23 Ekim 2025 Perşembe

Sultan Abdülhamid*


 

Bizde oldum olası, tarihi şahsiyetlerle ilgili olarak ifrat veya tefrit uçlarında dolaşan bir yaklaşım vardır. İçinde bulunduğumuz camiaların peşin kabullerine dayalı olarak sevdiklerimize toz kondurmazken sevmediklerimizi ise yerin dibine geçiririz.

Aslında söz konusu yaklaşım, eğitilme tarzımızla da doğrudan ilgilidir. Bizler lineer bir yaklaşımla yetiştiriliyoruz. Buna, düz mantık da denebilir. Bize göre bir şey ya iyidir ya kötüdür; ya siyahtır ya beyaz; ya güzeldir, ya çirkindir. Bu yaklaşım asla ara ton tanımaz. Halbuki hayatın ve eşyanın tabiatı bu yaklaşıma tamamen zıttır.

Lineer mantık, bizde süblimasyon, yani gereksiz derecede yüceltme, adeta tanrılaştırma denen bir hastalığın yerleşmesine yol açmıştır. Fatih’i, Yavuz’u veya Kanuni’yi mi seviyoruz, onların da insan olduğunu, etten kemikten yaratıldıklarını, aşklarının, sevgilerinin, nefretlerinin, korkularının, endişelerinin, ve zaaflarının olduğu gerçeğini unutuyoruz. Sultan Abdülhamid’i mi seviyoruz, onun etrafında efsaneler üretiyor ve onu adeta kutsuyoruz. Atatürk’ü mü seviyoruz, işi adeta tapınma derecesine vardırıyoruz. Tam tersine eğer bu tarihi şahsiyetleri sevmiyorsak, işi nefret derecesine vardırıp sabah akşam onlara hakaret ediyor, iftira ediyor, hatta küfrediyoruz. 

Bir milletin milli hatıraları olan tarihe ve tarihi şahsiyetlere bu şekilde yaklaşmak aynı zamanda patolojik bir durumdur. Çünkü aşk kusur göstermez; kin ve nefret de iyilik ve sevap göstermez. Hele ki, aşklarımızı ve nefretlerimizi ideolojik saplantılarımız belirliyorsa takım tutar gibi padişah, devlet adamı, şair ve yazar tutmaya başlarız. En iyi şairi, dünya görüşümüze, ideolojik tercihlerimize uymuyor diye yok sayarız. Halbuki, bir sanatkârı sadece ideolojik kriterlere göre değerlendirmek bülbülü eti için öldürmek gibidir.

İdeolojik muhalif ve muarızlarımızın, genel olarak Osmanlı padişahlarından nefret mi ediyor, o zaman biz onlara adeta “ismet sıfatı”nı layık görüyoruz. Halbuki ismet sıfatı, yani günahsızlık peygamberlere hastır. Peygamberler dışındaki şahıslar halife de olsalar onlara bu sıfatı veremeyiz.

Unutmayalım ki başta Yezid olmak üzere, Emevi ve Abbasilerin hilafeti acımasız bir saltanata dönüştüren bütün halifeleri, Osmanlıların, görünüşte devletin bekası için, kundaktaki kardeşlerini katleden padişahları da “İslam Halifesi” unvanlarını taşıyorlardı.

… ..

… ..

Soru 1. Sultan Abdülhamid nasıl tahta çıktı?

Soru 1. Sultan Abdülhamid nasıl tahta çıktı?

… ..

… ..

Soru 2.  Sultan Abdülhamid Ne Tür Devlet Adamlarıyla Çalışmış ve Onlara Nasıl Muamelede Bulunmuştur?

… ..

… ..

Sultan Abdülhamid’in yanında ve yöresinde, bilinenin aksine, en kritik görevlerde bulunanların çok öenmli bir kısmı gayri Müslimlerdir. Abdülhamid devri bu yönüyle, bugünün “yerli ve milli” anlayışıyla mukayese kabul edilemeyecek kadar çoğulcu bir görüntü sergilemektedir. Sultan Abdülhamid’i adeta  kutsuyan günümüz Türkiye’sinin İslamcılarına bugün bile böyle bir tabloyu kabul ettirmezsiniz.


Bu garyi Müslim devlet adamlarına bazı örnekler verelim:


Artvin Dadyan (Ermeni) Dışişleri Bakanı

Spiridon Mavroyeni (Rum) Özel Doktoru

Sami Günzberg (Yahudi) Diş Hekimi

Nişan Efendi (Ermeni) Basın Danışmanı

Teodor Kasap (Rum) Sarak Kitapçıbaşısı

Agop Paşa (Rum) Şahsi Emlakçısı daha sonra Maliye Bakanı

Sarkis Balyan (Ermeni) Mimarbaşısı

Aleksandros Karadori Paşa (Rım) Bayındırlık Bakanı, Dışişleri Bakanı

Mareşal Ferdinand (İtalyan) Bulgar Prensi) Yaveri

Raimando d’Aranco (İtalyan) Saray Mimarı

Fausto Zonaro (İtalyan) Saray Ressmı

Arturo Stravolo (İtalyan) Saray Tiyatrocusu

Savaş Paşa (Rum) Dışişleri Bakanı

Ohannes Efendi (Ermeni) Ticaret Bakanı

Ohannes Sakızyan (Ermeni) Maliye Bakanı

Miamili Portakalyan (Ermeni) Maliye Bakanı

Yorgo Zarifi (Rum) Bankeri



Soru 3. Sultan Abdülhamid Döneminde Ekonomik Durum Nasıldı?

