11 Mart 2026 Çarşamba

Sarnıç*



 … ..

Önümüzde hayat… Her gün  bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu. Çoğumuz evlenmiştik. Birbirimizi liseden beri bırakmayan dört arkadaş hepimiz birer kız almıştık. Aynı mahallede oturuyorduk, aynı yolları tepiyor, evimize varıyor; aynı kadını her akşam daha fazla sevmeye çalışıyorduk. Aynı mezarlık karşımızda idi. Seneler böyle geçtiği halde aynı sarışın, esmer, ayakları çıplak çocuklar hiç büyümeden aynı servi ağaçlarına tırmanmaya çalışıyorlar, aynı ölülerin taşları arasında saklambaç oynuyorlardı. Birdenbire her şeyin bir saniyede duruverdiğini  görmüştük. Daireden evimize, ticarethanemizden fakirhanemize iki arkadaş  döndüğünmüz günlerde bir mahalle mescidindeki iptidai mektebini, bahçesinde bir Roma belediye reisinin burunsuz heykeli dikili lisemizi, İstanbul’u, darülfünunu, bir iki darülmuallimat kızını hatırlar ve bu kadar süratle geçmiş bir zamanın hesabını tutardık. 

Arkadaşım:

-Hatırlar mısın? derdi. İptidai mektebimiz Kirazlı Mescit’ti. Bir gün Şeker Hoca derste idi. Bizim Şükrü, minareye sabahleyin kimse görmeden çıkmış , paldır küldür iki teneke devirmişti. Hoca ile beraber nasıl fırladığımızı hatırlamaz mısın?

-Hatırlamaz olur muyum? Hatırlamaz olur muyum?

-Şeker Hoca mektebin karşısına dikilmiş, biz arkasında…

O birşeyler mırıldanır, sureler okurken birden Şükrü, mektep kapısında, elinde tenekelerle gözüküvermişti.

-Ya! Ya! Ama iyi adamdı!.. Şükrü’ye ceza bile vermemişti. Saçlarını çeker gibi okşamış, ‘Yaramaz,’ demişti, “Bir daha yapma emi! Bizi korkuttun.”

Bu sözlere ikimizin de gözleri yaşarırdı.

Niçin ? Sanki o günler şimdiki kadar güzel miydi? Acaba o günler de bugünküler kadar durgun değil

9 Mart 2026 Pazartesi

Kanadı Kırık Kuşlar*


 

e-posta 25 Ocak 2026 saat: 22.17

Sevgili Esra’m, biricik torunum.

İlk defa kırgın ayrıldın benden. Sen gecenin sonunda gösterdiğim tepkiye biraz şaşkın, üniversitene dönmek üzere İzmir'e uçarken düşündüm de tatsız konuyu tam da sen yola çıkmak üzereyken açmamalıydım. Konuşmamız gerekenler aceleyle yazılmış bir iletiye sığmaz. Yeniden bir araya geldiğimizde uzun uzun konuşuruz.

Esra’m inan bana , sana İngiltere’ye yerleşmen için  ısrar ederken sadece senin iyiliğini düşünüyorum. Yanımda kalmanı, son yıllarımda bana yakın olmanı istemez miyim? Üstelik senin vatanını çok sevdiğini, İstanbul’a bayıldığını da bilirim. Ama ne çare ki bizim kaderimizde sürekli yer değiştirmek var. Benim babamla anneciğim de vatanlarına ve yaşadıkları şehre hayrandılar. Gün geldi, sabah içtikleri kahvenin fincanını dahi yıkayamadan, evlerini geride bırakıp gitmek zorunda kaldılar. Annemle babam, bambaşka bir ülkede yeni hayatlarına başlarken, acı hatıralarını hafızalarının derinlerine gömdüler. Çocuklarını, temiz yüreklerine hiç kin bulaştırmadan yetiştirmek istediler. Annen, uzun yıllar bu ülkeye yerleşmemizin asıl nedenini hiç bilmedi. Büyükbabasının, devletin davetiyle üniversite hastanesinde göreve geldiğini ve İstanbul’u çok sevdiği için , temelli yerleştiğini düşündü. Doğruluk payı büyüktü; bu ülkeyi ve insanlarını çok sevdikleri için uzun yıllar kaldılar. O yıllarda iklim, yabancıların saygı ve sevgi görmesine müsaitti. Kimse kimsenin dinini kurcalamaz, sorgulamazdı. İstanbul’da hele, pek çok Rum; Ermeni ve Yahudi Müslüman Türklerle içi içe yaşardı. İnançlara saygı gösterilir. Müslümanlar kiliselerde mum yakar. Hıristiyanlarla Yahudiler türbelerde adak adarlardı. Ne var ki, artık ortam  değişti kızım. İspanya’dan kaçan Yahudileri yüzyıllar öncesinde, benim ailemi ise otuzlu yıllarda kucaklayıp bağrına basan ülke, aynı ülke değil, o güzel günler geride kaldı. Dine siyaset mikrobunun bulaşması, dini bir sevgi aracı olmaktan çıkardı, ne yazık ki!

