Saatler dokuzu gösterirken, Varietes Tiyatrosu’nun salonu henüz dolmamıştı. Balkon ve sahne önlerinde, yarı kısık avizenin yaydığı ışıkta, nar çiçeği rengi kadife koltukların arasında gözden kaybolmuş birkaç kişi duruyordu. Perdenin büyük kırmızı lekesi karanlıktaydı; sahneden ufacık bir ses bile gelmiyordu; sahne ışıkları sönmüş, müzisyenlerin sehpaları dağıtılmıştı. Sadece yukarıda, üçüncü balkonda, tavanın kubbesinin etrafındaki çıplak kadın ve çocuk resimleri; havagazı fenerinin ışığıyla yeşermiş bir gökyüzünde uçuşuyor, ara vermeden gelen seslerin uğultularında bağrışmalar, gülüşmeler işitiliyor; Yaldızlı çerçeveli, değirmi, geniş pencere boşluklarının altında, kasketli, başlıklı kafalar sıralanıyordu. Kim zaman, elinde kuponlarla yer gösterici bir kadın görünüyor, önündeki fraklı bir adamla kasılarak yürüyen ince bir kadını telaşla itiyor, onları yerlerine oturtuyordu; oturanlar, ağır bakışlarla çevrelerine bakınıyordu.
Sahnelerin önünde iki genç belirdi. Ayakta durup bakındılar. Daha yaşlı, ince kara bıyıklı uzunca boyluca olan:
“Sana demiştim, Hector!” diye bağırdı. “Epey erken geldik. Bıraksaydın da puromu içseydim.”
Yer gösterici kadın yine geçiyordu; teklifsiz bir tavırla:
“O! Bay Fauchery” dedi. “Yarım saatten önce başlamaz oyun.”
Zayıf, uzun yüzünü asan Hector:
“Peki ama neden saat dokuzda başlayacağını duyuruyorlar?” diye mırıldandı. “Bu sabah, oyunda oynayan Clarisse, saat tam sekizde başlayacağına yemin etmişti.”
Bir süre sustular, başlarını kaldırıp locaların karanlığını araştıran gözlerle baktılar. Ama locaları kaplayan yeşil kâğıt, onları daha çok karartıyordu. Aşağıda, galerinin altındaki yerkatı locaları hayli karanlıktı. Balkon localarındaysa sadece şişman bir kadın duruyordu; locanın önündeki kadife kaplı parmaklığa yaslanmıştı. Sağda ve solda, yüksek kolonların arasındaki, uzun saçaklı kumaş kaplı ön loca boştu. Filizî yeşille canlandırılmış beyaz ve yaldızlı salon, büyük kristal avizenin kısılı alevleri altında,
ince bir tozla kaplanmış gibi silinip gidiyordu.Hector:
“Lucy için sahne önü bir loca bulabildin mi?” diye sordu.
… ..
… ..
“Canım, kuzenleriyle evlenemeyince, onlar da Tanrı’yla evleniyor, hem azizi,, sevilen bir kadının rahibe olduğu görülmüş mü hiç?
… ..
… ..… ..
… .. … .. bir ahlakçı gibi hayal kurmaya, öfkesi de bu hayaller içinde erimeye başladı. Kendini senatör olarak görüyor, bir toplantıda konuşuyor, ahlaksızlık karşıtı sözler söylüyor, bu yüzden yıkımların olacağını bildiriyordu. Sonra Fauchery’nin o zehirli sineğe dair yazısını yeniliyor, çöküş dönemlerinde görülen böylesi ahlaksızlıklarla bir toplumun ayakta duramayacağını anlatıyordu. … ..
… ..
*Nana & Emile Zola
Oda Yayınları
Türkçesi :Nurten Tunç:
3.Basım. Eylül 2014
*Émile François Zola (2 Nisan 1840 – 29 Eylül 1902), Fransız yazardır.
