29 Aralık 2025 Pazartesi

Nana*


 

Saatler dokuzu gösterirken, Varietes Tiyatrosu’nun salonu henüz dolmamıştı. Balkon ve sahne önlerinde, yarı kısık avizenin yaydığı ışıkta, nar çiçeği rengi kadife koltukların arasında gözden kaybolmuş birkaç kişi duruyordu. Perdenin büyük kırmızı lekesi karanlıktaydı; sahneden ufacık bir ses bile gelmiyordu; sahne ışıkları sönmüş, müzisyenlerin sehpaları dağıtılmıştı. Sadece yukarıda, üçüncü balkonda, tavanın kubbesinin etrafındaki çıplak kadın ve çocuk resimleri; havagazı fenerinin ışığıyla yeşermiş bir gökyüzünde uçuşuyor, ara vermeden gelen seslerin uğultularında bağrışmalar, gülüşmeler işitiliyor; Yaldızlı çerçeveli, değirmi, geniş pencere boşluklarının altında, kasketli, başlıklı kafalar sıralanıyordu. Kim zaman, elinde kuponlarla yer gösterici bir kadın görünüyor, önündeki fraklı bir adamla kasılarak yürüyen ince bir kadını telaşla itiyor, onları yerlerine oturtuyordu; oturanlar, ağır bakışlarla çevrelerine bakınıyordu.

Sahnelerin önünde iki genç belirdi. Ayakta durup bakındılar. Daha yaşlı, ince kara bıyıklı uzunca boyluca olan:

“Sana demiştim, Hector!” diye bağırdı. “Epey erken geldik. Bıraksaydın da puromu içseydim.”

Yer gösterici kadın yine geçiyordu; teklifsiz bir tavırla:

“O! Bay Fauchery” dedi. “Yarım saatten önce başlamaz oyun.”

Zayıf, uzun yüzünü asan Hector:

“Peki ama neden saat dokuzda başlayacağını duyuruyorlar?” diye mırıldandı. “Bu sabah, oyunda oynayan Clarisse, saat tam sekizde başlayacağına yemin etmişti.”

Bir süre sustular, başlarını kaldırıp locaların karanlığını araştıran gözlerle baktılar. Ama locaları kaplayan yeşil kâğıt, onları daha çok karartıyordu. Aşağıda, galerinin altındaki yerkatı locaları hayli karanlıktı. Balkon localarındaysa sadece şişman bir kadın duruyordu; locanın önündeki kadife kaplı parmaklığa yaslanmıştı. Sağda ve solda, yüksek kolonların arasındaki, uzun saçaklı kumaş kaplı ön loca boştu. Filizî yeşille canlandırılmış beyaz ve yaldızlı salon, büyük kristal avizenin kısılı alevleri altında,

4 Gün 3 Gece*


 

… ..

Sevda ve Sedat üniversite yıllarından beri birlikteydiler. Diplomalarını alır almaz evlenmişler, yüksek lisans yapmaya yurt dışına gitmişler, yıllar önce evlat kaybetmenin acısını birlikte göğüslemişler, pek çok çifti ayırabilen o büyük acı, onların birbirlerine olan sevgi ve anlayışlarını perçinlemişti. Karşılıklı itimatları tamdı ama her ikisinin de elbette bam telleri vardı ve birbirlerinin bam tellerine dokunmamaya itina gösterirlerdi. Bu yüzden Sevda neredeyse on güne yakın bir ayrılıktan sonra kocasını bir tartışmayla karşılamayı hiç istemiyordu!

Sedat milletvekilliğine adaylığını koyduğundan beri evlerinde, on yıl öncesine kadar gül gibi geçinen karı-koca evlerinde, birbirlerini onca incitmemeye dikkatlerine rağmen, sırf siyaset yüzünden atışır olmuşlardı.

Ama öyle bir an gelmişti ki artık, genel manzarayı yüksekten bakamayan biri nasıl göremezse; neresinden bakılsa görmezden gelinemeyecek ortamda, Sedat hak vermişti karısına.

İstanbul’da bir şirketten gelen, gizli tutulmasına dikkat ettiği iş teklifine sıcak bakmıştı. İmzayı dönüşündeki istifa sonrası atacaktı elbette ama duyulacak diye de ödü kopuyordu… Hele muhalefetten birinin kulağına gidecek olsa, mazallah!

Sevda işi kabule kocasını yüreklendirmek için elinden geleni yapmıştı. ama yolculuğa çıkmadan bir gün önce Sedat yine tereddütlere düşmüştü. Eğer sürüden ayrılmaktan korkuyorum  ya da gemiyi batarken kaçmayı kendime yediremiyorum, dese, anlayışla karşılamaya çalışırdı ama neymiş, daha önce hiç özel sektörde çalışmadığından özel sektörün şartlarına, temposuna uyum sağlayabilir miymiş?

Lafa bak hele, sen sabahlara kadar süren oturumlara ayak uydurdun!

Neredeyse emeklilikleri yaklaşırken (yok artık, henüz ne emekliliği?) alıştıkları hayatı, eşlerini dostlarını bırakmak zor olmayacak mıymış?

Bu zor bırakılacak eş dost arasında Sevda’nın kafasına kocasıyla aynı komisyonda çalışan o pek

Vişne Bahçesi*



 Kitabın arka kapak tanıtımı: Rusya’da 19. yüzyılın ortalarında toprak köleliği kaldırılmış, burjuvazi yükselişe geçmiştir. Vine Bahçesi ülkede değişen toplumsal, politik ve ekonomik düzenin gerçekliğiyle yüzleşemeyen aristokrat bir ailenin dokunaklı portresidir. İçinde büyük bir vişne bahçesinin bulunduğu aile çiftliğinin borçlar nedeniyle satılması sözkonusudur. Çiftlik sahiplerinin çocukluk anılarıyla birlikte, vişlne bahçeleri de geçmişte kalmıştır artık. Yeni düzen karşısında kararlı davranıp mülklerini ellerinde tutmaktan acizdirler. Vişne bahçesi, 1904 yılında Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Stanislavski tarafından sahneye kondu.

Çehov yapıtının “komedi, hatta yer yer fars” olduğunu vurgulasa da, Stanislavski oyunu “trajedi” olarak ele almakta ısrar etmişti.

Stanislavski o güne dek aşırı duygusal olan Rus tiyatrosuna doğal ve gösterişten uzak bir anlatım geliştirmesiyle ünlenmiş olsa da, Çehov’un kendi oyunları için istediği yalınlığı yakalayamamıştı.


  1. Perde

Çocukların yatak odası olarak kullanılmış olduğu için hâlâ bu adı taşıyan bir oda. Birkaç kapı vardır. Bunlardan biri Anya’nın odasına açılır. Şafaktan az önce. Güneş doğmak üzeredir. Mayıs. Vişne ağaçları çiçek açmaya başlamıştır. Fakat dışarıda hava soğuktur, bahçede sabah ayazı vardır. 

Odanın penceresi kapalıdır. 

(Dunyaşa elinde mumla, Lopahin bir kitapla girerler.)


LOPAHİN: 

Tren geldi, çok şükür. Saat kaç?

Kassandra Damgası*


 

Kassandra, Yunan mitolojisinde Piriam ve Hekuba’nın kızı ve kehanetlerine  hiç kimsenin inanmadığı bir kadın kâhin olarak bilinmektedir. Kassandra’nın aşkını kazanmak isteyen Apollon, ona olağanüstü bir kehanet yeteneği bahşediyor; fakat Kassandra onun aşkını reddediyor. Apollon da buna cevap olarak Kassadra’nın doğru kehanetlerini hiç kimsenin ciddiye almamasını sağlıyor. Mitin daha geç varyantlarına göre Kassandra ve onun ikiz kardeşi Helen, henüz çocukken kehanet yeteneğini Apollon mabedi

ndeki kutsal yılanlardan almışlar. Kassandra daha sonra Truva’nı başına felaketler getirecek Paris’i yarışlara katılmak için ilk geldiğinde tanıyor ve Truva’ya, gelecek belaları engellemek için onu öldürmek istiyor. Olaylar başladığında  ise, önce Paris’i Helena ile nikâhlanmaktan vazgeçirmek ister.  Daha sonra tahta atı Truva’ya sokmamaları için Truvalıları ikna etmeye çalışır fakat yine hiç kimse ona inanmaz. Truva’nın işgal edileceği gece Atina mabedinde saklanmak ister ama Oileus’un oğlu Ayaks tarafından tapınağa sokulmaz ve tecavüze uğrar. Şehrin işgalinden sonra savaş esiri olarak Agamemnon’a verilir ve Agamemnon’la onun kıskanç karısı Klitemnestra tarafından öldürülür.

Antik dönemde, gelecek büyük felaketleri haber veren fakat hiçbir zaman ciddiye alınmayan Kassandra’nın trajik hayatı birçok esere konu olmuştur. Aeshylus’un “Agamemnon”, “Euripides’un “Truvalı Kadınlar”, Lycophron’un “Aleksandra”, Homeros’un “Odesse” adlı eserlerinde Kassandra tipine rastlıyoruz.

… ..

Dünya edebiyatında yakından bilinen Kassandra tipi , Aytmatov tarafından kendine özgü bir yöntemle ele alınmış; mitolojik konuya ve tipe hiç değinilmeden, çağdaş olaylar ve kaderi Kassandra’nınkine benzeyen çağdaş olaylar ve kaderi Kassandra’nın kine benzeyen çağdaş bir kâhin -bilim adamı- tipi ortaya çıkarılmıştır. 

Romandaki olaylar, ABD’nin bir şehrinde cereyan  etmesine rağmen herhangi somut bir ülke veya somut bir insan tiplemesi söz konusu değildir. Yazar, bütün ülkeleri, bütün insanları ilgilendiren konuları ele alıyor;

23 Aralık 2025 Salı

Devletin Cebinden*


 

2001 Şubat ekonomik krizi patladığında, Hürriyet gazetesinin Ankara bürosuna ekonomi muhabiriydim.

Kamu borç stokunun çevrilememesi, görev zararları sorunları ile çok sayıda banka içinin sahipleri tarafından boşaltılmasıyla içiçe geçmiş likidite krizinin tahribatı henüz sürmekteydi.

1 Şubat 2001’de yaşanan “Anayasa Kitapçığı fırlatma” olayı (*Anayasa kitapçığı fırlatma” olayının bir sebep değil sonuç olduğunu vurgulamak zorunlu. Daha önce yürürlüğe konulan IMF programındaki sorunlar, bankacılık sistemindeki zayıflıklar, kamu bankalarının görev zararları, FED faizleri, petrol fiyatları gibi birçok etkenin birlikte değerlendirilmesi gereken süreçtir.) çoktandır kırılganlaşmış dengeleri alt üst etti. 

Gecelik faizlerin görülmemiş oranlara tırmandığı, ödemeler dengesinin kilitlenme noktasına geldiği bu krizde, toparlanmaya çalışan bankacılık sistemi büyük hasar aldı.

Art arda yaşanan iki kriz, Türkiye’deki ekonomi yönetimi ve icraatı açısından olağanüstü bir süreci inşa etti.

Bu sürecin tamamını; değil gün gün, neredeyse saat saat izleyen gazetecilerden biriyim. Kâh eski Başbakanlık binasının merdivenlerinde kâh TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu salonunda.

Bir sabah Hazine Müsteşarlığı’na koştuysak, öğleden sonra Merkez Bankası önündeydik. Elimizde teypler, not defterleri ile eğer bir binanın önünde ya da toplantı salonunda değilsek, gazetenin takip araçlarındaydık.

Böylesi bir döneme özgü süratli gelişmeleri, haber sağnağını; atlamadan, hatasız, olabildiğince ayrıntılı hazırlayıp (çünkü, bazı gazete sahipleri kamu ihalelerine heves eder hale gelse de basın kuruluşları arasında halen rekabet vardı) dijital yayıncılık henüz emekleme dönemindeydi, matbaada basılan gazeteler ağırlıktaydı, biz de haberleri baskılara yetiştirmekle yükümlüydük.

Kalabalık ve sorgulayıcı IMF heyetlerinin baş döndüren trafiği, Başbakan Bülent Ecevit başkanlığında - saatlerce devam eden- “Liderler Zirvesi”, gün ağarıncaya dek süren Meclis’teki yasa

22 Aralık 2025 Pazartesi

Vanya Dayı*



Taşra kulüplerinin konser sahnesine benzeyen bir yer. Uzun favorili, bıyıksız biri olan Niyuhin’in sırtında eski mi eski bir frak vardır. Adam kurumlu bir tavırla içeri girer, eğilerek selam verir, yeleğini düzeltir.


Sayın baylar… Eh, hadi usulüne uyalım…  Sayın baylar! (Favorilerini sıvazlar) Benim burada hayırlı amaçlı, herkesi ilgilendiren bir konu üzerine konferans vermem için karıma başvurulmuş. Ben de hemen kabul ettim. Niçin etmeyeyim ki? Gerçi profesör falan değilim, bilimsel bir unvanım da yok, buna karşın otuz yıldır, hiç durmaksızın, hatta diyebilirim ki, kendi sağlığıma zarar vererek, bilimsel konularda çalışmalar yapıyorum, sürekli kafa patlatıyorum hatta tahmin edebiliyor musunuz, bilimsel yazılar bile yazıyorum. Buna pek bilimsel demeyelim de onun gibi bir şey işte… Yeri gelmişken belirteyim, bugün “Bazı Böceklerin Zararları” başlıklı önemli bir yazı yazdım. Yazımın özellikle tahtakurularıyla ilgili bölümünü kızlarım müthiş beğendi Yazdıklarımı kendim okuduktan sonra yırtıp attım. Nedenine gelince, günümüzde pire tozu kullanmaksızın hiçbir yararı yok böyle yazıların Bizim evde tahtakuruları kuyruklu piyanonun tuşları arasında cirit atıyor, böyle bir piyanodan çıkan müziğin güzelliğini varın siz düşünün! Bugünkü konuşmamın konusu türünün insanoğluna verdiği zarardır. Kendim de sigara içerim, ancak karım sigaranın zararlarını anlatmamı istediğine göre  demek oluyor ki, onun istediğine karşı çıkamam gerekir. Emir yüksekten gelmiştir. Komun tütünmüş, şuymuş buymuş, benim için kesinlikle fark etmez. Size gelince, sayın bayanlar… baylar, hepinize tavsiyem, konuşmamı bütün dikkatinizle dinlemenizdir; aksi takdirde başınıza olmadık belalar gelebilir. Ancak ciddi ve bilimsel bir konuyu dinlemekten korkuyorsanız, yani aranızda bundan hoşlanmayanlar çıkarsa, beni dinlemesin, şapkasını kaptığı gibi buradan çekip gitsin.

10 Aralık 2025 Çarşamba

Mahur Beste*


 

İki Uyku Arasındaki Düşünceler

Behçet Beyefendi, merhum zevcesi Atiye Hanımefendi’nin bundan otuz beş sene evvel, sırf kadın inadını yerine getirmek için birden bire küçük ve manasız bir hastalık bahanesiyle genç ve güzel hayatına veda ederek tek başına kendisine bıraktığı geniş ve eski yatakta, bu gece belki bu otuz beş senenin en sıkıntılı uykularından birini uyumuştu. Bütün gece kendisini ziyaret eden çeşit çeşit rüya arasında, tıpkı ince ve rahatsız edici bir diş ağrısı gibi -Behçet Bey için bu cins ağrılar uzun zamanlardan beri sadece tatlı bir hatıradır- hep bu sabahı, bu sabahın hayatına gireceği büyük değişikliği düşünmüştü. Akşam bu sıkıntı içinde Şerife Hanım’a darılmış, yine aynın sıkıntı yüzünden taşlıktaki büyük saatin ayarını düzelteyim diye zembereğini kırmış, sonra her şeyden, hepsinden kurtulmak için yatağına girmişti. Ne garip bir uyku uyumuştu… Sanki bütün gece hep uyanıktı; bununla beraber, üstüne yatmış olduğu sol kolu yüzünden hep rahatsız olduğu hâlde bir türlü yerinden kımıldanamamış, sıkıntılı bir rüyanın durmadan değişen ve değiştikçe daha bunaltıcı olan   bin türlü tuhaflığı ve azabıyla bu saati etmişti.


Doğrusu istenirse , bu rüyalarda büyük bir değişiklik yoktu; her gece bu geniş yatakta, yalnız onun iç gözleri ve uyuşuk dimağı için oynayan o acayip ve şuursuz dram bu sefer yine eskisi gibi ve aynı gölge aktörlerle oynanmıştı. Her akşamki gibi bu gece  de yaşanmış, her tarafı sımsıkı kapalı ömrüne şuradan buradan teker teker girmiş olan bir yığın insan, onun etrafına, kimi herhangi yüzü ve kıyafetiyle , kimi yabancı ve değişik bir çehreyle toplanmışlar, hareket etmişler, gidip gelmişlerdir. Babası merhum İsmail Molla Beyefendi, yine duvarda, baş ucunda asılı duran Hamdullah yazması Kur’an-ı Kerim’i alıp göstermeye kalkışmış, bin zahmetle ve biraz da Şerife Hanımın yardımıyla elinden ancak alabilmişti. Bereket versin ki alabilmişti. Yoksa, yoksa sonu fena idi. Yirmi sene evvel geçirdiği büyük bir hastalıkta kurtuluş terlerini dökerken Behçet Beyefendi bu rüyayı görmüş ve verdiği sevinçle hayata dönmüştü.

Ölü Canlar*


 

N… kentinin hanlarından birinin avlu kapısından oldukça güzel, küçük, yaylı bir fayton girdi. Bu tip arabalar emekli yarbaylar,kurmay yüzbaşılar, yüze yakın canı olan çiftlik sahipleri, kısacası kent soylularının, ota halli dedikleri kişilerin bindiği basit sade arabalardı.

Faytondaki yolcu ne yakışıklı, ne çirkin, ne şişman ne zayıftı.. Genç sayılmazdı ama yaşlı da değildi. Hanın karşısındaki meyhanenin kapısında duran iki Rus köylüsü yolcudan çok arabayla ilgilendiler. 

-Şuna bak! Ne tekerlekler! Sence bu tekerleklerle Moskova’ya kadar gidebilir mi? Ne dersin? Diye sordu. arkadaşına.

-Elbette gidebilir. Ama Kazan’a kadar gidilemez, dedi diğeri.

Araba hana yaklaştığında, sokağın köşesinden genç bir adam göründü. Adam çok dar ve kısa dikilmiş çizgili, beyaz bir pantolon, modaya uygun bir frak, tula işi tabancaya benzer bir iğneyle tutturulmuş bir gömlek giymişti.Genç adam geriye dönerek, arabaya şöyle bir baktı ve rüzgardan ötürü sanki uçacakmış  gibi duran kasketini düzelterek yoluna devam etti. Atlar, avludan içeri girince hanın uşağı, yani Rus meyhanelerinde denildiği gibi süpürgesi tarafından karşılandı. Adam, p kadar hızlı, o kadar hareketliydi ki yüzünün çizgilerini dahi seçemiyordu insan. Uşak elinde uzun bir peçete, sırtında da yakası sanki ensesine gömülmüş gibi duran, upuzun bir ceketle müşteriye doğru koştu. Saçlarını geriye savurup, aceleci beyefendiyi ahşap bir holden geçirip , kalacağı odaya götürdü. Oda, bilindik bir han odasıydı. Zaten handa, geceliği iki ruble olan öbür hanlar gibi bir handı. İnsan iki rubleye de ancak her köşesinde kuru erikler gibi hamam böcekleri dolaşan , yan odaya açılan kapısı konsolla kapatılmış bir oda tutabilir. Yan odadaki komşu sessiz, kendi halindeymiş gibi görünen fakat aksine fazlaca meraklı , olup bitenleri en küçük ayrıntısına kadar öğrenmek isteyen biriydi.

… ..

… ..

