31 Ocak 2025 Cuma

Kadın Beyi Erkek Beyni*


 … ..

… .. Hem babadan hem de anneden gelen genetik materyali taşıyan ve neredeyse toplu iğne başı kadar büyüklükte olan bu hücre sürekli bölünerek ve çeşitli deneyimler yaşayarak sonunda insan dediğimiz kompleks canlıyı meydana getirmektedir. Zigot oluşumundann sadece 14 gün sonra yani sizin doğmanıza daha yaklaşık 9 ay varken merkezi sinir sisteminin temelini oluşturacak olan “nöral plak” adlı kısım, bu top benzeri yapının üzerinde oluşmaya başlamıştır bile. Sevgili okuyucu, aslında insanın anne karnında yaşadığı bu mucizevi ser,ven müthiş bir öyküdür. Örneğin Cowan adlı bir araştırmacının yaptığı çalışmaya göre anne karnındaki fetüste, dakikada 250.000 sinir hücresi üretilmektedir. Derin bir sessizliğin içinde bu rakamı tekrar bir düşünelim. Saniyede yaklaşık 4160 adet sinir hücresi!

İnsanın anne karnında yaşadığı inanılmaz öykünün gizemine kapılmadan tekrar konumuza dönelim. Beyin böylesine müthiş bir hızla oluşurken her türlü faktör bu gelişime etki edebilmektedir.  Ama bu noktada kadınlar ve erkeklerin birbirlerinden farklı bir beyin yapısına sahip olmasındaki en önemli etkenin, anne karnındayken maruz kaldıkları cinsiyet hormonları olduğu gösterilmiştir. Özellikle testosteron ve östrojen, cinsiyet hormonları arasında en fazla öne çıkan hormonlardır. Bu hormonlar erkek ve kadınlarda farklı miktarlarda bulundukları için cinsiyet hormonları olarak adlandırılırlar. … … .. 

Her iki cinsiyetin beyin yapıları arasında birçok anatomik, fizyolojik ve nörokimyasal farklılıklar bulunmaktadır. Aslında yüzyıllardır kadınlar ve erkekler arasında süregelen birçok anlaşmazlık ve tartışmanın nedenleri altında da bu farklılıklar yatmaktadır. Durum böyle olunca, her iki cinsiyetin birbirlerini, kendi bakış üzerinden değerlendirmeye, yargılamaya çalışması kaçınılmaz olmuştur.Eğer birbirimizi yeterince iyi tanıyabilirsek aslında ortada herhangi bir problem olmadığını göreceksiniz. O nedenle kitabın bundan sonraki  kısmında günlük yaşantımızda karşılaştığımız sorunları tek tek ele alıp bunların altında yatan silinirbilimsel temeller tartışacağız Daha sonra da küçük ve uygulanabilir yöntemlerle, bu sorunların üstesinden nasıl gelebileceğimizi göreceğiz.

Bir Vaizenin Okumaları*


 

… …

İnsanlar ve kitaplar

… …  öyle bir özgüvenleri vardır ki yapışırlar yanınıza yörenize. Ne nazikçe tavırlar ne de ölçülü mesafeler işe yaramaz. En doğrusu onlara hiç bulaşmamaktır. Yoksa nasıl bir hızla dibe çekildiğinizi anlayamazsınız bile.

Bu tip kitaplardan biri elinize, iddiasından etkilendiniz diyelim. Bu iddiayı satış başarısı, kitabın ismi, yazarın havası, kendi türünden kof bir insanın şiddetli övgüsü falan desteklemiş olabilir. Bu nedenle bunların bir diğer adıda şişirilmiş kitaplar olmalıdır. Okur durusunuz, ha şimdi bir şey çıkacak ha şimdi önemli bir şey öğreneceğim diyerek. Eğer boş kitaplar üzerine bir tez çalışması yapmıyorsanız, yapacağınız en akıllı iş, hatanızı anlar anlamaz bu kitabı bırakmak olmalıdır.

