Kassandra, Yunan mitolojisinde Piriam ve Hekuba’nın kızı ve kehanetlerine hiç kimsenin inanmadığı bir kadın kâhin olarak bilinmektedir. Kassandra’nın aşkını kazanmak isteyen Apollon, ona olağanüstü bir kehanet yeteneği bahşediyor; fakat Kassandra onun aşkını reddediyor. Apollon da buna cevap olarak Kassadra’nın doğru kehanetlerini hiç kimsenin ciddiye almamasını sağlıyor. Mitin daha geç varyantlarına göre Kassandra ve onun ikiz kardeşi Helen, henüz çocukken kehanet yeteneğini Apollon mabedi
ndeki kutsal yılanlardan almışlar. Kassandra daha sonra Truva’nı başına felaketler getirecek Paris’i yarışlara katılmak için ilk geldiğinde tanıyor ve Truva’ya, gelecek belaları engellemek için onu öldürmek istiyor. Olaylar başladığında ise, önce Paris’i Helena ile nikâhlanmaktan vazgeçirmek ister. Daha sonra tahta atı Truva’ya sokmamaları için Truvalıları ikna etmeye çalışır fakat yine hiç kimse ona inanmaz. Truva’nın işgal edileceği gece Atina mabedinde saklanmak ister ama Oileus’un oğlu Ayaks tarafından tapınağa sokulmaz ve tecavüze uğrar. Şehrin işgalinden sonra savaş esiri olarak Agamemnon’a verilir ve Agamemnon’la onun kıskanç karısı Klitemnestra tarafından öldürülür.
Antik dönemde, gelecek büyük felaketleri haber veren fakat hiçbir zaman ciddiye alınmayan Kassandra’nın trajik hayatı birçok esere konu olmuştur. Aeshylus’un “Agamemnon”, “Euripides’un “Truvalı Kadınlar”, Lycophron’un “Aleksandra”, Homeros’un “Odesse” adlı eserlerinde Kassandra tipine rastlıyoruz.
… ..
Dünya edebiyatında yakından bilinen Kassandra tipi , Aytmatov tarafından kendine özgü bir yöntemle ele alınmış; mitolojik konuya ve tipe hiç değinilmeden, çağdaş olaylar ve kaderi Kassandra’nınkine benzeyen çağdaş olaylar ve kaderi Kassandra’nın kine benzeyen çağdaş bir kâhin -bilim adamı- tipi ortaya çıkarılmıştır.
Romandaki olaylar, ABD’nin bir şehrinde cereyan etmesine rağmen herhangi somut bir ülke veya somut bir insan tiplemesi söz konusu değildir. Yazar, bütün ülkeleri, bütün insanları ilgilendiren konuları ele alıyor;
insanıyla, hayvanıyla yeryüzündeki bütün canlı varlıkların hayatı için tehlike oluşturan olaylara dikkat çekiyor; bu canlı varlıkların kaderlerinin birbiriyle sıkı bir şekilde bağlantılı olduğunu ve insanların kötü emelleri sonucu ortaya çıkan tehlikelere aynı derecede tepki verdiklerini vurguluyor.Biraz bilim kurgunun, biraz fantastik unsurların da yer aldığı romanın esas kahramanları, uzaydaki eski bir Sovyet araştırma istasyonunda çalışan, fakat zamanı gelince oradan ayrılmayı reddederek istasyonda kalan Rus bilim adamı Andrey Kriltsov (Romanda karşımıza Uzay Rahibi Filofey olarak çıkmaktadır) ve gelecek hakkında bilimsel tahminler yapan Amerikalı bilim adamı (Romanda geçen Fütürolog ismi b undan kaynaklanmaktadır.) Robert Bork’tur. Rus astronot uzaydaki araştırmaları sonucunda, ana rahmindeki embriyoların ilk haftalarda hayata tepki verdiklerini ve şayet bu tepki olumsuzsa annenin alnında beliren sivilce gibi bir işaretle doğmak istemediklerini keşfediyor. … ..
… ..
… .. Teknolojik gücümüz arttıkça hatalarımız, hayasızlığımız, günahlarımız da müthiş derecede artıyor. … ..
… ..
… .. gerçeklerden kaçınarak cesaretsizlik cesaretsizlik gösterdiklerini, problemi derinleştirdiklerinive kendi durumlarını biraz daha kötüleştirdiklerini anlatmak. Gerçeğin korkunç olduğuna, ama ona göz kapamak değil, çare yolları aramak gerektiğine insanları nasıl inandırabilirim acaba?
… ..
… ..
İdealistçesine garip bir soru doğuyor içimde: Acaba, insanlık silahı keşfetmeden ve savaşı tanımadan nasıl gelişebilirdi? İnsan, şimdi olduğu gibi mi olurdu? Medeniyetimiz şimdiki gibi mi olurdu? Ya da dünya çok daha değişik, insanlar başka türlü mü olurdu? Acaba başlangıçtan bu gelişmenin önü kapatılmış? Eğer cevap evet ise o zaman hangi kaçınılmaz sebepten dolayı? Zaten akıo insana Tanrı tarafından verilmedi mi, zekâ biyolojik olmayan bir olay değil mi?