17 Şubat 2026 Salı

Doktor Jivago*


 

Saat Beş Ekspresi

Durmaksızın yürüyorlardı. Bir yandan da Sonsuz Anı ilahisini söylüyorlardı. Sustukları zaman sanki sanki adımlarının sesi, atlar ve rüzgâr ilahiyi sürüdürüyordu.

Cenaze alayının rahatça ilerleyebilmesini sağlayabilmek için gelip geçenler kenara çekiliyor; haç çıkarıyor, çelenkleri sayıyorlardı. Kimisi doğrudan doğruya tören alayına katılıyor; “Kimin bu cenaze?” diye merakla soruyorlardı:

“Jivago’nun,” deniliyordu onlara.

“Yaa, öyle mi? Tanıyordum onu.”

“Bay Jivago değil, Bayan Jivago ölen; karısı.”

“Farketmez. Tanrı günahlarını bağışlasın. Çok görkemli bir cenaze töreni düzenlenmiş doğrusu.”

Tören çabucak bitti. Bir daha yaşanması mümkün olmayan dakikalardı bunlar. Papaz: “Tanrının  toprağı, içindeki her şey, tüm canlılar…” diye duasını sürdürüp eliyle haç işareti yaptı, sonra da yerden aldığı bir avuç toprağı Marya Nikolayevna’nın tabutunun içine attı. Ardından “Doğruların Ruhları” ilahisi okundu. Endişe ve aceleyle tabut kapatılıp çivilendi. Mezara indirildi. Dört kürekle, aceleyle tabutun üzerine atılan toprak başlangıçta trampet sesini andırır bir ses çıkarıyordu. Ancak atılan topraklar önce tabutun üzerini kapattı, daha sonra da bir tümsek oluşturdu. On yaşlarında , küçük bir oğlan çocuğu da bu tümseğin üzerine çıktı.

Tören boyunca süren gerginlik; törenin bitmesiyle bir rahatlamaya dönüşmüştü. Bu rahatlamanın , gevşemenin de etkisiyle herkes çocuğun, annesinin mezarının üzerinde bir şeyler

Valla Kurda Yedirdin Beni*


 

I

“Nedeni medeni yok! Ben komünistleri seviyorum. İşte, o kadar.

Şiran Ören, 1977


8 Nisan 1970 komando/jandarma harekâtını Türkiye İşçi Partisi adına yerinde incelemek için Silvan’a gidenler arasında ben de vardım. Şiran Ören’i bu vesile ile tanıdım. Şiran, Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın gönderdiği on altı kişilik gruptandı. . İstanbul'dan katılıyordu. Bizlerden ancak birkaç yaş büyük olmalıydı ama saçları adamakıllı kırlaşmıştı. Cildi çeşitli yaralanmaların izlerini taşıdığından olsa gerek, kendisini olduğundan da yaşlı gösteriyordu. Diwan-xana (*”x”, kh sesi verir.) dedikleri misafirhanede,  duvar boyunca dizilmiş yer minderlerinden birinin üstünde bağdaş kurmuş, sırtını sarı bir kırlente yaslamıştı. Misafirhane, bir karenin üç kenarını oluşturacak şekilde dizilmiş odalardan meydana geliyordu. Açık ucu kuzeye bakıyordu.; odaların güney duvarlarındaki küçük mazgalların hava cereyanı sağlamak için açıldığını düşündüğümü hatırlıyorum.

İçerisi tıklım tıklım (elli kişiden fazla) olmasına karşın sessizdi. Haşin yüzlü ve sükûti olduklarını, sohbet sürdürmeyi bilmediklerini henüz gözlemlemiş değildim. Mamafih, o günkü sükûnet, olayların vahametiyle de açıklanabilir. Şira’ın konuştuğu kişi (Feyzullah Sözler olduğunu sonradan öğrendim) beni görünce sustu.

“Heyrhati,” diye selamladı. Ben de öğretildiği gibi yanıtladım.

“Selametim.”

America the Beautiful / Fesuphanallah! *


Yavrum, savaşçı firavunlar yine talan ediyorlar bizim buraları. Varil bombalarının rastgele savurduğu  ezeli ve ebedi Şarklı kendi yağında kavrulan kıvıl kıvıl br canlı kümesi. Ölmeyecek kadar gıda, düzeni tehdit etmeyecek kadar eğitim, ehemmiyetsiz tasarruflar, ehemmiyetsiz servetler ve tahammül. Enkaz altında çocuklar peyda etmekte Ortadoğulu, dilsiz ve dayanıklı.

…. ..

… .. 

Berlin Duvarı yıkıldığında, kapitalizmin doğasına içkin krizlerden, eşitsizliklerden bunalmış “Batı’nın SSCB'nin çöküşünü fırsata dönüştüreceğini, toplumsal refahı ihmal etmeyen yeni bir piyasa ekonomisini geliştireceğini düşünmüştüm. Beklediğim barışın tekâmülüyd, ırkçılığın hortlaması değil. Yaşam biçimlerine tahammüllü demokrasilerdi. Gezegen’in kurutulması değil. Nükleer silahlanmadan artan ilimin iyiliğin hizmetine tahsisiydi, kimyasal silahların mükemmelleştirilmesi değil. Merhametti, CIA’nın “geliştirilmiş sorgulama teknikleri” değil. Bilge siyasetçilerdi, bitirim başkanlar değil. Öyle olmadı. İyilik ve umut, 21. yüzyılın hedefleri arasında yer almıyor.

Gençliği altmışlı yıllara denk gelmiş bencileyin biri için sosyalizm, kapitalizmden daha “adil” bir sistemdir. Gel gör, ne Sovyetler ahde vefa gösterdi ne Amerikalılar tövbe etti. Her iki sistemin hakikatlerini bir üst sentezde birleştirebilecek modeller mümkündü, rağbet bulmadı. Sosyalist sistemi çökertenin kapitalizmin üstünlüğü değil, Partili oligarkların hantal ve acımasız uygulamaları olduğu görmezden gelindi. Gün oldu, döndü, bre defa da Avro-Amerikan seçkinleri gemi azıya aldılar. Komünizme karşı “kesin” zafer kazandıklarını ima etmişlerdi. Rus ortaklarını yedeklediler. Toplumcu duyarlılığın son izlerini de temizlemeye giriştiler, el birliği ile: Şimdi artık biri bakarken diğeri alıyor. Mekke Hilton'un üst katları panoramik , oyunun son perdesi en iyi oralarda seyrediliyor. 

… .. …

13 Şubat 2026 Cuma

Unutursan Hatırla *


Yaptığımız “şeylerin” kendi yolları var

Kendi kendine nefes alıyor, yürüyor

Çatlaklara sıva oluyorlar.

Attığımız ufacık bir adımla hayat buluyorlar. 

Hiç aklımızda yokken, işte böyle kitap oluyorlar.


Bu kitabın hikâyesi bir ağaçla başladı. Unutursan Hatırla için bana ilk ilhamı veren o canım ağaçla… Öyle bir ağaç ki, bütün dalları budanmış, kupkuru ama incecik tek bir daldan gökyüzüne doğru patır patır patlamış kiraz çiçeklerini! Diğer dallar açmış açamamış, hiç umursamamış… Sanki ”Ben bir ucundan başlayayım da, gerisi gelir!” demiş. O ağacın fotoğrafını çekip Instegram’da paylaştığımda, herkesten bir sürü mesaj  geldi. İçimizde devamlı “daha değil”, “hazır değilsin”, “mükemmel deği” diye söylenen sesleri biraz kısıp, “bir” ucundan başlamaya” ne çok ihtiyacımız vardı


Hem zaten başlamak,

bildiklerini yanına alıp,

bilmediklerini de yolda öğrenmeye gönüllü olmaktı.

Unutmuştuk, hatırlattı.


Bu karşılaşma bana, uzun zamandır ertelediğim bir şeye başlamak için ilham verdi. 

Günlük hayatın koşturmacasında unuttuğum, hatırlayınca “Oh be!” dediğim, ilham aldığım şeyleri 100 gün boyunca her gün yazmaya, #unutursanhatırla etiketiyle paylaşmaya niyet

12 Şubat 2026 Perşembe

Türkiye'de Beş Yıl*


 

15 Haziran 1913’te -Majesteleri Kayzer’in tahta çıkışının yıldönümünde- Askeri Kabine’nin bir yazısıyla, Alman Askeri Misyonu’nun başkanı olarak Türkiye’ye gitmeye istekli olup olmadığım soruldu.

O tarihte, Alman ordusundaki en yaşlı tümen kumandanlarından biri olarak, Kassel’deki 22. Tümen'e kumanda ediyordum.

Prusya ordusunda akla gelebilecek bütün görevlerde bulunmuştum, uzun yıllar boyunca genelkurmaya mensup olmuştum, yurdışında çok seyahat etmiştim; ama ne Türkiye'ye gitmiş ne de oradaki durumu incelemiştim. 

Bu sebeple, bu soru bana beklenmedik geldi.

İstanbul’daki Almanya Sefiri Baron von Wangenheim’in kabine yazısına eklenmiş olan telgrafın yeni görevin aşağıdaki sözlerle ifade ediliyordu:

Almanya’nın siyasetinin, samimi ve ciddi bir şekilde Asya Türkiye’sinin takviyesine yönelik kani olan Sadrazam, benden, Majesteleri Kayzer’e Türk ordusunun eğitimi için bir Alman generalini göndermesi ricasını arz etmemi istedi.

Teferruat henüz belirlenmedi.

BU görevi üstlenecek kişinin, bütün askeri teknik meselelerde geniş yetkilerle donatılmış bir otorite olması düşünülmüştür. General, diğer bütün Alman ıslahatçılarının başında bulunmalı, Türk ordusundaki ıslahatların muntazam ve gayesine uygun bir şekilde yürütülmesinden sorumlu olmalıdır. Tavsiyeleri, gelecekteki bir harpte seferberlik çalışmalarının temelini teşkil etmelidir.

Böyle bir görev için, tabiatıyla, sadece askeri birliklerin kurmay heyetinde büyük bir tecrübeye sahip olan, birinci sınıf olan, özellikle son harpte başarısız oldukları için bu kişinin başlıca görevi, bu kötü gidişatı, genelkurmayı, esaslı ve pratik bir şekilde eğiterek düzeltmektir. Bunun için ön şart, bahis mevzuu generalin, bir kolordunun kurmay başkanı olarak kurmaylık görevlerini, özel bişr başarıyla bağımsız olarak yerine getirmiş olmasıdır. 

4 Şubat 2026 Çarşamba

Oblomov*


 

Kitabın arka yüz tanıtımından: Orta yaşlı toprak sahibi Oblomov işinden ayrılmış, tüm arkadaşlarını etrafından uzaklaştırmış, borca batmış ve tüm dünyevi işlerini yatağından göremeye başlamıştır. Her bir köşesi dökülmekte olan dairesinde kendisi tekrar tembel uiağıyla birlikte kayıtsızlık içinde yaşayan bu miskin asilzade, değişime ayak direyerek işlevsizleşmiş bir sınıfın timsalidir. Rus toplumuna özgü bu tipleme Gonçarov'un kaleminden çıktığı günden beri toplumun içine karışmış. “Oblomovluk” sözcüğünü günlük dile kazandırmıştır. Oblomov, 19. yüzyıl sonunda bu açmaza giren toprak sahiplerinin güldürüsü olmakla kalmıyor, aynı zamanda mevcut sosyal düzenin acayipliklerini ve adaletsizliğini de ciddiyetle -ama tatlı bir dille- eleştiriyor.