… ..

… ..

Soru 4. Sultan Abdülhamid Döneminde Toprak Kaybı olmuş mu?

Osmanlı Devleti’nin toprak kaybı, daha 1699 yılındaki Karlofça Antlaşması’yla başlamıştır. Bu aynı zaman Gerileme Devri’nin başladığı tarih olarak kabul edilir

… ..

… ..

Nitekim Ziya Paşa, 1870’de Avrupa ülkelerini gördükten sonra yazdığı bir gazelde, bizimle onlar arasındaki farkı şu beyitle özetlemişti:


Diyâra-ı küfrü gezdim; beldeler kâşaneler gördüm,

Dolaştım mülk-i islam’ı, bütün viraneler gördüm.

… ..

… ..   Halbuki Sultan Abdülhamid döneminde kaybedilen toprakların kilometre kare olarak büyüklüğü bugünkü Türkiye’nin iki katından fazladır. Kıbrıs, Tunus, Mısır, Sırbistan, Romanya, Karadağ ile Rumeli’deki irikli ufaklı birçok yer onun zamanında kaybedildi. Kars ve Ardahan’ın yıllarca Rusların işgalinde kalkması da cabası.

Kıbrıs’ın 1878’de , yani Sultan Abdülhamid’in devri iktidarında, İngiltereye nasıl bırakıldığı ise başlı başına bir hadisedir. Bu kitaptaki başka bir souya vereceğimiz cevapta İngiliz ve Osmanlı arşiv belgelerine dayalı olarak bunu çok net bir şekilde ortaya koyacağız.

… ..

… ..  


Soru 5. Sultan Abdülhamid Döneminde Kapitülasyonların Durumu Nedir?

… ..

… ..

Soru 6. Sultan Abdülhamid Döneminde Yabancı ve Misyoner okulların Durumu Nedir?

… ..  Kapitülasyonlardan güç alan Roman Katoliklerinin açtığı ilk okul, Fransız Cizvitler’in 18 Kasım 1583’te İstanbul’da açtığı Saint-Benoîtdır.  I. Dünya Savaş’nın başladığı zamana kadar Osmanlı coğrafyasonda Katolik, Ortodoks ve Protestan misyonerlerin açtıkları ruhsatlı, ruhsatsız okul sayısı 1124’tür. … ..

… ..

Sadece Hristiyan nüfusun yoğun olduğu Beyrut gibi yerlerde deği. Anadolu’nun da neredeyse her köşesinde bu okullara rastlamak mümkündür. Van’da, Mardin’de, Maraş’ta, Harput’ta Tarsus'ta, Merzifon’da vs. Amerikan kolejlerinin bulunması … ..   İşin ilginç tarafı, bu okulların neredeyse %90’nının Sultan Abdülhamid döneminde açılmasıdır. … …

… ..

… ..  “Altını olan kuralı koyar.”




Soru 7. Sultan Abdülhamid Halkın İçinde miydi; Niçin Dolmabahçe veya Çırağan Sarayında Değil de Yıldız Sarayında Yaşıyordu?

… ..

… ..  

… …   Yıldız Korusu’nun içine on beş bin askerin konuşlandığı kışlalar yapmıştır. … .. içinde üretim atölyeleri hatta bir fabrikanın bile bulunduğu geniş yapılar… … 

… .. Ortaköy’de şık bir üst geçitle Çırağan Sarayı’yla da entegre hale getirilmiştir. … ..ç

… .. Sarayın  güvenliği , başında Arnavut Tahir Paşa’nın bulunduğu beş bin Arnavut muhafız tarafından sağlanmaktadır. … ..

… ..

Aşağıda, yani Beşiktaş’ta ise güvenlik Zaptiye Amiri Yedi Sekiz Hasan Paşa’dan sorulur.  Çırağan Baskını esnasında Ali Suavi’yi bizzat öldüren Hasan Paşa, cahil olmasına rağmen kendisine sultan tarafından paşalık ünvanı verilmiş sadık adamlarından biridir. Beşiktaş'ta insanların ikamet bile onun  iznine tabidir.

… .. Şale Köşkü … … Seyir Köşkü… ..  … Merasim Köşkü  Alman İmparatoru, Kayzer II. Wilhelm’in 1889 ve 1898’deki iki ayrı ziyareti için yaptırılmıştır.  1900  yılında İstanbul’u ziyaret eden İran Şahı Muzaffereddin’in ikameti için yapılan köşke ise Acem Köşkü adı verilmiştir.