… ..
… .. Bu alanda çalışan hiçbir bilim adamı , sonuçta hayat için evrensel bir tehlike oluşturan bu ölümcül alana girmemek için kendini zorlamamış, kendi gırtlağını sıkmamıştı. Bilim, duygusuzca keşiflerin dâhiyaneliği ile amellerin caniliği arasında cambazlık yapıyordu. Stratejik açıdan isimleri saklı tutulan bu insanlar, önce dünya çapında üne kavuşuyor, zamanla nükleer bombasının babası ilan ediliyor, fakat hayatlarının sonuna doğru unutulmak korkusuyla ıstırap çekiyorlardı.Onların bilimi ise ilerlemeye devam ediyordu. Çünkü bilim adamları için önemkli olan, her şeye rağmen atomun içine dalmak ve fiziki olarak hiçliklerine rağmen insanlara dünya hâkimiyetini ele geçirme imkânı veren o şeytani güce sahip olmaktı. Bu bilimsel fikirlerin fanatizminden kaynaklanan ölüm tehlikesi ve nükleer araştırmacıların keşiflerinin kaçınılmaz sonuçları ise gelecek nesillerin omzuna yüklen iyordu…. ..
… ..
… .. Zaten şüpheli bir amaca hizmet eden bilimnsel bir araştırmanın yönetimini sana vermeleri bu açıdan çok doğaldı. Projenin adı “Cinslerin Embriyolojik Tanzimi”ydi. fakat asıl amaç anonim doğmuş insanlar yetiştirmekti.
Böylesi hiç görülmemişti. Sense koşarak doğanın yolunu kesen b bir haydut gibi, bu işe bulaşmıştın. “X-birey”in, yani anonim (*Anonim, sıfat olarak adı sanı bilinmeyen anlamına gelir. ) ebeveynden anonim insanların yetiştirilmesi senin gizli laboratuvarının esas göreviydi.
“X-birey” terimi senin buluşun değildi, onu her türlü harf kısaltmasını seven parti hamileri düşünmüştü. Çünkü laboratuvarda yetiştirilecek yeni nesil insan tipi, geleceğin ideoloji şövalyeleri olacaktı Asıl amaç da buydu. Partinin üst yönetimi, can çekişen dünya komünist ideolojisini canlandırma ve onarma yolunu bunda görüyordu…. ..
… .. Hiç kimse şu anda çok yakınlarında birilerinin tabiata, tarihe, Tanrı'ya, insanlara ve her şeye karşı bir şeyler planladığını ve bundan sonra dünyanın sanki yeniden yaratılmış gibi değişeceğini aklına bile getirmiyordun…. …
… .. aile, sülale, nesillerin genetik silsilesi anlamının tarihe karışacağı ve kimden doğduğu ve kimi doğurduğu hakkında hiçbir fikri olmayan, aynı anda hem başlangıç, hem son olan kişilerin ortaya çıkacağı zamanı yakınlaştırmak için çalıştığını bilmiyordu. Ailenin görevlerini ise “Devlet Baba” üstlenecekti. … …
… ..
… .. biyolojinin buluşları, insan doğasına ileriye yönelik bir müdahaledir. … .. Gelecekteyse, belki bütün insanlığın suni doğum çerçevesinde yeniden düzenleme olasılığıdır. … …
… .. bilim, gücünün zirvesine ulaşmış. … .. Döllenme ve doğumun sırrı artık idare edilecek … .. … ..
… .. insanın bir tür olarak üretimi … ..
… .. çünkü X-bireyler, yani anonim olarak doğan bu varlıklar, her türlü aile ve nesil bağlarından özgür oldukları için avantajlı olacak ve sonuçta toplum eskimiş ahlak kurallarından kurtulacak. … .. X-bireyler kolektifçilik ve enternasyonallik örneği olacaklar. Onlar Komünist Enternasyonali’nin vurucu gücü olacak ve Batı’ya son politik darbeyi vuracaklar. … ..
… …
… .. Bilimsel deneylerle cinayet arasındaki şu belirsiz sınır nereden geçer, o çizgiyi im gösterebilir. … ..
… .. Adem ve Havva’dan sonra ikinci kez dünyadan anne ve babalar kovuluyordu. … ..
… ..
… .. X- bireylerin üretimi iki aşamalı gerçekleşecekti. Birinci aşamada embriyolar yetiştirilecek ve bu iş tamamıyla benim enstitüme havale edilecekti. … … Bu işin en zor tarafı, laboratuvarda yetiştirilmiş embriyonun kuluçka aracına, yani kendi vücudunu bir yapay embriyonun yetiştirilmesi için -daha basit söylersek dokuz aylık hamilelik için- bizim emrimize veren kadının rahmine yerleştirmekti. Doğumdan sonra ikinci aşamada , şartlı olarak “emzirme-büyütme” olarak adlandırdığımız dönem başlıyordu. … .. … ..