Değişik edebi türlerde eserler veren Emile Zola, dünya edebiyatının en ünlü yazarları arasında yer almaktadır.[1] Eserlerinde Fransız toplumunun sorunlarını ayrıntılı şekilde dile getirmiş ve 1880'de edebiyata yeni giren natüralizm akımına öncülük etmiştir. Özellikle romanları ile tanınır. En ünlü romanları, Nana, Germinal ve Meyhane adlı kitaplarıdır.
Yazar, Dreyfus Davası'nda aldığı tavırla 19. yüzyılın son ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğindeki uluslararası edebiyat gündemine oturmuştur.[2] Fransız ordusunda haksız yere casuslukla suçlanıp askeri mahkemede yargılanan Yahudi asıllı yüzbaşı Dreyfus'u 1897'deki davada hükûmetin bütün baskılarına rağmen savunan Zola, Fransa devlet başkanına hitaben "İtham Ediyorum" makalesini yayınladıktan sonra baskılardan dolayı Fransa'yı terk edip bir süre Londra'da yaşamak zorunda kaldı. Çabaları sonucunda Dreyfus Davası'nın yeniden görülüp adaletin yerini bulması sonucu yurduna döndü. Ulusal kahraman haline gelen[3] Émile Zola, 1902 sonbaharında, kaldığı otelin yatak odasında duman zehirlenmesinden öldü.
Yaşamı
Gençliği
Sonraki yılları
Dreyfus Olayı
Dreyfus Davasından sonra
Bazı eserleri
Zola romanlarının çoğunu 1869'den itibaren, Honoré de Balzac'ın izinden giderek, Les Rougon-Macquart. Histoire naturelle et sociale d’une famille sous le Second Empire (Rougon-Macquart'lar. İkinci İmparatorluk'ta Bir Ailenin Tabiat ve Toplum Tarihi) başlıklı bir dizi biçiminde düzenledi. Toplam yirmi roman pozitivist temelde yazılmış bir tür aile tarihi olacak, bu arada ailenin Rougon kolu burjuvaziyi, Macquart kolu da alt tabakaları temsil edecekti.
Bir Aşk Sayfası
Thérèse Raquin
Paris Yıldızı
Gerçek
Emek (2 Cilt)
Toprak
Rahip Mouret'nin Günahı
Yaşama Sevinci
Hayvanlaşan İnsan
Paris'in Karnı
Oyun Bitti
Paris Yaşamı
*Émile Zola (1840-1902): Natüralizm akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Zola, romancının olayları bir izleyici gibi kaydetmekle yetinmemesi, kişileri ve tutkularını bir dizi deneye tabi tutarken, duygusal ve toplumsal olayları da bir kimyacı gibi ele alması gerektiğini savundu. Zola içinde yaşadığı eski dünyanın yıkıntılarını inceledi, gelecekteki bir dünyanın olgularını saptamaya çalıştı. Bu niyetle yirmi iki yılda yazdığı yirmi romandan oluşan Rougon-Macquartlar dizisi başta olmak üzere çok sayıda büyük eser verdi. İkinci İmparatorluk Dönemi'ni anlatan bu dizinin dokuzuncu kitabı Nana (Paris Yaşamı) kitap olarak ilk kez 1880 yılında yayımlandı. Bu romanda Zola, etrafındaki her yaşama âdeta felaketi getiren Nana adındaki bir hayat kadınının eliyle aristokrasinin ve burjuvazinin maskesini düşürür; maskenin altında beliren çürümüşlüğü, ikiyüzlülüğü gerçeklikten bir an bile ödün vermeden, açıkyüreklilikle anlatır. Zola, Nana'da Flaubert'in de söylediği gibi bir Paris miti yaratmış, edebiyata bir hayat kadını arketipi armağan etmiştir.