…   

… ..Hatta ileride detaylarını yazacağımız gibi, Çırağan Hadisesi’nden sonra kontrolden çıkmış ruh haliyle İngilizlere sığınmış ve bunun karşılığında Kıbrıs’ı, İngilizlere adeta armağan etmiştir.

… ..

… ..

… .. Padişah dahil herkesin nefsi olduğu için din ve şeriat kimseye davranışlarında keyfi davranma serbestliği verilmemiştir. Devleti yönetecek kişilere hesap soracak mekanizmalar var olmadıkça o ülkede şeriatın isrtediği yönetim yok demektir. … ..
… ..
… .. Evet Halife olacak kişi, Kur’an ve sünnetten hüküm çıkaracak kadar âlim olmalıdır, bu halife olacak kişilerde aranan şartlardan biridir. Çünkü halife olacak kişinin, hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayırabilmesi için bu gereklidir. Ancak bu onun Kur’an ve hadislerden hüküm çıkarma konusunda imtiyazlı olduğu veya diğer müçtehitlerin üstünde bir konuma sahip olduğu anlamına gelmez. 
“İtâ’at mes’elesine gelince sultan Kur’ân’ın, sünnetin gösterdiği doğru yoldan gittikçe, adetlerden ayrılmadıkça mutâ’dır (kendisine itaat edilir.  Müslümanlar bir taraftan itâ’atle, diğer taraftan da sultanın harekâtını tedkik ile me’murdurlar. Yolsuzluğunu görürlerse yola getirecekler, hatâsını ihtâr edecekler. Zirâ Hâlık’a (Allah’a) isyan üzere bulunan bir mâhluka itâ’at kat’iyen câiz olamaz.” diyen Abduh, halifenin milletin oyuyla işbaşına gelmesi gerektiğini dolayısıyla halifenin millet üzerindeki hakkından değil, milletin halife üzerindeki hakkından söz edilebileceğini özellikle belirtir ve devam eder:

Müslümanların halifesi, Avrupalıların zannettiği gibi asla teokratik (ruhani) bir lider değildir. İyiliğe davet ve kötülüğe mani olmak görevibütün Müslümanlara verilmiş bir görevdir. Padişahın, Allah nezdidnde sıradan kullardan, bu anlamda, bir farkı yoktur. 

… ..

… ..

… .. Mehmet Akif, gelebilecek tepkilere aldırmayarak tercüme ediyor ve başyazarı olduğu Sırat-ı MÜstakim’de yayımlıyordu.


Onun,

Doğrudan doğruya Kur’andan alıp ilhamı,

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı.


şeklindeki beytiyle özetlediği İslam anlayışı, geleneksel İslamla çelişen bir İslam anlayışıdır. … ..

… ..


Mehmet Âkif’in, zamanın şartlarına cevap vermeyen, donuk ve çarpık din anlayışına Safahat’ın birçok yerinde olduğu gibi “Asım”da da ağır eleştiriler yöneltir:


Ah o din nerde, o azmin, o sebâtın dîni;

O yerin gökten inen dîni, hayatın dîni?

Bu nasıl olur da, ne kadar basmakalıp bir görenek?

Müslümanlık mı dedin? … Tövbeler olsun, ne demek!

Hani İslâm ile birleştiririz kendimizi?

Ye’si (ümitsizliği) tedriç (yavaş yavaş) ile zerk etmiş edenler dine…

O ne mel’un aşı, hiç benzemiyor, hiç birine!


Tembelliğin adına “tevekkül” diyen Müslüman Doğu dünyası bir bütün olarak Mehmet âkif’in eleştirilerinden nasibini alır:

… ..


… .. Hele ki Mütevekkil (Tevekkül eden) isimli bir şiiri vardır ki, bugün bile insanlar böyle bir şey yazmaya cesaret edemez:


“KADERMİŞ” öyle mi? haşa bu söz değil doğru;

Belanı istedin, Allah da verdi… doğrusu bu.

“Çalış” dedikçe, çalışmadın, durdun,

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!


Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin maskaraya!

Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,

Yorulma, öyle ya, Mevla ecir-i hâsir (özel çalışanın) iken!


Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini;

Birer birer oku tekmil edince (tamamlayınca) defterini;

Bütün o işleri Rabbim görür , vazifesidir…

Yükün hafifledi… sen şimdi doğru kahveye gir!


Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak …

Hüda vekil-i umurun (İşlerinin vekili) değil mi? keyfine bak!

Onun hazine-i in’amı (nimet hazinesi) kendi veznendir!

Havale et ne kadara masrafın olursa… verir!


Silahı kullanan, Allah, hududu bekleyen o;

Levazımın (mermi) vs) bitivermiş, değil mi? ekleyen 0!

Çekip kumandası altında ordu melek,

Senin hesabına küffarı hak-sar Edecek (yerle bir edecek)!


Başın sıkıldı mı, kafi senin o nazlı sesin:

“Yetiş” de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!

Evinde hastalanan varsa, borçludur; bakacak;

Şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak.