… .. X- bireylerin büyütülmesi ve eğitilmesiyle özel yatılı yurtlar uğraşacaktı. Yetkili merciler X-birey “endüstrisi”ni takriben böyle hayal ediyorlardı. … ..
… ..
… .. Ona göre, belki de anonim doğan çocukları bir meslek, hem de iyi para kazandıran bir meslek olacaktı.
… ..
… .. Böylece çocuk doğurma işinden kurtulan halk kendini tümüyle emeğe ve başka işlere, özellikle kaçınılmaz dünya devrimine adayacaktı. … ..
… ..
… .. “.... .. İnsanların doğa ve Tanrı tarafından belirlenen yöntemlerle mi yoksa şeytanın gösterdiği yöntemle mi çoğalmaları gerektiği sorusu sizce problem değil mi?”
Duvara çarpmış gibi oldum. … ..
… ..
… .. ölümün eşiğine kadar bizi neyin bağladığını sadece kader biliyor… Benim elimde olan bir şey değil bu… …
… .. …
*Kassandra Damgası & Cengiz Aytmatov
Elips Kitaperest Yayınları
Kitabın Özgün adı:
Rusçadan Çeviren: Prof. Dr. Ahmet Pirverdioğlu
5.Basım: Kasım 2013
*Kassandra Damgası - Cengiz Aytmatov Kitap özeti, konusu ve incelemesi
*Kötülüğü engellemek mümkün müdür?
İnsanlığın hızla sürüklendiği yok oluşu, bu kaçınılmaz görünen kaderi engellemek mümkün müdür? Bir uzay
istasyonuna kendini hapsedip kötülüğün alametlerinin peşine düşen bir Rus bilimadamı, yaptığı akıl almaz keşifle
birlikte, dünyada köklü değişimlere yol açmayı umar. Kötülüğün genetik kodlarını çözerken, yolu ünlü bir
fütürologla dramatik bir biçimde kesişir. Usta yazar Cengiz Aytmatov, bilimkurgu öğelerinin ağır bastığı bu romanında, esaslı sorular sorarak, insan kaderinin yönünü inceliyor.
“Gerçek şu ki yeryüzünde biz insanlar dışında bir kötülük kaynağı yok. Ama her bir insan kötülüğün kaynağını
kendisi, kendi ailesi, nesli, milleti, devleti ve biraz daha ileri gidersek ırkı, dini, ideolojisi dışında, yani bir
başkasında arıyor. Ve hayat kötülüklerle sürüp gidiyor. Nihayet, embriyoların hayatı protesto etmesine kadar
geldik. Dur! İleride yol yok!”
… ..
… ..
Uzaydan, Dünyaya Bakış: 1994 yılında yayımlanan Kassandra Damgası, Aytmatov'un roman mekanı olarak Sovyetler Birliği ve Kırgızistan dışına çıktığı ilk romanıdır. Bu manada Aytmatov'un o
zamana kadarki bütün eserlerinden farklı bir tarzda ortaya çıkmış bir romanıdır. Amerikalı bir fütürolog olan
Robert Bork ile Rus bir astronot olan Andrei Filofey'in karşılıklı hikayeleri vardır romanda. Dünyanın kötüye
gidişini, çevre sorunlarını, insanlığın temel meselelerini, savaş ve açlığı kendine dert edinen büyük usta, Yunan
mitolojisindeki Kassandra lanetini sembolize ederek bir modern zaman romanı çıkartmıştır. Yunan mitolojisindeki
bir tip olan Kassandra, lanetlenmiştir ve kehanetleri doğru çıksa bile kimse tarafından dinlenmemektedir. Bu
romanın Kassandra’sı, bir astronot olan Filofey, yani Andrei Kriltsov’dur. Uzaydaki görevinden dönmeyi
reddeden ve orada kalıp kendine uzay rahibi diyen Kriltsov bir şey bulur. Buna göre dünyaya yolladığı ışınların
etkisiyle, “Ana rahmindeki ilk haftalarında insan embriyonu, hayatta kendini bekleyenleri hissetme ve bu kadere
tepki gösterme yeteneğine sahiptir eğer bu tepki olumsuzsa embriyonlar doğuma karşı koyuyorlar.” Hatta anne
adayının alnında sivilce gibi bir işaret, bir damga çıkıyor ortaya. İşte Filofey, Papa’ya yazdığı bir mektupla bunu
bütün dünyaya açıklar ve bu andan sonra dünyada büyük bir kaos çıkar. Filofey ve onun kehanetini destekleyen
Robert Bork bir anda lanetli kişiler ilan edilir. Roman bazı bölümlerde adeta bir Aytmatov, makalesine dönüşüyor.
