilerinden birinin ona ihanet edeceğini açıkladığı anı konu alır.[1] Mekân kullanımı, perspektif ustalığı, hareket tasviri ve insan duygularının karmaşık biçimde gösterimi, eseri Batı dünyasının en tanınmış tablolarından biri hâline getirmiş ve Leonardo’nun en çok takdir edilen eserlerinden sayılmasını sağlamıştır.[2] Bazı yorumcular, eserin günümüzde Yüksek Rönesans olarak adlandırılan dönemin başlangıcını işaret ettiği görüşündedir.[3][4]
Eser, Leonardo’nun himayesi altında bulunan Milano Dükü Ludovico Sforza tarafından, kilise ve manastır binalarındaki yenileme planlarının bir parçası olarak sipariş edilmiştir. Leonardo’nun düzensiz çalışma programına ve sık sık yaptığı düzeltmelere imkân tanımak amacıyla, eserde düzenli değişikliklere izin veren malzemeler kullanılmıştır: alçı, katran ve mastik üzerine tempera tekniği. Kullanılan yöntemler, çevresel faktörler ve kasıtlı zararlar nedeniyle, çok sayıda restorasyon girişimine rağmen, eserin orijinal hâlinden günümüze çok azı ulaşabilmiştir; bunların sonuncusu 1999 yılında tamamlanmıştır. Son Akşam Yemeği, Leonardo’nun Sala delle Asse dışında kalan en büyük eseridir.
… ..
*Robert Oppenheimer - Vikipedi
*Julius Robert Oppenheimer[not 1] (22 Nisan 1904 - 18 Şubat 1967), Amerikalı teorik fizikçidir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Manhattan Projesi'nin Los Alamos Laboratuvarı direktörüydü. Genellikle "atom bombasının babası" olarak anılır.
Almanya'dan gelen Yahudi göçmenlerin çocuğu olarak New York'ta doğan Oppenheimer, 1925 yılında Harvard Üniversitesinden kimya alanında lisans derecesi ve 1927 yılında Almanya'daki Göttingen Üniversitesinden fizik alanında doktora derecesi aldı. Başka kurumlardaki araştırmalarının ardından Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesinin fizik bölümüne katıldı ve 1936'da profesör oldu. Moleküler dalga fonksiyonları için Born-Oppenheimer yaklaşımı, elektron ve pozitron teorisi üzerine çalışmalar, nükleer füzyonda Oppenheimer-Phillips süreci ve kuantum tünellemesinin ilk tahmini gibi kuantum mekaniği ve nükleer fizikteki başarılar da dahil olmak üzere teorik fiziğe önemli katkılarda bulundu. Öğrencileriyle birlikte nötron yıldızları ve kara delikler teorisine, kuantum alan teorisine ve kozmik ışınların etkileşimlerine de katkıda bulundu.
Oppenheimer 1942'de Manhattan Projesi'nde çalışmak üzere işe alındı ve 1943'te projenin New Mexico'daki Los Alamos Laboratuvarı'nın direktörlüğüne atandı ve ilk nükleer silahları geliştirmekle görevlendirildi. Liderliği ve bilimsel uzmanlığı projenin başarısında etkili oldu. 16 Temmuz 1945'te ilk atom bombası denemesi olan Trinity'de hazır bulundu. Ağustos 1945'te bu silahlar Japonya'ya karşı Hiroşima ve Nagazaki'nin bombalanmasında kullanıldı; bu, nükleer silahların bugüne kadar silahlı bir çatışmada kullanıldığı tek olaydı.
Oppenheimer 1947'de Princeton, New Jersey'deki İleri Araştırmalar Enstitüsünün direktörü oldu ve yeni oluşturulan ABD Atom Enerjisi Komisyonu'nun etkili Genel Danışma Komitesine başkanlık etti. Nükleer silahların yayılmasını ve Sovyetler Birliği ile nükleer silahlanma yarışını önlemek amacıyla nükleer enerjinin uluslararası kontrolü için lobi faaliyetlerinde bulundu. Hidrojen bombasının geliştirilmesine 1949-1950 yıllarındaki hükûmet tartışmaları sırasında karşı çıktı ve daha sonra savunma ile ilgili konularda bazı ABD hükûmet ve askerî gruplarının öfkesine neden olan pozisyonlar aldı. İkinci Kızıl Korku sırasında Oppenheimer'ın duruşu, ABD Komünist Partisi ile geçmişteki ilişkileri ile birlikte, 1954 yılındaki bir güvenlik duruşmasının ardından güvenlik izninin iptal edilmesine yol açtı. Bu, hükûmetin atom sırlarına erişimini ve dolayısıyla nükleer fizikçi olarak kariyerini etkili bir şekilde sona erdirdi. Doğrudan siyasi etkisi de elinden alınan Oppenheimer, fizik alanında ders vermeye, yazmaya ve çalışmaya devam etti. 1963 yılında siyasi rehabilitasyon jesti olarak Enrico Fermi Ödülü'ne layık görüldü. Dört yıl sonra gırtlak kanseri sebebiyle öldü. 2022 yılında ABD Enerji Bakanı Jennifer Granholm, Oppenheimer'ın güvenlik izninin iptaline ilişkin 1954 tarihli kararın iptal edilmesini emretti.
İlk yılları
Çocukluğu ve eğitimi
Avrupa'da çalışmaları
Erken dönem kariyeri
Öğrenimi
Bilimsel çalışmaları
Özel ve siyasi yaşamı
İlişkileri ve çocukları
Mistisizm
Manhattan projesi
Los Alamos
Trinity
Savaş sonrası faaliyetleri
İleri Araştırmalar Enstitüsü
Atom Enerjisi Komisyonu
Paneller ve çalışma grupları
Güvenlik duruşması
Son yılları ve ölümü
… ..
Sigara tiryakisi olan Oppenheimer'a 1965'in sonlarında gırtlak kanseri teşhisi kondu. Sonuçsuz kalan ameliyatın ardından 1966 yılının sonlarında başarısız radyasyon tedavisi ve kemoterapi gördü.[265] Oppenheimer 18 Şubat 1967'de, komaya girdikten üç gün sonra, 62 yaşında Princeton'daki evinde öldü. … ..
… ..
Miras
… ..
Bir grup Sovyetler Birliği'nden ölümcül bir düşman olarak korkuyor ve en büyük misillemeyi sağlayabilecek en güçlü silahlara sahip olmanın bu tehditle mücadele etmek için en iyi strateji olduğuna inanıyordu. Diğer grup ise hidrojen bombası geliştirmenin Batı'nın güvenliğini artırmayacağını ve bu silahı geniş sivil nüfuslara karşı kullanmanın soykırım olacağını düşünüyordu; bunun yerine Sovyetlere karşı taktik nükleer silahlar, güçlendirilmiş konvansiyonel kuvvetler ve silah kontrol anlaşmalarını içeren daha esnek bir yanıtı savunuyorlardı. Bu gruplardan ilki siyasi açıdan daha güçlüydü ve Oppenheimer o grubun hedefi haline geldi.[273][274] … ..
… ..
Yazılı eserleri
*Manhattan Projesi, II. Dünya Savaşı sırasında ilk nükleer silahları üretmek için için yürütülen bir araştırma ve geliştirme projesiydi. Proje, Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere Birleşik Krallık ve Kanada ile iş birliği içinde yürütüldü.
Proje, 1942'den 1946'ya kadar ABD Ordusu Mühendisler Birliği'nden Tümgeneral Leslie Groves tarafından yönetildi. Nükleer fizikçi Robert Oppenheimer, bombaları tasarlayan Los Alamos Laboratuvarı'nın direktörüydü. Projenin adı, ilk karargah Manhattan'da olduğu için Manhattan Bölgesi olarak belirlendi; bu ad yavaş yavaş projenin resmi kod adı olan "Development of Substitute Materials"ın yerini aldı. Proje daha sonra İngilizlerin nükleer silah geliştirme projesi olan Tube Alloys'u da bünyesine kattı ve programı Office of Scientific Research and Development'den devraldı.
Manhattan Projesi, en yoğun döneminde yaklaşık 130.000 kişiye istihdam sağladı ve yaklaşık 2 milyar ABD dolarına mal oldu (2023 yılı için 35 milyar ABD dolarına eşdeğer). Proje, nükleer silahlar için yakıt olarak hem yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum hem de plütonyum kullandı. Bunun yüzde 80'inden fazlası fisil malzeme üretim tesislerinin inşası ve işletilmesi içindi. Zenginleştirilmiş uranyum, Tennessee'deki Clinton Engineer Works'te üretildi. Plütonyum, Washington'daki Hanford Engineer Works'te dünyanın ilk endüstriyel ölçekli nükleer reaktörlerinde üretildi. Bu tesislerin her biri, ABD, İngiltere ve Kanada genelindeki düzinelerce başka tesis tarafından desteklendi. Başta, her iki yakıtın da silah tipi tasarım olarak bilinen nispeten basit bir atom bombası tasarımında kullanılabileceği varsayılıyordu. Bu tasarımın plütonyumla kullanım için uyumlu olmadığı keşfedildiğinde, yoğun bir geliştirme programı içe doğru patlama tasarımının icadına yol açtı. Silah tasarımı çalışmaları New Mexico'daki Los Alamos Laboratuvarı'nda yürütüldü ve savaş sırasında kullanılan iki silah tasarımı ortaya çıktı: Little Boy (zenginleştirilmiş uranyum silahı tipi) ve Fat Man (plütonyum içe doğru patlamalı).
Patlatılan ilk nükleer cihaz, 16 Temmuz 1945'te New Mexico'daki White Sands Füze Sahası'nda gerçekleştirilen Trinity testi sırasında patlatılan bir içe doğru patlama tipi bombaydı. Proje ayrıca, silahları askeri hedeflere ulaştırmak için özel araçlar geliştirmekten ve Ağustos 1945'te Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombalarında Little Boy ve Fat Man bombalarının kullanılmasından sorumluydu.
Proje aynı zamanda Alman nükleer silah projesi hakkında istihbarat toplamakla da görevlendirilmişti. Manhattan Projesi personeli, Alsos Harekâtı aracılığıyla Avrupa'da, bazen düşman hatlarının gerisinde görev yaparak nükleer malzeme ve belgeler topluyor ve Alman bilim insanlarını yakalıyordu. Manhattan Projesi'nin güvenliğe verdiği öneme rağmen, Sovyet atom casusları programa sızmayı başardı.
Projenin başlangıcı
Fizibilite
Teklifler
Bomba tasarım konseptleri
Organizasyon
Manhattan Bölgesi
Askeri Politika Komitesi
Birleşik Krallık ile işbirliği
Proje sahaları
Oak Ridge
Los Alamos
Chicago
Hanford
Kanada sahaları
Etkileri
*Gerçek veya hakikat, felsefi bir kavram olarak, genel anlamda, düşüncede var olan şeylere karşıt anlamda var olan, düşünülmüşün dışında olan anlamındadır.
Felsefe tarihinin en eski ve köklü tartışması bu gerçek kavramı üzerinde yürümüştür. Tasarım ve imgelemden bağımsız olarak var olanlar gerçek olarak ileri sürüldüğü gibi, bunu olanaksız gören ve gerçekliği bir tür tasarımların parçası olarak değerlendirilen eğilimler de vardır.
Ontoloji ve epistemoloji alanında, bazen bu alanları birbiriyle ilişkilendiren bazen ayrıştıran anlam katmanlarıyla kullanılan bir kavramdır gerçek. Gerçeklik kavramı da buradaki gerçek kavramından hareketle kullanılan, gerçek olarak var olan şeylerin tümünü ifade eden bir kavramdır. Tarih boyunca bu kavram üzerinden birçok farklı ya da karşıt felsefe akımları ve okulları ortaya çıkmıştır.
*Başlığın diğer anlamları için Doğruluk (felsefe) sayfasına bakınız.
Hakikât İslâmiyet'in mistik kollarından biri olan Sufilik'teki bir mertebenin adıdır.
Tasavvufta "Hakikāt"
Tasavvufta "Dört Mertebe"
Ana maddeler: Horasan Melametîliği, Dört Kapı Kırk Makam, Marifetullah, Tarikât ve Şeriat
Sufilikte bu mertebeler yükseliş sırasıyla aşağıdaki gibi sıralanırlar:
Tasavvufta "Hakikāt" mertebesinin yeri
Ana maddeler: Şeriat, Tarikat Kapısı, Hakikat Kapısı, Marifet Kapısı ve Marifetullah
Tasavvûfta "Hakikāt" mertebesi Marifetullah makāmına ulaşmadan evvelki üçüncü mertebe ya da durak olarak tanımlanmaktadır
*Bu madde Besarabya'daki Yahudilerin tarihi'nin bir parçasıdır.