Önsöz: Gonçarov’un en meşhur yaratımı ve Oblomov romanının ana karakteri İlya Oblomov, Rusya tarihinin belli bir döneminde, özellikli bir sosyal sınıfı temsil etmektedir. Oblomov, 19. yüzyıl Rusyası’nda varlığını serfliğe borçlu olan, miadı dolmuş, sorumsuz aristokrasiye somut bir örnek teşkil etmektedir. Nikolay Dobroljubov’un meşhur makalesi “Oblomovluk Nedir? gibi roman hakkındaki çağdaş eleştirel değerlendirmeler genellikle, romana adını veren karakter Oblomov’un hikâyesini oluşturan, serfliğe esas teşkil eden ekonomik bölünmeler ve bunların doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan sosyal adaletsizlikler gibi tarihsel meselelere odaklanmıştır. Diğer bir deyişle, İlya Oblomov’un hikâyesi aslında Rusya’nın sosyal gelişiminde yeni bir çağın  başlangıcında, serfliğin kaldırılmak üzere olduğu bir dönemde, Rus aristokrasinin hikâyesini anlatmaktadır. Gonçarov’un çağdaşlarının , işlk kez 1859 yılında basılan romanının konuları arasında , o zaman güncel olan bu mevzuya odaklanmalarının nedenini izaha gerek yoktur. Yine de, serflik kaldırıldıktan yüz yıl sonra bile Oblomov’un Rusya’da ve dünya çapında popülerliğini koruması, eserin ana karakterini şekillendiren daha evrensel temaları ele aldığını göstermektedir.

2 Şubat 2026 Pazartesi

Hayat İmkânsız*


 Arka kapak tanıtımı:

Bazen bize sihir gibi görünen şey, yaşamın henüz anlayamadığımız bir parçasıdır…


Grace Winters hayata küsmüş emekli bir matematik öğretmeni. Günlerini  televizyon izleyip kitap okuyarak, beyninin körelmemesi için bulmaca çözerek geçiriyor. Bir zamanlar üzerinde titrediği bahçesine bile ilgisini kaybetmiş. Yalnız, yapayalnız hissediyor.

Yıllardır görmediği ve haber almayı beklemediği bir arkadaşının ona bir Akdeniz adasındaki köhne evini miras bıraktığını öğrenince, Grace bir planı ya da cebinde bir ada rehberi olmadan, aklında sorular ve tek yön uçak biletiyle, kendini İbiza’da buluyor.

“Neden ben? Neden bu ev?” Arkadaşının hayatına -ve ölümüne- dair cevaplar İbiza’nın engebeli tepeleri ile altın kumsalları arasında gizli. Parça parça bulabildikleri ise en uçuk gücünün sınırlarını zorlayacak kadar tuhaf. Ve imkânsız gibi duranbütünü görebilmek için Grace, önce kendi geçmişiyle yüzleşmek zorunda.


Sevgili Bayan Winters,

Belki beni hatırlarsınız. Hoolybrook’ta matematik öğretmenimdiiiiiniz. Şİmis 22 yaşındayım ve üniversite sondayım. Matematik okuduğumu öğrenmek hoşunuza gider herhalde!

28 Ocak 2026 Çarşamba

Kitap okumak*


Maria Popovanın Franz Kafka’nın kitap okuma üzerine düşüncelerini dile getiren bir yazısı geçti elime; elime geçti sözün gelişi, ekranıma düştü. Önce o yazıya bir göz atalım isterseniz.

“Okumak bir zihni uyarma çalışmasıdır, talepkardır ve uygun koşullar altında bir çeşit coşku hali üretir.” E.B. White 1951’de okumanın geleceği hakkında düşünürken böyle yazmıştı. Doğrusu, kitapların neden önemli olduğu sorusu ve okumanın insan ruhuna ne yaptığı, Carl Sagan’ın Kozmos‘undaki müthiş meditasyonundan, neden kitaplara sahip olduğumuzu soran 9 yaşındaki kız çocuğuna kadar, büyükten küçüğe birçok zihni işgal etti. Ancak belki de

22 Ocak 2026 Perşembe

Kırık Hayatlar*


 

Önsöz

…. .. Kırık Hayatlar, tutku, acı,nefret vb. bireysel duyguları işler görünse de aynı zamanda toplumsal bir kurum olarak aileyi ve toplum yaşamındaki aksaklıkları da sorgulayan bir eserdir. Eserin bireysel ve toplumsal düzlemde farklı okumalara olanak veren bu çok yölülüğü, başlangıçta tek bir ailenin yaşamından yola çıkarak herkesi ilgilendirecek incelikleri bütüncül bir yaklaşımla yakalayıvermesi onu okunmaya değer kılar.

Halid Ziya; Avrupa’da tıp öğrenimi gördükten sonra, başarılı olmak, güzel bir aile kurmak, mutluluğu aile ve iş yaşamında yakalamak şeklinde en yalın haliyle özetlenebilecek ideallerini gerçekleştirmek arzusundaki erdemli bir gençi, Ömer Behiç’i seçmiştir kahraman olarak. Bu seçim ve yaratımdaona çalışma sistemi, kültürel değerler bakımından Batılı bir çehre çizerken, geleneklerine, ailesine bağlı Batılı bir çehre çizerken, geleneklerine, ailesi

ne bağlı, tamamen saf ve samimi bir tip olan misyonunu  da yüklenmiştir.Tahsilini tamamladıktan sonra İstanbul’a gelen Ömer Behiç, bir tesadüf  vesilesiyle karşılaştığı Vedide ile bir süre sonra evlenir. İki çocuğu olur: Selma ve Leyla… Gençlik düşlerini süsleyen bir ev yaptırarak oraya yerleşirler.

Aile yaşantısı yazar tarafından adeta bir mutluluk sarayı gibi sunulur bize. Kalıcı mutluluk mümkün müdür? Çevrede Veli Bey’in kızları olarak ün salmış, zevk ve eğlence hayatının tutkunu olmuş iki genç kız bu ailenin mutluluğuna gölge düşürecektir. Geçirdiği bir rahatsızlık sırasında Ömer Behiç’le tanışan Neyyir, baştan çıkarıcı, hafif tavırlarıyla onu elde etmeyi başarır. Ahlakî değerler bakımından son derece üstün çizilen Behiç, birden Neyyir’e duyduğu tutkuyla karışık güçsüzlüğünün esiri olur. Henüz iki yaşındaki kızı Leylâ’nın hastalığına ve karısı Vedide’ye gerekli ilgiyi göstermeyen Ömer Behiç, tutkularıyla sorumlulukları arasında ezilir.

15 Ocak 2026 Perşembe

Kırmızı Pazartesi*

 

Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyikarşılamak için sabah saat 05.30’da kalkmıştı.Rüyasında kendini koca koca incir ağaçlarından bir ormanın içinden geçerken görmüştü., incecik bir yağmur çiseliyordu, bir an için mutluluk duymuş; ama uyandığında üstü başı kuş pislikleri içindeymiş duygusuna kapılmıştı. “Rüyasında hep ağaçlar görürdü,” demişti bana annesi Placiada Linero, o uğursuz Pazartesi’nin ayrıntılarını aradan 27 yıl geçtikten sonra anımsarken. “Bir hafta önce de rüyasında , badem ağaçlarının arasından uçarken dalların hiçbirine çarpmadan geçip giden yaldızlı kâğıttan yapılma bir uçağın içinde tek başına oturduğunu görmüştü.“ Başkalarının rüyalarını, yemekten önce aç karnına anlatmaların koşuluyla, doğru yorumlamakta üstüne yoktu. kadının; ama ne oğlunun gördüğü o iki rüyada herhangi bir uğursuzluk belirtisi fark etmişti; ne de ölümünden önceki sabahlarda kendisine anlatmış olduğu daha başka ağaçlı rüyalarında.

Santiago Nasar, kendisi de bu rüyasını kötüye yormamıştı. Üstünü başını çıkarmadan yatıp çok az uyumuş, kötü bir gece geçirmişti; sabahleyin başında ağrı, damağında bakır pasıyla uyanmış, bunları gece yarısından sonraya kadar sürmüş olan düğün eğlencesinin doğal sonucu diye yorumlamıştı. Dahası var: Saat 06.05’te evinden çıktığında başlayıp bir saat sonrasında tıpkı bir domuz gibi boğazlanana kadar kadar geçen bir sürede rastladığı pek çok kişi, onu uyku mahmurluğu içinde ama keyifli olarak anımsıyordu; hepsine de, pek önemsemez bir tavırla, o günün güzel bir gün olduğu yorumunu yapmıştı. bunların hiçbiri onun havadan söz edip etmediğinden emin değildi. Pek çok kişi, o dönemlerde güzel bir şubat günü beklenebileceği gibi, muz bahçelerinin içinden geçip gelen bir meltemin estiği pırıl pırıl bir sabah olduğu ansında birleşiyordu. Ama çoğunluk, bulanık, kapalı bir gökyüzünün altında durgun  sulardan yükselen ağır bir kokunun duyulduğu kasvetli bir hava olduğu, o felaket anında, tıpkı Santiago Nasar’ın rüyasındaki o ormanda gördüğüne benzer ince bir yağmurun çiselediği konusunda söz birliği ediyordu. Bense düğün eğlencesinin ertesinde Maria Alejandrina Cervantes’in o muhteşem koynunda, telaşla çalınan çan seslerinin şamatasıyla daha yeni uyanmış, kendime gelmeye çalışıyorlar sanıyordum. … ..

13 Ocak 2026 Salı

Batarya ile Ateş*

 

Osmanlıların mevcut vekayinamesine Çatalca Muharebesi karışık bir sayfa daha ilave ederken biz atılmış bir vatansever vatandaş ile Harbiye Nezaret’ (*Günümüzde İstanbul Üniversitesinin merkez binası olarak kullanılmaktadır)’nin karanlık bir köşesine tıkılmıştık.

Umumi bir felaketle yüz yüze olduğumuz için kendi hâlimizden bahsetmek ayıptır. Zaten oraya niçin ve kimlerin kötü ve maksatlı niyetlerine hürmeten atılmış olduğumuzu o zaman tamamı ile bilmiyorduk ve hâlâ açıklığa kavuşmamış noktalar vardır. Hakikat aranılırsa o hapishaneye düşmemiz veya yükselmemize sebep olabilecek meşru ne bir günah ne bir sevap işlemiştik. Bizi gecenin birinde tutukladılar ve yine gecenin birinde tahliye ettiler. İşte bu kadar! Şimdi buraya o maceradan bahsedişim, yazacağım mecranın o olayla bağı olduğu içindir. Okuyucudan affını niyaz ediyorum. Evet, ordularının biriyle Viyana’yı kuşatan diğeriyle Tebriz’i istila eden Kanuni Sultan Süleyman'ın talihsiz payitahtına hücum eden Bulgarları defetmek için Osmanlı savaş gemilerinden Çekmece ve Terkos gölleri önünde atılan topların derinden derine gelen gürültüsünü biz gece yarılarında sıkıyönetim hapishanesinin pencerelerinden dinledik. O sesler yalnız o sıkıntılı geceler dinlemiş ve inletmiş olmakla kalmayacak, ruhumuzun ve zihnimizin derinliklerinde hayatımız boyunca uğursuz gözyaşlarına sebep olacaktır.


İşte o günkü şartların acı verici ve alaycı bir yönü daha: Muharebe bayram günlerine tesadüf etmişti. Savaş meydanında atılan toplara, İstanbul'un belli semtlerinde kaybolan bir bayram hayret sesini ulaştırıyordu. Bizans’ın halkını bilmem ama biz, bulunduğumuz yerde şaşkınlıktan dilimiz tutulmuş dinliyorduk.

Osmanlı savaş gemilerinin Çekmece ve Terkos gölleri önünde patlayan topları bizim zindan ve vicdanımızı inletirken hayalim geçmiş zamanların övünülen maceralarından teselliler dilendi. Ve doğal olarak ilk önce “Plevne”yi düşündüm.


... ..



*Batarya ile Ateş & Süleyman Nazif 

Karbon Kitaplar

Baskı: Nisan 202-1.Basım



8 Ocak 2026 Perşembe

O.K. Musti Türkiye Tamamdır*


 

Aşçı’nın  Oğlu

I

Oydan kelgen on börim, Ovadan gelen on kurdum,

Kırdan kelgen kırk börim, Kırdan gelen kırk kurdum,

Kırk börinin işinde, Kırk kurdun içinde,

Könek batkı kökbörim. Kova başlı bozkurdum.


İnönü’nün, Türkçüleri, “vatan haini” ilan ettiği gün 19 Mayıs nutkunu saymazsak, 1944’te üç önemli olay oldu. Aşçı’nın evi göçtü, Kulca bölgesi Kazakları isyan ettiler, Almanlar Atina’yı boşalttılar. Olaylardan ilki , Aşçı’nın oğlunu asker etti, ikincisi, Selahattin’in siyasi geleceğini saptadı, üçüncüsü Günay Rodoplu’yu başlattı.