Onun dünya ve insanlık hakkındaki görüşleri kendisine epeyce yer buluyor. Ömrünün ilk yıllarında elinden çok
çektiği ancak SSCB döneminde açıkça eleştirmediği Stalin’i burada sıkça anar mesela. Hatta onu, Hitler ile aynı
kefeye koyar. Çünkü İkinci Dünya Savaşı’nda iyilik, kötülüğü yenmemiştir maalesef. İki kötünün kapışmasında
Stalin’in tarafı kazanmıştır. Bu iki katil için “Kötülükte kardeşleşen bu iki kişi…” tabirini kullanır ve devam eder:
“Bu anlamda bize çok şey söylemeye muktedir olan Stalinhitler veya tam tersi Hitlerstalin dönemi hala hafızalarda
n silinmemişken elde meşale ile geçmişinin derinliklerinde dolaşarak, ölü simaları aydınlatmaya değer mi?”
Maalesef kötülüğün devam eden bir şey olduğunu ifade ediyor ve “dünyada iyilik az kötülük fazla” diyor.
Kitlelerin linç kültürüne yatkınlığından bahsediyor. Ancak buna rağmen bilim insanlarının gerçeklerden
bahsetmesini, siyasi baskılardan etkilenmemesini, popülizm yerine bilim üretmesini, haktan asla vazgeçmemesini
ifade ediyor. Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel’de oluşturduğu unutulmaz mankurt tiplemesine, bu eserinde
daha evrensel bir tipleme ekleniyor: İskrod yahut iksfert. Kurguda, Sovyetler Birliği döneminde bu tarz çocukların
dünyaya getirilmesinin planlandığı anlatılıyor. Romandaki belli başlı dört karakter bize farklı kişilikleri
sembolize eder. Buna göre ABD Başkan adayı Oliver Ordok, acımasız ve yalancı politikacı tipidir. Hatta Ordok,
Macar asıllıdır ve Macarcada ordog, şeytan demektir. Siyasi ihtirası ve koltuk elde etmek için hiçbir ahlaki değeri
olmayan bir politikacı tipidir ve dünyada bunlardan fazlasıyla vardır. Robert Bork tiplemesi, gerçekçi, dürüst bir
bilim insanı profili olarak resmedilmiş. Dünyanın geleceğiyle ilgili endişeler duyar, yalan, dolan bilmeyen bir
karakter. Ordok’un danışmanlarından biriyken ondaki tehlikeyi gören ve değişime tabi olan Anthony Younger’de
ise yazar, geleceğe dair halen bir umut taşıdığını işaret ediyor çünkü bu genç adam işin peşini bırakmayacaktır.
Andrei Kriltsov’un kişişsel serüvenin romanın sonlarına doğru okuyabiliyoruz. Krilt, kapı önündeki küçük
merdiven demekmiş. Çünkü onu bir yetimhanenin kapısının önündeki merdivende bulmuşlar. İkinci Dünya savaşı
zamanında, kuvvetle muhtemel Nazi askerlerinden birinin yasak aşk yahut tecavüzü ile dünyaya gelmiş olan bu
bebek, annesi tarafından yetimhaneye bırakılır. Aslında, yıllar sonra üzerinde çalışacakları iksfertlerden çok önce
bizzat kendisi devlet çocuğudur. Yani, ana, baba, akraba… Hiçbir şeyi yoktur. Onun uzayda olması, dünyayı
yukarıdan görmesi, önemlidir zira böylece ona çok geniş bir bakış açısı kazandırıyor. Meselelere de böyle
bakabiliyor. Romanın sonuna doğru Kriltsov’un yeniden insanlığını kazanması bir aşk duygusu üzerinden oluyor.
Runa adlı bir kadın mahkûma duyduğu aşkla beraber, yeniden insanlıkla bağlantısını kurmuş ve devlet baskılı
bilimin ölümcül kimliğini bir tarafa bırakmış oluyor. Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel’de başladığı uzay konusunu
daha da genişletiyor. Çünkü Aytmatov, hayatı sadece insan değil bütün tabiat olarak gören, insanlığı ise sadece
dünya değil uzay anlamında düşünen bir yazardır. Romandaki temel meselelerden birisi de dünyaya gelen insanlar.
Evet, dünyaya bir çocuk getirmek önemli ama nasıl bir dünyaya? İşte bununla alakalı çetrefilli bir konu var
işleyişte. Aytmatov’un klasik hikayelerinden farklı bir çizgisi olduğunu söylemiştim. Tarzı çok değişik. Ancak
burada da yine insanların yanı sıra hayvanları da kullanıyor; mesela intihar eden balinalar motifini kullanıyor,
hatta bir baykuş da kullanıyor. Hemen her eserinde bahsettiği, kader kısmına yine değiniyor; tabiattan bahsediyor
ve dünyayı bir bütün olarak değerlendiriliyor. Acıların, kötülüklerin dünyanın genelinde olduğunu ifade ediyor.