Variétés Tiyatrosunun Sahibi Bordenave’nun Sarışın Venüs adlı oyunla yeteneksiz ancak göz kamaştırıcı güzellikte olan 18 yaşındaki Nana’yı izleyici karşısına çıkarmasıyla Paris’te büyük bir gürültü kopar. Bordenave’nun göz bebeği, usta oyuncu, harika şarkıcı Rose Mignon da dahil bütün kadınlar gizli bir kıskançlıkla kıvranırken kont, marki, banker, deniz subayı, teğmen, gazeteci, öğrenci gibi farklı sosyal tabakalardaki erkekler Nana’yı elde etmek için bir yarış içine girerler. Hali hazırda dört tane aşığı olan Nana, aynı zamanda Mama Tricon ile de çalışmaya devam etmektedir. Kazandığı paranın bir kısmını iki yaşındaki oğlu Louis’in bakımını üstlenen teyzesi Madam Lerat’a verirken geri kalanıyla yeni yeni kavuştuğu lüks hayatın imkanlarından mümkün olduğunca yararlanmaya çalışmaktadır.
Sarhoş babasından intikam alırcasına önüne gelen her erkekle birlikte olan Nana’nın bu ününün ardından ağına takılanlardan ilki Rose Mignon’un sevgilisi olan Frankfurtlu Yahudi Banker Steiner olur. Bankerin genç sevgilisine aldığı Mignotte’deki kır evinden Paris’ten gelen misafirler hiç eksik olmaz. Gelenlerden biri de İmparatoriçenin Mabeyincisi Beauville Kontu Muffat’tır. Nana’ya sırılsıklam âşık olan bu yaşlı sofu üç ay boyunca çıktığı bulutların üzerinden, yokluğunda kendisi gibi sofu sandığı karısı Kontes Sabine’nin Gazeteci Léon Fauchery ile gizli bir ilişki yaşadığını öğrenince sert bir şekilde düşer. Genç aşığı Paul Daguenet’ten edindiği bu bilgi sayesinde Nana, iyice sıkılmış olduğu kontu başından atmış olur. Steiner’den de kurtulduktan sonra kısa sürede âşık olup evlendiği oyuncu Fontan’la hayal ettiği mutluluğu yakalayamayan Nana yeniden Variétés’e dönmek ve Fauchery’nin yazdığı oyunda rol almak ister. Ona sunulan, bir yosmayı canlandıracağı Geraldine rolüdür. Ancak Nana’nın gözü Rose’nin oynayacağı Düşes Helena rolündedir. Muffat’ın hala Nana’nın aşkıyla yanıp tutuştuğunu gören Auguste Mignon karısını bu rolden vazgeçirmek karşılığında Konttan on bin frank alır. Nana’nın geri dönüşüyle Rose’nin hem rolü hem de sevgilisi Muffat elinden kayıp gitmiş olur. Nana, Muffat’la yeniden ilişkiye başlamasına rağmen eski alışkanlıklarını da devam ettirir. Vandeuvres Kontu Xavier’in dışında bir noterin dul eşi olan Madam Hugon’un küçük oğlu Georges Hugon (Zizi) da Nana’nın aşıkları arasına katılır. Üstelik oğlunun Nana’nın kıskacına düştüğü öğrenen Madam Hugon durumu Zizi’nin ağabeyi Teğmen Phillippe Hugon’a anlatıp büyük oğlunu Nana’ya gönderince iki oğlunu birden bu kadına kurban etmiş olur.
Erkeklerden bir ölçüde sıkılan Nana genelevden arkadaşı Satin’le bir aşk ilişkisi içindeyken ona para yetiştirmeye çalışan Deniz Subayı Foucarmont, Steiner, Fauchery’nin kuzeni Hector teker teker iflas eder. İflas edenlerden biri de bu kayba dayanamayıp kendini yakan Vandeuvres Kontu Xavier’dir. Nana’nın aşırıya kaçan lüks merakını tatmin etmek için birliğinden para çalarken yakalanan Phillippe Hugon da hapsi boylayarak kaybedenlerin arasına katılır. Kont Muffat’ın Danıştay üyesi kayınpederi Chouard Markisiyle Nana’yı birlikte yakalaması da bardağı taşıran son damla olur.
Tüm bunların ardından Nana aylarca ortadan kaybolur. Bu konu hakkında çeşitli dedikodular dönerken Nana’nın Rusya’daki prens sevgilisinden ayrılıp kente dönmesinin ardından hayatını kaybeden oğlu Louis’ten çiçek hastalığını kaptığı öğrenilir. Onu oldukça çirkinleştirerek hayattan koparan hastalığının son anlarında yanında sadece en büyük düşmanı Rose Mignon vardır.
