18 Nisan 2020 Cumartesi

çakal*

.. .. Bütün dünyadaki gazeteciler, bu cinayet girişiyle ilgili görüşler ileri sürüp kesin bir ip ucuna rastlamadıklarından sütunlarında kişisel görüşlere yer verirlerken, gizli servisler ve Jandarma kuvvetlerinin desteğindeki Ulusal Güvenlik Kuruluşu akıl almaz bir soruşturma açıyordu. Bu harekât Fransız polisinin kayıtlarında eşine rastlanmayan, olağanüstü boyutlarda bir insan avına dönüşecekti. Harekât, dosyalarda, şifreli adıyla Çakal Olayı diye yer alır. ... ..
... ..
1958 Haziranında, General de Gaulle, Başbakan olarak iktidara dönüyordu.. Yozlaşmış ve güçten düşmüş IV. Cumhuriyeti kesinlikle deviriyor, V. Cumhuriyeti kuruyordu. Generallerin ağzından çıkar çıkmaz De Gaulle’ü Başbakanlığa, sonra da 1959 Ocağında Elysee Sarayına getiren “Cezayir Fransızlarındır” sözü Başkan tarafından tekrarlandığında , Chazanet duygulanıp ağlamak için odasına çekildi. De Gaulle Cezayir’e geldiğinde , ziyareti Chazanet’ye Tanrı Zeus’un Olimpos dağından inmesi gibi gelmişti. Yeni bir politikanın uygulanmasına başlandığından emindi. Koministler görevlerinden atılacak, Jean-Paul Sartre hain ilan edilipkurşuna dizilecek, sendikalar tepelenecek, Fransa sounda Cezayir’deki akrabalarını ve Fransız uygarlığının sınırlarını koruyan akrabalarını ordusunu yürekten desteklemeye karar verecekti. 
... ..
Bütün katillerimiz ve suikastı başarıya ulaştırabilecek bütün adayların polisçe tanındığını kabul etmemiz gerektiğinden, başlıca hedefimiz olan De Gaulle’ün ortadan kaldırılmasını gerçekleştirmek için tek yol kalıyor: Bir yabancı ile çalışmak.”
Montclair’le Casson’un soran bakışları üzerine dikildi.
“Nasıl bir yabancı?” diye sordu Casson sonunda.
“İşe başlarken bir yabancıya başvurmak gerekiyor,” dedi Chazanet. “O.A.S. ya da siyasal örgütle ilgisi bulunmayan, Fransız polisinin tanımadığı bir adama. Sahte bir pasaportla gezecek, işini bitirip Fransa halkı de köpekleri temizlemek için ayaklandığında rahatça ortadan kaybolup ülkesine dönebilecek biri. Önemli olan,

29 Mart 2020 Pazar

Kral Kaybederse *

..... Aslında Fadi gerçekten akıllı, mantıklı, nerede  ne yapacağını bilen kızdı. Olmadık insanlara gönlünü kaptırmak da hiç ona göre bir şey değildi. Böyle biri tarafından asla sevilmeyeceğini biliyor ama bu rüyanın bitmesini de istemiyordu. Ayrıca gözü yükseklerdeydi. Bu hayatla göze göz, dişe diş mücadele edecek, başkaları nasıl başardıysa o da başaracak, bu dünyaya boyun eğmeyecek, paraysa parayı, itibarsaitibarı, bir gün mutlaka elde edecekti.

Arkadaşları yaşadıkları anın peşine düşüyor. Çoğu zaman derslere bile boş veriyor, ailelerine yalan üsütüne yalan söylüyorlardı. Nasıl olsa bir yolunu bulacaklarından emindiler ama bazıları olmadık birinin peşine düşüyor, âşık olduklarını sanıyor, göz göre göree yarınlarını berbat ediyorlardı. O öyle değildi. Öyle de olmayacaktı. Tanrı onu zor bir ortamda yollamıştı bu dünyaya. Geçmişi düşünmeyi kendisine yasaklamıştı. Geçmiş geçmişti. O artık hiç geriye bakmamalı, hep geleceği, gelecekte yaşayacağı güzel günleri düşünmeliydi.Şimdi artık geceleri yatağa girince işler dğişmişti.Önce Tanrı’ya, ona bu güzellikleri yaşattığı için uzun uzun teşekkür ediyor, sonra başlıyordu Kenan Bey’li hayaller kurmaya. Herkese çabucak kızan bu adam, ona kolay kolay kızmıyor, hatta arada bir teşekkür bile

18 Mart 2020 Çarşamba

itiraf *

“... .. dedeniz Ebülfeth Mehmet Han’ın uleması buna meyilliydi.” ... ..
 “... .. her tartışmanın bir kaybedeni olacaktır.Her bireri yüz yılda bir gelen ve adları devletin iftiharı olan ulema arasında bu kaybedenler çoğalmaya, meclisten evine incinmiş, kırılmış, gücenmiş olarak gitmeye başladılar. Ve nefisler devreye girdi ve bilimin gereği olarak düşünülmesi gereken mağlubiyet duygusu sosyal hayata yansıdı. Özellikle de sesler yükseltilip fikirde ısrar artınca dedenizin tartışarak ilim  arayışı, maalesef, ilimde kendisini mağlup eden meslektaşlara husumet ve kıskançlık olarak yansıdı. Devrin kitaplar yalayıp yutmuş koca koca alimleri ilim tarihine şeref olacak o adamlar özgüvenlerine karşı kibirlerini, tevazularına mukabil bilmişliklerini öne çıkardılar. Dedenizin kurduğu ilmiye silkindeki rekabet sistemi sağlıksız çalıştı ve maalesef bazıları idari yahut bilimsel liyakatten çok dedenizin gözüne girip yükselebilmek, önemli mevkiler elde edebilmek için rakip kabul ettikleri kişilerin aleyhinde dolaplar çevirmeye başladı. Bilimsel alanın kendisine göre bir hiyerarşisi, bir sıralaması vardı ve bu kırgınlıklar bazı atamaları etkiledi. İlim adamları arasında kamplaşma olur mu? Oldu! Bir makama gelmek, özellikle de Sahn müderrisliği gibi ilmiye mesleğinin  en yüksek dercesine ulaşabilmek elbette zordu ama onu elde tutmak daha da zor olmaya başladı. İlişkiler, yandaşlıklar devreye girdi. Ulemayı birbiriyle kıyasıya mücadeleye sürükleyen  bu sistemin kurbanı da üstadım Molla Lütfi oldu.”
... ..
“Herkesin içinde fıtrattan gelen bir fikri vardır; kimisinde nefis, kimisinde iman ile şekillenir. Nefisle benlik duygusu bir araya gelince yönetme şehveti doğar. Yönetme şehvvetibütün şehvetlerden ötedir. Bir bebekten krala kadar herkeste görülen yönetmek içgüdüsü iyi kullanılırsa nimet olur ama nefis araya girer de kötü harcanırsa hüsran yaratır. Bu duygu herkesin içinde vardır. Bu yüzden kimisi ailesini, kimisi çevresini, kimisi muhitini, kimisi de devleti yönetmek için çırpınır, çaba harcar. Bir kez bu şehvete yakalananlar zamanla kendini vazgeçilmez hissedip uğruna her türlü yolu mübah göreceklerdir.”... ..   vasıtasıyla sarayın devlet kurumlarıyla olan ilişkilerini öğrendim. Bilhassa cemaatlerdikatimi çekti ve onları ifsat ederek gemiyi delme fikrine kapıldım. Büyük Kartal ilmi ve âlimleri, sanatı ve sanatçıları destekliyor, hatta bizzat elleriyle bilim ve sanat meclisleri düzenliyor; askeri ve askerliği önemsiyor, topçuluk ve ateşli silahlara yatırım yapıyordu ama nedense cemaatlere fazla itibar etmiyor, bu

12 Mart 2020 Perşembe

Olağanüstü Bir Gece*

... ..Hâlâ tutkulu alevler içinde o olanları, o günü, bir fayton kiraladığım 0 7 Haziran 11913 gününü yeniden yaşıyorum. ... ..
... .. Sanki benimle olan biten arasında, irade gücümle yıkmayı başaramadığım cam bir duvar vardı.... ..
... ..Kendimi anlamaya başladığım günden beri, daha birçok şeyi de anlamaya başladım.Bir vitrinib önünde duran aç insan beni sarsabilirdi, bir köpeğin oynayıp zıplayışı beni hayran bırakabilirdi, artık her şeye dikkat ediyordum, hiçbir şeye kayıtsız alamıyordum. Her gün –normalde sadece davetler ve müzayedeler için elime aldığım- gazetede beni heyecanlandıran yüzlerce şey okuyorum, bana sıkıcı gelen kitaplar birdenbire ilgimi çekiyor. En tuhaf olanı da insanlarla, sohbet dediğimiz şeyin ötesinde de iletişim kurabiliyorum.Yedi yıldır benimle olan hizmetçim artık umurumda, onunla sık sık sohbet ediyorum. Çoğu zaman yanından, hareket eden bir direkmiş gibi umursamadan geçip gittiğim kapıcı, bana geçen vefat eden kızından bahsetti ve bu olay beni Shakespeare’in trajedilerinden daha çok sarstı.
Kendimi belli etmemek için hayatıma dış görünüşte uygar sıkıcılık çemberi içinde devam etsem de bu dönüşüm giderek daha görünür hale geliyordu. Bazı insanlar bana artık daha sevecen davranıyor, bu hafta üçüncü kez köpekleri bana doğru koşarak geldi. Arkadaşlarımsa bir hastalık atlatmış biriyle konuşurcasına belirli bir sevinçle, gençleştiğimi düşündüklerini söylüyorlar.
Gençleşmek? Yaşamaya yeni başladığımı bir tek ben biliyorum sonuçta. Herkesin,geçmişte olup biten her şeyin bir hata ve geleceğe hazırlık olduğunu düşünmesi genel bir yanılgı sanırım ve sıcacık elime soğuk kalemi alıp kuru bir kâğıda gerçekten yaşamak konusunda bir şeyler yazarken de haddimi aşıyor olabileceğimin farkındayım. Fakat bu bir yanılgı olsa da beni mutlu eden, içimi ısıtan ve duyularımı açan ilk yanılgıydı. Buraya aydınlanmanın mucizesini yazıyorsam eğer, bunu salt her şeyi yazan kelimelerin aktardıklarından daha derin bilen kendim için yapıyorum. Bu olaydan hiçbir arkadaşıma bahsetmedim, içten ne kadar ölmüş olduğumu bilmiyorlardı ve şu an ne kadar hayat dolu olduğumu da asla tahmim edemezlerdi. ... ..böylesi bir anın büyüsüne şahit olmamış biri, kaderi bu denli canlandırabileceğini anlayamaz, tıpkı altı ay önce benim de anlayamayacağım gibi. İşte o kişiden utanmam, o beni zaten anlamaz. ... .. Kendini bulan insanın bu dünyada kaybedecek bir şeyi kalmamıştır. İçindeki insanı anlayan, tüm insanlığı