Bir not da çeviri için söylemek lazım, roman çevirisi sanıldığı kadar kolay bir şey değildir. Çevrilecek dili bilmek
tek başına bir şey ifade etmez. Roman dilini de bilmek lazım. Bu anlamda Refik Özdek’in bizzat bir romancı
olması da onun çevirilerini başarılı hale getirmişti. Kassandra Damgası ise onun bir çevirisi değil. “Ağzımın
dersini versin” gibi tuhaf cümleler var, tabii yerine tabi kullanılıyor roman boyunca. Keza “Kendilerini intihar
ediyorlar” gibi bir fecaat de çıkıyor karşımıza. Ezcümle, hem trajik hem fantastik, bu defa bozkırın, dağların
değil şehirlerin ve modern hayatın olduğu bir roman Kassandra Damgası. Ama Aytmatov’un yine damgasını
vurduğu bir anlatı elbette…
*Kassandra (Grekçe: Κασσάνδρα), Troya Kralı Priamos ve Hekabe'nin en güzel olduğu rivayet edilen kızıdır. Kassandra aynı zamanda Yunan mitolojisinin bir kahramanıdır. Savaşı yaşamış ve savaşta ağabeyi Hektor'u ve sözlülerini kaybetmiştir. Troya atı'nın getireceği tehlikeden dolayı çevresini uyarmaya çalışmıştır, ancak dinleyeni olmamıştır.
Kassandra'nın en büyük arzusu geleceği bilmek ve rahibe olmaktı. Tanrı Apollon (diğer bilinen adıyla Phoibos) görür görmez bu güzel kızı arzuladı ve ona bir teklif sundu; Kassandra onunla
birlikte olursa ona geleceği görme yeteneği verecekti.
Kassandra bu teklifi kabul etti. Apollon, Kasandra'nın ağzına tükürdü ve Kasandra geleceği görme yeteneğine
sahip oldu. Ama Apollon ile birlikte olmadı. Bakire bir rahibe olma isteği Apollon'a verdiği sözden daha ağır
basmıştı. Bir rivayete göre de aslında en başından beri Apollon ile birlikte olmaya niyeti yoktu, sadece geleceği
görme yeteneği almak için Apollon'u kandırmıştı.
Apollon bu duruma çok sinirlendi ve Kassandra'yı lanetledi. Lanete göre; Kassandra geleceği görecek ama kimseyi
buna inandıramayacaktı. Ve asıl ağır darbe; asla rahibe olamayacaktı. Tam tersine bir kadın olarak aşağılanacaktı.
Gerçekten de öyle oldu. Truva Savaşı'nı ve savaşın sonucunu görmesine rağmen kimseyi gördüğü şeylerin yaşanacağına inandıramadı. Çaresizlikle
savaşın başlamasını ve olaylarını izlemek zorunda kaldı. Aias denilen bir Yunan askeri tarafından Truva
Savaşı'ndan hemen sonra Athena'nın tapınağında kendisine tecavüz edildi. Daha sonra da Agamemnon'un savaş esiri olarak Sparta'ya gider. Ancak Agamemnon'un kıskanç karısı Clytemnestra tarafından öldürülür.
Psikolojide, geleceğe dair başkalarını uyarmasına ve doğruları söylemesine rağmen kimseyi kendine
inandıramama durumuna Kassandra Kompleksi ismi verilmektedir.
Christa Wolf Kassandra'yı önemli ve dünyaca ünlü bir eserinde ön plana çıkarmıştır.
*Faust adlı şiirsel oyun, ünlü Alman hezarfeni, oyun yazarı Johann Wolfgang von Goethe'nin (1749-1832) dünya klasikleri arasında önemli bir yer tutan eserdir. Faust, Goethe'nin butün eserlerinin bir birleşimi olarak kabul edilir. Almanca "yumruk" anlamı ile birlikte "Goethe'nin Yumruğu" olması aslında bu eserin zamanın romantik edebiyatçılarında bir tür "şok" etkisi yaratacağının
öngörüşüdür. Zaten gerçekte de romantizmden klasisizme geçişi sağlayan eser olmuştur.
Faust, Goethe'nin neredeyse tüm yaşamı boyunca yazarak tamamladığı bir yapıttır. Urfaust adıyla on sekiz yaşında başladığı
oyunu, 1806de Faust I ve 1832de Faust II adıyla iki büyük bölüm halinde yazarak seksen üç yaşında ölümünden kısa bir süre önce
bitirebilmiştir.
Goethe, Faust'un konusunu çok eski bir öyküden almıştır. Şeytan'la anlaşma teması önceki yüzyıllarda da birçok öyküye ve oyuna konu olmuştur. Goethe'den önce birçok yazar tarafından defalarca işlenmiş bir konu olan Faust, daha önce de usta bir İngiliz yazarı olan
Christopher Marlowe (1564-1593) tarafından Doktor Faustus adıyla işlenmiştir. Aynı konudan hareket etmelerine karşın iki oyunun olay örgüsü çok farklı biçimde gelişir ve
son
uçlanır. Marlowe, Faust'u şeytanla girdiği anlaşmayı kaybeden biri olarak ele almıştır. Oysa Goethe Faust karakterini Şeytan Mefistofeles'e yenilmeyen bir insan olarak incelemiştir. Goethe, Faust'unda evrensel bir insan tragedyası ortaya koymuştur.
Goethe'nin Faust I eseri bir oyun şeklinde görülmekle beraber çok derin ve karmaşık içeriği dolayısıyla genellikle
okumak için hazırlandığı ve sahnelenme istenmediği kabul edilebilir. Buna rağmen, Goethe'nin Faust'u içeriğinin
çok zengin felsefi derinliği nedeniyle pek çok farklı yorumla yüzlerce kez yeniden incelenmiş, dünyanın birçok
ülkelerinde çok farklı yorumlarla sahnelenmiştir.
Faust'un ilk bölümü ya da Faust I olarak bilinen “Faust. Eine Tragödie”, Johann Wolfgang von Goethe'nin 1808
yılında yayımladığı bir trajedisidir. Alman Edebiyatı ve Faust geleneğinin en önemli ve çok alıntılamalı
eserlerinden biridir. Drama, birçok kez tarihi Doktor Faustus hikâyelerini oluşturan diğer yazarlar tarafından ele
alınmakta ve bu hikâyeleri, insanlığın temsili konusunda Faust II' de genişletmektedir.
Konu:
Olay, tarihi Faust'un yaşadığı dönemleri, yani Orta Çağ'dan Yeni Çağa geçiş dönemini kapsamaktadır. Bugünkü Almanya'da, Leipzig ya da Harz bölgesinde geçmektedir.
Oyunun baş kahramanı Faust, felsefeyi, tıbbı, doğa bilimlerini, teolojiyi araştırmış, gençlik ve olgunluk çağını
yeryüzünün sırlarını çözmek için tüketmiştir. Yeni Çağ'ın başlarında tarihi Faust (1480–1538) gibi itibarlı bir araştırmacı ve öğretmen olan Heinrich Faust,
hayatının bilançosunu çıkarır ve oldukça sarsıcı bir sonuçla karşı karşıya kalır: Bir bilim adamı olarak derin bir araştırmadan ve gerekli çıkarımlardan yoksun kaldığını ve hayatını dolu bir şekilde yaşamayı
beceremediğini anlar. Bu ikilem arasında sıkışıp kalırken, memnuniyetsizlik ve huzursuzluktan kendini kurtarmayı
başarırsa, ruhunu şeytana satacağına dair ona söz verir. Faust'u tekrar hayata bağlayacağına, kendisinin, yani Faust'un beşeri zevk ve hazlarda anlam bulacağına dair bir antlaşmaya varırlar, şeytan Faust'u gençleştirerek dünyayı gezmek üzere onu yanında götürür. Ve Gretchen olarak adlandırılan genç Margarete ile olan aşkı için Faust'a yardım eder. Faust'un bu arayışı Şeytan'ı (Mefistofeles) rahatsız etmektedir. Çünkü pek çok insanı felaketlerle yok etmesine, pek çok insanı dünyasal hazlarla uçuruma
düşürmesine karşın, yeryüzündeki Faust adındaki doktor, akıl ve bilgi ile kendisine direnmektedir. Tanrı'dan
Faust'u doğru yoldan çıkarmak için izin isteyen Mefistofeles, onun bunalımlar içinde olduğu bir gece karşısına çıkar ve
Faust'a dünya hazlarını vadeder. Bir iddiaya girerler. Mefistofeles, onun bilgi hastalığından kalbini kurtaracak,
yaşatacağı en güzel hazlar karşısında Faust "Dur ey zaman, ne güzelsin!" diyecek olursa iddiayı Mefistofeles kazanmış olacaktır. Mefistofeles, Faust'u gençleştirir ve ona aşk duygusunu tattırır. Faust, bu duyguyu sadece Gretchen adlı genç bir kızdan çok ötede Helene idealine kadar hissedecek, ama her şeye
karşın Mefistofeles'e beklediği cevabı vermemekte direnecektir.
Oluşum tarihi
Urfaust
Faust Bir Fragman
Faust Bir Trajedi
Figürler
Dr. Faust Hikâyeleri
Rönesans ve Barok
1750 yılından bu yana
20. yüzyıl
Faust Serileri İle İlgili Eserler
*Aziz Bartalmay Yortusu Kıyımı - Vikipedi
*Aziz Bartalmay Yortusu Kıyımı (Fransızca: Massacre de la Saint-Barthélemy), 1572 yılında Fransız Din Savaşları sırasında Huguenotlar (Fransız Kalvinist Protestanlar) yönelik yaşanan suikastlar ve Katolik çetelerin büyük çaplı katliam dalgasıydı. Geleneksel olarak, Kral IX. Charles'ın annesi Kraliçe Catherine de' Medici tarafından kışkırtıldığına inanılan katliam, kralın kız kardeşi Margaret ve Navarra Kralı IV. Henri'nin düğününden birkaç gün sonra yaşanmıştır. En zengin ve tanınmış Huguenotların çoğu düğüne katılmak için büyük ölçüde Katolik Paris'te toplanmıştı.