20 eserden oluşan Rougon ve Macquart Serisinin 9. Kitabında Zola bize Antoine Macquart'ın kızı Gervais'ten olma torunu Nana'nın yetişkinlik dönemini anlatıyor. Serinin 7. kitabı olan Meyhane’de Nana’nın doğumu, çocukluk ve ilk gençlik yılları anlatıldığından yaşananları sosyolojik ve toplumsal açıdan yorumlayabilmek amacıyla okurların bu sıralamayı dikkate alması oldukça önem taşıyor.
Editör: Pınar Tufanlı
![]() |
*Gardenya - Vikipedi
*Gardenya, ismini İskoçyalı botanikçi Alexander Garden'dan alan bir çiçek cinsi.
Eski dünyanın tropikal ve yarı tropikal bölgelerinde yetişen ve kokulu beyaz çiçekler açan ağaç türündendir. Gardenia jasminoides çok gösterişli bir bitkidir. 60 kadar türü vardır. Bu türler kök boyasıgiller familyasında sınıflandırılır.
*Marki (marquis), (UK /ˈmɑː(r)kwɪs/;[1] Fransızca: marquis)[2] Fransızcadan gelen bir kelimedir. Aristokratik bir rütbedir. Fransa'da bir soyluluk unvanıdır.
*Kont, Avrupa'da bir soyluluk unvanıdır. Kontun eşine veya kont konumundaki kadına kontes denir.[1] Birleşik Krallık'taki muadili earl'dür.[2] Günümüzde, soyluluk sırasında markiden sonra, markinin olmadığı ülkelerde dükten sonra gelir.[2] Sözcüğün kökeni Latince comes (refakatçi, gözetmen) sözcüğüdür.[1]
Roma İmparatorluğu'nda comeslar imparatorun refakatçilerinden biri idi. Frenklerde ise kontlar yerel komutan ve yargıçtı.[2] Kontlar zamanla feodal yapıya daha fazla entegre oldular ve dükün astı konumuna yükseldiler. Flanders, Toulouse ve Barcelona gibi bazı
ülke ve kontluklarda ise dük konumuna eşit hale geldiler.[2] Kralların feodal beyler üzerindeki otoritelerini artırmaya çalıştıkları sonraki dönemlerde yönetimler gitgide merkez
îleşti ve kontlar siyasi yetkilerini kaybettiler. Ancak soylular sınıfının ayrıcalıklarından istifade etmeye devam ettiler
.[2]
... ..
*Kontun karısının taşıdığı unvan
*Sarışın Venüs ( Sarışın Venüs ), 1932'de gösterime giren, Josef von Sternberg tarafından yönetilen bir Amerikan filmidir. The Blue Angel , Burnt Hearts , Agent X 27 ve Shanghai Express'ten sonra Marlene Dietrich / Sternbergçiftinin beşinci filmi.
Almanya'dan eski bir kabare dansçısı olan Helen, ne yazık ki radyumla kötü bir şekilde ışınlanmış Amerikalı bir kimyager olan Edward Faraday ile evli. Kocasını Avrupa'da tedavi etmek amacıyla para kazanmak için, Helen "Sarışın Venüs" rolüyle sahneye geri döner ve her gece büyük bir başarı elde eder. Aynı zamanda gösterişli bir politikacıdan da çok etkileniyor: Nick Townsend, kendisine maddi destek sağlayacak sarışın Venüs'ün büyüsüne kapılmış ...
*Tiyatro, sinema gibi yerlerde, sahnenin bulunduğu ilk kata ve burada bulunan koltuklara verilen ad
*İkinci Fransız İmparatorluğu - Vikipedi
*İkinci Fransız İmparatorluğu (Fransızca: Empire français veya Second Empire), 1852'den 1870'e kadar Fransa'da hüküm sürmüş devlettir. 2 Aralık 1852'de, İkinci Fransız Cumhuriyeti döneminde Fransa cumhurbaşkanı olan ve kendini III. Napolyon adıyla Fransız İmparatoru ilan eden Louis-Napoléon Bonaparte tarafından kuruldu.