10 Mart 2020 Salı

Sekizinci Renk*

... .. Tiraje Hanım aslında kızının üstüne titriyordu.  Onun, toplumsal, ruhsal ve zihinsel yönden en iyi şekilde yetişmesi için elinden geleni yapıyordu. Ancak bunları yaparken, hep benim dediğim olacak havası içinde dayatıcı ve buyurgan bir tavır takınıyordu. Onuhayata hazırlıyorum diyerek, çocuğa yüklendikçe yükleniyordu. Öyle ki, oturuşuna, saç şekline, konuşmasına, ses tonuna, sözcüklerin vurgusuna, hele yemek yiyişine hatta bakışlartına kadar karışıyordu.Ülev bu gerçekleri küçük kızla yaptığı oturumlarda saptamıştı.
Ülev’e yaşça yakın oluşu, Ela’yı çok rahatlatıyordu. Ona hiç çekimeden açılabiliyordu. Onun kendisini çok iyi anladığına inanıyordu. Üstelik Ülev’i ablası gibi seviyordu. Ülev de Ela’yı yürekten seviyordu. Önceleri onu, master tezine katkı sağlayacak ilginç bir denek olarak değerlendirmişti. Ama gidereke ilişkileri bu konumu aştı.
Aslında Ülev de yanız bir insandı. Yaşamın, koşuşmalı,sürtüşmeli, yıpratıcı ve tekdüze akışı içinde bocalayıp duruyordu. Ela’nınkafa yapısı, zekası, gelişmekte olan sıradışı kişiliği, Ülev’e ilginç geliyordu. Aralarında on üç yıllık bir yaş farkı vardı ama, Ülev onun arkadaşlığından zevk alıyordu.
GerçektenEla’nınki,şisel özellikleri zaman zaman onu şaşırtıyordu. Bu şaşkınlık anları da mesleğinin incelikli ilkelerine ışık tutan ipuçları oluyordu. Her şey bir yana, Ela ile dost olmasının en belirgin nedeni sevgiydi. Bu sevginin kaynağını irdelerken, kardeş eksikliğ, ablalık güdüsü çıkıyordu karşısına.Ela’nın sık sık ondanışması, görüşlerini, düşüncelerini, bilgisini, onunla paylaşmasına yol açıyordu. Bu paylaşma olgusu da ona doyum sağlıyordu. Ela’yı sevme nedenlerinden biri de işte bu doyumdu. Ayrıca Ülev, Ela’nın evinde kendi aile yapısından, yaşam düzeyinden çok farklı bir sınıfla yüz yüzeydi. O ortamda bulunmak hoşuna gidiyordu. O evde, sosyal yönden, bi,lgi, görgü, davranış zenginliği edindiğinin bilincindeydi. Almantya’da doğmuştu. Dokuz yaşına kadarorada yaşamıştı.. Ama Ela’nın evindekine benzer bir ortama hiç girmemişti. Oradaki yaşamları, sıradan işçi ailelerine göre oldukça iyiydi. Ama, yine de herşey kaba sabaydı. Ülev, Ela’ların evine girip çıkmaya başlayınca, sıradışı yaşamı tanımaya başlamıştı. Bu da ona keyif veriyordu.
Tiraje Hanım, Ela’yla Ülev arasında gelişen bu dostluktan çok hoşnuttu.Her fırsatta Ülev’e övgüler yağdırıp
armağanlar alıyordu. Zaman zaman kızını Ülev’den kıskandığı da oluyordu.  Ama, Ülev’in, Ela üzerindeki olumlu

19 Şubat 2020 Çarşamba

Kanlı Mintan*

“Bizim yapamadığımızı siz yapın Efendim,” dedi.
            Arkasını dönüp, hiçbir şey söylemeden yürümeye başladı Gökalp.”
“Seni nereden bulabilirim?”  diye sordu Abdülhamit.
Usulca dönen Gökalp, “Güneş doğar, vakti gelince batar. Şüphesiz, batması doğmasına delildir,” dedi.
Abdülhamit, bu gizemli adamın ne demek istediğini anladı. Tebessüm etti. Elindeki yüzüğe baktı.
“Doğu ve Batı... Bir gün kudretli bir adam gelir de ikisini bir ederse...” diye mırıldandı.
Bahçeye düşen eflatuni ışık şavkları, siyah zemin üzerinde iç içe geçmiş turkuaz renkli çift hilâli mesh etti. Çiçek tarhları arasında yürüyen adam kısa zaman sonra gözden kayboldu.
Hanedanın son demleri... Borç içindeki saltanat... Sonu gelmeyen taht kavgaları, türlü entrikalar...
Dış mihraklarıneliyle oynanan sayısız oyun; gizli örgütler, saltanat karşıtları, Masonlar...
Dostun düşmana karıştığı zamandayalnız bir sultanın devletin bekasını sağlama çabası...
Herşeyden  arda kalan hal olmuş bir padişah, kanlı bir mintan...
       ... .. Yıllar önce bu köylerden kopup gelen evbaşı kallaş ayak takımının, Selim Han’ı tahtından indirdikleri o günleri düşünmekten kendini alamadı Aziz, tüm hatıralar, hayal perdesine düşmüştü karşı ufukta.  Alemdar Mustafa Paşa askerlerine saray kapılarını kırdırıp içeri girdiğinde Selim Han’ı ölü bulmuştu. Sultan’ı öldüren harem ağalarının cebindeki ikinci ferman da babası Mahmut Han’ın ölümüne dairdi. İşte o hengâmede Cevri Kalfa Kadın’nın gayretiyle kaçırılıp dama çıkarılan babası, tahta oturunca amcasına yapılanların hesabını sormuş; bunu yaparken de merhamet göstermemişti.Yıllar sonra Yeniçeri Ocağı kaldırılırken de kalbi buz kesmişti; yalnız yeniçerileri boğazlamakla kalmamış, onları hatırlatan ne varsa hepsini kırdırıp yok etmişt. Yeniçeri mezartaşları da bu öfkeden nasibini almış, hepsi paramparça edilmişti. Babası Sultan Mahmud, yenilik çalşmaları karşısındaki mukavemeti kılıç zoruyla kırmıştı. Adının ‘gavur padişah’a çıkmasına aldırış etmeden yenilik çalışmalarını tavizsiz sürdürmüştü.