Katliam, 23-24 Ağustos 1572 gecesinde (Aziz Bartalmay Yortusu arifesi), Huguenotlar'ın askeri ve siyasi lideri Amiral Gaspard de Coligny'e suikast girişiminden iki gün sonra başladı. Fransa Kralı, bir grup Huguenot liderinin öldürülmesini ve sonrasında Paris'e yayılan katliamı emretti. Birkaç hafta süren katliam, diğer kent merkezlerine ve kırlara doğru genişledi. Fransa genelinde ölü sayısı için bugünün tahminleri 5.000 ila 30.000 arasında değişmektedir.
Katliam, Fransız Din Savaşları'nda da bir dönüm noktası oldu. Huguenot siyasi hareketi, önde gelen aristokrat liderlerinin birçoğunun kaybedilmesinin yanı sıra tabandan gelen pek çok yeniden dönüşüm nedeniyle sakat kaldı. Kalanlar giderek daha radikalleşti. Hiçbir şekilde benzersiz olmasa da, "yüzyılın dini katliamlarının en kötüsüydü". Avrupa çapında, "Protestan zihinlerinde Katolikliğin kanlı ve hain bir din olduğuna dair silinmez bir inanç basıldı".
Geçmiş:
Aziz Bartholomew Günü Katliamı, bir dizi olayın doruk noktasıydı:
8 Ağustos 1570'te üçüncü din savaşına son veren Saint-Germain-en-Laye'nin barışı.
18 Ağustos 1572'de III. Henry ve Margaret arasındaki evlilik.
22 Ağustos 1572'de Amiral de Coligny'nin başarısız suikastı.
Kabul edilemez bir barış ve kabul edilemez bir evlilik
Saint-Germain'in barışı, Katolikler ve Protestanlar arasındaki üç yıllık korkunç iç savaşa son verdi. Ancak bu barış, daha uzlaşmaz Katoliklerin kabul etmeyi reddettiği için güvencesizdi. Guise ailesi (güçlü Katolik) Fransız mahkemesinde lehine değildi; Huguenot lideri Amiral II. Gaspard de Coligny, Eylül 1571'de kralın konseyine yeniden kabul edildi. Sadık Katolikler Protestanların mahkemeye geri dönmesiyle şoke oldular, ancak kraliçe anne Catherine de' Medici ve oğlu IX. Charles, krallığın mali zorluklarının ve Huguenotların güçlü savunma pozisyonunun bilincinde oldukları için barış ve Coligny'yi desteklemelerinde pratikti: La Rochelle, La Charité-sur-Loire, konyak ve Montauban'ın müstahkem kasabalarını kontrol ettiler.
İki dini parti arasındaki barışı pekiştirmek için Catherine, kızı Margaret'i Protestan, Huguenot lideri Kraliçe Jeanne d'Albret'in oğlu Navarre Henry (gelecekteki Kral IV. Henry) ile evlenmeyi planladı. Kraliyet evliliği 18 Ağustos 1572 için düzenlendi. Gelenekçi Katolikler veya Papa tarafından kabul edilmedi. Hem Papa hem de İspanya Kralı II. Felipe, Catherine'in Huguenot politikasını da şiddetle kınadı.
*Amiens'de 1529 yılında doğan Huguenot ressamı François Dubois tarafından yapılmış resim. Dubois katliama tanık olmamasına rağmen, Amiral Coligny'nin cesedini sağdaki arka pencereden sarkarken resmetmiştir. Sol arkada, Catherine de' Medici'nin bir yığın cesedi incelemek için Louvre kalesinden çıktışı gösterilmiştir.[1]
*Aleksei Fyodorovich Losev (Russian: Алексе́й Фёдорович Ло́сев; 22 September 1893 – 24 May 1988) was a Soviet and Russian philosopher, philologist and culturologist, one of the most prominent figures in Russian philosophical and religious thought of the 20th century.[1]
Early life
Career
Conflict with Communism
Post-arrest career
Controversies
Works
*Losev, Aleksey Fyodoroviç - wiki7.org
*Alexei Fedorovich Losev ( Andronik manastırında ; 10 Eylül (22), 1893 , Novocherkassk - 24 Mayıs 1988 , Moskova ) - Rus Sovyet filozofu , antik dönem bilgini , filolog , çevirmen , yazar , Sovyet kültürünün önde gelen şahsiyeti . Profesör, Filoloji Doktoru ( 1943 ), Moskova Devlet Pedagoji Enstitüsü'nde 40 yılı aşkın bir süre ders verdi . Dünyadaki Ortodoks keşiş.