Kişinev pogromu, Rus İmparatorluğunun Besarabya bölgesinin (bugün Moldova'nın) başkenti Kişinev'de, 6-7 Nisan 1903 tarihinde, Yahudilere karşı yapılan ayaklanmadır.
İlk pogrom
Ayaklanma, 6 Nisan'da, Kişinev'in 40 km kuzeyindeki Dubăsari kentinde Mikhail Rybachenko isimli Hristiyan Rus bir çocuğun öldürülmüş olarak bulunmasıyla başladı. Her ne kadar çocuğun bir akrabası tarafından öldürüldüğü bilinmesine rağmen (katil sonradan yakalandı), Rusça yayın yapan antisemit Бессарабец (Bessarabetz, anlam "Besarabyalı") gazetesinde Pavel Krushevan, çocuğun Yahudiler tarafından öldürüldüğünü iddia etti. Свет (Svet, anlam "Işık") gazetesi ise Yahudileri kan iftirasıyla suçlayıp çocuğun kanının matsalarda kullanıldığını yazdı.
Yahudilere karşı ayaklanma olan Kişinev pogromu üç gün sürdü. 47 (bazı kaynaklarca 49) Yahudi öldü, 92'si ağır ve 500'ü hafif yaralandı, 700 ev ve birçok işyeri yağmalanıp yıkıldı. The Times, İçişleri bakanı Vyacheslav von Plehve'nin Besarabya valisine gönderdiği, ayaklanmanın engellenmemesi için emir verdiği, sahte sevkiyatını yayınladı,[1] fakat polis veya ordu ayaklanmayı durdurmak için üç gün boyunca bir çaba sarfetmedi. Ayaklanmanın durdurulması için çaba sarfedilmeyişi, devletin bu ayaklanmaya destek olduğu veya an azından göz yumduğu fikrini uyandırdı.
… ..
… ..
İkinci pogrom
İkinci pogrom, 19-20 Ekim 1905'te gerçekleşti. Bu sefer, ayaklanmanın başlamasının sebebi Çara karşı yapılan politik protestoydu, fakat bu Yahudilere karşı saldırılara dönüştü. Ayaklanma bittiği zaman ölü Yahudi bilançosu 19, yaralı 56'ydı. Birinci ayaklanmanın ardından kurulan Yahudi nefsi-müdafa kuruluşları şiddetin bir kısmını engellemeyi başarmalarına rağmen genel anlamda başarılı olamadı.
Pogrom sonucu
Dünyanın protestosuna rağmen sadece iki kişi 5 ve 7 yıl, 22 kişi ise 1 ila 2 yıl hüküm giydi. Bu pogrom, onbinlerce Rus Yahudisinin Batıya ve İsrail topraklarına göç etmesinde önemli rol oynadı.
Ayrıca, bu olay ilk Siyonistlerin, özellikle Revizyonist Siyonizm'in, Vladimir Jabotinsky gibi Yahudi liderlerin önderliğinde ilk Yahudi nefsi-müdafa ligleri kurmasında pay sahibi oldu.
Çok sayıda sanatçı ve yazar eserlerinde bu pogroma değindi. Rus yazar Vladimir Korolenko, 13 No'lu Ev'de[3] bu konuya değindi. Tolstoy ve Gorky Rus hükûmetini suçlayıp kınayan yazılar yazdı; bu sessiz kalan Rus entelektüelleri içinde bir ilkti. Bu pogromlar ayrıca Yahudi sanat ve edebiyatını da önemli ölçüde etkiledi. Oyun yazarı Max Sparber, ilk eserlerinden birinde Kişinev pogromunu konu aldı. Şair Chaim Bialik, "Katliam Şehrinde" isimli eserinde kızgın kalabalıkla yüzleşen etkisiz Yahudilerin durumunu yazdı.
*Mizrahi Yahudileri - Vikipedi
*Yahudi kimliğinin etnik, geçmişsel ve kültürel yönleri için, Yahudiler maddesini inceleyiniz. Yahudiler'in kolektif inancı hakkında bilgi edinmek için ise Yahudilik maddesini inceleyin.
Mizrahi Yahudileri (İbranice: יהודי המִזְרָח) veya İbranice -im eki kökenli Mizrahim (מִזְרָחִים), doğulu anlamına gelip Orta Doğu, Kuzey Afrika, Orta Asya ve Kafkasya'daki Yahudilere verilen genel addır. İsrail'de ise "Mizrahi" terimi daha çok Arap dünyasındaki ve Arap dünyasına komşu ülkelerdeki Yahudilere denir. Irak, Suriye, Lübnan, Yemen, İran, Afganistan, Buhara, Mağrib Yahudileri, Berberi, Kürt, Azerbaycan, Dağıstan, Hindistan, Pakistan Yahudileri ve Çerkes Yahudileri başlıca Mizrahi Yahudileridir.
Her Mizrahi farklı kökenlerden geldiği için farklı gelenek ve görenekleri vardır. Ancak ibadet şekilleri Sefaradların ibadet şekillerine çok benzer. Bu benzerlikten dolayı özellikle İsrail'de genelleme yapılıp sıkça Mizrahi Yahudilerine de Sefaradi denildiği görülür.
İsmin tarihçesi ve kullanımı
Diğer sıfatlar
Dil
1948 sonrası dağılma
İsrail toplumuna adaptasyon
*Ramayana (Sanskritçe, is., रामायण, rāmāyaṇa, Türkçe „Rama'nın Gelişimi“), "Mahabbarata" ile birlikte Hint yarımadasında en çok bilinen iki destandan biridir.
Mahabbarata ile arasındaki fark; Mahabbarata "nesir" şeklinde, Ramayana ise "nazım" şeklinde yazıya geçirilmiştir. Bilinen en eski nüsha, Valmiki tarafından yazıya geçirilmiştir. Her ne kadar yazıya geçirildiği tarih belirsizliğini koruyorsa da, MÖ 4. ve 2. yüzyıllar arasında gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Ramayana destanının bugün elimizdeki 7 baptan oluşan şeklini milattan önce 2. yüzyıl içinde aldığı tahmin ediliyor.
Metnin tarihi
Diğer yazımlar
İçerik
Hinduizm'in üç büyük tanrısından biri olan Vişnu’nun Prens Rama’nın bedeninde yeniden doğduğu inancı çerçevesinde Rama'nın yaşadıklarını konu edinmiştir. Destan, antik Hint (Hindu) kültürü ve o dönemin dinî, sosyal ve siyasal yaşamı hakkında bilgiler veren bir kaynak niteliğindedir.
Yunan destanlarında Odysseus'un Troya'dan İthaka'ya yolculuğundaki gibi Prens Rama da Hindistan'ın kuzeyinden güneyine seyahat eder ve yolculuk sonunda Seylan'a ulaşır.
Ramayana Destanı’nın konusu
Kral olan babası, kızı Sita'yı Tanrı Şiva'nın yayını çekebilecek savaşçıyla evlendirmeye söz vermiştir. Rama, bu yayı çekerek kırar. Ancak Kralın ikinci karısı, kralın verdiği sözü bozarak, Rama'yı, nişanlısı Sita'yı ve Rama'nın kardeşi Lakşman'ı sürgüne gönderir. Rama ile Sita'nın aşkı, birçok zorluklarla mücadelenin ve 14 yıllık sürgünün ardından, evlilikle sonuçlanır. Bu büyük hikâye; karanlıkla aydınlığın mücadelesinde aydınlığın zaferi olarak betimlenmektedir. Ramayana Destanı, Kosala krallığının prensi Rama'nın hikâyesini anlatır. Babası Dasharatha tarafından ormana sürgün edilir ve sonra orada Lanka kralı Ravana'yı öldürür.
… ..
… ..
Bölümleri
Konu özeti
Ramayana karakterleri
*Tanah/Tanak[a] (İbranice: תָּנָ״ךְ, romanize: Tanāḥ), Yahudiliğin ana mukaddes metinlerini oluşturan kitapların kanonik bir koleksiyonudur. Hristiyanlar tarafından İbranice Mukaddes Kitap ya da Eski Ahit denir. Metinlerin neredeyse tamamı Kutsal İbranice ile yazılmış olup, ufak bir bölümü de Kutsal Aramiceyle yazılmıştır (Daniel ve Ezra Kitaplarında).
Kavramlar ve anlamları
Yahudilikte
Hristiyanlıkta
Eski Ahit
İslamiyette
Tevrat ve Zebur
Tanah'ın dilleri
Tanah'ın yazılış zamanı
Tanah'ın tanıklığı
Dinbilimcilerin görüşü
Kanon ya da kitaplar listesi
Kutsal Yazılara ait olan kitapların listesi bazı dillerde kanon olarak adlandırılır. Yunanca kanon sözcüğünün İbranice karşılığı kaneh’tir. Geçmişte bu sözcük ölçme çubuğu olan bir kamış için kullanılırdı. Dolayısıyla “kanonik” (Kutsal Metinler dizisine ait) kitaplar, doğru inançların, öğretilerin ve davranışların saptanmasında güvenilir bir ölçü olarak kullanılacak değerde olan gerçek kitaplardır.
M.S. birinci yüzyıl Yahudi tarihçisi Flavios Josephus, Pros Apiona (Apion'a Karşı) adlı eserinde İbranilerce kutsal kabul edilen tüm kitaplara değinir. O şöyle yazar: “Birbiriyle çelişen binlerce kitabı kendi kitabımız olarak kabul etmiyoruz. Resmen kabul ettiğimiz kitaplar yalnızca yirmi iki tanedir ve tüm devirlerin kaydını içerir. Bunlardan beşi Musa’nın kitabıdır; bu kitaplarda Tanrı’nın kanunları ve insanın doğuşundan bu kanunları bildiren kişinin ölümüne dek yaşanan tarihsel olaylar yer alır. Musa’nın ölümünden Pers kralı Ahaşveroş’un ardılı olan Artakserkses’e kadar yaşamış peygamberler, on üç kitapta kendi devirlerinde geçen olayları kaleme aldılar. Diğer dört kitap Tanrı’ya ilahiler ve insan davranışlarını şekillendiren genel ilkelerle doludur”[10]
Tanah'a sayılan kitapların listesi
El yazmaları
Papirüs El Yazmaları
Vellum ve Deri El Yazmaları
Vellum ve Deri El Yazmaları
İçerik
*Yehova/Yehovah (יְהֹוה YHVH kökünden gelir), Tanah'ta (Eski Ahit'te) bahsi geçen Tanrı'nın adının (יְהֹוה) olası bir telaffuz şeklidir. İsmin orijinali İbranice 4 adet sessiz harften oluşur ve orijinal İbranice metinlerde 6 bin 828 defa YHVH kullanımı yer alır.[1]
Tanah'a göre Yaradan YHVH, tüm evrenin yaratanıdır.[2] Bazı bölümlerde YHVH için "İbrahim'in Tanrısı, İshak'ın Tanrısı, Yakup'un Tanrısı" olarak bahsedilse de Yeremya 32:27'ye göre aslında O bütün insanlığın tanrısıdır.[3] İnanca göre bu ad insanoğlu tarafından değil, bizzat tanrı tarafından kendi için tercih edilmiş bir addır.[4]
Çıkış yeri ve etimoloji
Kök ve anlam
Karşıt görüşler ve Tanahta kullanım şekli
İnancın gelişimi
İsmin tarihçesi
İbrani alfabesi
Tanrı'nın isminin kullanılmamasının başlangıcı
Yahveh için sebepler
Tanrı'nın ismi: Kutsal Kitap'ın dışındaki kullanım
1. Meşa Taşı
2. Bir mezar yazıtı
3. Gümüş ruloları
4. Lakış Mektupları
5. Arad'daki çömlek parçaları
6. Negev bulguları
7. Kilise binalarında
Yehova ismini içeren yazıtlar
8. Protestanların ilahi kitaplarında
9. Bestekâr ve yazarların eserlerinde
10. Paralarda
Tanrı'nın ismi: değişik dinlerde
Yahudilik
Hristiyanlık
İslamiyet
Tanrı'nın ismi: Kutsal Kitap'ın tercümelerinde
Tanrı'nın isminin çıkarılma nedenleri
Tanrı'nın ismini kullanan çeviriler
Tanrı'nın ismi etrafında tartışmalar
Kutsal Kitap'taki önem
Çoktanrıcılık mı? Monoteizm mi?