Ne yazık ki dini kitapların sayıca büyük bir kısmı bu kategoridedir. (Kendi türlerinden kof insan kardeşlerine hitap ettiklerinden olabilir mi? Bazen ben de bunlardan birini görmeden sipariş etmiş bulunuveririm. Elime alıp da bir iki sayfa karıştırınca hiç etrefta tutmadan depoya gönderilmek üzere kendilerini, gözlerinin yaşına bakmadan. Onalara vakit ayıracak kadar ömrüm olmadığını düşünür, ayırık otu gibi her yeri sarıvermelerinden korkarım.   

…. … 

… ..

… .. “Gökteki kuşlar bile yerdeki benzerlerinin yanına konar.

… ..

… .. Kendi gerçek irtifaları ortaya çıkmasın diye, izin verilen kitaplar dışındakilerin okunmasının sakıncalı bulunduğu cemaatlerin kitapları da bu türdendir.  … ..

26 Ocak 2025 Pazar

Kitap ve Okumanın Önemi

 


Kitap ve Okumanın Önemi

📚 Çin Atasözü:

"Kitap, dünyaya açılan bir penceredir."

📚 Abbas el-Akkad:

"İyi bir kitabı üç kez okumak, üç iyi kitabı okumaktan daha iyidir."

📚 Aristoteles:

"Bir insana nasıl hükmedersiniz?" diye sormuşlar. O da cevap vermiş: "Kaç kitap okuduğunu ve ne okuduğunu sorarım."

📚 Montesquieu:

21 Ocak 2025 Salı

Mehşerin Dört Atlısı*

 

Yıl 1914, mevsimlerden yaz. Avrupa’nın üstüne kara bulutlar çökmüş, fırtına koptu kopacak. İki büyük kampa ayrılmış ülkeler, endüstriyel rekabet, sömürgecilik çıkarları ve tarihsel hınçlardan kaynaklanan  hesaplaşmalar peşindeler; o güne değin görülmedik etkinlikte ağır silahlarla donanmışlar, orduları hazır ol durumunda, askerlerin elleri tetikte. Birçok kez diplomatik girişimlerle önlenmiş bulunan savaşın soluğu duyulmada. İnsanlığın gördüğü en büyük çatışmanın başlaması için bir kıvılcım yetecek..

Ve kıvılcımın parıltısı Saraybosna’dan geliyor: Bir Sırp milliyetçisinin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun vârisi Arşidük Ferdinand’ı tabancayla vurarak öldürmesi üzerine kıyamet kopuyor. Karşılıklı iki kamptan Avrupa ülkeleri peş peşe birbirlerine savaş ilan ediyorlar. Gençler sel gibi koşarak gönüllü yazılıyorlar, zamanın fotoğraflarında askerlik şubelerinin önünde gülerek sıraya girdiklerini görüyoruz; hepsi de yurtseverlik duygularıyla çoşmuşlar, halı tarafta olduklarını ve çatışmanın kısa sürede, kendi parlak zaferleriyle sonuçlanacağını düşünüyorlar. Oysa ilk şiddetli çarpışmalardan sonra siper savaşına dönüşecek ve tarihe I. Dünya Savaşı olarak geçecek olan boğazlaşma dört yıl süreyle o güne değin insanlığın gördüğü en geniş çaplı kıyımlara neden olacak, bittiğinde uçsuz bucaksız ölüm tarlaları bırakacak ve o tarlalara yirmi yıl sonraki II. Dünya Savaşı’nın tohumları atılacaktır. 

O sıralar Paris’i mesken tutmuş olan ünlü İspanyol gazeteci ve romancısı Vicente Blasco Ibanez tanık olduğu tüm bu olayları, ülkelerin çatışmaya             sürüklenişini, savaşın arifesini, patlak verişini, Almanya’nın Belçika’yı istila edişini, Fransa’nın savunmasını örgütleyişini, iki taraflı korkunç kayıplara neden olan o ilk Marne Çarpışması’nı ve orduların siperlere gömülüşünü Mahşerin Dört Atlısı adını verdiği romanında aktarır. 