Cengiz Aytmatov, önceki eserlerinde İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türk Cumhuriyetlerinden, Sovyet bayrağı altında savaşa katılmak zorunda kalan yetişkin erkeklerin cephede ve geride bıraktıkları ailelerinin kıtlık ve yokluk yanında ağır tabiat şartları altındaki yaşamları, ülkelerinin az gelişmişlikleri aktarılırken; bu romanında insan ve insanlığın içinde bulunduğu sosyal yapıyı, çevreye verilen zararların giderek insan neslinin de sonunu hazırlamakta olduğunu anlatıyor. Kitabın Son Söz bölümünde yer alan bilgiler ise tarihe ışık tutan özelliğiyle değerli kazanmakta…
YanıtlaSilYazar, insan olmanın yüklediği sorumluluklara ve bu konudaki umursamazlığın geldiği ürkütücü boyutlara göz yumulması karşısında ; “ne olacak bu dünyanın hali…. “ demek isterken:
YanıtlaSil*“Hayatı mükemmelleştirmek ve ahenk yaratmak … .. “ anlayışı ve bunu başarmaktan uzak noktada olunduğunu,
*İnsana verilen yetenekler ve sorumluluklar karşılaştırıldığında; şahit olunan kötülükler ve ahlaksızlıkları….
*Çoğunluğu oluşturmasa da azımsanmayacak sosyal yapıların, iklim krizi başta olmak üzere, dünyanın geleceği, yaratılış ve yaratıcı karşısındaki durumunu bir vaiz gibi sorgulaması…
*Felsefi açıklamalarla vermek istediği gizemli mesajları…
*Kozmik adalet vb. kavramlarla ilgi çekici açıklamaları ile sürükleyiciliği canlı tutmakta…
Romanın adı “Embriyonun Sezgileri” de olabilirdi.
YanıtlaSil“Embriyoların kendilerine ait geleceğin kötülüklerini hissetmesi ve geleceğin dünyasında yaşamak istememeleri” fantastik ve faraziyelere dayalı bir bakış olarak yorumlanabilir… "Son Bölüm" de bu konuya açıklık getiriliyor.
Yazarın inançlara bakış açısı; Sovyetler dönemindeki söylemleri akıllara getirse de eleştirileri de anlamlı. Eserin sonlarına gelindiğin konuya açıklık getirilmekte…
YanıtlaSil*İnanç gruplarının, kendilerini ifade ederken, gerçeğin sadece kendi tekellerinde olduğu anlayışına yaptığı göndermeler,
*İnsanları ikna edici yöntemler yerine, farklı düşüncelere kibir, nefret ve şiddet yansıtan tutumlarına yapılan eleştiriler ….
*Bütün bunları sorgularken; insanlığın iyilik ve güzelliğe giden yolculuğu…,
*Topluluklardaki faklılıkları öne çıkaran rekabet yerine, işbirliğini öngören arayış …
*İnsanların ve toplumların inançlar konusundaki duyarlılığı ve provakasyonlara ne kadar açık olunduğu….
*Toplulukların, “ifrat-tefrit” kavramını doğrularcasına; bir uçtan öteki uca kolayca savrulabileceğine dikkat çekiyor.
Yazar, hayatın gerçeklerini anlatırken:
YanıtlaSil*Kullandığı mekanı ve insan davranışlarını, yüksek tansiyonu, sesleri, renkleri, toplum hareketlerini; okuyucusunu o anı paylaşmaya iten bir ruh haline sokmayı başarıyor.
*Okurken nabzınız yükselebilir….
*Nabzınız aniden yükseldiğinde, her ne yapmaktaysanız durun!
*Kendi kendinizi “sakin” olmaya davet edin, derin nefes alın, mümkünse bir iki yudum soğuk su için,
* “Bekleyin”....
*Olaylara, dışarıdan bakmayı düşünün….
*Sakinleştiğinizi, nabzınızın düştüğünü fark ettiğinizde; ne yapmanız gerektiğini karar verebileceğinizi unutmayın…
*Sık olmasa bile, beklemediğiniz bir yerden darbe yemeye hazır olmalısınız, bunu da hayatın bir parçası kabul edin…
*Doğruluğuna inanılan gerçekleri ifade etmenin tek başına yeterli olmayacağı; doğrunun, doğru zamanda, doğru kişilere, doğru kelimelerle ifade edilmesi gerektiğini anlatıyor
Kitabın ortasından bir cümle paylaşmak gerekirse: Aytmatov şöyle diyor: “Teknolojik gücümüz arttıkça hatalarımız, hayasızlığımız, günahlarımız da müthiş derecede artıyor. (s. 130)
YanıtlaSilÖnceki eserleri ile birlikte Cengiz Aytmatov, bu eseri ile de; geldiği yeri … .. ve de, “Rahmetle yad edilmeyi…” hak ediyor.
YanıtlaSil