Fransa'da İkinci Cumhuriyet (1848-1852) ile Üçüncü Cumhuriyet (1870-1940) yılları arasında III. Napolyon'un hüküm sürdüğü döneme İkinci İmparatorluk adı verilir. 4 Eylül 1870 tarihinde Üçüncü Cumhuriyet'in ilan edilmesiyle son bulmuştur. III. Napolyon Fransa tarihinin son hükümdarı olmuştur.
*İkinci Fransa İmparatorluğu – Şeker'in Yeri
*İkinci Fransa Cumhuriyeti 1848-1852
Kralın baskısı ve adil olmayan davranışları sonucu yapılan geniş çaplı 1848 Devrimleri Fransa kralının sonunu getirmişti. Artık halk bir cumhurbaşkanı seçebilecek, parlamentoda temsil edilebilecekti. Fransız vatandaşı olan erkekler oy bile kullanabilecekti daha ne olsun.
Fransa tarihine “İkinci Fransa Cumuriyeti” olarak geçen bu dönem için ilk olarak cumhurbaşkanı seçildi. Halk tam adı Charles Louis Napoléon Bonaparte‘ı yani büyük imparator Napolyon Bonaparte’nin yeğeni olan III.Napolyon‘u cumhurbaşkanı seçti. Halk ilk defa bütün erkekler ile beraber oy kullandı ve parlamento kuruldu. Yeni bir anayasa kabul oluşturuldu ve kabul edildi. İnsanlar sevinçle “Ne güzel lan bizim seçtiğimiz adamlar ülkeyi yönetiyor eheheh” diye seviniyordu.
III.Napolyon ise devrim hareketleri başlamasından sonra kafasında planı oluşturup hemen bir parti kuracaktı. Bonaparte partisi temmuz seçimlerinde başarılı olmasına rağmen daha fazlasını umduğundan eylül ayındaki ikinci seçimlere kadar çalışmalar yapıyor. Amcasının ismini sürekli ön plana getirerek “Büyük Fransa” temalı parti sloganlarını sürekli tekrarlıyor. Fakirlerin borcunu sileceğini, yardım edeceğini, eşitlik getireceğini dile getiriyor. Artık eski “Büyük Fransa” tekrar yeni cumhuriyet ile atılım yapacağını falan işte bildiğimiz tırıvırılar falan. Yalnız bu adam anasının gözü tabi gidip kilise ile de arka taraftan irtibata geçiyor. Onlara bütçe vereceğini artık eski zulüm günlerinin bittiğini, demokratik yapıyı hızlandıracağını anlatıyor. Onlardan da destek alıyor. Bildiğin demokrasi aşığı adam.
Sonuçta seçimi %73 gibi akıl almaz bir oy oranıyla kazanıyor abimiz (seçmen sayısı 7,5 milyon ki yaklaşık neredeyse 6 milyona yakın oy almış). Cumhurbaşkanı olunca hemen ordu ve yönetim kademelerine kendi adamlarını getiriyor. Bürokraside kadrolarını oluşturmak için çalışmalara başlıyor. İktidarı süresince bürokrasiyi hızla ele geçiren III.Napolyon 4 yılın sonunda bir sorunla karşılaşıyor. Her diktatör adayının yaşadığı zorluklar efendim. Sıkıntı şu; cumhurbaşkanı 4 yılda bir değiştirilmeli!
“400’ü verin bu iş çözülsün” diye ortalarda dolaşıyor mu onu bilemiyoruz elbette. Fakat anayasayı değiştirmek için meslisin 3/4’ünün desteği gerekiyor ama olmuyor daha doğrusu meclis sonucun cumhuriyet aleyhine gelişeceğini tahmin ettiğinden bunu istemiyor.
Demokratik diktatörümüz III.Napolyon baktı olmuyor yerleştirdiği adamlarla yapıyor darbeyi. Cumhuriyetçiler bunun ile mücadele etsede kazanamıyorlar. Çünkü polis ve askeri kuvvetleri kendi adamlarıyla doldurmuş durumda. Bildiğin “hayır seni istemiyoruz” diyenin karşısına devletin polisi/askeri silahla karşı duruyor.
Yasama meclisini dağıtıp herkesi sindiriyor. Hızla referandum yaparak baskıyla girdiği seçimlere 2 Aralık 1852 yılında kendisini imparator ilan ediyor (Hayırlı olsun). Aslında işçi ve köy sınıfının seçimlerle bazı hakları ele geçirmesi sebebiyle burjuva sınıfı (patronlar diyelim) özgür parlamentoyu istemiyorlardı zaten. Bu sebeple imparatorluğa dönüşü olumlu karşılamışlardı. Böylece ikinci imparatorluk dönemi başlıyor efendim. Demokrasi, özgürlük falan derken bir baktılar ki seçimle diktatör çıkıverdi.
İkinci İmparatorluk 1852
Ne diyorduk? Mal gibi gidip diktatörü seçersen olacağı budur diyorduk. Halkı “özgürlük getireceğim” diye kandıran ve kadrolaşarak diktatörlük kuran III.Napolyon muhalefeti sert bir şekilde sindirmeye başladı.
Yaklaşık 1860 yılına kadar sert bir polis devlet yönetimi kuran III.Napolyon bu tarihten sonra halk tepkisinden de çekindiğinden biraz daha yumuşak bir yönetim anlayışına geçti. İşçilere bazı dernekler kurdurttu. Fakir köylülere yardım ederek yanına çekmeye çalıştı. Ekmek fiyatını özellikle çok düşük tutarak alt kısım tepkileri azaltmayı hedefledi. Ülkenin kodamanları bu lidere sarılmışlardı çünkü sosyalizm tehlikesine karşı bu baskıcı imparator çok daha iyiydi. Bir nevi halkı sömürerek fakirleştirmek ve sonra yardım ederek “ben sizin yanınızdayım” imajı verme planı üstüne kurduğu iktidarı uzun yıllar devam edecekti.
Neyse çok uzatmayayım. Yurt dışında da ona buna çatan III.Napolyon Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti’ne yardım etti. Avusturya ile falan savaştı. Lakin yolun sonu 1870 yılında gözüktü. Bu yıllar öncesinde fakir kesimi yanına almak için bazı girişimleri abarttığndan burjuva sınıfı ile arası açılmıştı zaten. Üstüne Prusya ile girdiği salak saçma mücadelede de büyük devlet adamı Bismark ile çatışmıştır (şimdiki Almanya’nın temeli diyelim zaten sanırım ilk başbakanıdır). Onlarla hesaplamadan “Siz kimsiniz lan benim imparator” diyerek girdiği savaşta sanayi lokomotifi olan Almanlara çok ağır yenilince Fransa ele geçirilmiştir. Ele geçirilen III.Napolyon tahttan indirildi. Yine savaş sırasında iktidarın Fransa içlerinde isyanlar ile mücadele ettiğini de anlatmak gerekiyor.
Sonunda tekrar Cumhuriyet ilan edilmiş ve adına “Üçüncü Fransa Cumhuriyeti” denmiştir. Lakin Fransa seçimle gelip cumhuriyeti yıkan adamın yüzünden yıllarca baskı görmüş, sebepsiz dış politikada sağa sola çatarak yine sebepsiz bir şekilde Bismark ile savaşmış ve ağır mağlubiyet ile Fransa’yı işgal ettirmiştir.
Ne diyelim gte giren şemsiye açılmazmış arkadaşlar. Devam edeceğiz.