... .. tüm bu olup bitenleri en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordu Aziz. ... .. Kardeşi Mecid’in sabun köpüğü

16 Şubat 2020 Pazar

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat*


... Bayan Henriette’in yalnız değil, tahmin edileceği gibi genç Fransızla kaçmış olduğu haberini herkes hızla öğrendi. (böylece çok kişinin Fransız gence beslediği sempati süratle azalmaya başladı). Oysa bu küçük Madam Bovary’nin, zengin ve taşralı kocasına şık vegenç bir yakışıklıyı yeğlemesi ilk anda anlaşılır bir şeydi. Ama oteldekiherkesi bu kadar kızdıran mesele şuydu ki, ne fabrikatör kızları ne de Bayan Henriette bu Lovelace’ı (*Samule Richardson’ın Clarissa adlıromanındaki karakterlerden Clarissa Harlow’u baştan çıkaran Lovelace) önceden tanıyordu; yani terastaki o iki saatlik akşam sohbeti, bahçedeki bir saatlik sade kahve içme seansı, kocasını ve iki çocuğunu aniden terk etmesine ve hiç tanımaduğı stil sahibi genç bir adamın öylesine paşina takılmasına yetmişti. Dışarıdan bakılınca gayet açık olan bu olayı, birlikte yemek yediğimiz kişiler, âşık çiftin hain bir aldaması, kurnaz bir manevrası olarak değerlendirip topluca onaylamadıklarını ifade ettiler: Doğal olarakBayan Henriette’nin geenç adamla uzun zamana dayalı gizli bir ilişkisi olduğunbu, kadın avcısınınburaya sırf kaçışın son ayrıntılarını belirlemek için geldiğini söylediler, zira –vardıkları sonuca göre- sadece iki saatlik tanışmanın ardından saygın bir kadının hemenilk ıslığın peşine takılması tamamen olanaksızmış. Oysa olaya farklıbir açıdan bakmak benim için daha eğlenceliydi, böyle bir şey mümkün değil diye ısrarla savunmaya geçtim, hatta yıllar yılıhayal kırıklığına yol açmış can sıkıcı bir evlilik yüzünden bir kadınınaşırı her maceraya atılmak için içsel olarak hazır olma olasılığından da söz ettim. Benim bu beklenmeyen karşı çıkışımlaherkes tartışmaya katıldı, gerek Alman gerekse İtalyan çiftin cup de foure(*Yıldırım aşkı) gerçeğini hem aptallık hem de saçma sapan bir roman fantezisi olarak doğrudan gönül kırıcı bir aşağılamayla reddetmeleriyle, tartışma iyiden iyiye alevlendi.
... ..
“Eğer doğru anladıysam, siz, Bayan Henriiette’in bir kadının, masumca ani bir serüvene itilebileceğini, böyle bir kadının bir saat önce imkân ve ihtimal vermediği olayları eyleme dökebileceğini, bu oalylar nedeniyle asla suçlanmaması gerektiğini düşünüyorsunuz, değilmi?
“Kesinlikle böyle düşünüyorum hanımefendi.”
“O zaman her etik yargı tamamen anlamsız, her etik kuralın da hiçe sayılmasının bir mazereti var demek ki.