Monoteizm
Elohim
Çoktanrıcılık
Yehud Medinata parası
*Makkabiler - Vikipedi
*Makkabiler (İbranice: מכבים veya מקבים, romanize: Makabim; Yunanca: Μακκαβαῖοι, romanize: Makkabaioi), Selevkos İmparatorluğu'na bağlı uydu devlet olan Yahudiye'nin kontrolünü eline geçiren Yahudi asi ordusudur. MÖ 164 ila MÖ 63 yılları arasında Haşmonayim hanedanlığı olarak Yahudilik dinini tekrar hayata geçirip İsrail Diyarının sınırlarını genişletti ve Helenizmin etkisini azalttı.
Ön bilgi
Ayaklanma
Makkabi egemenliği
Kutsal kitaplarda bahsedilişi
Adın kökeni
Modern algılayış
*Süleyman,[not 1] İslâm'a göre Allah tarafından insanlara, cinlere, hayvanlara, rüzgâra hükümranlık bahşedilmiş bir hükümdar peygamber. Yahudîlerin Tevrât ve Zebûr'u içinde barındıran mukaddes kitapları Tanah ve Eski Ahit'e göreyse eski İsrail hükümdarı ve Kral Davut'un oğlu ve halefidir. Birleştirilmiş İsrail ve Yahuda'nın sondan bir önceki hükümdarı olarak tanımlanır. Süleyman'ın hükümdarlığının varsayılan tarihleri MÖ 970-931 arasındadır. Ölümünden sonra oğlu ve halefi Rehav'am kuzey kabilelerine karşı sert bir politika benimseyecek ve sonunda İsrailoğullarının kuzeydeki İsrail Krallığı ile güneydeki Yehuda Krallığı arasında bölünmesine yol açacaktır. Bölünmenin ardından onun soyundan gelenler Yahuda'yı tek başlarına yönetti.[1]
Kitâb-ı Mukaddes Süleyman'ın Kudüs'te Birinci Tapınağı inşa ettiğini ve tapınağı Yahova'ya ya da Yahudilikteki adıyla Tanrı'ya adadığını söyler.[2] Süleyman zengin, bilge, güçlü ve 48 Yahudi peygamberden biri olarak tasvir edilir. Kendisi aynı zamanda daha sonraki birçok referans ve efsaneye konu olmuştur. Bunların en dikkat çekeni, birinci yüzyıla ait apokrif Kutsal Kitap metinleri arasında yer alan Süleyman'ın Ahdi'dir.
Süleyman'ın tarihsel varlığı hararetle tartışılan bir konudur. Mevcut genel kanı, Süleyman'ın tarihsel bir figür olduğunu kabul etse de, MÖ onuncu yüzyılda İsrail ve Yahuda üzerindeki krallığının kesin olmadığı ve kutsal kitaplarda anlatılan imparatorluğunun ihtişamının büyük olasılıkla abartılı olduğu görüşündedir.[3][4]
Yeni Ahit'te, bilgeliği İsa tarafından aşılmış bir öğretmen ve ihtişamlı bir kral olarak tasvir edilir ancak sadeliği "kır zambakları"na kıyasla sönüktür.[5] Kur'an'da ise büyük bir İslam peygamberi olarak kabul edilir. Kutsal kitaplar dışındaki çevrelerde ise Süleyman, adına yazılmış muskalar ve mühürlerle Helenistik dönemden beri büyücü ve şeytan çıkaran biri olarak da bilinir.[6]
Tevrat'ta Süleyman
İslam'da Süleyman
İslam kaynaklarına göre Süleyman'ın kuş dilini bildiği, rüzgara, hayvanlara ve cinlere hakim olduğu ifade edilir. Kur'an'da Neml[8] ve Sebe[9] surelerinde kıssası anlatılır. Anlatıma göre Saba Melikesi Belkıs'ın Süleyman'ı ziyaret edip Müslüman olduğu, Hüdhüd[10] adlı bir kuş ile haberleştiklerinden bahsedilmiştir. Yine çok ciddi bir hastalık geçirerek tahtı üzerinde ceset gibi kalarak sınandığı; güzel atların sunulduğu, kendisi için erimiş bakır madeninin sel gibi akıtıldığı, Cinler'in Süleyman'ın emriyle heykeller, havuzlar ve Süleyman Tapınağı'nı yaptığı, Belkıs'ın tahtını Süleyman'ın ehli kitap alimi olan baş veziri Asaf, ilim yoluyla göz açıp kapayıncaya kadar getirmiştir. Birçok şairin şiirlerinde kullandığı "Asaf'ın miktarını bilmez Süleyman olmayan" sözüde buradan gelir.[11] Kur'an'a göre Süleyman peygamber, asasına dayanır halde ölmüş, uzun süre öldüğü anlaşılamamış, ancak kurtların kemirmesi ile bastonunun düşmesi sonucu öldüğü anlaşıldıktan sonra defnedilmiştir. Bu ayetle cinlerin gaybı bilemeyecekleri anlatılmak istenir.
Rivayetlere göre Süleyman'ın yeşil yakuttan yüzüğü cennetten getirilmedir. Süleyman'ın mührü, edebiyatta kullanılan bir alegoridir. Mühründe İsmi azam yazılıdır. Pers ve İran folklöründeki pek çok kuş figürünün kullanıldığı masalda, sırrı bilge ve kuş dilinden anlayan Süleyman çözer.
Tarih
Kutsal Kitap'taki tanımlamasına karşı argümanlarsellik
Kutsal Kitap'taki tanımlama lehine argümanlar
Orta yol
Arkeoloji
Genel gözlemler
Kudüs'teki Tapınak Dağı
Tarşiş'ten değerli metaller
Kutsal Kitap eleştirisi: Süleyman'ın dindarlığı
Efsaneler
Binbir Gece Masalları
Melekler ve Büyü
Süleyman'ın Mührü
Süleyman ve Asmodeus
Eserler
Melekler
Kabala'da
Girişsiz Saray
Taht
Bilgelik
Edebiyat ve sanatta
*Nathan (peygamber) - Vikipedi
*Natan ya da Nathan (İbranice: נָתַן, "Tanrıverdi"), İbrani Kutsal Kitabı'nda İsrailoğulları'nın ilk peygamberlerinden biri olarak anılır. Kral Davud'un hükümdarlığı sırasında önemli bir rol üstlenmiştir.
Tanah anlatımı
Bayram günü
*Nathan (şilolu ahiyaeygamber) - Vikipedi
*Vikipedi'de bu isimde bir madde bulunmamaktadır.
*(') yazmaca
El yazması eseri el yazısıyla kopya eden kimse.
Günümüzde nüshası kalmamış eserleri yenileyerek ve yorumlayarak yayına hazırlayan
kişi.
*Mişnah/Mişna (İbranice: מִשְׁנָה, romanize: Mišna(h), lit. "tekrar ederek çalışmak"), Yahudilik'in medenî ve ceza hukuku olan Talmud'un ilk bölümüdür.[1] Sözlü kanunlar ilk olarak Haham Yehuda HaNasi tarafından derlenmiş ve Mişna (משנה) adı verilmiştir.[1] Mişna İbranice Şana kökünden gelir bu tekrarlayarak belleme anlamındadır.[1] Mişnalar İbranice kaleme alınmıştır.[1]
Yazılması
Bölümleri
Biçim ve üslubu
*Süleyman'ın Mabedi veya Birinci Mabet, (İbranice: בֵּית-הַמִּקְדָּשׁ הָרִאשׁוֹן, Bēṯ hamMīqdāš hāRīʾšōn), günümüzde Kudüs'ün Eski Şehri'deki Tapınak Dağı'nda MÖ 964'te yapımına başlanmış ve MÖ 957'de bitirilmiş devasa bir Yahudi mabediydi. Adını bizzat yapım emrini veren Yehuda ve İsrail Krallığı kralı Süleyman'dan almıştır. Fakat bu mabede Yahudiler tarafınca Süleyman'ın Mabedi değil, "Mukaddes Ev" anlamına gelen Beit HaMiqdaş denir.
Gelecek asırlarda bu mabet, Yahudileri Babil'e sürgün edecek olan Babil kralı II. Nebukadnezar tarafından MÖ 586'da yağmalandı ve kullanılamaz hâle getirildi.[1] Mabedin yıkılması ve peş peşe gelen sürgünler, kehanetin gerçekleşmesi olarak görüldü ve Yahudiler'in dinî
imanlarını daha da güçlendirdi.
Tanah, Süleyman'ın babası büyük savaşçı kral Davud'un İsrail kabilelerini nasıl birleştirdiğini, Kudüs'ü nasıl fethettiğini ve İsraillilerin ana eseri olan Ahit Sandığı'nı şehre nasıl getirdiğini anlatır. Davud, Ahit Sandığı'nı Yahudi milleti adına muhafaza etmek için bugün "Tapınak Dağı" olarak bilinen yeri, Kudüs'teki Moriah Dağı'nı seçti.[2] Fakat YHVH, "çok kan döktüğü" gerekçesiyle Davud'un Mabedi inşa etmesine izin vermedi;[3] bu inşa görevini, kamu işlerinin kurucusu olacak oğlu Süleyman üstlenecekti. Kral Süleyman, dayanıklı akasya ağaçlarından üretilmiş Ahit Sandığı'nı penceresiz Mukaddesler Mukaddesi adlı odaya yerleştirdi;[4] burası mabedin en korunmalı ve ücra yerindeydi.[5] Mukaddesler Mukaddesi odasına senede en fazla bir kez, bir kuzuyu kurban etmiş veya tütsü yakmış bir
başhahamın girmesine izin verilirdi.[4]
Yahudiler göçebe hayat sürdükleri dönemde ve Kenan'a yerleşmelerinin başlarında ibadetlerini Mişkan adlı portatif tapınakta yapmaktaydılar. Ahit Sandığı'da Mişkan'daki "Mukaddesler Mukaddesi" adı verilen bölümde saklanmaktaydı. MÖ 1000'lerde Davud, Kudüs'ü fethetti ve burayı imar ederek Yahudi toplumunun başkenti yaptı. Ahit Sandığı'nın çadırda bulunmasından
rahatsız olan Davud, hem Ahit Sandığı'nın korunacağı hem de Tanrı'nın evi olarak kabul edilecek görkemli bir mabet yapmak istemiş,
fakat Tanah'a göre Tanrı tarafından kendisinin bu mabedi yapması uygun görülmemiş olup, Peygamber Natan da bunu kendisine bildirdi. Tanrı'nın isteğine uyan Davud bu mabedi yapmamış ancak mabedin yapılacağı yeri belirlediği gibi mabedin yapılması için kaynaklar hazırlamış
ve mabedin ayrıntılı planını da oğlu Süleyman'a vermiştir.[6]
Süleyman hükümdarlığının dördüncü yılında, MÖ 964 dolaylarında mabedin inşasına başladı. Tevrat'ta belirtildiğine göre Süleyman, tapınağının yapımına Yahudilerin Mısır'dan çıkışının dört yüz sekseninci yılında başlamıştır. Süleyman, daha önce Davud'un sarayının yapımında büyük emeği geçen ve Davud'la yakın dostluğu bulunan Sur Kralı I. Hiram'dan da malzeme ve zanaatçı tedarik ederek yardım aldı. Mabedin inşasında Hiram adlı zanaatkar işçilerin başında bulundu. MÖ 957 yılında tapınağın inşası tamamlandı. Ancak tapınağın etrafında bulunan kraliyet sarayı ve diğer kraliyet binalarının
tam bir kompleks haline gelmesi otuz yıl kadar zaman almıştır. Genel görüşe göre Süleyman Mabedi, Kudüs'teki Haram-i Şerif'in bulunduğu dağ sırtının orta bölümünde yer alan Kubbetü's-Sahre'nin olduğu yere inşa edilmiştir. Dönemin mimarisine göre Süleyman Mabedi, "Kutsallar Kutsalı", "Kutsal Yer" ve Mabed'i kutsal olmayan yerden ayırmak için yapılmış olan "Eyvan" olmak
üzere üç bölümden oluşmaktaydı. Ahit Sandığı, "Kutsallar Kutsalı" olarak adlandırılan bölümde saklanmıştır. Yahudi terminolojisine göre, Süleyman'ın yaptığı
Mabed, “Birinci Mabed” olarak nitelendirilmektedir.[6]
Süleyman'ın ölümünden sonra krallık ikiye bölününce mabet güneydeki Yahuda Krallığı sınırları içerisinde kalmış, zaman
zaman istilacıların yağmalama ve yıkımlarına maruz kalmıştır. Süleyman'ın oğlu Yahuda Kralı Revaham'ın zamanında, Mısır Kralı I. Şeşonk'un Kudüs'e yönelik saldırısında, Süleyman Mabedi'nin bütün hazinelerini alarak yanında götürdü. Süleyman'dan sonra olan Yahuda krallarında ve toplumun büyük bölümünde görülen putperest eğilimler sonucunda mabedin dini önemi zarar gördü. Kral Yotam (MÖ 740-736), Hizkiya ve Yoşiya (MÖ 638- 609)
dönemlerinde mabede bir takım tadilat, bakım ve dinsel temizlik yaptırıldı. Babil krallığına bağlı olan Yahuda
devletinin isyan etmesi üzerine MÖ 597 yılında Buhtunnasr (II. Nebukadnezar) tarafından Kudüs'ü ele geçirilmesi ile tapınaktaki değerli hazineler alınarak Babil'e götürüldü. İlk işgalde çok fazla zarar görmeyen tapınak, Kudüs halkının yeniden isyan etmesi üzerine MÖ 586 yılında
Kudüs'ü yeniden ele geçiren Babil kralı tarafından yıktırıldı. Bu olaydan sonra tapınaktaki Ahit Sandığı kaybolmuş ve bir daha bulunamamıştır.[6]
Kur'an'da Süleyman'ın emrinde çalışan cinlerin mihraplar, heykeller, havuzlar kadar geniş leğenler ve sabit kazanlardan ne dilerse
yaptıkları belirtilmiştir (Sebe' 34/13).[7]
Babil sürgününden dönen Zerubabel'in idaresindeki Yahudiler, yıkılan mabedin yerine tapınak inşasına başlamış
ve
bu tapınağı MÖ 515'te tamamlanmıştır (İkinci Mabed). Roma İmparatorluğu'na bağlı Kral Herod, İkinci Mabed'in daha görkemli bir şekilde olması için yeniden yapmaya MÖ 20/MÖ 19 yıllarında başladı. 1-2 yıl
içerisinde ibadet bölümü tamamlanan mabedin diğer bölümlerinin tamamlanması uzun yıllar sürmüştür. MS 66 yılında Romalı idarecilerin yönetimine karşı fanatik Zealotlar tarafından çıkarılan isyan sonrasında tapınak
Romalı idareci Titus tarafından MS 70 yılında yıktırıldı. Yahudilerin Simon bar Kohba önderliğinde, MS 132-135 yılları arasındaki çıkardığı isyanı bastıran Romalılar tapınağın kalan kısımlarını da
ortadan kaldırdılar.[6]
Süleyman Mabedi'nden sadece Herod'un yaptırdığı Batı duvarı (Ağlama Duvarı) günümüze gelebilmiştir. Mabedin yıkılışından sonra Yahudilikte ibadet yeri olarak sinagog ortaya çıkmıştır.