Sonraki yazıya buradan
*Bismarck'ın Diplomasisinden, Wilhelm'in Weltpolitik'ine - Akademik Tarih
*Giriş
“Weltpolitik nedir?” sorusunun cevaplanabilmesi için bu politikayı oluşturan zeminden bahsetmek faydalı olacaktır. Alman İmparatorluğu’nun (Deutsches Reich) kuruluşunun ardından İmparatorluk Şansölyesi (Reichskanzler) Bismarck’ın izlemiş olduğu diplomasi, Almanya’ya diplomasi alanında kesin bir üstünlük sağlamıştır. Bunun sonucu olarak, Almanya’nın etrafında “Üçlü İttifak” denilen kuvvetler bloku oluşmuştur.
Bismarck, 1870-1871 Savaşı’nda Fransa’yı ağır bir yenilgiye uğratmıştı ve 18 Ocak 1871 tarihinde Alman İmparatorluğu’nun kuruluşu ilan edilmişti. Bunun ardından içeride ve dışarıda olmak üzere iki önemli sorun ortaya çıkıyordu. İlk sorun, gerçekleştirilmiş olan Alman milli birliğinin sağlam temellere oturtulmasıydı. Alman birliği, diğer Alman devletlerinin Prusya’ya kendiliğinden katılmasıyla oluşmamıştı. Prusya’nın Danimarka, Avusturya, Fransa karşısında kazandığı zaferler, Alman devletlerini birliğe katılmaya mecbur etmişti. Dolayısıyla Alman birliğinin temeli sağlam değildi ve sağlamlaştırılması gerekiyordu. … …
… .. . Yani Alman birliğinin sağlamlaşması için dış ilişkilerde barışın sağlanması elzemdi. İkinci sorun ise Fransa meselesiydi. Bismarck, Fransa’nın yenilgisini kabul etmeyeceğini ve ilk fırsatta yenilginin intikamını almak için harekete geçeceğini biliyordu. Üstelik Almanya, Fransa’dan Alsace ve Lorraine’i de almıştı ve Fransa, çok önemli olan bu iki toprağın kaybını kabullenemezdi. Ve muhtemel bir Fransa-Almanya savaşında 1870-71’dekinin aksine diğer Avrupa devletlerinin de savaşa dahil olması bekleniyordu. Almanya’nın, Fransa karşısında tek başına kalması durumunda; Almanya yenilebilir ve Alman birliği tehlikeye girebilirdi.
Bu koşullar göz önüne alındığında Almanya’nın dış ilişkilerinde barış ortamı sağlayabilmesi için Fransa’nın, bir intikam savaşı açmasının önüne geçilmeli; Fransa’nın ittifak yapabileceği devletler, Almanya’nın yanına çekilerek Fransa yalnız bırakılmalıydı. Almanya’nın 1871’den sonraki dış politikası, özetle barış ve barışın sağlanması için Fransa’nın yalnız bırakılmaya çalışılmasıydı.
Bismarck – II. Wilhelm Anlaşmazlığı ve “Weltpolitik”in Doğuşu
Bismarck’ın dış politikası, kıta Avrupası dışına çıkmama üzerine kuruluydu. Bismarck’ın son yıllarında, Almanya da sömürgecilik faaliyetlerine dahil olmuşsa da Bismarck’ın özel bir sömürgecilik politikası izlediği söylenemezdi. Ayrıca dış politikada bilhassa Rus dostluğuna önem veriliyordu. Çünkü Fransa’nın, Almanya’ya karşı birleşebileceği olası devletler: Avusturya, İtalya, İngiltere ve Rusya’ydı. Avusturya, 1886’da Prusya’dan ağır bir darbe yemişti ancak Bismarck, 1886’dan itibaren Avusturya ile yakın ilişkiler kurmaya gayret etmişti. İtalya üzerinde ise Bismarck çok fazla durmamıştı çünkü İtalya, milli birliğini kurmasına rağmen Almanya kadar güçlü bir devlet oluşturamamıştı. Ayrıca İtalya’nın, Almanya ile ortak sınırı yoktu ve Fransız-İtalyan ilişkileri iyi değildi. Fransa’nın İngiltere ile birleşmesine de imkân yoktu çünkü İngiltere ile Fransa, Mısır’da bir çatışma halindeydi, dolayısıyla ilişkileri iyi değildi. Son olarak geriye Rusya kalıyordu. Bir Fransız-Rus birleşmesi, Almanya için endişe verici olurdu. Çünkü Fransa ile Rusya birleştiği taktirde Almanya, bu iki kuvvetin arasında sıkışacaktı. Almanya için iki cepheli bir savaşın sonucu iyi olmazdı.
Tüm bunlar göz önüne alındığında Fransa’nın yalnız bırakılması ve dolayısıyla Fransa’nın bir intikam savaşına girmesinin önlenmesiyle, Avrupa’da barışın korunmasında Avusturya ve Rusya’nın, Almanya’nın yanında yer alması gerekiyordu. Bu yüzden Bismarck, 1871’den görevden ayrıldığı tarih olan 1890’a kadar daima bu iki devleti Almanya’nın yanında tutmak için çaba sarf etmişti. Bu ise Almanya’ya 1871-1890 yılları arasında, Avrupa diplomasisinde kesin bir üstünlük sağlamıştı. I. Wilhelm de Bismarck’ın dış politikasına destek veriyordu ve Bismarck, I. Wilhelm üzerinde büyük etkiye sahipti. Hatta Alman dış politikasının yönetimi Bismarck’ın elindeydi denebilir.
Bismarck’ın takip etmiş olduğu politika, 1871-1890 yılları arasında Almanya’ya tartışmasız bir üstünlük sağlamıştır. Ancak 1890’da Bismarck’ın görevden ayrılmasının ardından Almanya’nın dış politikasında köklü değişiklikler meydana gelmiştir. Böylece Almanya’nın Avrupa’daki tartışmasız üstünlüğü sona erecek, bir denge durumu ortaya çıkacaktır. Şimdi Bismarck’ın görevden ayrılmasını ve Alman dış politikasında meydana gelen değişikliği ele alalım.
1888’e gelindiğinde Bismarck’ın kurduğu sistemin artık miadı dolmuştu. I. Wilhelm 1888’de ölmüş, yerine oğlu III. Frederick geçmiş, o da doksan dokuz günlük kısa bir iktidarın ardından ölmüştü. III. Frederick’in yerine oğlu II. Wilhelm geçti. II. Wilhelm, otoriter ve hırslıydı; dolayısıyla yirmi altı yıldır Almanya’nın dizginlerini elinde tutan Bismarck ile anlaşması pek mümkün gözükmüyordu ki ikisinin iç ve dış politikadaki görüş ayrılıkları da eklenince Bismarck’ın istifası kaçınılmaz olacaktı. Bismarck’ın görevde olduğu bu süre boyunca bütün hükümdarlar, Bismarck’ın iç ve dış politikalarına karışmamışlar ve idareyi ona bırakmışlardı. II. Wilhelm ise ülkenin iç ve dış idaresini eline almaya kararlıydı.
… ..
… ..
Alman Sömürgeciliği







Nana, “zehirli sinek”.... parlak ışıklar ve sahte güzellikler içinde başlayan geçici mutlulukların, giderek karanlık karanlık günlere sürüklediği sahteliklerle dolu hayatların öyküsü….
YanıtlaSilTarihte iz bırakan eserler yazmış olan Emile Zola (1840–1902 ) hakkında olumsuz kanaat paylaşmaktan kaçınmanın yanlış olmayacaktır. Yazarın bu eseri, “Nana” için, artı on sekiz ve “gerçek hayatta olamayacak kadar dip yapan yaşam şeklinin zirvelerde dolaştığı bir öykü olmuş…” diyebiliriz. Yazarın romanının sonlarına doğru kendi ifadesiyle : “boşvermişliğin, hainliğin, kazaların arkası gelmiyor, yıkımı hızlandıracak her şey yapılıyordu. … .. Elini neye atsa mahvediyor … .. (s.358) sözleri kitabın özeti diyebiliriz. Olumlu bir yorum yapmak gerekirse; çıkarılacak dersler var demek yerli olacaktır.
SilSon söz olarak insanın ilk aklına gelen: “Su testisi su yolunda kırılır.”
Sil