29 Aralık 2025 Pazartesi

Nana*


 

Saatler dokuzu gösterirken, Varietes Tiyatrosu’nun salonu henüz dolmamıştı. Balkon ve sahne önlerinde, yarı kısık avizenin yaydığı ışıkta, nar çiçeği rengi kadife koltukların arasında gözden kaybolmuş birkaç kişi duruyordu. Perdenin büyük kırmızı lekesi karanlıktaydı; sahneden ufacık bir ses bile gelmiyordu; sahne ışıkları sönmüş, müzisyenlerin sehpaları dağıtılmıştı. Sadece yukarıda, üçüncü balkonda, tavanın kubbesinin etrafındaki çıplak kadın ve çocuk resimleri; havagazı fenerinin ışığıyla yeşermiş bir gökyüzünde uçuşuyor, ara vermeden gelen seslerin uğultularında bağrışmalar, gülüşmeler işitiliyor; Yaldızlı çerçeveli, değirmi, geniş pencere boşluklarının altında, kasketli, başlıklı kafalar sıralanıyordu. Kim zaman, elinde kuponlarla yer gösterici bir kadın görünüyor, önündeki fraklı bir adamla kasılarak yürüyen ince bir kadını telaşla itiyor, onları yerlerine oturtuyordu; oturanlar, ağır bakışlarla çevrelerine bakınıyordu.

Sahnelerin önünde iki genç belirdi. Ayakta durup bakındılar. Daha yaşlı, ince kara bıyıklı uzunca boyluca olan:

“Sana demiştim, Hector!” diye bağırdı. “Epey erken geldik. Bıraksaydın da puromu içseydim.”

Yer gösterici kadın yine geçiyordu; teklifsiz bir tavırla:

“O! Bay Fauchery” dedi. “Yarım saatten önce başlamaz oyun.”

Zayıf, uzun yüzünü asan Hector:

“Peki ama neden saat dokuzda başlayacağını duyuruyorlar?” diye mırıldandı. “Bu sabah, oyunda oynayan Clarisse, saat tam sekizde başlayacağına yemin etmişti.”

Bir süre sustular, başlarını kaldırıp locaların karanlığını araştıran gözlerle baktılar. Ama locaları kaplayan yeşil kâğıt, onları daha çok karartıyordu. Aşağıda, galerinin altındaki yerkatı locaları hayli karanlıktı. Balkon localarındaysa sadece şişman bir kadın duruyordu; locanın önündeki kadife kaplı parmaklığa yaslanmıştı. Sağda ve solda, yüksek kolonların arasındaki, uzun saçaklı kumaş kaplı ön loca boştu. Filizî yeşille canlandırılmış beyaz ve yaldızlı salon, büyük kristal avizenin kısılı alevleri altında,

4 Gün 3 Gece*


 

… ..

Sevda ve Sedat üniversite yıllarından beri birlikteydiler. Diplomalarını alır almaz evlenmişler, yüksek lisans yapmaya yurt dışına gitmişler, yıllar önce evlat kaybetmenin acısını birlikte göğüslemişler, pek çok çifti ayırabilen o büyük acı, onların birbirlerine olan sevgi ve anlayışlarını perçinlemişti. Karşılıklı itimatları tamdı ama her ikisinin de elbette bam telleri vardı ve birbirlerinin bam tellerine dokunmamaya itina gösterirlerdi. Bu yüzden Sevda neredeyse on güne yakın bir ayrılıktan sonra kocasını bir tartışmayla karşılamayı hiç istemiyordu!

Sedat milletvekilliğine adaylığını koyduğundan beri evlerinde, on yıl öncesine kadar gül gibi geçinen karı-koca evlerinde, birbirlerini onca incitmemeye dikkatlerine rağmen, sırf siyaset yüzünden atışır olmuşlardı.

Ama öyle bir an gelmişti ki artık, genel manzarayı yüksekten bakamayan biri nasıl göremezse; neresinden bakılsa görmezden gelinemeyecek ortamda, Sedat hak vermişti karısına.