Demek Kİ; Her şeyin Allah… yanaşman, ırgatın O;

Çoluk çocuk ona ait; lalan, bacı, dadın o;

Vekil-i harcın (muhasebecinin) O; kahyan, müdür-i veznen vezne müdürün) =;

Alış Seninse de mesul olan verişten,


Denizde cEnk olacakmış… geminin O, kaptanın 0;

Ya ordu lazım imiş… askerin, kumandanın O;

Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı (tedarikçisi) O;

Tabib-i aile (aile doktoru), eczacı… hepsi hasılı O.


Ya Sen nesin?

MÜTEVEKKİL!

Yutulmaz artık bu!

Biraz da saygı gerektir…

Ne saygısızlık bu!

HUDA’YI KENDİNE KUL YAPTI,

KENDİ OLDU HÜDA;

Utanmadan da “tevekkül” diyor bu cür’ete, ha?!...


… ..

… ..

Akif’in Sultan Abdülhamid aleyhindeki ifadeleri daha çok Safahat’ın 6. kitabı olan “Asım”da geçer. Asım, şairin en uzun manzum hikâyesidir. Manzumede, dört kişi arasında, I. Dünya Savaşı devam ederken, memleket meseleleri  üzerinde yapılan uzun uzadiyr bir konuşma yer alır. Köse İmam, HOcazade, Asım ve Emin hikâyenin dört kahramanıdır. Köse İmam, Mehmet Âkif’in babası İpekli Tahir Hoca’nın talebelerinden Ali şevki Hoca’yı, Hocazade Mehmet Âkif’i , Asım, Ali Şevki Hoca’nın oğlu ASım’ı, Emin ise Emin ise Mehmet Âkif’in oğlu Emin’dir.

… ..

… ..

Asım’daki ifadeler , farklı kişiler tarafından kullanılsa da esas sahibi Mehmet Âkif’in kendisidir. Asım’da Sultan’la ilgili ifadelere şöyle bir bakalım:


Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek

Otuz üç yıl bizi korkuttu Şeriat diyerek

Vahdeti muhlisiniz, elde asa çıktı herif,

  Bir alay zabiti kestirdi. Sebep:”şer-i şerif”

“Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer,

Âkıbet çok kötü…”


Mehmet Âkif’in sonraki Sultan Abdülhamid’le ilgili pişmanlığımı ”Semerci Hikâyesi” isimli şiirle ortaya koyduğunu iddia edenler vardır. Bunun gerçekle alakası yoktur. Çünkü Semerci Hikâyesi de Asım’da yer alan bir bölümdür. Bu manzum hikâyede, semerlerini beğenmeyen eşekler, yaşlı ve tecrübeli semercinin ölmesini temenni ederler. Semerci Usta da bütün faniler gibi bir gün göçüp gider. Yerine geçen çırak öyle kötü semerler yapar ki eşeklerin sırtı parçalanır. Eşekler, gelenin kötülüğünden dolayı gideni arar hale gelirler. Âkif de İttihatçıların acemi, komitacı ve akıldan ziyade duyguları ön planda tutan yönetiminden memnun değildir. Gelenler gideni aratmıştır ama gelenlerin kötü olması gidenin iyi olduğu anlamına gelmez. Âkif, Sultan Anbdülhamid’in istibdatına karşı olduğu gibi İttihadçıların zorbalığına ve baskıcılığına de karşıdır. İstiklal Savaşı’nın manevi mimarlarından biri olmasına rağmen tek partili dönem istibdatına da tahammül edemediği için ülkeyi terk etmiştir. 

Hal böyleyken Semerci Hikâyesi manzumesinin bir pişmanlık şiiri olduğuna dair iddiaların Mehmet Âkif’i aynı zamanda sevmekte zorlanan bazı muhafazakârların uydurmalarıdır. Nitekim, Âkif’in adı geçen şiirin kıssadan hisse bölümünde, her türlü istibdata boyun eğenlere de bir çift lafı vardır:



Nâsihatim sana; Herzeyle iştigâli bırak;

Adamlığın yolu nerdense, bul da girmeye bak.

Adam mısın: Ebediyyen cihanda hürsün, gez;

Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.

Adam değil misin, oğlum; Gönüllüsün semere;

Küfür savurma boyun kestiğin semercilere:


Yani özetle diyor ki, kişi eşek olduktan sonra ona yular takan, semer vuran biri olacaktır.


… ..

… .. “Safahat”ın Süleymaniye Kürsüsünde bölümünde  konuşturduğu vaiz Tatar asıllı Müslüman seyyah Abdürreşid İbrahim’dir. Vaiz, Hürriyetin ilanı günlerinde İstanbul’a gelmiştir. Gördüğü manzara tam bir fren patlamasıdır:


Bir de İstanbul’a geldim ki: Bütün çarşı pazar

Na’radan çalkalanıyor! Öyle ya… Hürriyet var!,

Galeyana geldi mi, mantık savuşurmuş… Doğru:

Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.

Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının;

Kafalar tütsülü hep boşanıp zincirinden,

Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!

