12 Aralık 2022 Pazartesi

kumandanım galiçya ne yana düşer*


 

Bir asırdan beri Türk aydınları, talebeleri, zabitleri, memurları Avrupa’ya gidip gelmekte, bizden başka bir âlem olan cihan parçasını görmektedirler. Bu seyahatler hakkında,  her birimiz birçok hatıralar, intibalar, hatta romanlar, hikâyeler okumuşuzdur.

Fakat Türk köylüsünün Avrupa’ya seyahatini, o dünyayla temasını , orada bıraktığı ve edindiği intibaları hiçbir yerde okudunuz mu? Şüphesiz  ki hayır… İşte benim Mehmetçik Avrupa’da başlığı altında okurlarıma sunmak istediğim, bu hiç dokunulmamış sahadır.

Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan, Avusturya arazilerinden geçilerek Lehistan,(Polonya) ve Galiçya’ya, bu birkaç asır evvel atalarımızın at oynattıkları Lemberg, Karakovi, Peşte, Viyana, Berlin ve daha birçok küçük şehir ve kasabalarda takip edeceğimiz, tek bir Türk köylüsü değil, binlerce kişiden oluşan koca bir Türk kitlesi, bir kolordudur. Ve bu da şüphesiz her zaman bulunur şeylerden değildir.

Galiçya cephesine ait tek bir  eser yazıldığını hatırlıyorum. Fakat bu eser yalnız tâbiye ve sevkülceyşten bahsetmişti. Ben lüzumlu yerlerde Mehmetçiklerin kahramanlığını ve yalnız bu cephedeki şehitlerin adedi on iki bin kişiye varan bu fedakâr vatan yavrularının muharebelerini de anlatacağım. 

Fakat bundan önce ve hiçbir harp notlarında geçme ihtimali olmayan çok zevkli, bazen çok komik hatıraları içinde barındıran safhaları, yerli halkla temas ve onlar üzerinde bırakılan hoş, efendice intibaları anlatmaya gayret edeceğim.

… ..


Türk Askeri Galiçya Cephesinde

İngiltere ve Fransa, 1915 yılı Kasım ayında Çanakkale harekatından vazgeçmek ve Gelibolu yarımadasındaki çoğunluğu ANZAC askerlerinden oluşan birliklerini tümüyle geri çekmek zorunda kalmışlardı. Müttefik ordularının tahliyesi 1916 yılının Ocak ayında bitirildi. Bu geri çekilme üzerine Türk

8 Aralık 2022 Perşembe

ölmeye yatmak *


 

Asansörle tam on altı kat çıktık. On altıncı katta indik. Bana odayı gösterecek oğlanın peşinden yürüyorum. Kısa bir koridor geçti. Bir odanın önünde durdu. Ben de durdum. Kapıyı açtı, içeri girdik.

Perdeler sıkı sıkıya kapalı. Çocuk perdeleri açıp dışarısını göstermek istedi. Engel oldum. Lambaları yaktı. Bir şey isteyip istemediğimi sordu. İstemediğimi söyledim. Bahşişini verdim; gitti. 

O çıkınca kapıyı hemen kilitledim. Bütün ışıkları söndürdüm. Çarçabuk soyundum. Köşedeki yatağı açtım. Çırılçıplak içine girdim; ölmeye yattım.

Bakmadım ama, saat yedi buçuk falandır. Aşağıda otele kaydımı yapan delikanlıdan duydum sanıyorum.

Çantamı odanın bir köşesine fırlatmıştım. İçinde bir buçuk paket sigara, bir çakmak, kırmızı kaplı bir not defteri, güneş ve okuma gözlüklerim, bir kalem, yarım simit, dibine ermiş ruj tüpü, bozuk para cüzdanım ve kapalı bir zarf içinde beş bin lira o zarfın içinde yalnız değil. Üç dört satırlık bir notla birlik. Birkaç saat önce, paranın yanı sıra o zarfa kapattığım notta ne demiş olduğumu anımsamıyorum. Sadece, böyle bir iş   yapmış olmama şimdi gülesim geliyor. Ama denenecek son şeyin eşiğinde de ciddi olmayı beceremiyorum.