İstanbul’da bir şirketten gelen, gizli tutulmasına dikkat ettiği iş teklifine sıcak bakmıştı. İmzayı dönüşündeki istifa sonrası atacaktı elbette ama duyulacak diye de ödü kopuyordu… Hele muhalefetten birinin kulağına gidecek olsa, mazallah!

Sevda işi kabule kocasını yüreklendirmek için elinden geleni yapmıştı. ama yolculuğa çıkmadan bir gün önce Sedat yine tereddütlere düşmüştü. Eğer sürüden ayrılmaktan korkuyorum  ya da gemiyi batarken kaçmayı kendime yediremiyorum, dese, anlayışla karşılamaya çalışırdı ama neymiş, daha önce hiç özel sektörde çalışmadığından özel sektörün şartlarına, temposuna uyum sağlayabilir miymiş?

Lafa bak hele, sen sabahlara kadar süren oturumlara ayak uydurdun!

Neredeyse emeklilikleri yaklaşırken (yok artık, henüz ne emekliliği?) alıştıkları hayatı, eşlerini dostlarını bırakmak zor olmayacak mıymış?

Bu zor bırakılacak eş dost arasında Sevda’nın kafasına kocasıyla aynı komisyonda çalışan o pek

Vişne Bahçesi*



 Kitabın arka kapak tanıtımı: Rusya’da 19. yüzyılın ortalarında toprak köleliği kaldırılmış, burjuvazi yükselişe geçmiştir. Vine Bahçesi ülkede değişen toplumsal, politik ve ekonomik düzenin gerçekliğiyle yüzleşemeyen aristokrat bir ailenin dokunaklı portresidir. İçinde büyük bir vişne bahçesinin bulunduğu aile çiftliğinin borçlar nedeniyle satılması sözkonusudur. Çiftlik sahiplerinin çocukluk anılarıyla birlikte, vişlne bahçeleri de geçmişte kalmıştır artık. Yeni düzen karşısında kararlı davranıp mülklerini ellerinde tutmaktan acizdirler. Vişne bahçesi, 1904 yılında Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Stanislavski tarafından sahneye kondu.

Çehov yapıtının “komedi, hatta yer yer fars” olduğunu vurgulasa da, Stanislavski oyunu “trajedi” olarak ele almakta ısrar etmişti.

Stanislavski o güne dek aşırı duygusal olan Rus tiyatrosuna doğal ve gösterişten uzak bir anlatım geliştirmesiyle ünlenmiş olsa da, Çehov’un kendi oyunları için istediği yalınlığı yakalayamamıştı.


  1. Perde

Çocukların yatak odası olarak kullanılmış olduğu için hâlâ bu adı taşıyan bir oda. Birkaç kapı vardır. Bunlardan biri Anya’nın odasına açılır. Şafaktan az önce. Güneş doğmak üzeredir. Mayıs. Vişne ağaçları çiçek açmaya başlamıştır. Fakat dışarıda hava soğuktur, bahçede sabah ayazı vardır. 

Odanın penceresi kapalıdır. 

(Dunyaşa elinde mumla, Lopahin bir kitapla girerler.)


LOPAHİN: 

Tren geldi, çok şükür. Saat kaç?

Kassandra Damgası*


 

Kassandra, Yunan mitolojisinde Piriam ve Hekuba’nın kızı ve kehanetlerine  hiç kimsenin inanmadığı bir kadın kâhin olarak bilinmektedir. Kassandra’nın aşkını kazanmak isteyen Apollon, ona olağanüstü bir kehanet yeteneği bahşediyor; fakat Kassandra onun aşkını reddediyor. Apollon da buna cevap olarak Kassadra’nın doğru kehanetlerini hiç kimsenin ciddiye almamasını sağlıyor. Mitin daha geç varyantlarına göre Kassandra ve onun ikiz kardeşi Helen, henüz çocukken kehanet yeteneğini Apollon mabedi