Zurnalar şehrin ahâlisini takmış peşine;

Yedisinden tutarak tâ dayanın yetmişine!

Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli;

En ağır başlısının bir zili eksik belli!

Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.

Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!

Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlanacak…

-Yaşasın!

-Kim yaşasın?

-Ömrü olan.

-Şak! Şak! Şak!

Ne devâirde (devlet dairelerinde) hükümet, ne ahalide bir iş!

Ne sanâyi, na maârif, ne alış var, ne veriş.

Çamlıbel sanki şehir: Zabıta yok, râbıta yok;

Aksa kan sel gibi, Bir dindirecek vâsıta yok.

“Zevk-i hürriyeti (hürriyet zevkini) onlar daha çok anlamalı”

Diye mekteblilerin tekmil (tamamen) kapalı!

İlmi tazyîk ile (zorlamayla) tâ’lim (öğretmek), o da bir istibdât…

Haydi öyleyse çocuklar, ebediyen âzâd!

Nutja gelmiş öte dursun hocalar bir yandan…

Sahneden sahneye koşmakta bütün şâkirdan (/talebeler).

Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa,

Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa,

Açıyor ortaya, ister temiz, ister kirli;

Kalmıyor kimseciğin muzmeri (içindeki) artık gizli.

Dalkavuk devri değil, eski kasâid (kasideler) yerine,

Üdebânız (edebiyatçılarınız) ana avrat sövüyor birbirine!

Türlü adlarla çıkan nâmütenahi (çok sayıda) gazete,

Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete.

İt yetiştirmek için gâyet münbit (verimli)

BUlarak fuhuş ekiyor salma gezen bir sürü it!

Yürüyor dîne beş on maskara, alkışlanıyor,

Nesl-i hâzır (mevcut nesil) bunu hürriyet-i vicdan sanıyor!

Kadın, erkek koşuyor borç ederek Avrupa’ya

Sapa düşmekte sizin şıklara, zannım, Asya!

Hakk’a tefviz (Allah’ın izniyle) ile üç tâne yetişmiş kızını;

Taşıyanlar bile varmış buradan baldızını,

Analık ilmi için Paris’e yüksünmeyerek…

Yük ağır, ecri de nisbetle (o oranda) azîm olsa gerek!


Bu şiirden anlaşılıyor ki, Mehmet Âkif sace istibdadın düşmanı değil, aynı zamanda hürriyet zannedilen her türlü keşmekeşin ve başıboşluğun da karşısındadır. Hangi dönemde olursa olsun, kim tarafından sahneye konursa konsun…

Nitekim, Burdur milletvekili olarak bulunduğu, Cumhuriyeti kuran I. Meclis’te Mustafa Kemal’in tek adam olma eğilimini görmüş, bundan dolayı başını Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Ulaş’ın çektiği İkinci Grup denen muhalif kanatta yer almıştır.


… ..

… ..

Çoktan beridir vardı benim bir derdim:

Gideyim, zâlimi ikâz edeyim, isterdim.

O, bizim câmi uzaktır, gelemez mâni’ ne?

Giderim ben, diyerek vardım onun câmi’ine.

Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid,

KOca Şevketli!Hakikât bunu etmezdim ümid.

Belki kırk elli bin askerle sarılmış Yıldız;

O silahşörler, o al fesli herifler sayısız.

Neye Mâl lmada seyret, herifin bir namazı:

Sâde altmış bin adam kaldı namazsız en azı!

Hele tebrizî (israfı) aşan masrafı, dersen, sorma.

Gördüğüm maskaralık gitti de artık zoruma,

Dedim ki: “Bunca zamandır nedir bu gizlenmek?

Biraz da meydana çıksan da hasbikâl etsek.

Adam mı, cin mi nesin? Yok ne bir gören ne eden;

Ya çünkü saklanıyorsun bucak bucak bizden.

Değil mi ki saklanıyorsun, demek ki: Korkudasın;

Ya çünkü korkan adamlar, gerek ki saklanasın.

Değil mi ki korkudasın var kabahÂtin mutlak!..”

Bir de baktım, canavarlar pusularından çıkarak,

Koştular, tekmeye kuvvet kimi, dipçikle kimi,

Serdiler her tarafından delinen pöstekimim.

-Sonra?...

-Ben hissimi kaybetmişim artık…

-Vah! Vah!

-Sanki bir korkulu rü’yâ idi… Ferdâsı (ertesi) sabah,

Deniz üstünde bulup kendimi aştım bu işe

Dedim ki: “Anlatırım ben, Hamid öbür gelişe.”


Burada Mehmet Âkif, Sultan’ın kafes arkasına kapanıp halktan kendisini soyutlamasını, israfçılığını, korkaklığını, etrafını etten duvarla örecek kadar korunma duygusunu, zalimliğini tabir caizse köyün delisine söyletiyor.

Âkif’e göre Oflu Hoca, Sünni İslam geleneğinin çoktan yok ettiği isyan ve itiraz  hakkını kullanan bir Müslümandır. Keşke biraz ilmi olsa…


… ..

… ..