*Yuhanna (Yunanca: Ἰωάννης υἱὸς (ya da ὁ) τοῦ Ζεβεδαίου, Latince: Iohannes Zebedaei), Hristiyanlık inancına göre İsa'nın 12 havarisinden biridir. Aslen Yahudi olan Yuhanna'nın, Yuhanna İncili'nin yazarı olduğu düşünülmektedir. Bu kitap dışında, Yuhanna'nın 1., 2. ve 3. mektupları ve Vahiy (Yuhanna'nın Vahyi), Yuhanna'nın kaleme
aldığına inanılan Yeni Antlaşma kitaplarındandır. Ancak modern ilahiyatçılar tarafından Yuhanna İncili'nin yazarının Evanjelist Yuhanna olduğu, Vahiy Kitabı'nın yazarının ise Patmoslu Yuhanna olduğu kabul görmektedir.
Zebedi'nin oğlu olduğu bilinen Yuhanna'nın Efes'te öldüğüne inanılıyor.
Sevilen havari
Yeni Ahit'te Yuhanna
Başka kaynaklarda
Sanat galerisi
*Bu madde Hristiyanlığın kutsal kitabının bazı kısımları hakkındadır. Hristiyanlığın kutsal kitabının bütünü için Kitâb-ı
Mukaddes sayfasına bakınız.
İncil (Grekçe: εὐαγγέλιον, romanize: Eûángelion), İsa'nın yaşamını, öğretilerini, ölümünü ve dirilişini anlatan her bir biyografidir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmış olan ve yazarlarının adlarıyla anılan dört incil, Yeni Ahit'in (Ahd-i Cedit/Yeni Antlaşma) ilk dört bölümünü teşkil eder. İncil sözcüğü Türkçe konuşan kimseler arasında
sıklıkla Yeni Ahit anlamında kullanılır. Bu kullanıma –hatalı olsa dahi– Türkçe Hristiyan kaynaklarda da rastlanabilir. Bu
kaynaklarda Müjde sözcüğü de Yeni Ahit anlamında kullanılır.[1]
Yeni Ahit'in ilk dört bölümüne (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna) "kanonik inciller" denir. Kitâb-ı Mukaddes (Kutsal Kitap) kanonunda yer almayan incillere ise "apokrif inciller" adı verilir.
Etimoloji
İncillerde İsa'nın hayatı
Yazılma süreci
Kanonik incillerin belirlenmesi
Sinoptik inciller
Kanonik İnciller
Matta İncili
Markos İncili
Luka İncili
Yuhanna İncili
*Elçi Pavlus'un onlara mektuplar yazdığı cemaatler
*Korintlilere 1. Mektup (Grekçe: Α΄ Επιστολή προς Κορινθίους) ya da Pavlus'un Korintoslulara 1. Mektubu Yunanca Kutsal Yazıların
(Yeni Ahit) bir kitabıdır. Sadece 1. Korintoslular (1. Korintliler) olarak da adlandırılmaktadır. Bu mektup elçi Pavlus'un
değişik cemaatlere ya da kişilere yazdığı 14 mektubun biridir. Pavlus bu mektubu Korintos (Korint) şehrinde
oturan Hristiyanlara yazdı. Pavlus, büyük ihtimalle mektubun başlangıcında değinilen Sostenis'e mektubu
dikte
etti (1:1; 16:21).
… ..
*Korintoslulara üçüncü mektup - wiki34.com
*Korintliler'e Üçüncü Mektup , havari Pavlus adı altında sahte bir metindir . Aynı zamanda Pavlus'un Elçilerinde bulunur ve Korint'in Pavlus'a yazdığı mektubuna bir yanıt olarak
çerçevelenmiştir . Günümüze ulaşan en eski kopyası Bodmer Papirüs X'tir. Batı'da , dördüncü yüzyılda kanonik
olarak kabul edilmedi ve Yeni Ahit apokrifinin bir parçası oldu . Doğu'da , Süryani Ortodoks Kilisesi'nde , Aphraates (yak. 340) ona kanonik ve görünüşe göre Suriyeli Ephrem (ö. 373) olarak muamele etti, 1 çünkü
onun hakkında bir şerh yazdı. Addai Doktrini bunu içerir, ancak İncil'in Süryanice çevirisinde, Peshitta'da yer
almamıştır (ancak neredeyse evrensel olarak kanonik olarak kabul edilen 2-3 John , 2 Peter , Jude veya Revelation
da değildir, bkz. Antilegomena ) . 1666 tarihli Oskan Ermeni İncil'inin bir parçası olmasına rağmen , Vulgate
kanonunu izleyen 1805 tarihli Zohrab Ermeni İncil'inin bir ekine yerleştirilmiştir ve şu anda Ortodoks Ermeni
Yeni Ahit'in bir parçası olarak kabul edilmemektedir. 2 7. yüzyılda Anania Shirakatsi kanonik listesinin bir parçası
değildi, ancak Ayrivank Mechitar' (13. yüzyıl) ve Gregory Tat'ew (14. yüzyıl) kanonik listelerine dahil edildi. … ..
… ..
*Bu maddede birçok sorun bulunmaktadır. Lütfen sayfayı geliştirin veya bu sorunlar konusunda tartışma sayfasında bir yorum yapın.
Karanlık Çağ, geleneksel olarak Orta Çağ'a atıfta bulunan ve Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Batı Avrupa'da demografik, kültürel ve ekonomik bir bozulmanın meydana geldiğini öne süren tarihi
Karanlık Çağ deyimi ilk defa Rönesans dönemi İtalyasında kullanım buldu. İtalyan felsefeci ve şairi Francesco Petrarca (1304 – 1374) bu deyimi ilk kullanan kişiydi. Avrupalıların Orta Çağ'daki geçmişlerine olan olumsuz bakış
açılarının göstergesi oldu. Gerçekten de sözügeçen bu dönemde Avrupa'da Latince edebiyatta bir gerileme, genel olarak nüfus azalması, çeşitli teknik konularda, mimarlıkta ve diğer kültürel alanlarda bir geri kalma
eğilimi gözlenmektedir.
Karanlık Çağın başlangıç ve bitiş tarihleri de tartışma konusudur. Bazıları başlangıç tarihi için 410 yılını esas alırken diğerleri Roma'da son İmparatorun hüküm süresinin bittiği 476 yılını esas alırlar. Bitiş tarihi için de Şarlman'ın Papa tarafından İmparator ilan edildiği 800 yılını esas alanlar da mevcuttur.
Orta Çağ insanlık açısından karanlık ancak tiyatro açısından bir aydınlanma süreci yaşar. Kilise baskısı insanları
kalıplaştırmaya başlarken, bir yandan dini yaymak için Kutsal Kitap'tan okunan bölümler, insanların tiyatroya olan ilgilerini arttırmıştır.
*Cadı avı; cadı olduğuna inanılan kimselerin yakalanması, yargılanarak veya yargılanmadan cezalandırılması olayıdır. Tarihte
cadı avları genellikle cadıların yakılarak veya linç edilerek öldürülmesi ile sonuçlanmıştır. Günümüzde cadı avı kavramı daha çok, "fikirleri topluma tehdit olarak görülen kimselere karşı düzenlenen kampanya" anlamında
metafor olarak kullanılmaktadır.[1]
Cinsiyet etkeni
Tarihçe
Antik Çağlar
*Dan Shechtman 24 Ocak 1941 Tel Aviv'de doğmuştur.[1] İsrail Teknoloji Enstitüsü - Technion'da Malzeme Bilimi Philip Tobias profesörüdür ve Iowa State Üniversitesi Malzeme Bilimi Profesörüdür. 8 Nisan 1982 tarihinde, Washington DC Ulusal Teknoloji Enstitüsü'nde tatilde iken, Shechtman quasiperiodik
kristalleri keşfetti.[2] quasi kristallerin keşfi için 2011'de Kimya Nobel ödülü verildi.[3] Shechtman 4. Kimya Nobel'ini alan bir İsraillidir.[4]
Biyografi
*Kuazi kristal, periyodik olmayan ama düzenli olan kristal yapılara denir. Kuazi kristal modeli bütün boşlukları doldurabilir, fakat dönüşümsel simetriden yoksundur.
*Quasicrystal - WikipediaNot to be confused with Quasi-crystals (supramolecular).
A quasiperiodic crystal, or quasicrystal, is a structure that is ordered but not periodic. A quasicrystalline pattern can continuously fill all available space, but it lacks translational symmetry.[2] While crystals, according to the classical crystallographic restriction theorem, can possess only two-, three-, four-, and six-fold rotational symmetries, the Bragg diffraction pattern of quasicrystals shows sharp peaks with other symmetry orders—for instance, five-fold.[3]
… ..
History
Mathematics
Materials science
Applications
Non-material science applications
See also
Aperiodic crystal – Crystal type lacking 3D periodicity
Archimedean solid – Polyhedra in which all vertices are the same
Crystallography – Scientific study of crystal structures
Disordered hyperuniformity – State similar to a liquid and a crystal
Fibonacci quasicrystal – Binary sequence from Fibonacci recurrence
Fiveling – Five crystals arranged around a common axis
Icosahedral twins – Structure found in atomic clusters and nanoparticles
Phason – Collective excitation in aperiodic materials
Tessellation – Covering by shapes without overlaps or gaps
Time crystal – Structure that repeats in time; a novel type or phase of non-equilibrium matter
*Bu madde bilimsel bir kavram hakkındadır. Felsefi veya ontolojik teoriler için Görecilik sayfasına bakınız.
Görelilik teorisi, Albert Einstein'ın çalışmaları sonucu önerilen ve yayınlanan, özel görelilik ve genel görelilik adlarında birbirleriyle ilişkili iki teorisini kapsar.[1] Özel görelilik, yer çekiminin yokluğunda tüm fiziksel fenomenler için geçerlidir. Genel görelilik, yer çekimi yasasını ve bu yasanın diğer doğa kuvvetleri ile ilişkisini açıklar.[2] Astronomi de dahil olmak üzere kozmolojik ve astrofiziksel alem için geçerl
idir.[3]
20. yüzyılda, bu teorinin Einstein tarafından ortaya atılmasıyla beraber teorik fizik ve astronomi dünyası çalkalandı; zamanla Isaac Newton tarafından yaratılan, 200 yıllık mekanik teorisinin yerini aldı.[3][4][5] Özellikle uzay ve zaman kavramlarına farklı bakış açısıyla bakılması gerektiğini gösterdi ve bu ikisinin harmanlanması olan uzay zamanı, eşzamanlılığın göreliliğini, kinematik ve yer çekimsel zaman genişlemesini ve uzunluk daralmasını içeren birçok kavramı tanıttı. Fizik alanında görelilik, nükleer çağın bir habercisi olan temel parçacık biliminin ve temel etkileşimlerini geliştirdi. Görelilikle birlikte, nötron yıldızları, kara delikler ve yer çekimi dalgaları gibi olağanüstü görülen astronomik olaylar önceden öngörüldü.[3][4][5]
Kapsam
İki teori
İzafiyet teorisi
Özel Görelilik
Genel Görelilik
Deney Kanıtları
Özel Görelilik Testleri
*Bu maddenin veya maddenin bir bölümünün gelişebilmesi için fizik konusunda uzman kişilere gereksinim duyulmaktadır.
Kuantum mekaniği veya kuantum fiziği, atom altı parçacıkları inceleyen temel bir fizik dalıdır. Nicem mekaniği[1] veya dalga mekaniği adlarıyla da anılır.[2] Kuantum mekaniği, moleküllerin, atomların ve bunları meydana getiren elektron, proton, nötron, kuark, gluon gibi parçacıkların özelliklerini açıklamaya çalışır.[3] Çalışma alanı, parçacıkların birbirleriyle ve ışık, X ışını, gama ışını gibi elektromanyetik ışınımlarla olan etkileşimlerini de kapsar.[3]
Kuantum mekaniğinin temelleri 20. yüzyılın ilk yarısında Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Louis de Broglie Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger, Max Born, John von Neumann, Paul Dirac, Wolfgang Pauli gibi bilim insanları tarafından atılmıştır. Belirsizlik ilkesi, antimadde, Planck sabiti, kara cisim ışınımı, dalga fonksiyonu, kuantum alan kuramı gibi kavram ve ilkeler bu alanda geliştirilmiş ve klasik fiziğin sarsılmasına ve değiştirilmesine neden olmuştur.
Tarihçe
Gelişmeler
Klasik mekanik, kuantum mekaniği ve kuantum mekaniğinin matematiği
Kuantum mekaniğinin uygulamaları
Kuantum mekaniği felsefesi
Kuantum mekaniği bugüne kadar girdiği tüm sınavlardan başarıyla çıkmıştır. Peki, nasıl olur da bu denli başarılı bir teorinin eleştirel bir felsefesinden söz edilebilir? Dahası teorinin bazı felsefi sorular ortaya çıkardığını nasıl ileri sürebiliriz?
Kuantum mekaniği net ve sağlam matematik temeller üzerine kurulmuştur. Sistemlerin doğası bu matematikle modellenir. Ancak başlı başına bu modelleme kuantum mekaniğinin temel kavramlarının çözümlenmesinde felsefecilere göre yetersizdir. Örnek verecek olursak,
Ψ(x,t)
bir dalga fonksiyonudur. Bu dalga fonksiyonunun mutlak karesinin olasılık genliği olduğu ise bir yorumdur. İstatistiki bir dağılımı temsil eden olasılık genliğinin altta yatan “fiziksel gerçeklik” ile bağlantısını sorgularsak ve bunu genel bir çerçeveye oturtmak istersek, o zaman, kuantum mekaniği felsefesi yapmış oluruz.
Fizikçiler arasında genel yaklaşım, felsefe yapmak yerine değişik koşullar altında Schrödinger denklemini çözmek ve teorik olarak bulunan sonuçları deneysel sonuçlar ile karşılaştırmaktır. Şimdiye kadar deneyler bu şekilde hep başarı ile açıklanabilmiştir, yani doğa, kuantum mekaniğinin tahminlerine göre hareket etmektedir. Burada üzerinde durulabilecek bir nokta, kuantum fiziğinin, üzerinde deney yapılması imkansız kavramların felsefesini yapmaya gerek duymaması, bunun yerine sadece deney ve teorinin uyumuna bakmasıdır.
Kuantum mekaniği tamamlanmış bir teori midir?
Kitap
Ders kitapları
Fiziğin diğer alanları hakkında yazılan ilgili ders kitapları
s.175
*Xiangyang (Çince: 襄阳市), Çin'in Hubei eyaletinde bulunan bir il düzeyi şehirdir. Şehir, eyalet merkezi Wuhan'ın 260 kilometre kuzeybatısında yer almaktadır. Yüzölçümü 19.724,41 km² olan şehrin nüfusu 2010 yılı itibarı ile 5.500.307'dir.
![]() |
*Han Hanedanı, Liu Bang tarafından kurulan ve Liu Hanedanı tarafından yönetilen Çin'in imparatorluk hanedanıydı (MÖ 202 - MS 9, MS 25-220) . Hanedandan önce kısa ömürlü Qin hanedanı (MÖ 221-206) ve Chu-Han Çatışması (MÖ 206-202) olarak bilinen savaşçı bir ara dönem geldi ve Üç Krallık dönemi (MS 220-280) izledi. Hanedan, gaspçı naip Wang Mang tarafından kurulan Xin hanedanı (MS 9-23) tarafından kısa bir süre kesintiye uğradı ve böylece iki döneme ayrıldı: Batı Han (MÖ 202 - MS 9) ve Doğu Han (MS 25-220). Dört yüzyıla yayılan Han hanedanı, Çin tarihinde altın çağ olarak
kabul edilir ve sonraki dönemlerde Çin kimliği üzerinde kalıcı bir etki bıraktı. Modern Çin'in çoğunluk etnik grubu kendilerine " Han halkı " veya "Han Çinlileri" diyor. Konuşulan Çince ve
yazılı Çince sırasıyla "Han dili" ve " Han karakterleri " olarak anılıyor. Han imparatoru, Han toplumunun ve kültürünün zirvesindeydi. Han hükûmetine başkanlık ediyordu ancak iktidarı hem soylularla hem de büyük ölçüde bilgin soylu sınıfından
gelen atanmış bakanlarla paylaşıyordu. Han İmparatorluğu, komutanlıklar adı verilen merkezi hükûmet tarafından
doğrudan kontrol edilen bölgelere ve bir dizi yarı özerk krallığa bölündü. Bu krallıklar, özellikle Yedi Devlet İsyanı'ndan sonra bağımsızlıklarının tüm izlerini yavaş yavaş kaybettiler. İmparator Wu'nun (MÖ 141-87) saltanatından itibaren Çin sarayı, Dong Zhongshu gibi sonraki bilginlerin kozmolojisiyle sentezlenen eğitim ve saray siyasetinde Konfüçyüsçülüğü resmen destekledi.
Han hanedanı, Zhou hanedanı (MÖ 1050-256 civarı) döneminde ilk kez kurulan para ekonomisinde önemli bir büyümenin yanı sıra ekonomik
refah dönemlerini de denetledi. MÖ 119'da merkezi hükûmet tarafından basılan madeni para, Tang Hanedanı (MS 618-907) dönemine kadar Çin'de standart olarak kaldı. Bu dönemde bir dizi sınırlı kurumsal yenilik görüldü.
Askeri kampanyalarını ve yeni fethedilen sınır bölgelerinin yerleşimini finanse etmek için Han hükûmeti,
MÖ 117'de özel tuz ve demir endüstrilerini millîleştirerek daha sonra Doğu döneminde kaldırılan hükûmet
tekelleri yarattı. Han döneminde bilim ve teknolojide önemli ilerlemeler kaydedildi. Bunlar arasında kâğıt yapımı, gemileri yönlendirmek için dümenler, matematikte negatif sayılar, kabartmalı haritalar, astronomi için hidrolikle çalışan halkalı küreler ve ters sarkaçlar kullanarak uzak depremlerin ana yönlerini belirleyen sismograflar yer alır.
Han Hanedanı, Doğu Avrasya bozkırlarında merkezlenmiş göçebe bir konfederasyon olan Şyung-nu ile birçok çatışma yaşadı. Şyung-nu, MÖ 200'de Han'ı yendi ve bu da Han'ı; Şyung-nu'yu evlilik ittifakı ve haraç ödemeleri politikasıyla yatıştırmaya yöneltti,
ancak Şyung-nu, Han'ın kuzey sınırlarına baskın düzenlemeye devam etti. Han politikası, Han kuvvetleri Şyung-nu
'yu bastırmak için bir dizi askerî sefer başlattığında, MÖ 133'te İmparator Wu döneminde değişti. Şyung-nu sonunda yenildi ve Han vasalları statüsünü kabul etmeye zorlandı ve Şyung-nu
Konfederasyonu parçalandı. Han, Xiongnu'dan Hexi Koridoru'nu ve Tarım Havzası'nın İç Asya topraklarını fethederek İpek Yolu'nun kurulmasına yardımcı oldu. Han sınırlarının kuzeyindeki topraklar
daha sonra göçebe Siyenpi Konfederasyonu tarafından ele geçirildi. İmparator Wu ayrıca güneyde başarılı fetihler başlattı, MÖ 111'de
Nanyue'yi ve MÖ 109'da Dian'ı ilhak etti. Han topraklarını kuzey Kore Yarımadası'na doğru genişletti, burada Han güçleri Gojoseon'u fethetti ve MÖ 108'de Xuantu ve Lelang komutanlıklarını kurdu.
MS 92'den sonra saray hadımları, imparatoriçelerin ve imparatoriçe dullarının çeşitli eş klanları arasında
şiddetli güç mücadelelerine girerek hanedanın saray siyasetine giderek daha fazla dâhil oldular.
İmparatorluk otoritesi, Sarı Sarık İsyanı ve Beş Bıçak Pirinç İsyanı'nı kışkırtan büyük Taoist dinî toplulukları tarafından da ciddi şekilde tehdit edildi. İmparator Ling'in (h. MS 168-189) ölümünün ardından, saray hadımları askerî subaylar tarafından katledildi ve bu da
aristokrasinin ve askeri valilerin savaş ağaları olmalarına ve imparatorluğu bölmelerine olanak sağladı.
Han hanedanı, Wei kralı Cao Pi'nin İmparator Xian'dan tahtı gasp etmesiyle MS 220'de sona erdi.
Etimoloji:
Büyük Tarihçinin Kayıtları'na göre, Çin Hanedanı'nın çöküşünün ardından Hegemon Xiang Yu; Liu Bang'ı küçük Hanzhong zeametinin prensi olarak atadı. Hanzhong yerleşiminin ismi, günümüz Şensi eyaletinin güneybatısındaki Han Nehri'nden ismini alır. Liu Bang'ın Chu-Han Çekişmesi kapsamındaki zaferinin ardından ortaya çıkan Han Hanedanı'nın ismi, Hanzhong zeametinden türedi.[1]
Tarihçe:
Batı Han:
Wang Mang'ın hükümdarlığı ve halk savaşı:
Doğu Han:
*Bizans ikonoklazmı Hieria Konsili, Hristiyan Konsil. Ekümenik konsil ilan edilmesine rağmen, daha sonra Ortodoks Kilisesi ve Katolik Kilisesi tarafından ekümenik özelliği red edilmiştir.
Bizans İmparatoru V. Konstantinos'un çağrısı ile düzenlenmiştir. İstanbul'un karşı tarafında bulunan Hieria yer alan sarayında 754 yılında toplanmıştır. Konsil, bu dönemdeki İmparatorların ikonoklast duruşlarını desteklemiştir. 338 piskopos katılmıştır. O dönemde mevcut 5 patrik ya da temsilcileri katılmamıştır: İstanbul boştu, Antakya, Kudüs
ve İskenderiye Sarazenler'in kontrolündeydi.
Yedinci Ekümenik konsil olarak kendini isimlendirmiştir. Muhalifleri ise "taklit İstanbul Sinodu" ya da "Başsız Konsil" olarak
isimlendirmişlerdir. Bütün kararları, 787 yılında toplanan ve İkonalara saygıyı destekleyen İkinci İznik
Konsili tarafından iptal edilmiştir.
*Pavel Vasilievich Rychagov (Russian: Павел Васильевич Рычагов; 2 January 1911 – 28 October 1941)[1] was the Commander of the Soviet Air Forces (VVS) for a brief time from 28 August 1940 to 14 April 1941.[2] He was removed from that position shortly before Operation Barbarossa and the outbreak of the Great Patriotic War, and was executed in a purge of the Red Army several months later.[3][4]
Early life and education
Military career
Fighter pilot
Commander
Death
*QAnon, 2017'de Donald Trump'ın başkanlığı sırasında ortaya çıkan aşırı sağ bir komplo teorisidir.[1][2][3] QAnon'a göre Trump, uluslararası şeytani bir pedofil ağı olan "Derin Devlet"e karşı savaşmaktadır. Birçok QAnon destekçisi, bu ağın yalnızca çocukları istismar etmediğini, aynı zamanda ömürlerini uzatmak için onları kullandıklarını iddia ediyor.[4]
QAnon'a göre derin devletteki komplocular arasında Demokrat Parti liderleri Barack Obama ve Hillary Clinton, Dalay Lama, Papa Francis gibi dini liderlerin yanı sıra George Soros, Tom Hanks, Oprah Winfrey ve Ellen DeGeneres vardır.[4]
Komplo teorilerinin Rus Devlet'i tarafından desteklendiği iddia edilen[5] grup 2021 Amerika Birleşik Devletleri Kongre Binası baskınında da etkin olmuştur. Grubun öncülü olarak 2016 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimleri sürecinde ortaya çıkan Pizzagate Komplo Teorisi Skandalı gösterilir.
Teori ilk olarak 2017 yılında 4chan adlı sitede Q rumuzlu kişi, Q İznine sahip ve Amerikan devletine ait çok gizli belgelere erişebildiğini iddia eden kişi tarafından ortaya atılan yazılar çerçevesinde birleşti. Bu kişinin teorilerine göre 45. ABD başkanı Donald Trump, ülkesini Washington'ı ele geçiren pedofil Demokratlardan kurtarmak amacıyla Tanrı tarafından gönderilmişti.
Amerika menşeli olmasına rağmen Birleşik Krallık, Fransa, Almanya ve Japonya'da da önemli sayıda destekçileri vardır.[6][7]
*Malleus Maleficarum - Vikipedi
*Malleus Maleficarum (İngilizcesi Hammer of Witches, Türkçesi Cadı Çekici), 1486 yılında Dominikan Tarikatı rahibi Heinrich Kramer (Institoris) tarafından yazılmış demonoloji literatürünün en ünlü kitabı.[1] 1519 tarihli Nürnberg baskısında kitabın yazarları Heinrich Kramer ve Jacob Sprenger olarak verilmesine rağmen yapılan son çalışmalar kitabın yazarının Heinrich Kramer olduğunu ortaya koymaktadır.[2]
Heinrich Kramer, Avusturya Salzburg Üniversitesi ilahiyat profesörü ve Avusturya Tirol bölgesi engizisyon görevlisi olarak görev yapmaktaydı. Kramer'in Malleus Maleficarum'u kaleme almasından önce Papa VIII. Innocentius'un 5 Aralık 1484 tarihli Summis desiderantes affectibus adlı fermanı cadılık ile mücadeleye yeni bir boyut kazandırmış ve Kramer'in bu kitabı yazmasında etkili olmuştur. … .
… ..
*bot — Yandex: 2 milyon sonuç bulundu
*Bot, "robot" kelimesinin kısaltmasıdır ve tekrarlayan, otomatik olarak gerçekleştirilen görevleri yerine getiren bir yazılım programı anlamına gelir. 124
Botlar, insan kullanıcıların davranışlarını taklit edebilir ve onların yerine geçebilir. Genellikle çok daha hızlı çalışırlar. 2
Botlar, hem iyi hem de kötü amaçlar için kullanılabilir. Örneğin, müşteri hizmetleri veya arama motoru optimizasyonu gibi faydalı işlevlerin yanı sıra, korsanlık, casusluk ve DDoS saldırıları gibi kötü amaçlı faaliyetlerde de kullanılabilirler. 2
Bazı bot türleri:
*LaMDA, “Diyalog Uygulamaları için Dil Modeli” anlamına gelir ve Google’ın konuşmaya dayalı büyük dil modelleri ailesini temsil eder. Hızla gelişen yapay zeka dünyasında LaMDA, teknolojiyle etkileşimleri daha doğal ve sezgisel hale getirmeyi amaçlayan önemli bir adım öne çıkarmaktadır.
… ..
… ..
*Determinizm, belirlenircilik, gerekircilik veya belirlenimlilik evrenin işleyişinin, evrende gerçekleşen olayların çeşitli bilimsel yasalarla, örneğin fizik yasaları ile, belirlenmiş olduğunu ve bu belirlenmiş olayların gerçekleşmelerinin zorunlu olduğunu öne süren öğretidir. Yani öğretiye göre her şey belirlenmiştir ve değişmesi mümkün değildir. Bu görüş başta ahlak felsefesi olmak üzere felsefenin çeşitli dallarının uğraş ve çalışma alanına bir görüştür. Ahlak felsefesindeki "İnsan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür?" sorusunu yanıtlamaya çalışır.
*AlphaGo Google DeepMind tarafından geliştirilen Go oyununu oynayan bir program. Ekim 2015'te, 19×19'luk tahtada profesyonel bir go oyuncusunu avantaj verilmeden yenen ilk bilgisayar programı oldu.[1][2] Bu galibiyetten sonra Mart ayında Lee Sedol ile 5 maç üzerinden yapılan oyunu da 4'e karşı 1 yenerek, dan-9 seviyesinde bir go oyuncusunu avantajsız yenen ilk bilgisayar programı oldu.[3]
Tarihi ve karşılaşmalar:
Algoritma:
*DeepMind Technologies, Alphabet Inc.'in bir yan kuruluşu olup, 2010'da kurulmuş bir İngiliz yapay zekâ program geliştirme şirketidir. DeepMind, 2014'te Google tarafından satın alınmıştır.[4] Şirketin merkezi Londra'dadır ve Kanada, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde araştırma merkezleri bulunmaktadır.[5][6] 2015'te, Google'ın ana şirketi olan Alphabet Inc.'in tamamına sahip olduğu bir yan kuruluş oldu.
DeepMind, insanlara benzer şekilde video oyunlarının nasıl oynanacağını öğrenen bir sinir ağı yaratıyor.[7] Ayrıca, insan beyninin kısa süreli belleğini taklit etmesi beklenen geleneksel bir Turing makinesi gibi harici belleğe erişebilen bir sinir ağı da yarattı.[8][9]
DeepMind, AlphaGo programının bir belgesel filmininde konusu olan beş maçlık bir maçta dünya şampiyonu bir insan profesyonel Go oyuncusu Lee Sedol'u yenmesinden sonra 2016 yılında manşetlere girdi.[10] Daha genel bir program olan AlphaZero, pekiştirmeli öğrenmeyi kullanarak birkaç gün kendi kendine oynadıktan sonra go, satranç ve shogi (Japon satrancı) oynayan en güçlü programları yendi.[11] 2020'de DeepMind, AlphaFold ile protein katlanması probleminde önemli ilerlemeler kaydetti.[12] Temmuz 2022'de, neredeyse bilinen tüm proteinleri temsil eden 200 milyondan fazla tahmini protein yapısının AlphaFold veritabanında yayınlanacağı açıklandı.[13][14]
DeepMind, 28 Nisan 2022'de Flamingo adlı bir tekli görsel dil modeli (VLM) hakkında bir blog yazısı yayınladı. Flamingo, sadece birkaç eğitim görüntüsüyle herhangi bir şeyin görselini doğru bir şekilde tanımlayabilir.[15][16] Temmuz 2022'de DeepMind, Stratego masa oyununu bir insan uzmanı düzeyinde oynayabilen, modelsiz, çok aracılı pekiştirmeli bir öğrenme sistemi olan DeepNash'in geliştirildiğini duyurdu.[17][18]
Araştırma
Şirketin hedefi "zekayı anlamak".[19] Bu hedefe machine learning ve systems neuroscience alanındaki en iyi teknikleri kullanarak kapsamlı öğrenme algoritmaları kurarak ulaşmaya çalışıyor.[19]
Derin destekli öğrenme:
… ..
*Mustafa Süleyman CBE (Ağustos 1984 doğumlu), Google tarafından satın alınan ve şu anda Alphabet'in sahibi olduğu bir yapay zeka şirketi olan[1] DeepMind'ın kurucu ortağı ve eski uygulamalı yapay zeka başkanıdır.[2] Şu anki girişimi Inflection AI'dir.
Süleyman'ın babası Suriye asıllı bir taksi şoförü, annesi ise İngiliz asıllı bir hemşiredir.[3]
Ebeveynleri ve iki küçük erkek kardeşiyle birlikte yaşadığı London Borough of Islington'da Caledonian Road'da büyüdü.[4]
Süleyman, Thornhill İlkokuluna (Islington'da bir devlet okulu) ve ardından Barnet'te bir erkek dil okulu olan Queen Elizabeth's School'a gitti.[4] O sıralarda, en iyi arkadaşı Demis'in küçük erkek kardeşi aracılığıyla DeepMind'in kurucu ortağı Demis Hassabis ile tanıştı. Süleyman, kendisinin ve Hassabis'in dünyayı nasıl etkileyebileceklerini tartıştıklarını söyledi.[3]
Kariyer:
DeepMind:
… ..
Süleyman, önde gelen bir yapay zeka (AI) şirketi olan DeepMind Technologies'i kurdu ve baş ürün sorumlusu oldu. DeepMind, 2014 yılında Google tarafından satın alındı ve Süleyman DeepMind'da uygulamalı yapay zeka başkanı oldu.[6]
DeepMind Sonrası:
Yapay Zeka Etiği:
*ImageNet projesi, görsel nesne tanıma yazılım araştırmalarında kullanılmak üzere tasarlanmış büyük bir görsel veritabanıdır . 14 milyondan fazla görüntü, hangi nesnelerin resmedildiğini göstermek için proje insanlar tarafından elle açıklanmıştır ve görüntülerin en az bir milyonunda sınırlayıcı kutular da bulunmaktadır.[1] ImageNet, "balon" veya "çilek" gibi tipik bir kategoride, birkaç yüz resimden oluşan 20.000'den fazla kategori içerir. Gerçek görüntüler ImageNet'e ait olmasa da, üçüncü taraf resim URL'lerinin ek açıklamalarının veritabanı doğrudan ImageNet'ten ücretsiz olarak edinilebilir.[2] 2010 yılından bu yana, ImageNet projesi, yazılım programlarının nesneleri ve sahneleri doğru bir şekilde sınıflandırmak ve tespit etmek için yarıştığı ImageNet Büyük Ölçekli Görsel Tanıma Zorluğu (ILSVRC) yıllık bir yazılım yarışması düzenlemektedir. Bu yarışma bin çakışmayan sınıfın "kesilmiş" bir listesini kullanır.[3]
*AlexNet is a convolutional neural network architecture developed for image classification tasks, notably achieving prominence through its performance in the ImageNet Large Scale Visual Recognition Challenge (ILSVRC). It classifies images into 1,000 distinct object categories and is regarded as the first widely recognized application of deep convolutional networks in large-scale visual recognition.
Developed in 2012 by Alex Krizhevsky in collaboration with Ilya Sutskever and his Ph.D. advisor Geoffrey Hinton at the University of Toronto, the model contains 60 million parameters and 650,000 neurons.[1] The original paper's primary result was that the depth of the model was essential for its high performance, which was computationally expensive, but made feasible due to the utilization of graphics processing units (GPUs) during training.[1]
The three formed team SuperVision and submitted AlexNet in the ImageNet Large Scale Visual Recognition Challenge on September 30, 2012.[2] The network achieved a top-5 error rate of 15.3% to win the contest, more than 10.8% above the runner-up.
The architecture influenced a large number of subsequent work in deep learning, especially in applying neural networks to computer vision.
Architecture:
… ..











Kitabın ön yüzündeki kahraman güvercin Cher Ami’nin hikâyesi ilginç. Kitaba isim olarak seçilen Neksus (bağlantı) da öyle.
YanıtlaSilOkudukça, bir taraftan zaten bildiğimizi sandığımız şeyler derken, diğer taraftan bildiğimiz ama ayrıntı gibi aklımızın bir köşesinde sakin sakin bekleyen yalan yanlış bilgilerin daha kalıcı yer ettiğini hissediyoruz. Yazarın kendi sözleriyle; “‘Marka’ bir hikâye türüdür… … .” diye başlayan sözlerine “ Yozlaşmış bir milyoner dünyanın en yoksul insanı gibi, kafası hiç çalışmayan bir ahmak yanılmaz bir dâhi gibi ve müritlerine cinsel tacizde bulunan bir guru, iffetli bir aziz gibi gösterilebilir. … ..” diyor.
YanıtlaSilKendi ifadelerimizle tekrar yazmak gerekirse; “Hiçbir şey görüldüğü gibi değildir. Gözlerimizle ya da algılarımızla şahit olduklarımızın derinliklerinde, arka planlarında şaşırtıcı bilinmeyenler olabileceğini akılda tutmak gerekiyor.
YanıtlaSilNitekim tarihe isimleri kazınmış olarak buluşlar yapanların, kalıcı olduğu düşünülen keşiflerin süreç içinde değerlerini kaybettiklerini, yeni keşiflerin insanlığın hizmetine katkı sağladığına da şahit olmaktayız.
SilBu demek değildir ki eski buluşlar değersizdir.
SilMedeniyetin yolunda, bir sonraki ilerlemelerin; önceki adımlar sayesinde olduğu inkâr edilemez bir gerçek olduğunu biliyoruz.
Bütün bunlar, gündeme getirildiğinde; yapılacak tartışmaların medeni sınırlar içinde tutulmasının sonraki gelişmelere giden mesafelerin daha sağlıklı olmasını sağlayacağını dikkate alma gerekiyor. Bilim konularını bilim insanlarına , inanç konularını da kendi konu uzmanlarına bırakmak daha sağlıklı olacaktır.
YanıtlaSilKitapta karşılaştırmalı olarak ele alınan bilim ve inançlara yapılan göndermeler dikkate alındığında; bilim ve inançlar konularında yapılacak değerlendirmelerde; “İnsan Hakları İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nde de vurgulandığı üzere:
YanıtlaSil“Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. … … Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir akide, milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin işbu Beyannamede ilan olunan tekmil haklardan ve bütün hürriyetlerden istifade edebilir. “ anlayışını gözeterek yapılacak açıklamaların muhatapları bilgilendirmenin maksat için daha ikna edici olacağını unutmamak gerekiyor.,
Yazar Harari’nin kendi gibi düşünmeyenlere farklı irtifadan bakarcasına; Hz. İsa için “... .. taşralı guru” (s.52) yakıştırmasını kullanması ne kadar kabullenilebilir? (“taşralı guru” ifadesinin, yazarın asıl metinde kullandığı vurgunun, Türkçe’ye çeviri ile ne kadar uyumlu olduğu sorusunu da saklı tutmak gerekiyor.)
Sil*Guru (Devanagari Sanskrit: गुरु), Sanskritçede "öğretmen" veya "usta" anlamına gelen bir terimdir. Özellikle Hint dinlerinde kullanılır.
SilEsas olan; “İnsanın, saygıyı hak eden aziz bir varlık.” olduğunu unutmamak gerekiyor. Tabii ki karşılıklılık ölçüleri içindeki anlayıştan bahsediyoruz.
SilSayfalar arasında az sayıda da olsa yanlış anlamaya neden olabilecek düşük cümleler (s.94) rahatsızlık verici. Çeviricinin emeklerini inkâr etmek değil bu…. Hem yazarın hem de çevirenin emeğini yansıtan ilginç konulara değişik bir bakış açısı sunan bir eser…..
SilÇevirici ile ilgili bir ayrıntı daha dikkati çekmekte. Eserin orijinalinde inanç konuları işlenirken çoğunlukla Hıristiyanlık ve Yahudilik (Musevilik)’e açıkça gönderme yapılırken İslamiyet (Müslümanlık) için de geçerli olabilecek eleştirel yaklaşımlarda; (birkaç istisna hariç) Müslümanlığın hariç tutulduğu anlaşılıyor … .. belki de işin doğrusu bu … ince konuların tartışılması en azından (yazarın biyografisi incelendiğinde; inançlar konusuna nereden baktığı dikkate alınmalı) müşterek bir bakış yerine, hoşgörü içinde; bilgi edinilecek alanlara odaklanılması gerekiyor.
SilTarihi süreç içinde toplumların, millet olma yolunda kullanılan sosyal kavramların giderek kabul görmesinde geçilen safhalar ve kullanılan yöntemler ilgi çekici…. Yirmi birinci yüzyılda bile sosyal konularda doğru dengenin bulmakta Taş Devrindeki atalarımızdan daha iyi noktada olamadığımız vurgusu (s.67) düşündürücü. Bütün bunları anlatırken insanların güç zehirlenmesinin gönderme yapılıyor.
Silİnsanları bir araya getiren aidiyet duygusunun kuvvetlendirilmesi, toplumun ortak öykülerinin canlı tutulması, bunun da ötesinde ortak inançları paylaşmalarınının, süreç içinde millet olmak ve milli bilincin kuvvetlendirilmesini sağlayan kalıcı anlayışın oluşturulmasının, hatta genel kabul gören hikâye ve mitlerin ortak tarih olarak geçerli hale getirilmesinin, sağlıklı aklın eseri olduğu….
SilÖzetin özeti; güncel hayatımızda pek de ayrıntılarına dikkat etmediğimiz; bürokrasi’den başlayıp derin devlet yapılanmasına kadar giden kurulu olan düzen(lerin) gelişimine uzanan bir anlatım …
SilOkurken sabırlı olmayı gerektiriyor.
SilFarkındalığı artıran, ilginç ayrıntılarla dolu bir eser.
Sil*(s.294’de) “Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi dinler …” sözleriyle başlayan “Bu gibi meseleler sosyal kredi sistemlerini ve kitlesel izleme rejimlerini etkileyebilir. … .. aslında muazzam bir güçle temelsiz dini ve ideolojik önyargılarını dayatıyor olabilirler. “ şeklinde biten paragraf inançlar konusunda yeterli bilgisi (ya da ilgisi olmayan birinin okuyucusunun düşünce / inanç hürriyetini hafife almak endişesi yaşamadan; kitabında kullanması çok da sağlıklı değil. Yazarın da okurlarının inançlarına saygılı olması beklenir. Aynı üslupla eleştiri yapmak; büyük emek veren yazar ve okuyucu arasındaki seviyenin irtifa kaybetmesi olabileceğinden bu kadarı ile yetinmeyi tercih ediyorum.
SilKitapta (s.175) “Totaliter Üçlü” başlığı altında yorumlanan ve Çin’deki Hanlıklar dönemi öncesinde olduğu gibi, gücü elinde bulunduran otoritenin hatasız ve yanılmaz olduğu ısrarının ülkeyi giderek çöküşe nasıl götürdüğü anlatılırken; sonraki yıllarda da Sovyetler Birliği döneminden de benzer şekilde (hatasızlık ve eleştirilere kapalı olunmasına ilişkin) örnekler veriliyor.
YanıtlaSilSonuçta insan faktörünün her zaman hatalara açık olduğunu, demokrasilerde öngörülen kontrol mekanizmalarının kaçınılmaz bir ihtiyaç olduğunu biliniyor olsa da; güç zehirlenmesine uğrayan yöneticilerin, sonraki adımları görmezden gelmeleri sonucu değiştirmiyor. Öyle ya da böyle tarih; hesap vermekten kaçamayan, ve sonları çok kötü biten güç sahiplerinin dersleri ile dolu.
SilKonuya ilgi duyanlar için Cengiz Aytmatov’un “Elveda Gülsarı “ eseri ilginç bir örnek olacaktır.
Sil“İnsan Uygarlığının İşletim Sistemini Hacklemek” başlığı (s.218-224) altında paylaşılan bilgiler arasında yer alan; … .. anonim bir kullanıcının (4chan) insanlığı yok etmek için kurulan evrensel komployu QAnon komplo teorisi ve benzeri bilgiler; üzerinde durmayı gerektiriyor.
YanıtlaSilAdı üzerine komplo teorisi …. hiç dikkate almayalım yerine; “Ne demek isteniyor?”, “Pozitif bakışın dışında yanıltıcı bir hedefleri var mı?”, “İnsanların önyargılarını kullanmak ve kitlelerin davranışlarını manipüle etmek mi hedefleniyor?” vb. soruları sormanın bir zararı olmaz diye düşünüyorum.
(s.219)Tarih boyunca dinler, kutsal kitapların ilahi kaynaklar olduğunu iddia etmişti; çok yakın zamanda bu iddiaları gerçekleştirebilir. (*bu cümlede çeviri hatası yok ise tutarsızlık/bozukluk olduğu dikkate alınmalı)
SilAynı sayfa sonunda : Kutsal metinlerini yapay zekânın yazdığı son derece dikkat çekici ve güçlü dinler ortaya çıkabilir. (*bu kadar iddialı bir cümle yazılırken, “Dayandığı bilimsellik nerede? sorusu akla geliyor.)
(s.220)Yahudilik ve Hıristiyanlık gib ikitaplı dinlerde asıl erk, mutlak doğru kabul edilen kitapta değil; Yahudi Hahamlığı ve Katolik Kilisesi gibi insanların kurduğu kurumlardaydı. (*Bu cümleleri konu uzmanı olmayan sıradan bir insan da dile getirebilir. Elbette içine insan faktörü girdiğinde ortaya hatalar da vb. çıkabilir. İddialı düşünceleri ortaya atmadan önce; söz konusu düşünceleri destekleyen ikna edici kaynak ya da gerekçeleri de göstermek gerekmez mi? Müslümanların kutsal kitabındaki bilgilerin doğruluğu konusunda hangi referanslar dikkate alınmış; bu kısım atlanmış gibi görünüyor.)
SilBu arada yazar Harari'nin bu eseri için (kitap sonunda yer alan ve "Notlar" başlığı altında verdiği referansların 46 sayfa olduğunu da ifade ederek hakkını vermek gerekiyor.
Sil“İnsan Uygarlığının İşletim Sistemini Hacklemek” başlığı altındaki bölümde yer verilen:
Sil2022’de Google mühendisi Blake Lemoine, üzerinde çalıştığı sohbet robotu LaMDA’nın biliç kazandığına, duyguları olduğuna ve kapatılmaktan korktuğuna inamaya başlamıştı. Rahiplik yetkisi de almış ... .. ifadesi (*Ortaya bir iddia (‘rahiplik yetkisi…..’ ) konuyorsa referans verilmeliydi! kimden almış bu yetkiyi? Belli değil…)
Teknolojinin nasıl filizlendiğini ve her geçen gün, bir öncekinden giderek daha fazla hız kazandığını ve bununla birlikte; bilgi birikiminin genişleyen bir ağ şeklinde her yönüyle nasıl çoğaldığını ve de Harari’nin anlattıklarını daha iyi anlayabilmek için; Walter Isaacson’ın “Geleceği keşfedenler” & kitabının okunmasında yarar var.
Silhttps://enyiyiarkadaskitap.blogspot.com/2022/03/gelecegi-kesfedenler.html
Silhttps://enyiyiarkadaskitap.blogspot.com/2020/12/gelecegi-degistiren-dokuz-algoritma.html
SilHariri'nin Davos konuşmasında dikkat çektiği detaylar: https://www.bloomberght.com/yorum/dr-soner-canko/3767426-davos-yapay-zek-zirvesi
YanıtlaSilDr. Soner Canko
İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nden 1990 yılında mezun olan Soner Canko, 1993'te İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde yüksek lisansını tamamladı, 2003 yılında da doktora derecesi aldı. Kariyerine 1990 yılında başlayan Canko, 2011-2020 yılları arasında Bankalararası Kart Merkezi'nin genel müdürlüğü yaptı. Bu göreviyle birlikte Türkiye kartlı ödemeler pazarına yeni teknoloji ve hizmetler sunmaya odaklanan Canko, ekonominin kayıt altına alınması ve Türkiye'nin nakitsiz topluma geçmesi amaçlı önemli çalışmalarda bulunurken, Türkiye'nin ilk dijital cüzdanı BKM Express ve Türkiye'nin Ödeme Yöntemi TROY markalarının hayata geçmesini sağladı. Nisan 2020'de BKM'deki görevinden ayrılan Soner Canko, kurucu olduğu SC Yönetim & Danışmanlık çatısı altında 1 Mayıs 2020 itibarıyla finans ve teknoloji şirketlerine yönetim danışmanlığı hizmetleri vermektedir. FinTech İstanbul Kurucu Üyeliği ile Türkiye'de finansal teknoloji alanında yaptığı çalışmalarla da tanınan Canko, 2015 yılında dünyanın önde gelen FinTech liderleriyle beraber Beyaz Saray'a davet edilmiştir.
Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) 2026 Davos Zirvesi, bu yıl yapay zekânın (YZ) yalnızca teknolojik değil; toplumsal, ekonomik ve felsefi boyutlarıyla ele alındığı bir buluşmaya dönüştü. Teknoloji liderlerinden siyasetçilere uzanan geniş bir konuşmacı yelpazesi, YZ’nin insan hayatını, kurumları ve küresel dengeleri nasıl dönüştürdüğünü tartıştı. Ancak zirvenin en çarpıcı konuşmalarından biri, tarihçi Yuval Noah Harari’den geldi. Harari’nin değerlendirmeleri, yapay zekâyı sıradan bir teknolojik sıçrama olarak değil, insanlık tarihindeki en köklü kırılmalardan biri olarak konumlandırmasıyla öne çıktı.