O yıl kış olağanüstü soğuktu. Karaköse’de dar damları aştı. Evlerin tahta kapılarını zorlayıp açtılar, tünel kazdılar. Tüneller, komşularla buluştu. Tahta kapıları olanlar böyle yaptılar. Tahta kapıları olmayanlar, toprak altında yaşayanlardı. O barınaklar daha muhafazalıydı; ortaya kazılı tandırın dumanı, odayı yer duvar yalayıp ufak baca deliğinden süzülür giderken sıcacık olurlardı. İs kokusu, tezek kokusuna katılır, derilerine sinerdi insanların. 

Şubatta bir gün, 29. Süvari Alayı’ndan bir kıratlının bacağı, bu barınaklardan birinin içine kaçtı. Ne olduğunu anlamaya çalışırlarken, yeraltından bitiverdi insanlar. Atlının öfkelendiği bir dilde çığrışıyorlardı. Erlerden biri, “Kurmancan, Kumandanım!” dedi. Atlı, kendisine çekidüzen verdi, hayvanın bacağı sarıldı, çekip gittiler. Arkalarından, damı göcen evden bir ağıttır yükseldi.

Kar tonlandıkça tonlandı o yıl. Buz sarkıtlar biriken iki, ikiyken üç bilek oldular. Baharda eridiklerinde, on bir ev götü. Olağandı. Çamurlaşan kerpiç duvarlar, suyun ağırlaştırdığı tavan toprağını taşımazdı.

İlkbahar Selleri*


 

… .. Ancak önce onun adını, baba adını ve soyadını söylemek gerekiyor. Adı Dimitri Pavloviç Sanin’di.

I

1840 yazıydı. Sanin yirmi iki yaşına basmıştı. İtalya’dan Rusya’ya dönüş yolunda Frankfurt’a uğramıştı. Küçük bir serveti vardı, ama bağımsız, handiyse yapayalnız biriydi. Ölen uzak bir akrabasından birkaç bin ruble miras kalmıştı ona, o da memurluğa başlamadan, onsuz kendini güvence altına alamayacağı devler prangasını ayağına takmadan önce bu parayı yurtdışında yemeye karar vermişti. Sanin hedefine ulaşmıştı, parasını öyle ustalıkla harcamıştı ki Frankfurt'a geldiği gün cebinde onu ancak Petersburg’a götürmeye yetecek kadar parası kalmıştı. 1840 yılında demir yolları yok gibi bir şeydi, turistler büyük arabalarla giderlerdi. Sanin kendine beiwagendan   (*At arabasına takılan ek araç) bir yer almıştı, ancak araba akşam on birde kalkacaktı. Çok zamanı vardı. Şansına hava da çok güzeldi, Sanin o zamanların ünlü oteli Beyaz Kuğu’da yemek yedikten sonra şehri gezmeye çıktı. Pek hoşlanmadığı Arianda Dannekerova’yı gördü, eserlerinden yalnız Fransızca çevirisinden Werhwer’i okuduğu Goethe’nin evini ziyaret etti, Main Nehri kıyısında dolaştı, saygın her yolcu gibi sıkıldı, sonunda akşam altıya doğru tozlanmış ayaklarıyla, yorgun Frankfurt’un en küçük sokaklarından birinde buldu kendini. Bu sokağı daha sonra uzun süre unutamayacaktı. Sokaktaki az sayıdaki evlerden birinde bir tabela gördü: “Gio vanni Roselli’nin İtalyan Pastanesi”. Bir bardak limonata içmek için içeri girdi. Eczaneyi anımsatan sade tezgâhın arkasındaki boyalı dolabın raflarında yaldızlı etiketleri olan bir kaç şişe ve içinde galeta, çikolata, şekerleme olan cam kavanozlar vardı. İçeride kimse yoktu. Yalnızca pencerenin yanındaki yüksekçe hasır sandalyede oturan gri bir kedi gözlerini kısmış, mırlayarak patileriyle oynuyordu. Derilmiş ahşap bir sepetin yanında kocaman, kırmızı bir yün yumağı akşam güneşinin parlak ışınları altında yerde yatıyordu. Yan odadan belli belirsiz bir ses duyuluyordu. Sanin durdu, kapıdaki çıngırağı çaldı, handiyse seslendi: “Kimse yok mu?” Yan odanın kapısı açıldı an Sanin şaşkınlıktan donup kaldı.