Âkif’e göre, dalkavuklar için kimin padişah olduğu hiç önemli değil, yeter ki onlar umdukları menfaati elde etsinler. Çok sadık oldukları zannedilen padişah gitti mi bu güruh başlar ona küfretmeye ve yeni gelene yaltaklanmaya:


Sonra nevbetle, uzun boylu, söverler selefe

Halefin farz edelim şimdi öbür mektepten.

Dalkavuklar yeni bir maske takarlar da hemen,

Kuşatırlar yine etrâfını:

Sübhân’allâh!

Bu ne fıtrat, bu ne vicdân-ı me’âlî-Âgâh (yüce uyanık vicdan)!

Zât-ı ulyâları(Yüce şahsınız) Hakk’ın bize in’âmısınız (nimetisiniz),

Kİmsiniz, söyleyiniz, Hazret-i Mûsâ mısınız?

Hele Fir’avn’ın elinden yakamız kurtuldu

Hel mahvolmadan evvel sizi millet buldu.

Âh efendim, o herif yok mu, kızıl kâfirdi;


Daha önce önünde el pençe durdukları devrik padişahlarına Firavun, kızıl kâfir diyecek kadar alçalan dalkavuklar yeni padişah için çoktan kasideler düzmeye başlamıştır bile.

Sultan Abdülhamid zamanında her söze “padişahımızın sayesinde” diyerek söze başlayanların ve onun zulmüne alet olanların İttihatçılar zamanında büyük hürriyetçi kesilmelerini ve önlerine gelen herkese “mürteci” demelerini şu sözlerle eleştiriyor:



Soru 8. Sultan Abdülhamid Dindar mıydı, Onun İslamcılık ve Hilafet Politikası Ne Anlama Geliyor?





S.53



Soru 9. Sultan Abdülhamid, Bir Yahudi Düşmanı mıydı?


Soru 10. Sultan Abdülhamid’in Yabancı Misyon Şefleriyle İlişkileri Nasıldı?


Soru 11. Sultan Abdülhamid Zengin miydi?


Soru 12. Sultan Abdülhamid Dönemi İstibdat Dönemi miydi?


Soru 13. Sultan Abdülhamid İngiltere’ye Niçin Sığındı, Kıbrıs İngiltere Nasıl Verildi?


Soru 14. Sultan Abdülhamid Almanlarla Geliştirdiği Dostluğun Sebebi Neydi?


Soru 15. Sultan Abdülhamid’in Taşra Siyaseti Nasıldı?


Soru 16. Sultan Abdülhamid’in 1890’dan Sonra Rus Yakınlaşmasının Sebebi Nedir?


Soru 17. Sultan Abdülhamid’in Kurduğu Hamidiye Alayları ve Aşiret Mektebi Neyin Nesidir?


Soru 18. İstiklal Şairi Mehmet âkif Ersoy, Sultan Abdülhamid'e Niçin Karşıydı?

İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Âkif Ersoy, hiç şüphe yok ki Sultan Abdülhamid’in en keskin muhaliflerinden

biridir. Türkiye’deki İslamcıların daha çok “İslam şairi” olarak nitelendirdiği, dindar ve gerçekten abide bir

şahsiyet olan Mehmet Âkif’in Sultan’a karşı olmasının temelde iki sebebi var

Birincisi, genel sebeptir. İstibdat rejimi, baskı, sansür, jurnalcılık ve korkuyla münafık bir toplum oluşturmuştur. Sultan,

dini kendi dünyevi saltanatının payandası yapmıştır. Hilafet ve İslamcılık politikaları, Sultan Abdülhamid'in

dindarlığından kaynaklanan tercihler değil, pragmatizmin enstrümanlarıdır. Bundan dolayı, Mehmet Âkif, diğer

İslamcı bir çok aydın gibi Sultan Hamid’e bütün ömrü boyunca muhalif olmuştur. Hatta dostu Mithat Cemal

Kuntay’a göre … …

İkinci sebep , Âkif’in din anlayışıyla ilgilidir. O, Emevilerden beri hilafet ve imametin saltanata dönüştürülmesine kayıtsız şartsız bir biat kültürüne esir edilerek iftira ve isyan

haklarının ortadan kaldırılmasına  şiddetli itiraz eder. Âkif, tevekkül adı altında Müslümanlara dayatılan

miskinliğe, iradeyi ortadan kaldıran cebriyeci kader anlayışına ve nihayet geleneksel İslam anlayışının birçok

uygulamasına da karşıdır. O, bu yönüyle sadece Sultan Abdülhamid’e değil saltanata topyekün karşıdır. Nitekim yaşadığı dönemin padişahları Sultan Reşad ve Sultan Vahdeddin’den de hazzetmediği bilinmektedir. Dönemin çok sayıda yazar çizeri, külah kapma yarışıyla padişahların eşiğine

yüz sürerken Mehmed Âkif, onlarla yüz yüze bile gelmemek için özel bir gayret sarf etmiştir. Onu, Milli

Mücadele ve Kuvayı Milliye saflarında mücadeleye iten, vatanperverlik duygularıyla beraber bu tercihidir.