25 Kasım 2025 Salı

Neksus*


 

Kendimize Homo Sapiens, yani bilge insan dedik. Fakat bunun hakkını verip vermediğimiz tartışmalı bir mesele. 

“Yüz bin yıldan uzundur, biz Sapiensler azımsanamayacak kadar büyük güce sahip olduk. Yalnızca keşiflerimizi, icatlarımızı ve fetihlerimizi listelesek ciltler dolusu kitap yazılır. Ancak güç, bilgelik demek değil, üstelik yüz bin yıllık tüm bu keşifler, icatlar ve fetihlere rağmen insanlık kendini büyük bir varoluş krizinin içinde buldu. Çok yanlış tercihler yaptığımız için şimdi ekolojik bir çöküşün sınırlarına dayandık. Öte yandan hâlâ yapay zeka gibi kontrolünü kaybedebileceğimiz, bizi köleleştirme, hatta yok etme potansiyeline sahip yeni teknolojiler üretmekle meşgulüz. Dahası, tüm bu varoluşsal krizlerle baş edebilmek için bir araya geleceğimiz yerde, uluslar arası gerilimler 

tırmanıyor, global işbirliği her geçen gün zorlaşıyor, ülkeler kıyamet günü senaryolarına hazırlanır gibi silahlanıyor; üstelik yeni bir dünya savaşı artık o kadar da imkânsız görünmüyor.

Biz, Sapiensler o kadar bilgeysek, neden kendimize bu kadar zarar veriyoruz?

… ..

… .. 

Dolayısıyla aslında gücü kötüye kullanmamıza neden olan şey kişisel psikolojik durumumuz değildir. Ne de olsa insanla açgözlülük, kibir ve acımasızlığın yanında merhamet, sevgi, alçakgönüllülük ve neşe gibi hislere sahiptir. Tümümüzün en kötü üyelerinde açgözlülüğün ve zalimliğin baskın olduğu ve bunun da ellerindeki gücü kötüye kullanmalarına yol açtığı doğrudur. Ancak insan toplulukları neden gücü durmadan , aralarındaki en kötülere teslim ediyor.? Mesela 193’de çoğu Alman aslında psikopat değildi. O halde niçin Hitler’e oy verdiler?

Kontrol edemeyeceğimiz güçleri çağırma eğilimimiz bireysel psikolojik durumumuzdan değil türümüzün sahip olduğu, kitleler halinde işbirliği yapma becerisinden kaynaklanır. Bu kitabın temel argümanı, insanlığın devasa işbirliği ağları inşa ederek muazzam bir güç kazanırken, bu ağların ortaya

22 Kasım 2025 Cumartesi

Pentest Günlükleri*


 

Sızma testi ya da Pentest; bir hacker gözüyle sistemlerin güvenliğini taramak, zafiyetleri mümkünse sömürerek tespit etmek ve tüm bulguları bir sonuç raporuyla sunmak, kurum tarafından zafiyetler kapatınca bunu doğrulamasını yapmak üzerine kuruludur.


Hem bir TSE-A Sertifikalı, hem de Endüstriyel Kontrol Sistemlerde EPDK yetkili bir sızma Testi firması olan Bilishim Güvenlik ailesi olarak sürekli sahadayız.


Her ne kadar sızma testi temelde teknik bir çalışma olsa da, her bir sızma testi özünde kendine özgü bir hikâye barındırmaktadır.


Hazırladığımız “Pentest Günlükleri” isimli bu çalışma, bizim sahada deneyimlediğimiz ve her biri kendine ait dersleri barındıran bir ekip olarak her bir testte ayrı bir heyecan yaşıyoruz ve bu heyecanın hikayelerini

sizlerle paylaşmak istedik. 

Dünyayı Dönüştüren & Adam Galileo*


 

Archimed ve Kainat

Yoksulluk, Vincenzo Galilei’yi ölesiye bıktırmıştı. Ne soylu kökeni ne iyi bir müzisyen şöhreti ne de iyi bir müzik kuramcısı olması gururlanmasına yetiyordu. Haksız da sayılmazdı aslında. Geçimini kumaş ticareti yaparak sağlıyordu ama işleri son derece kötüydü ve düzelecek gibi de görünmüyordu. Tek umudu büyük oğlu Galileo’nun seçeceği meslekti: Oğlu mutlaka tıp fakültesine girmeli, doktor olmalıydı.

Galileo, babasının yönlendirmesiyle Latin ve Yunan dillerini öğrenmişti. Şiire ve resme karşı ilgi duyuyor, iyi keman çalıyordu. Galileo, hem el sanatı ustalarının çalışmalarını izlemeyi hem de kendisi bir şeyler yaratmayı seviyordu. Galileo Galilei, 5 Eylül 1581’de, babasının isteği üzerine Pisa Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrenime başladığında on yedi yaşını yeni bitirmişti. 

Aile Floransa’da kaldı. Galileo da Pisa’da. Muzio Tedali adındaki akrabasının yanına yerleşti. Tıp okumak istemediği için mutsuzdu ve üstüne üstlük para sıkıntısı da çekiyordu. Babasının gönderdiği para günlük ihtiyaçlarını bile karşılamaya yetmiyordu. Galileo, resim malzemeleri alabilen insanlara imreniyordu. Meslek seçimi kendine bırakılsaydı, kuşkusuz ressamlığı seçerdi.

Aslında resim yeteneğinin olmadığının da farkındaydı ama geometrik şekiller on büyülüyordu. Galileo kendi başına geometri öğrenmeye başladı, ama başarılı olamadı. Geometri konusunda hiç bilgisi yoktu. 

Eve gitmek için sabırsızlıkla tatili beklemeye başladı. Büyük bir ihtimalle matematiği çok iyi bilen babası ona bu konuda yardım ederdi. Sürekli, her şeyin başının geometri olduğunu ona söyleyen babası değil miydi?

Galileo’nun umutları boşa çıktı. Babası, tıp eğitimini engelleyeceği düşüncesiyle Galileo’nun matematik ve geometri ile ilgilenmesine izin vermedi. İleride tıp doktoru olduktan sonra isterse ”hobi olarak” bu konularla ilgilenebilirdi. Ancak Galileo bu konuda babasını dinlememekte kararlıydı. O sıralarda eline Öklid’in bir kitabı eline geçince, geometri macerası da başlamış oldu. Saatlerce Öklid’in kitabını inceliyor ama anlamakta güçlük çekiyordu. Tam da bu sırada Gelileo’nun şansına, bu konuda ona yardım

16 Kasım 2025 Pazar

Galileo Galilei & Yıldızlardan Gelen Haber*


 

Çevirmenin Önsözü

“... Majestelerine dünyanın herhangi bir yerinden duyup duyabileceğiniz en ilginç havadisi, Padova Üniversitesi’nin matematik profesörü tarafından yazılmış bir kitabı, mektubumun yanında iletiyorum. Bu profesör, ilkin Flandra’da icat edilmiş olsa da daha sonra kendisi tarafından geliştirilen, nesneleri büyütüp yakınlaştıran optik bir alet sayesinde pek çok sabit yıldızın yanı sıra Jüpiter'in etrafında dönen dört yeni gezegen de keşfetmiş. Bununla birlikte Samanyolu’nun uzun zamandır araştırılan varoluş sebebini  ve Ay’ın aslında küre olmadığını, aksine girinti ve çıkıntılarla dolu olduğunu keşfetmiş. En ilginciyse profesörün dediğine göre Ay, Dünya’dan yansıyan Güneş ışınlarıyla aydınlanıyormuş. Böylece eski astronomi çökmüş oldu, artık yenisine  ihtiyacımız var, (...) Yazarı ya çok meşhur olacağı ya da rezil olacağı bir talih bekliyor…” 


İngiltere Krallığı Venedik Büyükelçisi

Sir Henry Wotton’ın (1569-1639)

Salaisbury Earl’üne yazdığı 13 Mart 1610 tarihli mektubu.

(Smith, 1907: 486-487


Elinizde tuttuğunuz  bu kitap, 1564-1642 yıllarında yaşamış büyük bilim insanı Galileo Galilei’nin 13 Mart 1610 tarihinde Venedik’te basılmış Sidereus Nuncius eserinin Latinceden Türkçeye yapılmış ilk çeviridir. Bilim Devrimi’nin fitilini  ateşleyen olaylardan ve bilim tarihi en önemli klasik kaynaklarından biri olan Sidereus Nuncius Galileo’nun 30 Kasım 1609 ve 2 Mart 1610 tarihlerinde Ay, Jüpiter (uydularıyla birlikte) ve çıplak gözle görülemeyen diğer gök cisimleri üzerine yaptığı gözlemleri ihtiva eder.. Bu eser, iyi bir gözlem için gerekli teleskobun nasıl yapılacağına dair bilgileri de içerir. Nitekim yapılan astronomik gözlemle, Galileo’nun, muadil teleskoplardan daha iyi bir teleskop yapabilmiş olması senesindeydi.

15 Kasım 2025 Cumartesi

Çizginin Dışındakiler*


 

Roseto’nun Gizemi

“Bu insanlar Yaşlılıktan Ölüyordu O kadar”

Outlier (çizginin dışındakliler) İsim

1. başlıca ya da ilişkili bir oluşumdan konumlanmış ya da farklı sınıflandırılmış ona şey.

2.ortaya koyduğu değer, seçilmiş diğer örneklerden belirgin biçimde farklı olan istatistiksel gözlem.

1.

Roseto Valfortore, İtalya’da Roma’nın güneydoğusundaki taşra kenti. Foggia’da Apenin dağları eteklerindedir. Ortaçağ köyleri tarzındaki bu yerleşim merkezi, büyük bir meydanın çevresinde kuruludur. Meydanın karşısında bir zamanlar  buraların büyük sahibi konumundaki Sagges ailesinin sarayı Palazzo Marchelesale bulunur. Kemerli bir yol Madonna del Carmine -Our Lady of Mount Carmine- Kilisesi’ne ulaşır. Yamaca tırmanırken daralan taş basamakların iki tarafında birbirine yakın, kırmızı kiremit çatılı , iki katlı evler yer alır. Rosetolu köylüler (paesani) yüzyıllarca çevre tepelerdeki mermer ocaklarında çalıştılar ya da sabahları yamaçlardan aşağıya dört beş mil yürüyüp geceleri bu uzun yolu geri tırmanarak aşağı vadideki taraçalı topraklarda yatırım yaptılar. Hayat zordu. Köy halkı neredeyse  hiç okuma yazma bilmiyordu., son derece yoksuldu ve on dokuzuncu yüzyıl sonlarında okyanusun öte tarafındaki arazi fırsatlarına ilişkin haber Roseto^ya ulaşana dek ekonomik anlamda iyileşme umudu pek yoktu.

1882 yılı Ocak ayında Rosetoludan bir grup 10 adamla bir erkek çocuk- New York’a yelken açtı. Amerika’daki ilk gecelerini Manhattan’ın  Küçük İtalya’sı Mulberry Caddesi’ndeki bir barda yerde uyuyarak geçirdiler. Sonra batıya gitmeyi göze aldıılar ve sonunda Pennsylvania'nın Bangor kasabasına 90 mil uzaklıktaki bir arduvaz ocağında iş bulgular. Ertesi yıl 15 Resetolu daha Amerika’ya gitmek üzere İtalya’dan ayrıldı. ve bu grupta da birkaç kişi kendini Bangor’da bularak arduvaz ocağındaki hemşerilerine katıldı. Ardından bu göçmenler Reeto’ya Yeni Dünya’nın vaadine ilişkin haberi gönderdi ve çok geçmeden Rosetolu gruplar ardı ardına çantalarını toplayıp Pennsylvania’ya sürüklendi; ta ki o ilk göçmen akışı sele dönüşene kadar. Sadece 1894’te 1.200 kadar Rosetolu Amerika için pasaport başvurusunda bulundu; eski köylerinin terk edilmiş  bir halde bırakıp gittiler.

… ..

… ..






*Outliers (Çizginin Dışındakiler) & Malcolm Gladweel

Bazı İnsanlar Neden Daha Başarılı Olur?

MediaCat Kitapları

Çeviri: Aytül Özeı

Baskı: Mayıs 2024