… .. Engin bir kalbe erişmemizi, ince şeyler üzerine durup düşünmemizi sağlıyor. Cemile Sümeyra’nın arkadaşlarıyla bir araya geldiğimizde, sanki bir yerlerden çıkıp geleceğini ummak, “Bir telefon açsak, belki Cemile de gelir ,” duygusuyla dolmak, ölümün, hafızamızdan ve kalbimizden silmediği gerçeği değil midir? Bir Hint öğretisine göre de ölüm, bize dokunduğunda yok etmez; yalnızca görünmez kılarmış bizi.
Bir yazar/ sanatçıyı anlamak için onun bize bıraktığı eserler yeterlidir. Fakat yine de hakkında bir şeyler yazabilmek, konuşabilmek, onu anlamak ve anmak için elinizde ne kadar veri olduğu önemlidir. Örneğin verdiği söyleşiler, yazdığı günlükler, hatıralar, anekdotlar, fotoğraflar… Tabii ki bunlar yanıltıcı da olabiliyor yerine göre . Nihayetinde olmayanı olmuş gibi gösterme, çarpıtma, başka türlü anlatma, farklı kurgulama yeteneği edebiyatçının/ sanatçının elindedir. Bu nedenle kendi hayatı hakkında bile olsa yazdığı her şeyin doğru olduğu sonucuna varmamamız gerekir. Cemile Sümeyra’yı ayrı bir yere koyansa hem babası hem de eşi cihetiyle edebiyatın içerisinde, merkezinde bulunmasına rağmen, üstelik kendisi de bir şeyler yazıyor olmasına rağmen ‘görünür’ olmamasıdır. Kendi öyküleri ve öykü anlayışı üzerine bile elimizde hiçbir not yoktur. Takvim Yırtıkları’nda, çocukluğuna dair birkaç anı ve Derin Dalış’ın öykülerinde, bu anıların, anlatıcı tarafından söze dökülmesi, Cemile Sümeyra’nın portresini biraz olsun gözümüzde canlandırmamızı sağlıyor. Örneklendirmek gerekirse şu ili pasajı karşılaştırabiliriz: “Cemil, mürekkeple çok güzel bir portre yapmış. Resim öğretmenine de benim portrem olduğunu söylemiş. Güzel öyküler ve yazılar da yazıyor. Bir de çok güzel mektup yazdı geçen gün. Ben de daktiloda temize çektim. Öğretmeni almış mektubu. Yazıları ve resimleri için bir dosya tutmasını söylüyorum. Cemile'ye.” (Hüseyin Su, Takvim Yırtıkları III; Şule Y., s.209) Bu cümleler, Derin Dalış’ın bir öyküsünde geçen şu cümleyle birlikte düşünüldüğünde çocukluğundan itibaren sanata yatkınlığını ifade eder v e Takvim Yırtıkları’nda, babasının kendisine dair gözlemini destekler: “Çünkü ben kendimi bildim bileli hassas bir kız çocuğu olmuşumdur hep. Sanata yakın duran, sanatçı ruhlu gibi çabucak incinen, kırılan, hatta derin düşünen biri.