Geçmişi irdeleyen bir tarihsel roman değil, dosdoğru yaşanılan tarihin güncelinden kaynaklanan ve canlılığını yüz yıla yakın süre sonra aynen koruyan bir yapıttır. Mahşerin Dört Atlısı. Baştan sona insan kitlelerinin gerçeklerine dayanır, sahici trajik olayların sıcaklığını ve dehşetini yaşatır okura, hatta yer yer savaş röportajı kıvamında gelişir. Ancak, özyaşam öyküsü ağırlıklı olmakla birlikte, olaylar tutku ve aile ilişkileriyle örülmüş sağlam, ustalıklı bir roman kurgusu çerçevesinde  anlatılır. Aşkları savaşın ezici gerçeğiyle yüz yüze kalan Julio ile Margarita’nın çevresinde Paris sokaklarından gelip geçen ya da savaş

Pertev Bey'in Torunları*


 

Pertev Bey’in torunlarının hayat hikâyeleri, şüphesiz kızlarının, bilhassa büyük kızı Selim'in hayatı kadar cazip değildir.

Zira Osmanlıcılık’ tan uzaklaştıkça, Türk hayat cazibesini, karakterini, üslubunu , velhasıl asliyetini kaybediyordu. Bir bocalama, kendini beğenme ve onu bir türlü bulamamasından mütevellit, Türkler için taklit devri başlıyordu. Çok hazin.

Gittikleri mekteplerde, yarım yamalak aldıkları kültüre göre; Amerikan mektebine giden Amerika, Fransız mektebine giden Fransız, Alman mektebine giden çocuk da Alman kültürünün tesiri altında kalıyor ve bu yabancı tesirin tezahürü şöyle oluyor. Kendine ait, yani Türk-İslam ne varsa fena kabul ediyorlar; tarih, edebiyat ve bilhassa yaşama tarzını topyekûn beğenmiyorlar, sevmiyorlar ve reddediyorlar.

Halbuki, Türk-İslam hayatı , yani Osmanlıların sürdüğü hayat, harikulade bir hayattı. Bu, dünya üzerinde kurulmuş olan büyük medeniyetlerin tabii bir neticesidir: Kendi medeniyeti içine aldığı cemiyete, güzel bir hayat temin etmek.

Yabancı mekteplere veya yabancı memleketlere giden çocuklarımızda bu yabancı kültür, hiçbir tesir yapmıyor ve adoptif (*evlatlık) kültürlerinde ve adoptif dünyalarında katiyen bir varlık gösteremiyorlar. Sevdikleri, beğendikleri ve benimsedikleri bu yeni âlemlerinde tam bir kabiliyetsizlik ve başarısızlıktan başka bir şey elde edemeyen bu çocuklarda ve gençlerde, kendi muvaffakiyetsizliklerinden dolayı geri tepen, memleketlerine ve kendi kültürlerine bir hınç ve kin görüyoruz. Kendi kendilerine bile itiraf edemedikleri bu kabiliyetsizliklerinin günahını ve suçunu aslî kültürlerine yüklemek istiyorlar ve mensup oldukları bu medeniyete amansız birer düşman kesiliyorlar.

İşte Türkiye münevverlerinin büyük dramı! Geçelim.

Gelelim kendi mekteplerimize… Bunların durumu daha da feci! Sistemsizlik veya sinsi ve hain bir sistemle, kendi mekteplerimizde de ne tarih ne edebiyat, hiçbiri layıkıyla çocuklarımıza okutulmuyor, bilakis bunlar yalan yanlış okutuluyor. Mekteplerimizde takip edilen program, eski emperyalist devletlerin

Bir Vaizenin Okumaları*


 Kimi kitaplarım tadına bakılır, diğerleri yutulur, pek azı da iyice çiğnenerek , sindirilir.

F.bacon


Bir vaizenin okudukları kimi ilgilendirir? Dünyada bu kadar insan, bu kadar meslek mensubu içinde vaize diye bir grubun olduğundan kim haberdar ki üstüne bir de onun ne okuyup okumadığını merak etsin? Böyle düşününce tamamen gereksizleşiyor bu iş. Ama bir de şöyle düşününce yeniden güç buluyor “bir vaize”  yazmaya. Söz gelimi “bir doktorun okudukları” ya da “bir şoförün okudukları”gibi yazarlar, akademisyenler, öğretmenler dışındaki meslek erbabı da okudukları üzerine yazsalardı, benim için çok ilginç olurdu. Gerçekten siz de merak etmez misiniz, ne bileyim mesela”bir borsacının okudukları”nı?

Üstelik de “hiç roman okudunuz mu” kabilinden sorulara -bir keresinde okuma yazmanız varmı sorusuna da muhatap olmuştum- hayatımızın en az bir iki önemli noktasında muhatap olmuş biri olarak bir vaizenin ne okuduğu daha da önem kazanıyor.. İnsanlarımızın bir kısmına göre bir vaize olarak din dışı kitapları ne kadar okuyor ve ne kadar alıntı yapıyorsanız o kadar aydınsınız ve sözünüze itibar edi

lir. Bir kısmına göre ise bu kaynaklara ne kadar başvuruyorsanız o kadar kompleksli ve o kadar şaibelisiniz demektir.

Benim için okumak zorunlu bir ihtiyaç olmanın ötesindedir. Eğer öyle olsaydı sadece ihtiyaç hissettiklerimi ve zorunlu olduğum kadarını okurdum. Bu kitap ta da göreceğiniz gibi okumam gerektiği hâlde okunmamış alanlar var. Mesela ekonomi, hukuk ya da siyasete dair kitaplar ve bilhassa güncel politik olaylar üzerine yazılanlar ilgi alanımın tamamen dışında ne yazık ki. Bunu şunun için belirtiyorum: Okumayı hiçbir zaman -mesela ilaç yutmak gibi- zevk içermeyen bir zorunluluk olarak görmedim. Okumak benim için bir zorunluluktur ama zevk duyduğum bir zorunluluk: Yemek yemek, sohbet etmek, ibadet etmek gibi. Okumanın kendisi o kadar zevklidir ki size

18 Ocak 2025 Cumartesi

Narcissus'un Zencisi*


 

Uçsuz bucaksız denizin ortasında kopan fırtınalar mı daha güçlüdür yoksa insanın içinde kopan fırtınalar mı?


Joseph Conrad’ın İngiliz ticaret filosunda görev yaparken deneyimlere dayanan Narcissus’un Zenciiiiisi 1897’de yayımlanmıştır. Narcissus gemisinde vuku bulan tüm olaylar, siyahî tayfa James Wait’in etrafında döner âdeta. Ölümün eşiğindeki James Wait bazı müfrettebatta şefkat ve sevgi uyandırırken bazısının nefretini ve gazabını çeker, huzursuzluğun hüküm sürdüğü ve fıtınaların gemiyi alabora ettiği hikâyede onun varlığı hep bir kıymık gibi durur, tüm sorunların kaynağı oymuş gibi görünür ve faka sorulmsı gereken soruları sorduran da onun kendisidir. 

… ..

… .. Kaptan karadaydı, mürettebatını tamamlamak için yeni adamlara bakıyordu ve günün sonunda, geminin zabitleri biraz soluklanma fırsatı bulmaktan memnun bir hâlde kenara çekilmişlerdi. Hava karardıktan kısa bir süre sonra, karaya çıkmasına izin verilmiş gemicilerin bazıları ve yeni adamlar kıyı tekneleriyle gelmeye başladılar. Teknelerde kürek çeken beyaz giyimli Asyalılar, daha tekne iskele merdivenine yanaşmadan önce ödeme için bağırıp çağırmaya başlamıştı. Şark dilinin ateşli ve tiz gevezeliği ile küstah iddialar ve haksız talepler saygısızca haykırarak itirazlar sıralayan sarhoş denizcilerin dilbazlığı kapışıyordu. Doğu’nun göz kamaştırıcı ve yıldızlı barışçıllığı, beş annadan yarım rupiye kadar değişen miktarlarda yükselen öfke ulumaları ve ağıt çığlıklarıyla sefil bir harabeye dönüştü; Bombay Limanı’nda dolaşan her ruh, yeni adamların Narcissus’a katılmakta olduğunu anladı.

… .. 

… .. Gemideki en yaşlı denizci olan ihtiyar Singleton, güvertede lambaların tam altına yerleşmişti; beline kadar çıplaktı, kaslı göğsü ve muazzam pazıları vahşi kabile şefleri misali dövmelerle kaplıydı. Mavi ve kırmızı desenle arasında beyaz teni saten gibi parlıyordu; çıplak sırtını cıvadranın arkasına

9 Ocak 2025 Perşembe

En Güzel Kıssa*


 

… .. Korkmamıza rağmen yapmak zorunda olduğumuz şeyler vardır. Derin bir nefes alır, gözlerinizi kapatır, besmeleyi çeker ve bırakırsınız kendinizi. Benim için anlatmak öyle. Yüklediği sorumluluktan korkuyorum elbet. Bu korkuya rağmen vazgeçmememin  sebebiyse bir türlü engelleyemediğim çok güçlü bir güdü: Paylaşmak.

Bu gerilimden doğan çekingenliği aşmama iki şey yardım ediyor. Birincisi bilginin her kademede yeniden üretilmesine duyduğum inanç, ikincisi de dürüst yorumlarına güvendiğim insanlardan gelen olumlu eleştiriler. … …

… ..   

Rabbimizin “En güzel kıssa” diye nitelediği Yusuf Kıssası 99 ayette, hayatın neredeyse her boyutuna dair mesajlar taşıyan son derece zengin bir anlatıdır. Bu kısa metin içinde insanoğlunun bütün ilişki biçimlerini görebiliriz. Uzun bir zamana yayılan anlatma sürecinde gözlemleme fırsatı bulduğum üzere yaşımız ilerleyip hayatın içinde yeni olaylarla karşılaştıkça kıssanın  biz  verdiği mesajlar da perde perde açılmaktadır. Kıssaya dair bu kadar çok eser mevcutken biraz da bu nedenle cesaret ettik bu kitabı yazmaya. Olay aynı olsa da ona bakan göz değiştikçe anlaşılan mana da değişecektir. İki farklı kişinin aynı olayda gördüğü şey aynı olmayacağı gibi aynı kişinin farklı zamanlarda gördükleri de aynı olmayacaktır. Söz gelimi ben daha çok Hz. Yusuf’un davranışlarına odaklanırken çoluk çocuğa karışıp yaşım ilerledikçe Hz. Yakub’un davranışları dikkatimi daha fazla çekmeye başladı. Öyle ki neredeyse Yakub Kıssası” diyesim geldi kıssaya. … ..

... ..


GİRİŞ

Kur’an Neden Kıssa Anlatır?

Pertev Bey'in İki Kızı*


 

… .. Mektup gelince hepsi çok sevindi. Nermin’e deniz kenarında büyük bahçe içinde, yeni yapılmış, modern ve konforlu bir köşk buldu. … ..

Mayıs ortalarında Muammer Bey ailesi; Muammer, güzel karısı, tosun gibi oğlu Baskın, Muammer’in annesi, Baskın’ın Alman dadısı, aşçı, hizmetçi, garson hepsi geldiler. Berrin onları Pendik’ten karşıladı, Suadiye’ye evlerine götürdü ve yerleştirdi.

Akşama eve dönerken, Muammer:

“Birkaç gün dinlenelim de valdeyi ziyarete geleceğiz” dedi. Nermin oradan atıldı:

“Hayır ablacığım, hayır hayır yarın size geleceğiz” dedi.

Ertesi günü Ihlamur’daki küçük selamlıkta (*Saray, köşk veya konaklarda erkeklere ayrılan bölüm, harem karşıtı), büyük bir sevinç hüküm sürüyordu. Hem Nermin’i, hem Nermin’in bebeğini göreceklerdi. Yalnız Azize Hanım düşünceli ve endişeli idi.

Acaba Muammer Selmin’e nasıl davranacak? Kendi kendine, ‘Eğer Muammer Selmin’i kıracakbir hal ve tavır takınırsa, katiyen affetmem, bir daha Muammer’in yüzüne bakmam’ diyordu.

Suadiye’de de çok heyecan vardı. Hepsi bu Ihlamur seferi için hazırlanmış. Muammer yeni kostümlerini giymiş, yeni aldığı büyük lüks otomobilin direksiyonuna lütfen, pek büyük fedakarlık yapıyormuş gibi ve irtifaından (*yükseklik) inmeye gayret ederek kendi geçmişti. Yanına her gün daha güzelleşen karısını aldı, arkaya anası ve Alman şvesterin (*kız kardeş) kucağında oğlu Baskın oturdular. Araba vapuru ile geçtiler. Beşiktaş’ın dar ve bozuk yollarında, büyük ve lüks araba salına salına ilerliyordu. Ihlamur’daki küçük selamlığa geldiler. Küçük ev sanki misafirleri kabul için öyle süslenmişti ki, misk kokuyordu. Nermin birden, daha evi görür görmez sevdi. Muammer  de külüstür, esli, viran bir ahşap mahalle beklerken, karşısına birden güller, çiçekler içinde şipşirin bir ev çıkınca şaşırdı.Hele çok ihtiyarlamış olan Dilaver Ağa’nın eski zaman usulü büyük bir edeple selam verip otomobilin kapısını açmasına büzbütün şaşaladı. Ve Ankara’daki odacıları, hademeleri düşündü… Nermin biraz

4 Ocak 2025 Cumartesi

İşittiklerim Gördüklerim Bildiklerim*

 

… ..  90 sene ömür süren Pertev Paşa da, (bu son ikisi kadar mühim mevkiler işgal etmemekle beraber) bu uzun ömürde neler gördü, neler geçirdi, kimler tanınmadı ki… İmparatorluk ve Cumhuriyet Türkiye’sini, İmparatorluk Almanya’sını ve Hitler Almanyası’nı da gördü ve yaşadı. Büyükelçi Von Papen’in büyük dostu idi. Kimlere hocalık etmedi ki… Atatürk talebesiydi. Bizden ayrılan memleketlerde başvekil olmuş talebeleri vardır Nuri Said Paşa gibi…

Üzülerek söylüyorum ki, Pertev Paşa’yı unutulmaktan belki bu bir iki satır bir müddet için kurtaracaktır. Zira bu uzun ömür den arta kalan ne bir hâtırat, ne de bir hikâye, ne bir müşahade… Bir varmış, bir yokmuş Pertev Paşa…

Bahsedeceğim dördüncü zat, Cumhuriyet devrinde hariciye müsteşarı, mebus, büyükelçi ve Lozan Konferansı’nda, Türk heyetinde müşavir Tevfik Kâmil Koper

o, Lozan muahedesi(*antlaşma) ki dondurulmuş, tabu haline getirilmiş, hiçbir sırrı çözülmemiş, hiçbir tahkike tabi tutulmamış, ilk hatıra gelen: Lozan’da, o zamanın şartlarına göre, elde ettiğimiz azami menfaat mi, yoksa asgarisi mi? Yani kazancımız en yüksek mi veya en aşağı derece mi? Yahut alelade bir muahade hükmünde midir? Daha bunu bilmiyoruz. Zira Sevr ile Lozan, hiçbir zaman kıyaslanamaz. Aralarındaki fark mağlup ile galip arasındaki fark kadardır. Sevr’de düşmanlarımızın karşısında perişan ve mağlup idik, Lozan’da ise askerî bir zaferin siyasi ve psikolojik bir emniyet ve rahatlıkla muhasımlarımızın karşısına çıkmıştık. Bu duruma rağmen , acaba birçok fırsat kaçırılmadı mı? Acele ve çarpuk çurpuk çizilmiş hudutlar, bizi Montreux’a sürüklemiş ve ancak orada Boğazlar meselesine bir hal çaresi bulunmuş. Hatay meselesi de Lozan’da komşularımıza ettiğimiz bir fedakârlıktı. Bu fedakârlığı kaç sene sonra, ne büyük gayretlerle düzeltebilmiştik. Bu iki meseleden çok daha mühimi Musul meselesi idi… Musul petrollerini terk etmek öyle büyük hata idi ki, cezasını hâlâ çekiyoruz ve daha da çekeceğiz. Musul petrollerinin kaybı, Cumhuriyet devrimizin iktisadî düzensizliği, ruhî ve sosyal

2 Ocak 2025 Perşembe

Mihrican Fırtınası*


 

Bugün, gördürene,  bu yaşa erdirene hamd olsun. Küfran-ı nimet mizacım değil, devlet ü ikballe geçen bu ömrü verenin, kaderi yazanın, kazayı gerçekleştirenin şanı gönüllerde daim olsun. Ama içimden bir Mihrican fırtınasıdır kopuyor, ben emekli oluyorum.

3 Mayıs benim doğum günüm, demek ki 4 Mayıs 2024’te olacak her şey. Elimde bir parça kağıt, “İlişik Kesme Belgesi”, ben artık bu yerli değilim. Adım sistemden çıkacak, posta adresim kapanacak, kimlik kartım geçersiz kılınacak, eşyam envanterden, adım kütükten düşecek. Odamın anahtarını iade edeceğim ve her şey tamamına erecek.

Hayatımın tamamı zannettiğim şey bir bölümünden ibaret mi, biliyordum, bir daha öğreneceğim. Tuna üzerinde seyreden bir gemide avlanmak bunu anlatmaya yetmez. Dönüşü var bu yolculuğun Kimse bana, “Daha çok yazarsın, daha rahat yazarsın,” demesin. Ben zaten böyle yazıyorum, bu su daha ne kadar akar bilmiyorum.

Demek ben bu rampayı bir daha tırmanmayacağım, Yolum düşerse  de misafir kapısından gireceğim otuz sekiz yıllık kampüsüme. Danışma noktasından geçerken, dönüşte geri almak üzere sivil kimliğimi uzatacağım. Bakın, hatırladınız mı, bu benim! Kapı üstünden ismim çoktan düşmüş olacak, odam orada durmazken ben çay odasında bekleyeceğim.

Demek ben her sabah, okula gidiyorum, diye aynanın karşısına geçmeyeceğim. Ders günlerimde daha özenli hazırlanmayacağım. Sol elimin ayasındaki mühür, en güzel elbisem. Evimin kapısını her günkü gibi kapatmayacak, fakültedeki odamı her günkü gibi açmayacağım. Bir fincan kahve, sağ yanımda Karadeniz. Bilgisayarımın kapağını kaldırmayacağım. Akşamı nasıl bulduğumu bilmeden çalışmayacağım. Kırmızı Kantin’in bahçesinden geçerken, suya eğilmiş erik fidanıyla konuşmayacağım: Daha dün çiçekle doluydun, ne zaman yaprak verdin, ne zaman meyveye durdun?

Demek ben gidiyorum. Çıkmak için nefes isteyen merdiven, kullanmak için kılavuz bekleyen asansör. Çimen üzerinde kaynayan semaver, kenarında dolandığım yeşillik, suladığım çiçek, başını okşadığım