ndeki kutsal yılanlardan almışlar. Kassandra daha sonra Truva’nı başına felaketler getirecek Paris’i yarışlara katılmak için ilk geldiğinde tanıyor ve Truva’ya, gelecek belaları engellemek için onu öldürmek istiyor. Olaylar başladığında  ise, önce Paris’i Helena ile nikâhlanmaktan vazgeçirmek ister.  Daha sonra tahta atı Truva’ya sokmamaları için Truvalıları ikna etmeye çalışır fakat yine hiç kimse ona inanmaz. Truva’nın işgal edileceği gece Atina mabedinde saklanmak ister ama Oileus’un oğlu Ayaks tarafından tapınağa sokulmaz ve tecavüze uğrar. Şehrin işgalinden sonra savaş esiri olarak Agamemnon’a verilir ve Agamemnon’la onun kıskanç karısı Klitemnestra tarafından öldürülür.

Antik dönemde, gelecek büyük felaketleri haber veren fakat hiçbir zaman ciddiye alınmayan Kassandra’nın trajik hayatı birçok esere konu olmuştur. Aeshylus’un “Agamemnon”, “Euripides’un “Truvalı Kadınlar”, Lycophron’un “Aleksandra”, Homeros’un “Odesse” adlı eserlerinde Kassandra tipine rastlıyoruz.

… ..

Dünya edebiyatında yakından bilinen Kassandra tipi , Aytmatov tarafından kendine özgü bir yöntemle ele alınmış; mitolojik konuya ve tipe hiç değinilmeden, çağdaş olaylar ve kaderi Kassandra’nınkine benzeyen çağdaş olaylar ve kaderi Kassandra’nın kine benzeyen çağdaş bir kâhin -bilim adamı- tipi ortaya çıkarılmıştır. 

Romandaki olaylar, ABD’nin bir şehrinde cereyan  etmesine rağmen herhangi somut bir ülke veya somut bir insan tiplemesi söz konusu değildir. Yazar, bütün ülkeleri, bütün insanları ilgilendiren konuları ele alıyor;

23 Aralık 2025 Salı

Devletin Cebinden*


 

2001 Şubat ekonomik krizi patladığında, Hürriyet gazetesinin Ankara bürosuna ekonomi muhabiriydim.

Kamu borç stokunun çevrilememesi, görev zararları sorunları ile çok sayıda banka içinin sahipleri tarafından boşaltılmasıyla içiçe geçmiş likidite krizinin tahribatı henüz sürmekteydi.

1 Şubat 2001’de yaşanan “Anayasa Kitapçığı fırlatma” olayı (*Anayasa kitapçığı fırlatma” olayının bir sebep değil sonuç olduğunu vurgulamak zorunlu. Daha önce yürürlüğe konulan IMF programındaki sorunlar, bankacılık sistemindeki zayıflıklar, kamu bankalarının görev zararları, FED faizleri, petrol fiyatları gibi birçok etkenin birlikte değerlendirilmesi gereken süreçtir.) çoktandır kırılganlaşmış dengeleri alt üst etti. 

Gecelik faizlerin görülmemiş oranlara tırmandığı, ödemeler dengesinin kilitlenme noktasına geldiği bu krizde, toparlanmaya çalışan bankacılık sistemi büyük hasar aldı.

Art arda yaşanan iki kriz, Türkiye’deki ekonomi yönetimi ve icraatı açısından olağanüstü bir süreci inşa etti.

Bu sürecin tamamını; değil gün gün, neredeyse saat saat izleyen gazetecilerden biriyim. Kâh eski Başbakanlık binasının merdivenlerinde kâh TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu salonunda.

Bir sabah Hazine Müsteşarlığı’na koştuysak, öğleden sonra Merkez Bankası önündeydik. Elimizde teypler, not defterleri ile eğer bir binanın önünde ya da toplantı salonunda değilsek, gazetenin takip araçlarındaydık.

Böylesi bir döneme özgü süratli gelişmeleri, haber sağnağını; atlamadan, hatasız, olabildiğince ayrıntılı hazırlayıp (çünkü, bazı gazete sahipleri kamu ihalelerine heves eder hale gelse de basın kuruluşları arasında halen rekabet vardı) dijital yayıncılık henüz emekleme dönemindeydi, matbaada basılan gazeteler ağırlıktaydı, biz de haberleri baskılara yetiştirmekle yükümlüydük.

Kalabalık ve sorgulayıcı IMF heyetlerinin baş döndüren trafiği, Başbakan Bülent Ecevit başkanlığında - saatlerce devam eden- “Liderler Zirvesi”, gün ağarıncaya dek süren Meclis’teki yasa

22 Aralık 2025 Pazartesi

Vanya Dayı*



Taşra kulüplerinin konser sahnesine benzeyen bir yer. Uzun favorili, bıyıksız biri olan Niyuhin’in sırtında eski mi eski bir frak vardır. Adam kurumlu bir tavırla içeri girer, eğilerek selam verir, yeleğini düzeltir.


Sayın baylar… Eh, hadi usulüne uyalım…  Sayın baylar! (Favorilerini sıvazlar) Benim burada hayırlı amaçlı, herkesi ilgilendiren bir konu üzerine konferans vermem için karıma başvurulmuş. Ben de hemen kabul ettim. Niçin etmeyeyim ki? Gerçi profesör falan değilim, bilimsel bir unvanım da yok, buna karşın otuz yıldır, hiç durmaksızın, hatta diyebilirim ki, kendi sağlığıma zarar vererek, bilimsel konularda çalışmalar yapıyorum, sürekli kafa patlatıyorum hatta tahmin edebiliyor musunuz, bilimsel yazılar bile yazıyorum. Buna pek bilimsel demeyelim de onun gibi bir şey işte… Yeri gelmişken belirteyim, bugün “Bazı Böceklerin Zararları” başlıklı önemli bir yazı yazdım. Yazımın özellikle tahtakurularıyla ilgili bölümünü kızlarım müthiş beğendi Yazdıklarımı kendim okuduktan sonra yırtıp attım. Nedenine gelince, günümüzde pire tozu kullanmaksızın hiçbir yararı yok böyle yazıların Bizim evde tahtakuruları kuyruklu piyanonun tuşları arasında cirit atıyor, böyle bir piyanodan çıkan müziğin güzelliğini varın siz düşünün! Bugünkü konuşmamın konusu türünün insanoğluna verdiği zarardır. Kendim de sigara içerim, ancak karım sigaranın zararlarını anlatmamı istediğine göre  demek oluyor ki, onun istediğine karşı çıkamam gerekir. Emir yüksekten gelmiştir. Komun tütünmüş, şuymuş buymuş, benim için kesinlikle fark etmez. Size gelince, sayın bayanlar… baylar, hepinize tavsiyem, konuşmamı bütün dikkatinizle dinlemenizdir; aksi takdirde başınıza olmadık belalar gelebilir. Ancak ciddi ve bilimsel bir konuyu dinlemekten korkuyorsanız, yani aranızda bundan hoşlanmayanlar çıkarsa, beni dinlemesin, şapkasını kaptığı gibi buradan çekip gitsin.

10 Aralık 2025 Çarşamba

Mahur Beste*


 

İki Uyku Arasındaki Düşünceler

Behçet Beyefendi, merhum zevcesi Atiye Hanımefendi’nin bundan otuz beş sene evvel, sırf kadın inadını yerine getirmek için birden bire küçük ve manasız bir hastalık bahanesiyle genç ve güzel hayatına veda ederek tek başına kendisine bıraktığı geniş ve eski yatakta, bu gece belki bu otuz beş senenin en sıkıntılı uykularından birini uyumuştu. Bütün gece kendisini ziyaret eden çeşit çeşit rüya arasında, tıpkı ince ve rahatsız edici bir diş ağrısı gibi -Behçet Bey için bu cins ağrılar uzun zamanlardan beri sadece tatlı bir hatıradır- hep bu sabahı, bu sabahın hayatına gireceği büyük değişikliği düşünmüştü. Akşam bu sıkıntı içinde Şerife Hanım’a darılmış, yine aynın sıkıntı yüzünden taşlıktaki büyük saatin ayarını düzelteyim diye zembereğini kırmış, sonra her şeyden, hepsinden kurtulmak için yatağına girmişti. Ne garip bir uyku uyumuştu… Sanki bütün gece hep uyanıktı; bununla beraber, üstüne yatmış olduğu sol kolu yüzünden hep rahatsız olduğu hâlde bir türlü yerinden kımıldanamamış, sıkıntılı bir rüyanın durmadan değişen ve değiştikçe daha bunaltıcı olan   bin türlü tuhaflığı ve azabıyla bu saati etmişti.