Ölüm bazen o denli çabuk gelmiyor. Ölümle savaşmak gerekiyor. Gülünecek en uygun anda gülmeyi kasıklarıma hapsedişim bundandır belki. Ölmeye yatarken ölümle savaşmak gerekeceğini düşünmemiştim.


Doğdu Gün Işıkları Ülkü’nün


Sümerbank keteni bordo renk perde, okul sahnesini tam örtmüyordu. Hademe Cemal, müsamerede perdecilik edecek. Elimdeki ipi az çekiyor, perde aralığı hiç kapanmıyor. Bütün korkusu da,

bir amerikan diplomatının anıları *


 

Bir Amerikan diplomatı olan Samuel. S. Cox, 1851’de ilk kez geldiği İstanbul’da, Kongre’deki  Demokrat Parti temsilciliğinden istifa ederek, diplomatik temsilci sıfatıyla 1885’te tekrar gelir.


Yeni Dünya’nın temsilcisi Cox, kadim Osmanlı payitahtında iki yıl görev yaparak ülkesine ve siyasetçiliğe geri döndükten sonra, İstanbul’da geçirdiği bu kısacık dönemi geniş hacimli bir kitaba dönüştürür.


Üstelik eserini sadece diplomat olarak değil ilgilenmek zorunda kaldığı, misyonerlikle, Osmanlıların komşularıyla ilişkilerine dair gözlemlerle, geleceğin stratejik maddesi petrol üzerine tetkikleri ve tanıklıklarıyla ya da İstanbul’un diplomatik dünyasının perde arkası hikâyeleriyle örmez:


Türkler başta olmak üzere, imparatorluğu oluşturan bütün halklar -Çerkesler, Kürtler, Araplar, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Bulgarlar, Ortodokslar, Katolikler ve hatta Latinler hakkında gözlemleri ve bazen ciddi tetkiklere dayalı tespitleri de eserinde yer alır.


Dönemin İstanbul’u da, sosyal hayatına ve gündelik yaşama dair ayrıntılı gözlemlerle anıların adeta baş rolündedir.: harem, köleler, nazırla, esnaf, arabacılar, çarşı pazar, giyim kuşam ve tabii ki meşhur sokak köpekleri…


Batılı güçlerin var güçleriyle nüfuz etmeye çalıştığı Osmanlı ülkesine ve padişahına beslediği hayranlığı gizleyemeyen Cox, bu yüzden uğradığı eleştirileri de açık yüreklilikle bu anılara katar.


Modern çağın değişimlerinin olanca hızıyla sürdüğü bir dönemde, Yeni Dünya’nın Eski Dünya’ya bakışı,

5 Aralık 2022 Pazartesi

Çanakkale Cehennemi *


 

… .. ne olursa olsun Doğu'ya ikinci bir cephe açmak isteyen İngiliz Hükümeti’ndeki gelişmeleri dikkatle takip ediyor.”

Tardieu, uzaktan Britanya konvoyunun geçtiği görülen göz kamaştırıcı pencerenin önünde kısa bir süre daha gidip geldi.

“Başarısına inanmak gerek,” dedi başını sallayarak. “İskenderiye’ye ilk takviye güçler hereket etmiştir.”

Girodet Kabinesi’nden bir denizci üsteğmen onu onayladı. General bir an, Tardieu’nün İngilizlerin birlik yığma seviyesini ölçmek için Marsilya'ya gelip gelmediğini merak etti.

“Britanyalılar yalnız gidiyorlar,” dedi denizci hayretler içinde. “Bize danışmadan, bizi beklemeden, sanki biz yokmuşuz gibi. Niçin bu kadar acele ediyorlar kiş?”

Winston Churchill'i tanımadığınız belli,” dedi Tardieu. Amiralliğin baş lordu, ne Tanrı'dan ne Şeytan’dan korkar. Fransızlar umrunda bile değildir. Navy’nin gücüyle Doğu’da Türklere saldırma konusunda Kabine’yi ikna etti. Geçen yılın sonunda, Süveyş Kanalı’na ulaşmaya çalıştıkları için baele geçirmek istiyor.ğışlamadı onları. Türklerin kolayca dağıtılabilecek bir çete olduğunu düşünüyor. Boğazlar’ı zorla 

Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nı unutmak olur bu. Amiral Nelson, kasılarak, değişik bir tarzda söylemişti bunu. “Denize karşı kara her zaman haklıdır. İngilizler eskiden burada, Toulon karşısında başarısızlıpa uğramıştı. İstanbul’u almalarını neden istiyorsunuz ki?

Curchill’e kimse de hak vermiyor zaten,” diyerek sözlerini kesin bir tavırla onayladı Tardieu. “Başıboş drenotların ve süperdretnotların - bu devasa zırhlı gemiler Kraliçe’ye pek pahalıya mal olmuştu - Türkleri dize getirerek, Boğazlar’ı delip geçmeleri onları sevindirir . İstanbul’da oyunun ustası İngilizler olacak. Rus dostlarımıza yardım edebilirler, ama aynı zamanda Boğazlar’ı işgal etmekten de vazgeçirebilirler. Kıbrıs’ı, Malta’yı, Mısır’ı ve Hindistan yolunu korurlar ve İngiliz-İran Şirketi’nin petrol kuyularına ve Irak’taki petrol kuyuyu açma işine hâkim olabilirler. Bizim de bu işe el atmamız gerektiğini düşünmüyor değilim hani.”

2 Aralık 2022 Cuma

Kumarbaz *


 

İki haftalık ayrılıktan sonra döndüm sonunda. Bizimkiler üç gündür Rulentenburg’dalar. Beni büyük bir sabırsızlıkla beklediklerini sanıyordum, oysa yanılmışım. General’in pek kibirli bir görünüşü vardı. Biraz yukarıdan bile konuştu. benimle. Kız kardeşinin yanına yolladı hemen. Bir yerden para buldukları belliydi. Ame General yüzüme bakmaktan utanıyor gibime gelmişti. Mariya Filipovna telaşlıydı. Ayaküstü konuştu benimle. Ama parayı aldı. Dikkatle saydı. Anlattıklarımı sonuna kadar dek dinledi. Akşam yemeğine Mezentsov’la Fransızı, bir de İngilizi bekliyorlardı. Para bulunca ilk iş akşam yemeği vermek Moskova’lıların âdetidir zaten. Polina Aleksandrovna beni görünce, bunca zaman nerelerde kaldığımı sordu. Yanıtımı beklemden de çıkıp gitti odadan. Bunu özellikle yaptığı belliydi. Oysa konuşmalıydık. Anlatacak öyle çok şey birikmişti ki!..

Otelin dördüncü katında küçük bir oda verdiler bana. “Generalin yakını” olduğumu biliyorlar burada. Bizimkilerin kendilerini ağırdan satmayı iyi başardıkları anlaşılıyor. General’i çok zengin bir Rus soylusu sanıyorlar. Gelir gelmez, başka işler arasında bir sw, bozdurmam için bişr bin franklık verdi bana. Paratınotelin kasasında bozdurdum. Bu, bize -en azından bir hafta- milyoner gözüyle bakılmasını sağlayacaktır. .. Mişa’yla Nadya’yı alıp şöyle biraz dolaştırmak istemiştim, tam merdivenleri iniyorduk ki, General’in beni çağırdığını bildirdiler. Çocukları nereye götürdüğümü merak etmiş! Ama hâlâ gözlerimin içine bakamıyordu. Kendini zorlayıp bir kaç kez bakınca, bakışına her seferinde öylesine dik, küstah bir bakışla karşılık verdim ki, bozuldu. Süslü, uzun tümceleri peş peşe getirerek bir hayli konuştuktan sonra ne söyleyeceğini iyice şaşırdı., çocuklarla gara yaklaşmamamı, parkta dolaşmamı söyledi. Sonunda öfkeli,

-Biliyorum, söylemesem gara, rulete götürürsünüz onları, diye ekledi. Bağışlayın, farkındayım, henüz çok toysunuz, şeytana uyup oynayabilirsiniz. Gerçi akıl hocanız değilim, -böyle bir sorumluluğu üzerime almak istemem- ama hiç değilse, nasıl söylesem, beni küçük düşürücü davranışlardan

Hadi Gidelim *


 

Dar Odanın Karanlığı

… .. Artık, saçaklardan pıt pıt düşen damlalar. İçerden dışarı uğrayan, yanmış gaz kokusu. Taa ilerde, yokuşun altında minibüs durağının orada sarı aydınlık. Direğin üstünde: Demek yol lâmbaları sönmemiş. O duraktan sonra, bir köşede yolları ayrılacağı sıra, kapat şu Ayten lafını artık, demesine aldırmaksızın yine üsteleyişi Emine’nin:

“Ben senin yerine olsam, varırdım Ziya abiye, bu kızın çalımını yanına koymazdım!”

Az önce , Cebeci’nin orda, minibüs beklerken Ayten, Salih’in kolunda geçmiştir. O gülüşüyle…

“Bak” demişti Sultan, hem kaşları çatık, hem Emine’nin açık kalmış yakasını ilikleyerek. “Bak bana, Emine, ben ne bir adam borçlarımı ödesin, ne babama baksın, diye evlenirim onunla. Ne de Ayten'in çalımını ezmek için. Ben canım ne zaman isterse o zamöan evlenirim . Canım ne zamn ister? Onu da o zaman olduğunda görürsün..”

İşte, o zaman, Emine’nin şaşkın şaşkın bakışı. Aşağıda, soluk ışığı tıtreyip duran elektrik direğinin az berisinde. Şekerim Emine. Şimdi bu aynı karanlıkta, televizyon camının içine çekile çekile söndüğü bu odada , saç diplerini kaşıya kaşıya düşünüp duruyordur. En çok kızdığı da, bu dünyaya kız gelişi. Erkek olsaymış, bunu ne Salih’in, ne Ayten’in yanına koyarmış… Kız olmuşun, erkek olmuşun, ne ilgisi var Emine? De şimdi bana senin gösterdiğin yiğitliği kim gösterdi peki? Salih mi? Al sana erkek. Kafasını omuzlarının arasına çekmiş, sanki art arda düğme dikiyormuş gibi duran Ahmet’le Remzi mi? Hangisi? Bize yeni işimizi de onlar mı buluverdiler yoksa? Gerçi artık ipeklilerle, jorjetlerle değiliz. Hep kot. Olsun. Kot olsun, tulum olsan. Biz onlara gerekliyiz. Benim asıl yandığım, yarın o Salih, Ayten’in karşısına dikilecek, onun nelerini aldığını, neleriyle oynadığını unutmuş olup, suratına bir de tokat indirecek belki: Hep senin yüzünden, hep senin yüzünden değil mi? Elimdeki en iyi işçimi kaçırttın bana!..

Seviyordum Sizi *


 

Aleksandr Puşkin (1799-1837); Topu topu 38 yıl süren ömrü komploya çok benzeyen bir düelloyla son bulduğunda Puşkin, çoktan ulusal Rus şiirinin dâhi kurucusu olmayı başarmıştı. 


Meraklı


-Yeni bir şey yok mu? “Hiçbir şey yok valla.”

-Hey kurnazlığı bırak, mutlaka bir şeyler biliyorsun. Yaptığın ayıp değil mi dostuna,

Düşmanımmışım gibi hep bir şeyler saklıyorsun.

Dargın mıyız yoksa? İnsaf, kardeş, ne için?

İnat etme, tek bir sözcük söyle hiç olmazsa..

“Yahu , bırak yakamı! Tek bir şey varsa bildiğim

Senin aptal olduğundur, ama yeni bir şey değil bu da”.



“Yevgeni Onegin”den


(...)Gök artık sonbaharı soluyordu,

Güneş daha seyrek parlıyordu,

Günler kısalıyordu git gide,

Açılıyordu hüzünlü bir sesle

Ormanların gizemli örtüsü,

Tarlaları duman kaplıyordu