… ..

… ..Eskiden vardı ya meydan da gezen ipsizler:

Hani bir sâye-i şahane çekip her şeyi yer!

Onların birçoğu ahrar-ın izam oldu bugün

Mürteci, nah kafa, bizler… Kerem et, hâli düşün


Âkif’in, Sultan Abdülhamid devriyle ilgili eleştirdiği en önemli taraflardan birisi de güvenlik ve hürriyet dengesinin kurulamaması, her şeyin güç, silah,polis gücü ve zaptiyeyle halledildiğinin zannedilmesidir. 


… ..

… ..


Âkif’in bütün şiirlerinde Avrupa sadece kalkınmışlık ve eğitim açısından üstün görülmez, ona göre insani ahlak açısından da Avrupa ne yazık ki İslam dünyasından daha iyi durumdadır. Onun için Asım ve benzerlerine bir hedef gösterir. 


Şimdi, Âsım, bana müfrit (aşırı)n de, ne istersen de,

Ma’rifetten de cüdâ (uzak) Şark o faziletten de.

Bu cihetten, hani, hiç yılmasın, oğlum gözünüz;

Sâde Garb’ın yalınız ilmine dönsün yüzünüz.

O çocuklarla beraber, gece gündüz, diddinin;

Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin.

Fen diyârına sızan nâ-mütenâhî (sonsuz) pınarı,

Hem için hem getirin yurda o nâfş’ (faydalı) suları.

Aynı menba’ları (kaynakları) ihyâ (canlandırmak) için artık burada.


Mehmet Âkif, hayatının hiçbir safhasında Sultan Abdülhamid’le ilgili yazdıklarından bir milimlik bile pişmanlık duymamıştır.Türkiye’deki körü körüne Abdülhamid âşığı olan bazı sözüm ona İslamcıların son yıllarda Mehmet Âkif’e, sırf Sultan Abdülhamid muhalifliğinden dolayı ağza alınmayacak hakaretler yapmaları bir akıl tutulmasıdır. Bu tipler, kısa bir süre önce vefat eden malum fesli meczubun müritleridirler. Ak Partili bir eski Meclis Başkanı’nın kendisini ziyaret eden Mehmet Âkif’in torununa ”Sizin dedeniz ulu hakan Abdülhamid Han Hazretlerine zaten karşıydı” diyerek misafirinde şok etkisi yaratması, Türkiye’deki Abdülhamid taraftarlığının adeta bir iman meselesi haline getirildiğinin göstergesidir. 

Abdülhamid’i eleştirmek sanki Hazreti Peygamber’i eleştirmek miş gibi algılanması fanatizmin artık çukur noktasıdır. Daha önceleri Sultan Abdülhamid hakkında tarihi belgelere dayalı olarak yazdığım bu yazılardan ve yaptığım televizyon konuşmalarından sonra bizim mahalleden yapılan hakaret dolu yorumlar, artık Hamidizmin de tıpkı Kemalizm gibi tabular safındaki yerini aldığını gösteriyor.

  Türkiye’nin Milli Şairi’ne, İstiklalimizin şairine, paltosuz gezdiği halde İstiklal Marşı’nı yazdığı için ısrarla verilmek istenen para ödülünü reddeden, ilkeleri uğruna vatanını terk edip gurbeti mesken tutan Mehmet âkif Ersoy’a sırf Sultan Abdülhamid’e muhalifliğinden dolayı hakaret etmek tek kelimeyle had bilmezlik ve edepsizliktir.

Elbet te Mehmet Âkif’in de her fani gibi hataları ve sevapları vardır. O da tabii ki eleştirilebilir ama hakaret edilmeyi en son hak edecek kişi sanırım odur.



Soru 19. Bediüzzaman Said Nursi Sultan Abdülhamid’e Niçin Karşıydı?


Soru 20. Diğer İslamcılar Sultan Abdülhamid ve Dönemi İçin Ne Dediler?


Soru 21. Sultan Abdülhamid’in 31 Mart Olayı’nda Dahli Var mıdır?


Soru 22. Sultan Abdülhamid, Muhaliflerini Susturmak İçin Ne Yapardı, Onlara Nasıl Yaklaşırdı?


Soru 23. Sultan Abdülhamid Tahttan Nasıl İndirildi, Nasıl Muamele Gördü ve Nasıl Öldü?



Soru 24. Sultan Abdülhamid’in Muhalifi Olup da Sonradan Pişman Olanlar Kimlerdi ve Pişmanlıklarının Sebebi Neydi?


Sonuç




*Sultan Abdülhamid & Hüseyin Çelik

Alfa Basım Yayım

1.Basım:Şubat 2023






*Hüseyin Çelik - Vikipedi

*Hüseyin Çelik (d. 5 Mart 1959, Gürpınar, Van), Kürt ve Arap kökenli Türk[1] siyasetçi, akademisyen ve yazar. 58. Hükûmette Kültür Bakanı, 59. Hükûmette Millî Eğitim Bakanı, TBMM 22 ve 23. Dönem AK Parti Van, 24. Dönem Gaziantep milletvekillerindendir. 21. Dönem'de Doğru Yol Partisinden Van Milletvekili seçilmiştir.