Silİnsanlığın süper gücü: Dilin el değiştirmesi
Harari’ye göre insanlığın tarihsel üstünlüğü fiziksel güçten değil; dil, hikâye ve anlatılar aracılığıyla büyük ölçekli iş birliği kurabilme yeteneğinden kaynaklanıyor. Ancak yapay zekâ, insanın bu en güçlü aracını hızla devralıyor. Harari, YZ’nin kelimeler üzerinden işleyen tüm sistemleri — hukuk, eğitim, din, siyaset ve ekonomi — dönüştürme potansiyeline sahip olduğunu vurguladı. Çünkü bu alanların temelinde yer alan dilsel üretim, artık algoritmalar tarafından çok daha hızlı ve verimli biçimde gerçekleştirilebiliyor. Bu durum, bilgi ve otoritenin insandan makineye kayabileceği yeni bir dönemin habercisi.
YZ’nin yalnızca pasif bir yazılım aracı olmadığını, aksine öğrenebilen ve aktif kararlar alabilen sistemler haline geldiğini söyleyen Harari, teknolojiyi yanlış kategorize etmenin ciddi riskler barındırdığına dikkat çekti. Diğer teknolojiler insan kontrolünde kalırken, yapay zekâ metin, karar, içerik ve hatta değer yargısı üretebiliyor. Bu da onu insan toplumu içinde yeni bir “ajan” haline getiriyor. Harari’ye göre bugün giderek daha fazla, bireylerin değil, yapay zekâların şekillendirdiği gündemleri tartışıyoruz.
Konuşmasında, yapay zekâ sistemlerinin “tüzel kişi” olarak tanınıp tanınmaması gerektiği sorusunu da gündeme getiren Harari, bu kararların geleceğe ertelenemeyeceğini savundu. YZ sistemleri şirket kurabilir, içerik üretebilir ve dijital topluluklar inşa edebilir hale geliyor. Eğer bu yapılara yasal haklar tanınırsa, toplumsal düzenin aktörleri köklü biçimde değişebilir. ABD’de bazı eyaletlerin, yapay zekânın tüzel kişilik kazanmasını engellemeye yönelik adımlar atmaya başlaması, bu tartışmanın ne kadar acil olduğunu gösteriyor.
Küresel eşitsizlik ve dijital egemenlik
Davos 2026’da öne çıkan bir diğer başlık ise dijital eşitsizlikti. Zirvede, yüksek işlem gücüne ve büyük veri kaynaklarına sahip ülkelerin yapay zekâ alanında belirleyici konuma geleceği; bunun da mevcut küresel eşitsizlikleri derinleştirebileceği sıkça dile getirildi. Avrupa Birliği liderleri, kendi yapay zekâ altyapısını geliştiremeyen ülkelerin “dijital sömürge” riskiyle karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulundu. Dijital egemenlik, veri güvenliği ve çok uluslu düzenleme çağrıları Davos’un ana gündem maddeleri arasında yer aldı.
Yeni bir dönemin eşiğinde
Davos 2026, yapay zekânın yalnızca bir teknoloji meselesi olmadığını; aynı zamanda etik, siyasal ve toplumsal bir kırılma noktası olduğunu güçlü biçimde ortaya koydu. Yapay zekâya dair konuşmalar, karar vericilere yöneltilmiş açık birer uyarı niteliği taşıyordu. YZ sistemlerini yönetecek ilke ve kurallar zamanında belirlenmezse, yakın gelecekte bu kararların insanlar yerine algoritmalar tarafından alınabileceği endişesi zirve boyunca sıkça vurgulandı.
Sosyal medyadan alıntı:
YanıtlaSil1. İnsanlık iki büyük devrimle karşı karşıya
- Biyoteknoloji
- Yapay zekâ
Bu ikisi birleştiğinde:
“İnsan, kendisini hack’lenebilir bir varlık hâline getiriyor.”
Artık güç; toprakta, parada ya da silahda değil,
veriyi kim kontrol ediyorsa onda.
2. Veriyi kontrol eden, geleceği kontrol eder
SilHarari’nin temel uyarısı:
- İnsanlar algoritmalar tarafından bizden daha iyi tanınacak
- Kararlarımız (ne alacağımız, kimi seveceğimiz, kime oy vereceğimiz)
biz fark etmeden yönlendirilecek.
“Özgür irade bir efsane olabilir; ama algoritmalar bunu bir silaha dönüştürebilir.”
SilHarari’nin Davos’ta en çok rahatsızlık yaratan iddiası:
“Özgür irade, biyolojik bir yanılgı olabilir.”
Ama bu felsefi bir iddia değildir, Siyasi bir iddiadır.
Neden? Çünkü:
- Eğer davranışların önceden tahmin edilebiliyorsa
- Ve yönlendirilebiliyorsa, Demokrasi teknik olarak anlamsızlaşır.
Seçmen:
Sil- Karar veren özne değil,
- Algoritmanın optimize ettiği bir değişken olur.
3. Yeni sınıf: ‘İşe yaramayanlar’ (useless class)
SilYapay zekâ:
- Milyonlarca mesleği gereksiz hâle getirecek
- Sorun sadece işsizlik değil,
toplumsal anlam kaybı.
- İnsan:
-Faydasını kaybedince
-Onurunu da kaybeder.
Bu, siyasal radikalleşmenin ve popülizmin ana yakıtıdır.
Harari’nin sert cümlesi özetle:
“İnsanlar işsiz kalabilir, ama daha kötüsü: anlamsız hissedebilirler.”
4. En büyük tehdit: Dijital diktatörlük
Sil- Totaliter rejimler artık kaba güçle değil,
- Biyometrik veriler + yapay zekâ + gözetim ile yönetilecek.
“Tarihte ilk kez, iktidar insanların ne hissettiğini anlık olarak izleyebilir.”
5. Asıl Tehlike: Teknoloji + Anlam Boşluğu
SilHarari’ye göre en korkutucu senaryo:
-Çok güçlü teknolojiler,
-Ama etik, felsefe ve anlamdan yoksun toplumlar.
Bu kombinasyon:
-Manipülasyona açık kitleler
-Güçlü ama sorumsuz elitler
-Sessiz otoriterlik üretir.
6. Harari’nin Davos’taki asıl uyarısı:
Silİnsanlığı tehdit eden şey yapay zekâ değil, anlamını kaybetmiş ve yönetilmeyi kabul etmiş insanlardır.
21. yüzyılın sorusu şu: Algoritmalar mı insanı yönetecek, insan mı algoritmaları?
YanıtlaSilhttps://youtu.be/QZsCG_n64d0?si=8P2EDmg6S4XtukII
YanıtlaSilYazarın, “Mahremiyetin Sonu”, “İzleme Yöntemleri” ve “Sosyal Kredi Sistemi” başlıkları altında anlatılanlar, “Çin’de kullan sosyal kredi sistemlerinin yolsuzluk, dolandırıcılık, vergi kaçakçılığı, düzmece reklam ve sahtecilikle mücadeleyi destekleyeceğini, bu sayede de bireyler arasında, tüketiciler ve şirketler arasında ve vatandaşlarla devlet kurumları arasında daha fazla güven tesis edilebileceğini belirtiyor. … ..” düşünceleri ve devamında İtibar piyasası konusundaki bilgiler; önceki komünist yönetimleri anlatan: “George Orwell 1984” ve “Şansölye Merkel & Marion Van Renterghem” kitaplarını akıllara getiriyor.
YanıtlaSilHarari, yapay zekatı anlatırken Avrupa’daki tarihi süreçleri, ülkelerin 17. ve 18. yüzyıllardaki yerel ve küçük feodal yapılardan, geçmişe göre çok daha büyük bölgesel güçler olmak yolundaki tarihi süreci, Rus Çarlığı’ndan Sovyetlere giden yolu basit ama anlaşılır bir dille özetliyor.
YanıtlaSilİRAN SAVAŞI BİZE BÜYÜK BİR DERS VERDİ !!
YanıtlaSilDün ABD'nin İran'a düzenlediği operasyonda Hamaney ve beraberindeki yaklaşık 40 yetkili öldürüldü.
Herkes şu soruları soruyor.
Hamaneyin yeri nasıl tespit edildi? İhanete mi uğradı? Yoksa yapay zeka ile mi bulundu?
Anlatıyorum.
Ama bu olayı daha iyi anlamanız için size bir olay anlatacağım.
11 Eylül 2001'de İkiz Kuleler vurulduğunda. Amerika aylarca bu olayı araştırdı.
Yapılan araştırmaların sonucunda CIA büyük bir sorun keşfetti.
Saldırganların hepsi zaten bilinen kişilerdi. CIA birini izliyordu. FBI diğerinin adresine sahipti. Ama hiçbir kurum birbiriyle iletişim kuramamıştı.
Bu hata bir daha yaşanmasın diye CIA harekete geçti. 2003'te Silikon Vadisi'nde Palantir adlı bir şirket kuruldu.
Palantir ne yapıyor?
Farklı kurumlardaki tüm verileri tek bir sisteme topluyor. Telefon kayıtları, banka hareketleri, uydu görüntüleri, casus raporları. Hepsi tek yerde.
Ama asıl zor olan verileri toplamakta değil. Bunların arasında ki bağlantıları bulmakta.
Bir telefon görüşmesi tek başına anlamsız. Bir banka havalesi de. Ama aynı kişi her salı aynı numarayı arıyor, her çarşamba aynı hesaba para gönderiyor ve her perşembe aynı adrese gidiyorsa, ortada bir düzen var.
Bir insanın haftalarca davranışını izliyor. Nerede yemek yiyor, kiminle buluşuyor, hangi yollardan gidiyor. Hepsini kaydediyor. Ve bir gün bu rutinden sapıldığında alarm veriyor. Telefon kapatılsa bile alışkanlıklar ele veriyor.
Normalde önceden bu analizleri Palantir uygulamasını kullanan analistler yapıyorlardı. Manuel kontrol ediyorlardı.
Bu sistem 20 yıl boyunca büyüdü. Pentagon'un ana istihbarat platformu haline geldi.
2023'te Palantir'e yapay zeka entegrasyonu geldi.
Palantir veriyi topluyor. Claude o veriyi okuyor, anlıyor ve yorumluyor. Farklı dillerdeki iletişimleri çözüyor, binlerce sayfa belgeyi dakikalar içinde tarıyor ve "şu anda operasyon yaparsak ne olur" sorusuna simülasyon ile cevap üretiyor.
Yüzlerce analistin günlerce uğraşıp yapacağı işi dakikalar içerisinde hallediyor.
Yapay zekanın ilk büyük sınavı Venezuela'da geldi.
Ocak 2026'da ABD Venezuela'ya operasyon başlattı ve Maduro eşiyle birlikte yakalandı.
Wall Street operasyonda Claude kullanıldığını açıkladı. Claude Maduro'nun rutin hareketlerini kaydetti, güvenlik açıklarını buldu, zamanlamayı belirledi ve sahadan gelen verileri anlık işledi.
İlk sınav geçildi.
2 ay sonra çok daha büyük bir hedef geldi.
Hamaney.
Dünyanın en korumalı liderlerinden biriydi. Her gece farklı yerde kalıyordu. Telefon kullanmıyordu. Dijital iz bırakmıyordu.
Ama istihbaratta bir kavram var. Dijital egzoz. Siz iz bırakmasanız bile çevrenizdekiler bırakır.
Hamaney telefon kullanmıyordu ama korumaları kullanıyordu. Kendisi görünmüyordu ama konvoyları uydudan görünüyordu. Toplantılarını gizli tutuyordu ama öncesindeki yiyecek siparişleri, güvenlik takviyesi ve araç hareketleri gizli kalmıyordu.
CIA aylardır bu izleri Palantir ile topluyordu.
Sistem aylarca veri biriktirdi, bir düzen çıkardı ve Hamaney'in düzenli kullandığı bir sığınağı tespit etti.
28 Şubat sabahı son parça yerine oturdu. Hamaney o gün sığınakta üst düzey güvenlik toplantısı yapacaktı.
Sabah saat 09:40'da
Hamaney, genelkurmay başkanı, savunma bakanı ve yaklaşık 40 İran yetkilisi operasyonda hayatını kaybetti.
Şimdi durun ve yapay zekanın zaman çizelgesine bakın.
2022'de metin yazıyordu.
2023'te belge özetliyordu.
2024'te veri analiz ediyordu.
2025'te problem çözüyordu.
2026'da devlet başkanı yakalattı, Bir ülkenin dini liderini öldürttü.
4 yıl önce metin yazıyordu. Bugün savaş kazandırıyor.
4 yıl sonra ne yapacak?
Analiz yapmaya devam mı edecek?
Yoksa kendi mi karar verecek?
İran bize savaş dersi vermedi.
Teknoloji dersi verdi.
(Alıntıdır)