Doğrusu istenirse , bu rüyalarda büyük bir değişiklik yoktu; her gece bu geniş yatakta, yalnız onun iç gözleri ve uyuşuk dimağı için oynayan o acayip ve şuursuz dram bu sefer yine eskisi gibi ve aynı gölge aktörlerle oynanmıştı. Her akşamki gibi bu gece  de yaşanmış, her tarafı sımsıkı kapalı ömrüne şuradan buradan teker teker girmiş olan bir yığın insan, onun etrafına, kimi herhangi yüzü ve kıyafetiyle , kimi yabancı ve değişik bir çehreyle toplanmışlar, hareket etmişler, gidip gelmişlerdir. Babası merhum İsmail Molla Beyefendi, yine duvarda, baş ucunda asılı duran Hamdullah yazması Kur’an-ı Kerim’i alıp göstermeye kalkışmış, bin zahmetle ve biraz da Şerife Hanımın yardımıyla elinden ancak alabilmişti. Bereket versin ki alabilmişti. Yoksa, yoksa sonu fena idi. Yirmi sene evvel geçirdiği büyük bir hastalıkta kurtuluş terlerini dökerken Behçet Beyefendi bu rüyayı görmüş ve verdiği sevinçle hayata dönmüştü.

Ölü Canlar*


 

N… kentinin hanlarından birinin avlu kapısından oldukça güzel, küçük, yaylı bir fayton girdi. Bu tip arabalar emekli yarbaylar,kurmay yüzbaşılar, yüze yakın canı olan çiftlik sahipleri, kısacası kent soylularının, ota halli dedikleri kişilerin bindiği basit sade arabalardı.

Faytondaki yolcu ne yakışıklı, ne çirkin, ne şişman ne zayıftı.. Genç sayılmazdı ama yaşlı da değildi. Hanın karşısındaki meyhanenin kapısında duran iki Rus köylüsü yolcudan çok arabayla ilgilendiler. 

-Şuna bak! Ne tekerlekler! Sence bu tekerleklerle Moskova’ya kadar gidebilir mi? Ne dersin? Diye sordu. arkadaşına.

-Elbette gidebilir. Ama Kazan’a kadar gidilemez, dedi diğeri.

Araba hana yaklaştığında, sokağın köşesinden genç bir adam göründü. Adam çok dar ve kısa dikilmiş çizgili, beyaz bir pantolon, modaya uygun bir frak, tula işi tabancaya benzer bir iğneyle tutturulmuş bir gömlek giymişti.Genç adam geriye dönerek, arabaya şöyle bir baktı ve rüzgardan ötürü sanki uçacakmış  gibi duran kasketini düzelterek yoluna devam etti. Atlar, avludan içeri girince hanın uşağı, yani Rus meyhanelerinde denildiği gibi süpürgesi tarafından karşılandı. Adam, p kadar hızlı, o kadar hareketliydi ki yüzünün çizgilerini dahi seçemiyordu insan. Uşak elinde uzun bir peçete, sırtında da yakası sanki ensesine gömülmüş gibi duran, upuzun bir ceketle müşteriye doğru koştu. Saçlarını geriye savurup, aceleci beyefendiyi ahşap bir holden geçirip , kalacağı odaya götürdü. Oda, bilindik bir han odasıydı. Zaten handa, geceliği iki ruble olan öbür hanlar gibi bir handı. İnsan iki rubleye de ancak her köşesinde kuru erikler gibi hamam böcekleri dolaşan , yan odaya açılan kapısı konsolla kapatılmış bir oda tutabilir. Yan odadaki komşu sessiz, kendi halindeymiş gibi görünen fakat aksine fazlaca meraklı , olup bitenleri en küçük ayrıntısına kadar öğrenmek isteyen biriydi.

… ..

… ..