Eğitim ve kültür hayatı:

… ..

… ..





*Yedi Sekiz Hasan Paşa - Vikipedi

*Yedi Sekiz Hasan Paşa veya Yedisekiz Hasan Paşa (1831 - 23 Ocak 1905), Osmanlı paşası. Osmanlı ordusunda erlikten mareşalliğe kadar yükselebilen nadir isimlerdendir. Okuma-yazması zayıf olduğu ve imzası Arapça yedi (٧) ve sekiz (٨) rakamlarından oluştuğu için bu lakabı almıştır.


Hayatı:

1831'de Çorum'un Kuşsaray köyünde doğdu. Askerliğine kadar demirci ustası olan babasının yanında çalışıp, askerlik vazifesiyle İstanbul'a geldi. Kırım Savaşı'na katılıp büyük yararlılıklar gösterdi. İstanbul'a dönüşünde çavuş oldu. Gözü pekliğiyle, daha çok Arnavut ve Çerkeslerin tekelinde olan muhafız alaylarında kendine yer edindi. Muhafız olarak katıldığı bir hac seferi sonrası içinde bulunduğu gemiyi batmaktan kurtarınca, Abdülmecit tarafından mülazımlık (teğmen) payesiyle ödüllendirildi.

Abdülaziz'in saltanatında Ağa payesiyle Beşiktaş karakol komutanı oldu. Ramazan ayında yemek yiyip, içki içenleri dövüp sonra Allah ıslah etsin! diye bıraktığı rivayet edilir.[kaynak belirtilmeli] II. Abdülhamit'i devirmek için Çırağan baskınını gerçekleştiren Ali Suavi'yi bir sopayla kafasına vurarak öldüren Hasan Ağa'ya bu olaydan sonra paşalık (generallik) unvanı verildi. 93 Harbi'nde Kafkas cephesinde büyük yararlılıklar gösterdi.

Yedi Sekiz Hasan Paşa'nın adı son zamanlarda yakın Osmanlı tarihi bağlamında tartışmaya yol açmıştır. Okuma-yazma bilmediği için verildiğini iddia edenler olmakla birlikte çocukluğunda medrese eğitimi aldığı da iddia edilir.[kaynak belirtilmeli] Ancak imzasını Arapça yedi ile sekiz rakamlarını yazıp bu sayıyı bir çizgiyle birleştirdiği doğrudur. Paşa, II. Abdülhamit'in en güvendiği ikinci adamı olması nedeniyle bu yakıştırmanın yapıldığı düşünülür.

Hasan Paşa 1905'te öldü. Geride meşhur namıyla beraber, memleketi Çorum'da, 1894 yılında yaptırttığı 27,5 metre yüksekliğindeki saat kulesi kalmıştır. Torunları bugün Başıbüyük soyadıyla Çorum ilinde yaşamaktadırlar.[kaynak belirtilmeli]

İdari anlamda Çorum ve bölgesine etkisi günümüzde İskilip, Osmancık, Sungurlu gibi yerlerin Çorum Sancağına doğrudan bağlanmasını 1894 yılında sağlaması olmuştur.

Mezarı günümüzde İstanbul'un Beşiktaş ilçe sınırları içerisinde bulunan Yahya Efendi Külliyesindedir.[1]





*Çırağan Baskını - Vikipedi

*Çırağan Baskını veya Çırağan Sarayı Vakası; 20 Mayıs 1878'de meydana gelen, Çırağan Sarayı'nda tutulan eski Osmanlı padişahlarından V. Murad'ı kurtarıp tekrar padişah ilan etmek için teşebbüs edilen başarısız ihtilal girişimi.[3]


Vakı'a Oluşumu:

Padişah II. Abdülhamit'in karşıtlarından Ali Suavi ve beraberindeki yüz elli kadar kişi teknelerle Çırağan Sarayı'na çıkartma yaptı ve sarayın muhafızlarını etkisiz hâle getirdi. Asiler, V. Murad'ın tutulduğu bölmeye ulaştılar ancak akli dengesi yerinde olmayan V. Murad korkuya kapıldı ve asilerle gitmeyi reddetti. Ali Suavi, eski padişahı ikna edemedi. Bu arada yetişerek olaya müdahale eden Beşiktaş Muhafızı Yedisekiz Hasan Paşa komutasındaki askerler, asilerden altmışını öldürdüler. Hasan Paşa da kalın bir sopayla başına vurarak Ali Suavi'yi öldürdü ve bu başarısız ihtilal girişimini bastırdı.

Sonuç

İhtilal başarısızlıkla ve isyancıların başı olan Ali Suavi'nin Yedisekiz Hasan Paşa tarafından öldürülmesiyle sonuçlanmıştır.

V. Murad, II. Abdülhamid için artık bir rakip olmaktan çıkmıştır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder