23 Ekim 2025 Perşembe

Elimden Ne Gelir*


 

İçinden geçtiğimiz bu dünya imtihanında; kalbi ölmemiş, aklı sömürgeleşmemiş, vicdan sahibi herkes, aklına güvendiği kişilere samimiyetle “Ben ne yapabilirim?” ya da “Ne yapmalıyım?” diye soruyor. Bu soru, zulümleri, depremleri, yangınlarıyla; yaşanması zor karakterleriyle, kimi zaman küçük kimi zaman büyük sınanma anlarıyla, en yüksek karar verici mevkilerden en sıradan insana kadar hayat karşısında herkes için gittikçe daha varoluşsal bir soru haline geliyor.


Öncelikle, “Elimden ne gelir?” sorusunun bir yandan kişinin kendini bugüne kadar hangi noktaya getirdiğiyle, yani kişinin kendini hangi konuda, ne kadar geliştirdiğiyle ilgili olduğu açıktır. Zira insanın ne yapacağını bilmez hâlde ortada kalıvermesi biraz da o güne kadarki hayatını boşuna harcamış olmasından kaynaklanır. Çevremizdeki pek çok genç, yaşadığımız günlerin ağır sorumluluğu altında ”ne yapsak” diye döne döne aranırken dile getirmekten çekinilen asıl soru şu: Kendimizi böyle günler için nasıl hazırladık?


İşi bilen insanın yaklaşık yirmi yaşına kadar geçen ömrünü nasıl geçirdiyse ondan sonrasının da o minvalde geçeceğini söyler. Ahlâken, zihnen, beceri ve donanım açısından yeterince kalifiye olmayan, ilk gençlik yıllarını laylaylomla  geçirmiş insanların tepemize inen bir yumruk karşısında “Elimden ne gelir?” demesinin, defalarca yaşadığımız deprem felaketlerinin gösterdiği gibi, zamanında gerekeni yapmayanların yıkıntılar karşısında gözyaşı dökmesinden farkı yoktur.


Büyük imtihanlardan çıkmak için iman gücünün -dünyevi açıdan- işe yaraması, üzerinde duracağı temel niteliklerin zamanında sağlam inşa edilip edilmediğiyle alakalıdır. Bununla beraber Rabbimizin kuşatıcı rahmetinin bir neticesi olarak o sağlam temeli oluşturmanın imkânı son nefese kadar açıktır. İnsanın niteliklerini artırmasının, ahlâkını ve inancını sağlamlaştırmasının bu bakımdan yaşı yoktur. “Şu yaşa gelmişsen yapacak bir şey yok, artık ilerleyemezsin” demek bizi, hayırlı sonuçlara götürmez. İnsan ömrünün bu

kadar uzadığı bir çağda maddi-manevi bir yıla girmek için söz gelimi kırk ya da elli yaşında olmak geç değildir. Bizler bulunduğumuz noktadan başlamakla yükümlüyüz. Zira karşımızda bütün hızıyla akan zaman, pervasızca devam eden soykırım ve vahşetler bizim kendimizi geliştirmemizi beklemez.

… ..

… ..

… ..  Elbette kişinin kendini bilmesi ve bildiği şey için yoğun ve disiplinli bir çaba göstermesi her zaman bir şeyleri “oldurmaya” yetmez. Bir de “kader, kısmet” denilen bir faktör vardır ki, ne yapsan ötesine geçemezsin.Bizi nihai hesaba çekecek makamın hem gücümüzün neye yetip yetmeyeceğini hem de kadrim önümüze fırsatlar mı engeller mi çıkardığını ve daha kim bilir hesaba katamadığımız nice faktörü en ince detayına kadar bilmesi ve bizi bu hakikate göre yargılayacak olması çelişki gibi görünen bu durumda yüreğimize su serper. Rahmeti ve affı da cabasıdır. 


Sorunun bir diğer tehlikesi, soranın vurgusuna göre “Gücümüz neye yeter? “ veya “Elimizden bir şey gelmez!” gibi karamsar bir çaresizliği de içinde barındırabilmesidir. Bu yönüyle, insanın yapabileceklerini yalnızca bu dünyada başarıya ulaşıp ulaşamamasıyla ölçen son derece dünyevi, seküler bir tavır almış olur.


Müslümanın; insanlar ,makamlar, ideolojiler ve benzer konulardaki tüm ilişkileri, ilişki kurduğu şeyle arasında başlayıp biten bir süreç değildir. Burada attığımız her adımın, söylediğimiz her sözün, edindiğimiz her tutumun , kurduğumuz her ilişkinin izdüşümü ahirette karşılaşacağımız durumu belirler. Hasılı, bu dünyayı yaşarken öbür dünyayı inşa ederiz. Hiçbir ilişkimiz sadec muhatabımızla bizim aramızda cereyan etmez. Ucu Allah’a varır. İnnâ lillahi ve innâ ileyhi raciûn, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz (*Bakara, 2/156) bu demektir. Bu nedenle bizim nihai hedefimiz hiçbir konuda görünür dünyayla sınırlı değildir. “Asıl hayat ahiret hayatıdır ve kazanmak buraya değil, orayla ilgilidir.” (*Ankebut, 29/64) İşte tam olarak bu sebeple bulunduğunuz yerden başlamalı, Efendimiz Aleyhisselam’ın buyurduğu gibi “selin üzerindeki köpük ve çer çöp olmamak için nihayeti Allah’a ve ahirete varan bu inşa sürecini daha  fazla ertelememeliyiz. (*”Birbirlerini yemek kabına çağıranlar gibi, çeşitli ümmetlerin sizin üzerinize (saldırmak, siz yok etmek için) birbirlerini davet etmeleri yakındır. Ashaptan biri , “Ey Allah’ın resulü, o gün bizim sayımız az mı olacak? diye sordu. Bilakis, o gün (sayıca) çok olacaksınız Allah, düşmanlarınızın kalbinden sizin heybetinizi çıkarıp atacak vekalbinize vehn atacak. Ashaptan biri, ‘Ey Allah’ın Resulü, vehn nedir? diye sordu. Dünya sevgisi ve ölüm korkusudur.” Ebû Dâvûd, Sünen, “Melâhim”, 5; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, s.359) 


Böyle hayat bir soruyu âtıl bırakacak ve bizi bu sorunun cevabını bulmak için mücadele etmekten vazgeçirecek hileleri de iyi bilmek gerekir. Hiçbir vasfımız olmadığı ve büyük eylemlerde bulunamayacağımız düşüncesi bunlardan biridir. Böylece şeytan bizi bir güzel saf dışı bırakmış olur: “Bir vasfım olmadığına göre göre yapacak bir şeyim yok, elimden hiçbir şey gelmez.” Oysa pek çok vasfımız vardır: mümin olmak, kul olmak, birinin evladı, birinin eşi, birinin annesi olmak…


Büyük zulümler karşısında bile en sıradan insanın, zalim kapitalist çarklarını döndüren önemli bir vasfı vardır: tüketici olmak. Sadece tüketim alışkanlıklarımızı değiştirerek bile bir şeylere karşı durabilir, birini destekleyebilir ve kendi varlık alanımız ortaya koyabiliriz. … ..

… ..

Çoğunlukla gördüğümüz odur ki ya kendimize haddinden fazla değer yükleyip helak ederiz ya da gücümüz küçümseyerek ömrümüzü ıskartaya çıkarırız. Bir türlü bulunduğumuz yere ağırlığımızı denk düşüremeyiz; ya nünasip görüldüğümüz mevkilere geliriz ya da ne kadar şişinsek de dolduramayız, çöküp kaldığımız makamları.


Peki ne yapacağız? Bu sorunun çok klişe bir cevabı var: Kendimizi ve potansiyelimizi iyi tanıyacağız. Hayallerimizi koruyup üzerinde çalışmaya devam etmek kaydıyla “gerçeklik dünyasında” hangi boşluğu dolduracak ve o noktayı bir siperi bekler gibi koruyacağız.


 Yani elinden ne geleceği senin “ne” olduğuna bağlıdır. Ne bilirsin, hangi konumdasın, yeteneklerin neler, enerjin ve gücün hangi boyutta; mücadeleci ve cesur musun, yoksa korkak ve kaçak güreşen bir karakterin mi var? Bu sorulara dürüstçe cevap verdiğimizde, elimizden ne geleceğini de kimseye sorma ihtiyacı olmadan bilmiş olacağız. Şairsek şiir yazacak, mühendissek teknoloji geliştirecek, zenginsek yardım edecek genç ve dinamiksek yaratıcı eylemler organize edeceğiz…


Neredeyse baştan sona cihadı konu alan Tevbe suresinin , herkesi kapsayan bir mücadele alanı olduğunu hatırlatan 122. ayeti, meselenin içinden çıkmamıza yardımcı olabilir. 


Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde geniş bilgi elde etmek ve kavimleri savaştan döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalılar. Umulur ki sakınırlar”. (*Tevbe, 9/122)


Bu ayet bize, her varlık alanının kendi içerisinde bir tür mücadeleyle sorumlu olduğunu ve kendi doldurduğu bu boşluk için mücadeleye devam etmesinin son derece önemli olduğunu gösterir. 

… ..

… ..

Amellerimiz niyetlerimize göre anlam ve değer kazanır. bu nedenle önce neye, ne için ulaşmak istediğimize karar verir sonra buna gücümüzün yetip yetmeyeceğini değerlendiririz

Doğrusunu isterseniz ben, güzel ve iyi fikri olanın gücünün yetmediği yerlerde mutlaka bir sdestek bulunacağına inanırım. Planın elimizdeki güce göre yapılmasını değil; elimizdeki plan iyiyse gereken gücün bulunacağını, fikrin güzelliğini görenlerin onu etrafında toplanacağını savunurum.


Medine'yi savunmak için hendek kazarken sahabesinin İran’ın ve Bizans’ın saraylarını vadeden Peygamber Efendimiz, elindeki somut güce bakarak mı konuşmuştur? Öyle zanneden münafıkların, onun bu vaatleriyle dalga geçmeleri kendi açılarından haklı olmaz mı?


… ..

… .. Olaylar ve durumlar karşısında aksiyon almanın, her türden uzun soluklu ve sabır isteyen işlerde olduğu gibi acil eylemler kadar haz vermeyen disiplinli çalışmalarla da sürdürülmesi gereken bir mücadele olduğu açıktır. … ..

… ..


Kendinden Şüphe Etmek

Her türden değişim ve dönüşüm kendinden şüphe etmekle başlar. Böyle düşünmen doğru mudur? O davranışın  doğru olmuş mudur? Doğru kişiyi seçtin mi? Çocuğumuzu böyle yetiştirmekle doğru mu yaptık? Aldığımı bu karar ne kadar doğru? sorular gitgide çoğalır.


Burada bahsettiğimiz şüphe, nevrotik bir takıntı anlamındaki şüphe değildir. İnsanın yapıp ettikleri, tercihleri ve kararları hakkında kibre varan bir emniyet duygusunun zıddı olan ve yanılmış olabileceği ihtimalini hep açık tutan şühedir. … ..

… ..


Muhasebe

… ..


Bize huzur verecek, kalplerimizdeki panik hâlini yatıştıracak güç yalnızca imanda vardır. Bizi, her şeyi halletme ve her şeyle başa çıkma savaşından kurtararak sekinete kavuşturacak; rızaya ermemizi, kendimizle ve hayatla barışmanızı sağlayacak olan şey imandır. … ..

… ..

Gelin görün ki iman da eskir, yıpranır, güçten kuvvetten düşer. … ..

… ..


Nefsimizin çirkin hâllerine -her insanın iç dünyasında potansiyel olarak var olan kötülüğe, hâkim olup geçit vermeyerek varlık alanımızda kalbimize daha geniş bir yer açarsak kökleri yerin derinliklerinde, dalları semayı tutmuş olan iman ağacımız gelişip kuvvetlenir. İşte ancak o zaman -aynen sahabe efendilerimizde olduğu gibi- insanın dini yaşama konusundaki tek eksiği bilgi olur. Bildi mi yapar…

… ..


Yeter Diyebilmek

… ..

… .. Gazzâlî aşırı yemenin kalbi katılaştırdığını, kişinin Allah’tan uzaklaşmasına yol açtığını söyler. Ölçülü bir beslenme ise kalbe aydınlık ve incelik kazandırır, kişiyi Allah’a yaklaştırır. Gazzâlî’nin kurtuluş reçetesinde aklımız ve kalbimizin yanında midenizin de arınmış olması boşuna vurgulanmamıştır. Nitekim, Îslâm ahlâkının nihai hedefi olan “Kendimize hâkimiyet”in ağzımızdan giren ve çıkana hâkim olmaktan geçtiği ehline malumdur. Ahlâkımızın kilit taşı olan iradenin bilendiğpi yer orasıdır. 

… ..


İnsanın önüne konan her şeyi hatır için yemeye “yeter” demesi, … ..

… ..   Sadece yemek konusunda bile ipleri elinde tutamayan biri; yakın çevresi

nden başlayıp tüm dünyada üzerine boca edilen zorbalığa, yok sayılmaya, kalıplara sokulmaya nasıl “yeter” diyebilir ki? Bunu başaramayan bir insan, beş vakitnamazı hakkıyla kılabilir mi, dedikodudan uzak durabilir mi yahut arkasında bir eser bırakabilecek düzgün bir hayat yaşayabilir mi? Akıntıya kapılıp gitmez mi?

… ..

Bedenin Hakimiyeti

İnsanın acıdan kaçması ve hazza ulaşmak istemesi, en temel içgüdülerden biridir. Hemen dudak bükmeyin; bunu yalnızca, bir kısmımızın hep kuşkuyla karşıladığı psikoloji bilimi değil, Gazzâlî başta olmak üzere bazı İslâm ahlâkçıları da kabul eder ve tezlerini bu gerçek üzerine kurarlar.


… ..  “Madem yaratılışımız böyledir, bırakalım nefislerimiz neyden hoşlanırsa onu yapsın.” demiş olmazlar; aksine, “Madem yaratılışımız böyledir ve onu değiştiremeyiz, öyleyse nelerden haz alacağımız konusuna dikkat edelim; belirleyelim.” demiş olurlar.


Bu şu demektir: Bazı şeyler vardır ki zevk almasanız da göreviniz olduğu için yapmanız gerekir. Öyleyse görevimizi yerine getirmiş olmanın (soyut) hazzını, bedensel (somut) hazların üstüne çıkaralım ki insanlık aşamalarında yükselebilelim. 


Oysa bazı insanlar, sıkıcı buldukları kitapları okumaz; sıkıldıkları için bir işte sebat etmez, evde veya sosyal hayatta sorumluluk üstlenmezler. Yapacakları her işi, o işin kendilerine (nefsine) vereceği hazza göre seçerler. Öyle ki bu kimselerle arkadaş olabilmeniz için dahi, aklâki ve insanî meziyetlere sahip olmaktan çok eğlendirici biri olmanız gerekir. 


Her şeyi sadece bedeni hazlarla ölçmek insanları Allah’tan ve O’nun yolundan uzaklaştıran en önemli etkenlerden biridir.

… ..

Eğlenceli Alışkanlıklar, Eğlenceli Hayatlar

… ..

… .. Oysa huzur, gönül hoşluğu ve sekinet; sürekli eğlencenin değil; her şeyin kararınca yerini bulduğu bir hayatın ödülüdür.


Elbette dinlenmek veya eğlenmek insanî bir ihtiyaçtır. Allah’ın çizdiği sınırlar aşılmadıkça hoşça vakit geçirmenin bir yanlışlığı yoktur… ..

…. .. Yanlış olan mola vermek değil, bütün bir hayatı mola olarak görmektir.

… ..  eğlenceleri hiçbir zaman vakit öldürmek amacıyla değil, daima “ihtiyaç” miktarında olmuştur.

… .. 


Yaşanabilir Bir Ahlâk

Kur’ânın bize anlattığı kıssalarda olumlanan ve âlemlere örnek olarak sunulan insanlar hemen her zaman bizlerden daha olumsuz şartlarla karşılaşmışlar ama hiçbir zaman o şartların mahkûmu olmamışlardır. Hep dönüştüren insanlar olmuşlar; dönüştüremedikleri durumlarda dönüşen olma rahatlığını seçmemişlerdir.

… ..

Aklın, İnancın ve Özgürlüğün Peygamberi: Hz. İbrahim

… ..

Tanıdıkça hayranlığınızın arttığı bu muhteşem insan, üç büyük dinin atası sayılan Hz. İbrahim’dir. … ..

… ..

* Yürekten inanması, aklını kullanmasına engel değildi; aksine inançlarını akıl ve gözlem yoluyla destekleyen  bir peygamberdi (Bakara, 2/260; En’am, 6/75-79) 

… ..

… .. Olayların bu aşamasını anlatan ayetler, onun ahlâkının nasıl bir yüceliğe ulaştığını gösterir. Kimseyle kavga etmeden, kimseye küsmeden, alınganlık ve kişiselleştirme gibi çocukça davranışlara girmeden; tam aksine , babasına ve kavmine esenlik dileyerek, onlar için dua ederek oradan ayrıldığını görürüz. (Meryem, 19/47-48; Şuara, 26/26/75-99), İşte Kur’an’ın Hz. İbrahim ile ortaya koyduğu insan modeli; dönüştürmek için bütün yolları deneyen, başaramadığında ise ne dönüşen olma rahatlığını seçen ne de kurban rolüne sığınan aksine her koşulda sağlam bir karakter sergileyen örnek insandır.

… ..


İki Ateş Arasında Hz. Musa

… ..

İslâm ahlâkının kilit kavramın olan sabır, Türkçemizde anlam daralmasına uğrayarak pasif ve edilgen gibi algılansa da, Kur’ânî bağlamda “doğru olanı yaparken karşılaşılan olumsuzluklara direnmek anlamında son derece aktif bir duruştur.


Piyasalara Uymayan Bir Karakter: Efendimiz Alayhisselam’ın Ahlakı

… ..

… .. Efendimiz’in karakter ve aklâkına baktığımızda da, O’nu diğerlerinden ayıran bambaşka kişilik özellikleri olduğunu görürüz. Çok düşünüp az konuşmak, tefekkür ve tezekküre zaman ayırmak, tek başına uzun ibadetlerle meşgul olma, sevincini ve üzüntüsünü taşkınlığa kapılmadan ölçülü bir şekilde yaşamak gibi özellikler, O’na özgüdür. ve bugün tek tipleşen, standartlaşan “piyasa ahlâkı”na büyük ölçüde uymamaktır.

… ..


Peygamberlere Benzemenin Zorlukları,

... ..

Ey Muhammed! Allah Teâlâ sana, seninle ilgiyi kesenle ilgini kesmemeni, sana vermeyene senin vermeni, sana zulmedeni bağışlamanı emrediyor.


Bu ayette ve onun doğrudan tefsiri olan yukarıdaki rivayete göre, insanlara vereceğimiz tepkiler bize nasıl davrandığına değil, Rabbimizin bizden ne istediğine bakar, davranışımızı da buna göre seçeriz. Çünkü tepkilerimizi karşı tarafın tavırlarına endekslediğimizde, intikam zinciri büyüye büyüye hepimizi yutan toplu bir kıyıma dönüşür. Peki, bunun önüne kim geçebilir? Birilerinin bize yaşattıkları hâlâ taptazeyken bu sarmalın dışına nasıl çıkabilirizi?


Rabbimiz, bizi içine çeken bu sarmaldan kurtulmamızı; bugünkü enerjimizi geçmişin kırgınlıklarıyla tüketmememizi, tamamen kesilmemesi gereken bağları koparmak yerine, daha işlevsel yollarla yollarla yeniden bağlamamızı emreder. Hâl böyle iken, “Seni aramayanı sen de arama”, “Başarını görmeyip seni tebrik etmeyeni yok say”, “Seni aşağı çekenlerle hiç görüşme” gibi keskin öğütler Müslümana yol göstermez. Çünkü asıl mesele, iyiliğin ve iletişimin kanallarını açık tutmanın  bizim kabiliyetlerimize göre birçok yolunun bulunmasıdır.

 …….

Karakter: Üzerinde Yükseleceğimiz Zemin

… ..

… ..

… .. Haz. Peygamber /sav), ashabını eğitirken onlardan yaratılış özelliklerini değiştirmelerini değil, bu özellikleri hayra yönledirmelerini istemiş; Allah'ın çizdiği sınırlar içinde karakter, fikir ve uygulama çeşitliliğini desteklemiştir. 

… ..


Varlıkla Dost Olmak

… ..

Elmalılı merhum, tefsirinin girişinde evrendeki düzenden bahsederken her varlığın diğeriyle ilişki içinde olduğunu, iç içe geçmiş sistemler hâlinde yaşadığımızı anlatır ve bu düzen de adeta “her şeyin de her şey için var” olduğunu söyler. Günümüzde bazı bilimsel  yaklaşımlar da evreni daha doğru anlayabilmemiz için “bağlantısallık(* Türker Kılıç, Yeni Bilim Bağlantısallık Yeni Kültür Yaşamdaşlık”) kavramına dikkat çekmektedir. Bizler farkında olalım ya da olmayalım, bu iç içe geçmiş âlemlerde sürekli bir ilişki içindeyiz.

… ..


Zihinde ve Hayatta Bütünlüğü Korumak

Her dinin inanç sistemi temel bir prensip üzerine kuruludur. bugünkü anlamıyla Yahudilik ırksal üstünlüğe,

Hıristiyanlık Tanrısal Mesih inancına dayanırken; İslâm, zihinde ve hayatta, amelde ve imanda bütünlük anlamına

gelen “tevhid” ilkesini merkeze almıştır. Tevhid; Allah’tan başka ilah olmadığını kabul etmek, ibadeti yalnızca O’na hasretmek ve O’ndan başkasına kulluk

etmemektir. Bu ilke, bütün varoluşu Allah merkezli açıklamak demektir. Tevhid inancı bize, Yaratıcı’nın mahiyetini ve melekler dahil olmak üzere tüm maklûkatın Rabbi ile nasıl bir bağ içinde

olduğunu öğretir. 


… ..   İslam, Allah’ın iradesine teslim olmaktır; amel ise bu teslimiyetin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. … ..

… .. İnsanı bir davranışa iten temel güdü de tanımayla gelişen bu sevgi ve korkudur. İnsan bir şeye ulaşmak ya da

bir şeyden kaçınmak için çaba gösterir. … …

… ..   

…. .. Yaşantısını, hislerini ve düşüncelerini Allah inancıyla bütünleyemeyen kişi ise, her günyeni bir bunalım içine

sürüklenir. 

… ..

… .. Bu bilinçle Müslümanlar, günlük dilde duygu ve temennilerini ifade ederken de Allah’ın adını anarak kulluk

bağlarını ibadetlerle sınırlamayıp hayatın tamamına yaymışlardır. “Sühanallah, Elhamdülillah, Allahu ekber,

bismillah, hasbunallah, la ilahe illalah, estağfirullah, maşallah” gibi ifadeler, İslâm coğrafyasının neresine gidersen

iz gidin evlerde ve sokaklarda kulağınıza çalınacak, kulluğu günlük dilin bir parçası haline getiren sözlerdir.


Hayatın Farklı Kutupları Karşısında Yalpalamamak

… ..

Herkes gibi Gözüküp Her Ortamın Adamı Olmak

… .. Efendimiz, İslâm’ın en azılı düşmanlarıyla yapılan diplomatik görüşmeler hariç, günlük hayatında ve sahabeleriyle

birlikteyken daima onlardan biri gibi davranmaya özen göstermiştir. Öyle ki, onu tanımayan bir yabancı

bulunduğu meclise girdiğinde” Hanginiz Muhammed?” diye sormak zorunda kalırdı.


Sık sık tekrarlanan bu manzara, onun yalnızca oturuş biçimini değil; giyim-kuşamında, hâl ve hareketlerinde

de diğerlerinden ayırt edilemeyecek derecede sade davrandığını, topluluk içinde özel bir görünüşle

sivrilmekten bilhassa uzak durduğunu gösterir. Ortak işlerin paylaşımından mutlaka kendi üzerine düşeni yapar, sahabeler ne kadar ısrar etseler de onlar

koşuştururken bir kenara çekilip oturmazdı. Onlarla birlikteyken onlar ne konuşurlarsa aynı konuyu konuşur, meclisin gündemini kendisi belirlemeye kalkışmazdı.

… ..

Oysa gerçek yücelik, bilhassa gösterilmeye ihtiyaç duyulmayan, kendiliğinden taşan bir yüceliktir. Komşu, dost

ve ahbap meclislerinde sürekli farkını fark ettirmeye çalışanlar, peygamber yolunun  sadeliğinden ve bu sadeliğin getirdiği genişlikten uzaklaştıkça, yollarını daraltmakta

ve zorlaştırmaktadırlar. … ..  Burada bir noktayı vurgulamak gerekir: Bir ortamda sivrilmeye çalışmamakla

her ortamın adamı olmayı birbirine karıştırmamalıyız. 

… ..

Allah’a Bırakabilmek

… .. 

… .. herkese her daim cevap yetiştirmeye çalışmak, her meseleyi çözmeye ve, her işe yetişmeye uğraşmak,

kendimizde bir kudret vehmetmek demektir. Oysa böyle bir zan, zaten yanlış yolda olduğumuzun en açık delilidir.

Bu noktada hayatın sahibi olmadığımızı hatırlamamız gerekir. Biz kapıların sahibi değiliz. Yolumuz çıkmaza

girdiyse yapacağımız tek şey geri dönüp başka yol aramaktır.


İnsanları ve olayları kontrol etme hırsıyla her düğümü çözmeyi kendimize görev bildiğimizde, aslında aşırı korku,

kaygı ve üzüntüyü de en aşırı korku, kaygı ve üzüntüyü de en baştan kabullenmiş oluruz. Kapıların yüzümüze

kapandığı , ruhumuzun draladığı, elimizin kolumuzun bağlandığı anlarda aşırı üzüntünün, kendini çıkmazda

hissetmenin bir sebebi de kapının bir tane olduğunu sanmak, orada takılıp kalmaktır. Oysa sorunlar, üzerinden

atlamak içindir. Karşısında yıkılmak için değil. Aşırı korku, makul olanın fevkinde kaygı, helak eden üzüntü…

Bunlar hep şeytandandır. (Âl-i İmrân, 175)


Hayatta kalıcı bir iz bırakmak istiyorsak kendi söyleyeceğimiz söze odaklanmalı, mesajın özünü vurgulamalı ve

Hakk’a davet yolunda sebat etmeliyiz. Bizden beklenen burdur. Bir kapı yüzümüze kapandıysa o kapının önünde

bekleyip durmamak, işleri ve insanları Allah’a bırakmaktır.


Teslimiyetle Denenmeyi Kabullenmek

Teslimiyet, aklı devre dışı bırakmak değil; aklı, seni aşan konuları senden daha iyi bilenin rehberliğinde kullanabilmektir. Geminin kaptanına, uçağın pilotuna, ameliyatı yapan cerraha ya da tavsiyesini istediğimiz bilgenin tecrübesine güvenmek gibidir. 


İbadet ve kulluk söz konusu olduğunda ise teslimiyet, pek çok sbeple vazgeçilmez bir şarttır. Çünkü teslimiyet olmadan ibadetleri hayatın dalgalanmaları arasında kararlılıkla sürdürmek mümkün değildir. Teslim olmayan kimse, en ufak bir sıkışıklıkta aklını nefsinden yana kullanarak itaatsizliği meşrulaştıracak gerekçeler buluverir. Oysa Allah’tan gelen emirler karşısında koşulsuz itaat makamına erişmiş kararlı şahsiyetler, kulluklarını her durumda şaşmadan sürdürebilirler. Öyle ki peygamberler bile dualarında bu mertebeye ulaşmayı dile getirmişlerdir. (Bakara, 128)


Teslimiyetin ibadetler konusunda vazgeçilmez olmasının pek çok sebebi vardır.. Bunların başında, ibadetlerin insan varoluşu ile evrenin madde ve madde ötesi düzeni arasındaki uyumlu dengeyi sağlayan formüller olması gelir. Bedenimizin işleyişinden toplumsal yasalara, gezegenlerin düzeninden zamanın ruhumuz üzerindeki etkisine kadar aklımızın erdiği tüm boyutlarda, ibadetler ilahî düzen içinde insan varoluşunu anlamlandıran birer ölçüdür. Bu yüzden ibadetlerdeki hikmetlerin en önemlisi “taabbudî” olmalarıdır. Yani onların temel maksadı, hikmetlerini tam anlamasak bile yerine getirilerek Yaratıcı’ya bağlılığımızın, itaatimizin ve teslimiyetimizin ortaya konmasıdır. Çünkü ibadet etmekle; evrenin yaratıcısına, düzen ve kural koyucusuna, zamanın sahibine, hayatımızı elinde tutan, her şeyin en doğrusunu bildiğine iman ettiğimiz yegâne ilaha bağlılığımızı fiilen göstermiş oluruz. (Âl-i İmrân,83; En’âm, 162-163)

… ..

… .. İbadetlerdeki çeşitlilik de bu noktada anlamlıdır. Namaz zamanı disipline eder, oruç nefse hükmetmeyi öğretir, zekât mala olan bağı terbiye eder, cihad ise bütün hayata hâkimiyeti temsil eder. Böylece her biri, kişiliğimizin farklı yönlerini tekâmül ettiren hikmetleriyle bize bütünlüklü bir gelişim kazandırır.

… ..

… .. Her gün bir şeyler olacak, ama sen her günün yeni yeni olaylarının sarsıntısı etkisiyle dahi yönünü, yolunu şaşırmayacaksın, esen rüzgâr seni önüne katmayacak.” Peygamberimizin mümini tarif eden bir hadisinde buyurduğu gibi “Rüzgar ne yöne eğerse eğsin kökü üzerinde tekrar dimdik doğrulan (ve bire yüz veren ekin gibi olacaksın ve bu göze çarpmayan gücünün kaynağı sadece teslimiyetin olacak.” Görünüşüyle göz kamaştıran çamlar ise yine aynı hadiste geçtiği üzere- bütün ihti

şamına rağmen şiddetli bir rüzgârda kökleriyle birlikte devrilip bit daha doğrulamayacaktır.

… ..   Bilirsiniz deryaya açılmadan önce dereleri aşmak gerekir. Teslimiyetin sınandığı ilk dereler ise ibadetlerdir. İbadetlerde aranan teslimiyet, onların bütün sembolik işaretlerini eksiksiz anlamaktan ya da her birinden haz almaktan ibaret değildir. Asıl olan, yalnızca Allah emrettiği için onları yerine getirmektir. … ..

… ..


Olağanüstü Şartlarda Gereken Olağanüstü Ahlâk

… …

Herhangi  bir konuda uzmanlığımız varsa, onunla ilgili bir ihtiyaç hasıl olduğunda görmezden gelmemiz ne kadar büyük bir sorumsuzluk ise hiçbir sağlam bilgimiz olmayan konularda konuşmak, yazmak, önerilerde bulunmak, yani bir şekilde insanları yanıltmak ondan daha büyük bir sorumsuzluktur. O hâlde herkangi bir olağanüstü sosyal kriz durumunda uzmanlar sahada çalışırken uzman olmayan biz vatandaşların yapması gereken de susmak ve söylenenleri ciddiyetle yerine getirmektir.  … ..

… ..

… …  Veya bir sitede oturuyorsak orada yaşamanın kurallarına uymaktan hesap vereceğimizi de  bilmemiz gerekir. Çünkü biz, içinde yaşadığımız toplumsal sözleşmeyle düzen ve barış içinde yaşayabiliriz. Bu toplumsal sözleşme hepimizi bağlar; verilmiş karar ve hükümler hakkında illa bir ayet ya da hadis olması gerekmez. Açık ve kesin bir dini hükme aykırı olmaması yeterlidir. … ..

… ..

… ..   Dindarlık , yeri geldiğinde yönetime itaattir. Nitekim yönetici ve yönetimle  ilişkiler meselesi  hadis ve fıkıh kitaplarında geniş yer tutar. Efendimiz’in (sav) bu konudaki buyruğu son derece açıktır.: “Bir Müslümanın , günah işlemesi emredilmediği sürece, hoşuna gitsin gitmesin yöneticisinin sözünü dinleyip itaat etmesi gerekir. Günah işlemesi emredildiğinde ise itaat etmez. (*Buhârî, “Ahkâm”, 4: Müslimmmm, “İmâre”, 38) Efendimiz’e (sav) halkını pek de hukuka uygun yönetmeyen  birr yönetici konusunda nasıl davranmak gerektiği sorulduğunda şöyle buyurmuştur:”Onların sözünü dinleyip kendilerine itaat edin. Onlar yapmaları gerekenden, siz de yapmanız gerekenden sorumlusunuz..”(*Buhârî, “İmâre”, 49-50) 

… ..


Peygamber Mesleği: Yanlışa Seyirci Kalmamak

… ..

… .. Asıl derdimiz ise günahın kendisiyledir. Günahın yayılmasına, meşrulaştırılmasına razı olamayız.

Günaha zemin hazırlanmasına, genç insanların teşvik edilmesine razı olamayız. Tüm peygamberlerin

toplumlarıyla mücadeleleri bu minval üzere olmuştur. Bu yüzden yanlışı hatırlatmak, hataya işaret

etmek ve sessiz kalmamak bir peygamber mesleğidir.

… ..


Geçilecek KOridor ile Varılacak Yerin Esas Kıymetini Takdir Edebilmek

… ..

Sonuç olarak, dünya bizi ebede bağlayan bir koridorsa, ona ne fazla bel bağlamak mümkündür ne de tamamen

ihmal etmek.Efendimiz’in (sav) ashabı, dünya denilen bu koridoru ezelden ebede uzanan hayat binasında

öylesine doğru bir yere oturtmuş ve öylesine yerinde kullanmışlardır ki, asırlar geçse de bizler dönüp dönüp

onların kurdukları binaya bakmalı, kendi binalarımız için oradan örnekler devşirmeliyiz.

… ..


Dün-Bugün-Yarın Arasında Vaktin Hakkını Vermek

… ..

… ..  “Allah’ım! Geçmiş için üzülmekten ve gelecek için kaygılanmaktan sana sığınırım. Acizlikten ve tembellikten

sana sığınırım.  Korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım. Borca batmaktan ve insanların

boyunduruğunda kalmaktan sana sığınırım.

… ..

Efendimiz (sav)’in öğrettiği bu dualardan anlıyoruz ki, bugünün hakkını verebilmek için cimrilikten uzak

durmak gerektiği gibi; gelecek kaygısına kapılmamak için de har vurup harman savurmamak, borca batıp yakayı

kaptırmamak gerekir. Neticede özgürlüğümüzü ve onurumuzu elimizden alan kahr-ı ricâle, (insanlar tarafından

ezilmek) düçar olmaki stemiyorsak, bütün bu söylenenleri sürekli söyleyerek dua etmek zihindsel bir dönüşümün

ilk adımlarını atmak demektir.  

… ..

İnsan yaşı ilerleyip de önünde kalan zamanın arkasında bıraktıklarından daha az olduğunu gördüğünde, … ..

…. … Bu yaşa gelmiş olanların “bugün”ün kıymetini bilme konusunda daha titiz olmaları gerekir. İsteklerini, niyetlerini keskinleştirmeli, dağınık

ilgilerini toplamaya; “haydi” demeden önce torbalarını doldurmaya bakmalıdır.… ..

… ..Aslında büyük işler başarmaları da gerekmez; yeni bir adım atabilmeyi yarına bırakmasınlar

yeter. … ..

… .. 

… .. Bütün mesele bugüne, hatta içinde bulunduğumuz şu ana odaklanmaktır. Bu anı huzurla, sukûnetle ve

iyilik yaparak geçirmeye gayret etmeliyiz.Bugün iyilerden olursak, yarının da iyi olacağına güvenebiliriz.

Kaldı ki kim demiş ki bizim hayatımızı ve dünyayı topyekün iyileştirmekten  sorumluyuz? … ..

… ..


Konumumuzu Hakkaniyetin İNce Ayarlarıyla Belirlemek

… ..

Güzelliği AsaletleTaşımak

… ..

Onu bize anlatan eserler, bu hâlini sükûnet ve vakar olarak tarif eder. Bir gün içinde sayısız rol üstlenen, çevresindeki herkesle ve her işle ilgilenen Efendimiz’in, cemaate yetişmek için bile koşturmayı doğru bulmaması; Yüce Allah’ın müminleri her durumda “ağırbaşlı ve sakin” görmek istediğini bildirmesi, hayatı hem güzellikle hem de adaletle yaşamamız için kesin bir rehberdir. Hiçbir sözleşmeye geç kalmaması, hiçbir işi oluruna bırakmaması, her hareketini planlı ve amaçlı gerçekleştirmesi; yürürken telaşsız  görünmesine rağmen herkesten hızlı yürümesi, onun canlı dinamik, vakur ve sakin hayatı aynı kişilikte nasıl birleştiğini hayranlık uyandıracak şekilde ortaya koyar. Peygamberimizin bize miras kalan ahlâk, sadelikle çirkinliğin aynı şey olmadığını, bağırmadan da sesimizi duyurabileceğimizi, panikle koşmadan da yetişebileceğimizi gösterir.

… ..


Hayranlıklarımızı İlkelerimize Göre Belirlemek

… ..

Çoğu zaman insanların haklarını ellerinden almak ya da onları yanlışa sevk etmek için güç kullanmaktan daha etkili bir yöntemdir ikna etmek. İşte tam burada”çenenin ve dış görünüşün gücü devreye girer. Bunların karşısında ise Kur’ân’da “mustazaflar” olarak nitelenen, ikna olmuş zavallılar vardır. Mustazaflar, muhataplarının maddi güçlerinden ve bu güce dayanan kibirli dış görünüşlerinden hemen etkilenirler. Kendilerini zayıf ve ikna edilmeye açık bırakmalarından dolayı da ayetlerde şiddetle eleştirilirler.


Günümüzde toplumun büyük bir kesiminin mustazaflardan oluştuğu bir vakıadır. Hemen hemen herkes, doğru yanlış ayrımı yapmadan en azından “takipçisi” olmuş durumdadır. Oysa Ku’ân ve Sünnet , azgınlara hayranlığı açıkça meneder. Bizden aklımızı kullanmamızı veb üstümüze çeneleriyle (kitapları, TV kanalları, prestijleri, ünvanları, güçleri vb.) hücum dene haksızlıklara boyun eğmememizi ister. Bunun için kim olduklarına, nasıl göründüklerine veya nasıl etki ettiklerine değil; “ne” söylediklerine bakmamız gerektiğini öğütler.

… ..

Surlardaki Gedikleri Bilmek


Hazreti Peygamber’in açık net ve şüphesiz yolunda yürürken zaman zaman savrulduğumuz anlar olabilir.Çünkü dindarlık, hayatın her alanına nüfuz eden, hayatın ta kendisi olan bir olgudur; dolayısıyla sürekli aynı ritimde devam etmesi, ilerlemesi beklenemez.  Bezen kabz ( Arapça kökenli bir kelime olan kabz dilimize Arapçadan gelmiştir. Kabz kelime anlamı ise dilimizde rahatlama, genişleme, ferahlama, büzülme ya da tutukluk anlamlarına gelir. ) hâlinde olur, yalnızca farzlarla yetiniriz; Bazen bast hâlindehâlinde olur, ne kadar ibadet etsek yine de doymayız. Sahabenin de âlimlerin de evliyaların da böyle dönemleri olmuştur. Bu günün çeldiricilerinin geçmiştekilerden daha çok ve daha güçlü olduğunu düşünmek ya da onların bizden daha fazla imkâna sahip olduklarını sanmak yanıltıcıdır. “Ekâbir” dediğimiz büyük şahsiyetlerin ayırt edici vasfı hiç savrulmamış olmaları değil; savrulsalar da istikametten ayrılmadan yeniden yola koyulabilmeleridir.


Yol belli, hedef keskin ise savrulma anlarında yapılacak şey de bellidir: Yola geri dönmek, yani tevbe etmek. … …

… ..

… .. Efendimiz “Kalpler de paslanır” buyurmuş, asıl tehlikenin paslanma değil, paslanan kalbin parlatılmaması olduğuna dikkat çekmiştir. Kalbi yeniden parlatmanın ve manevi zevkleir canlı tutumanın birçok yolu vardır. Salihlerin sohbetlerine katılmak, âlemde var olan zikre dahil olmak bunun en etkili yollarındandır. 

… ..


Duygusal Bir Afet: Sevgi ve Nefrette Aşırılık

… ..

… .. Efendimiz, yolun sonunda pişman olmamak için sevgi ve nefretin aklımızı örtmeyecek ölçüde yaşanmasını tevsiye eder.


“Sevdiğini ölçülü sev; belki bir gün düşmanın olur. Nefret ettiğine de ölçülü davran; belki bir gün dostun olur.”(*Tırmizî, “Birr”, 60)


Kanatlarını Bulmak

… ..

… .. Çırpınadan uçmaya çalışmak, konfor alanından çıkmadan ilerlemeyi ummak boş bir hayaldir.

… ..





*Elimden Ne Gelir & Fatma Bayram

Ketebe Yayınları

1.Baskı: Ekim 2025 İstanbul





*zait (belirtme hâli zaidi, çoğulu zaitler)

*zait (belirtme hâli zaidi, çoğulu zaitler)

*Se­ki­net: Sa­kin ol­ma, sü­kû­net, hu­zur, gö­nül ra­hat­lı­ğı gibi anlamlara gelmektedir.


*Diyalektik - Vikipedi

*Diyalektik kavramı, kelime kökü diyalog ve etik kurallı bir şekilde tez ve antitezin ortaya konulmasıyla belli bir konu üzerinden ortak değerlerin inşası anlamına gelir, yani tartışılmış bir şekilde tezden senteze geçmiş, farkında olunmadan tekrar tartışılmasında yine aynı soru ve olası varsayımsal cevaplara ulaşılacak kavram değerlerine verilen genel adlandırmadır.

… ..



*Retorik - Vikipedi

*Retorik ya da eski ismiyle Belagat, etkileyici ve ikna edici konuşma sanatıdır.[1] Sözcük güncel kullanımda "etkileyici ve ikna edici olmakla beraber içtenlikten veya anlamlı içerikten yoksun lisan" anlamında da kullanılır.[1] 


*Tezekkür: Hatırlama. Bir konuyu müzâkere etme anlamlarına gelmektedir.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder