8 Ocak 2026 Perşembe

O.K. Musti Türkiye Tamamdır*


 

Aşçı’nın  Oğlu

I

Oydan kelgen on börim, Ovadan gelen on kurdum,

Kırdan kelgen kırk börim, Kırdan gelen kırk kurdum,

Kırk börinin işinde, Kırk kurdun içinde,

Könek batkı kökbörim. Kova başlı bozkurdum.


İnönü’nün, Türkçüleri, “vatan haini” ilan ettiği gün 19 Mayıs nutkunu saymazsak, 1944’te üç önemli olay oldu. Aşçı’nın evi göçtü, Kulca bölgesi Kazakları isyan ettiler, Almanlar Atina’yı boşalttılar. Olaylardan ilki , Aşçı’nın oğlunu asker etti, ikincisi, Selahattin’in siyasi geleceğini saptadı, üçüncüsü Günay Rodoplu’yu başlattı.

O yıl kış olağanüstü soğuktu. Karaköse’de dar damları aştı. Evlerin tahta kapılarını zorlayıp açtılar, tünel kazdılar. Tüneller, komşularla buluştu. Tahta kapıları olanlar böyle yaptılar. Tahta kapıları olmayanlar, toprak altında yaşayanlardı. O barınaklar daha muhafazalıydı; ortaya kazılı tandırın dumanı, odayı yer duvar yalayıp ufak baca deliğinden süzülür giderken sıcacık olurlardı. İs kokusu, tezek kokusuna katılır, derilerine sinerdi insanların. 

Şubatta bir gün, 29. Süvari Alayı’ndan bir kıratlının bacağı, bu barınaklardan birinin içine kaçtı. Ne olduğunu anlamaya çalışırlarken, yeraltından bitiverdi insanlar. Atlının öfkelendiği bir dilde çığrışıyorlardı. Erlerden biri, “Kurmancan, Kumandanım!” dedi. Atlı, kendisine çekidüzen verdi, hayvanın bacağı sarıldı, çekip gittiler. Arkalarından, damı göcen evden bir ağıttır yükseldi.

Kar tonlandıkça tonlandı o yıl. Buz sarkıtlar biriken iki, ikiyken üç bilek oldular. Baharda eridiklerinde, on bir ev götü. Olağandı. Çamurlaşan kerpiç duvarlar, suyun ağırlaştırdığı tavan toprağını taşımazdı.

Aşçı’nın oğlu, döşeğinin  boyutundan büyük toprağın altında kaldığını gördü. Çantası kayıptı, tahriri ödevi çantasındaydı. Öğretmen, “Deniz hakkında yazın,” demişti. Deniz ... .....


    ... ..

... ..

Tana cakın bolanda

Ay kemale dolanda

Töseginin iyesi

Castığının astınan

Kıdır gelip darıay.

Cora-coratay olsın

Coralatıp kelgende

Könileri cay olsın.


Tan vakti yaklaştığında

Ay kemale doğduğunda

Döşeğinin başından

Yastığının altından

Hızır gelip kutsasın.

Bu üyün sahibi

Bin atlı bey olsun

Çocuklarının bindiği

Rahvan-rahvan tay olsun

Rahvan geldiğinde

 gönülleri sen olsun

... ..
... ..


III
... ..

II

1944’ün öteki önemli olayı Kasım’daydı.

Asya’da Tanrı Dağları’nın eteklerinde yaşayan Kulca Kazakları ayaklandılar. Doğu Türkistan Cumhuriyeti Hükümeti’ni kurdular.Alihan Töre, Cumhurbaşkanı oldu ve “Bağımsız Doğu Türkistan Hükümeti’nin Başkanı sıfatıyla ve ay yıldızlı armasıyla doğrudan doğruya Çin Hükümeti’ne savaş ilan etti.

… ..

… ..


IV

1957, yetmişli yılların ilk provası gibiydi.

“Türkiye Komünist Partisi’nin illegal yıllarından bir hatıra” olarak kaldığı söylenen DR. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1954’te kendibaşkanlığında kurduğu Vatan Partisi seçimlere girme kararı aldı. … ..

… ..

“Bu ismi hatırlıyorum.” dedi Rodoplu, “Faili meçhul’ cinayetlerden birisine kurban gitti. 1979 yazında. ‘Eski sabıkalı, üstelik tahsilini Moskova’da tamamlamış bir komünistin bir şekilde konuşmasına tahammül etmek, hakikaten çok zordu,’ diyordu. ‘Ne ki, uyanık Türk gençliği müdahale etti, hatta kürsüde çürük domates yağmuruna tutuldu.

O yıl Nakşibendiler de hareketlendi. Temmuz’da, Tavşanlı’dan Bursa’ya geçtiler; cuma namazını Ulu Cami’de kıldılar.Aralarından ‘Mehdi’ olduğunu ilan eden birisi kılıç kuşandı, yeşil bayrak açtı. ‘Halife istedikleri’ hususunda ısrarlıydılar. … ..

… ..

Ertesi gün, Milli Türk Talebe Birliği’nin malum tehdidi yayınlandı:

“Türk Gençliği olarak, birkaç yobazın halifeliği ihya konusundaki faaliyetlerini büyük bir nefret ve intikam hislerimizle öğrendik. BU gibiler daima karşılarında bizi bulacaklar.”

İnönü altta kalmadı.

“Beni kızdırmayın! “ diye uyardı. “Kızdığım zaman yapmayacağım şey yoktur! Bunu bilin ve beni kızdırmayın!”

Basına göre, “ekonominin dizginlerini enflasyona kaptıran Demokrat Parti iktidarının gericilere yeşil ışık yaktığı artık ayan beyan ortadaydı.” Adnan Menderes, milletvekillerine, “isterlerse hilafeti dahi geri getirebileceklerini” söyledi. Meclisteki dört yüz otuz dört sandalye çoğunluğuyla kuramsal olarak haklı olabilirdi ama bir yıl kadar sonra Emirdağ’da bizzat Saidi Nursi tarafından yeşil bayraklarla karşılanıp okullarda Risale-i Nurların okutulması talebine muhatap olunca kıyametler koptu!  Ama bununla da bitmedi, Demokrat Parti milletvekillerinden Fahri Ağaoğlu sebebiyet verdiğinden, İslam dini devletin resmi dini olarak kabul edilmelidir! diye bir demeç verdi ve Selahattin’in demessiyle, “cami duvarına işedi!”

“Üstelik, bu, cami duvarının ilk kirletilmesi de değildi. Demokratların bir başka milletvekili, daha 1954 yılında, “Subayların yatak odalarından hizmet erlerini çıkaracağız,’ demişti ki, bu en hafif nitelemeyle terbiyesizlikti. Selahattin, ‘Ordu’yu yalnız şeref duygusu hareket ettirir, ‘ derdi, ‘şerefine tecavüz edildiğini sanması, benzine kıvılcım sıçratmış olur. … ..

… ..

“Sosyalizm” kelimesiyle ilk kez 1958’de, “Genç Subay Pilotlar Beyannamesi” açık edildiğinde temas kurdu. Beyanname Hava Kuvvetleri’nin yıllardır “koma halinde” olduğu iddia ediliyor, … ..

… ..




V

… ..

Rodoplu’nun, lise edebiyat kitaplarında mutlakayer alması gerekir dediği bu ‘muhabbetname’yi, Mesih Bey getirmişti.Nedeni de, Fatima Hanım’a ait bölümde on satır kadar bir kısmının okunamamış olması. Abdülkerim Bey çıkarır diye umuyorlardı. … ..

… ..

… ..

Kür Şad ve Kırk Arkadaşı

I

… ..

… ..

Manastır’ın ortasında var bir havuz,

… ..

Yollar tek döşenip ayaklarına sene yalvarım mı?

Bu mümkün değil!

Koymıram kalbimi tek  gubarın üstüne

Alçalıp yaşamak ömür gün değil!


… ..


Demirem sen uca bir dağsın eğil!

Demirem el açım kalıptır sana

getmek istiyersen ne danış, ne din

Yok ol, uzaklar tek dumanda, çende!

… ..

Getmek istiyersen bahanesiz get!

Uyartma mürgülü hatıreleri!

Sessin hemin sestir, bahışın üvey!

Gedirsen, sesin de yad olsun bari


… ..

  

II

Kim bilir biz nice soydanız

Ne zerre oddan ne de sudanız,

Bize meftun olan marifet söyler,

Biz Horasan illerinde boydanız.

Abdal Musa, XIV. Yüzyıl

… ..

… ..


ııı

… ..

… ..

Kür Şad ve Kırk Arkadaşı

I

… ..

… ..

Manastır’ın ortasında var bir havuz,

… ..

Yollar tek döşenip ayaklarına sene yalvarım mı?

Bu mümkün değil!

Koymıram kalbimi tek  gubarın üstüne

Alçalıp yaşamak ömür gün değil!


… ..


Demirem sen uca bir dağsın eğil!

Demirem el açım kalıptır sana

getmek istiyersen ne danış, ne din

Yok ol, uzaklar tek dumanda, çende!

… ..

Getmek istiyersen bahanesiz get!

Uyartma mürgülü hatıreleri!

Sessin hemin sestir, bahışın üvey!

Gedirsen, sesin de yad olsun bari


… ..

  

II

Kim bilir biz nice soydanız

Ne zerre oddan ne de sudanız,

Bize meftun olan marifet söyler,

Biz Horasan illerinde boydanız.

Abdal Musa, XIV. Yüzyıl

… ..

… ..


ııı

… ..

… .. Osmanlının çözülmesi padişahların saraylarına kapılıp zevk-u sefaya dalmaları, ‘firavunlaşmaları’yla doğru orantılıdır. (s.180) Ama sokaktaki Türkü köle rolünü kabullenmez. Gözle bak, devlet bize yabancılaşırsa, biz de ona yabancılaşır, kuralları ihlal etmek için elimizden geleni ardımıza koymayız. Devletin malı deniz, yemeyen domuz deyişi de, nekes (*cimri) bir devlete, milletin hizmetinde olmayan bir devlete, tepkinin ifadesidir.

Yaşamsever lider içinde doğduğu dünyayla, diğer bireylerle, kurumlarla, değerlerle, hatta ideolojilerle, bireysel farklılığını bozmadan bütünleşendir - Osmanlı’nın en parlak dönemi, liderliğin bu tanımına uyduğu dönemdir! Çünkü, o lider, yaşam denen mucizenin bilincindedir. Bir insanın dünyaya gelmesinin onca galaksinin, karadeliğin, yıldızın, gezegenin,spermin, ovumun (*yumurta) akılalmaz bileşkesi olduğunun farkındadır. Yeryüzünde kutsal olan tek birşey varsa, o da bu mucizedir. Bu mucizeyi, kelime’ler, şey’ler gibi kendi zekâsının ürünü mutlak’lar uğruna fedaetmeyecektir. Böyleleri, yıkma için değil, ‘hak’ yolunu da inşa etmek için savaştıklarına inanırlar. kavgaları sadece kendilerini değil, hasımlarını korumak için de değildir. Bu bağlamda dürüst bir Haçlı’nın, örneğin Aslan Yürekli Richard’ın, Selahattin Eyyubi’ye, Fatima Yusuf'tan daha yakın olması tabiidir. Yaşamsever liderliğin hâkim olduğu düzen ister monarşi, ister demokrasi olsun esası değişmeyecektir, çünkü dediğim gibi, mesele kelimeler değil, özdür, nihai kaderdir.

… ..

… ..

IV

… ..

(s.197)Babam, sahici bir komünisti ilk kez görüyordu. Thiella, ona kadınlara ve gençlere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapmayan, çifte standarttan kurtulmuş demokratik bir toplum kurmanın en az yabancı işgalcilerden kurtarmak kadar önemli olduğunu anlattı.

Bu savaş, kadınların yüzyıllardır eve kapatıldığı ülkemizde, genç kızların yeteneklerini keşfetmelerine neden oldu,’diyordu, ‘Tarihimizde ilk defa, Direniş, saflarındaki kadınlara erkeklerin eşidi olarak davrandı. Artık, evde, işte, stratejik planlamada, tehlikede ve özveride eşitiz.”’

… ..

… ..

V

Bizim gibi rüzgârda muhacir

Abe aç kapıyı girmelidir

Varsın ev soğusun azıcık

Isınmalıdır kızancık

Hüsrev Hatemi, Rumeli Rüzgârı’ndan


Almanlar Atina’yı 12 Ekim 1944’te boşalttılar. … ..

… ..


Milli birlik hükümetleri birilerinin diğer birilerini yok etmek üzere zaman kazanmak için kurulurlar,” dedi Günay Rodoplu, … ..

… ..

Yine de İngilizler 1947 baharına kadar ancak dayandılar. … ..

… ..  İngilizlerle kıyaslandığında, Amerikalılar, çok daha açıksözlüydüler. … ..

… ..

Yunan hükümeti Amerika'ya teslim oldu. … ..

… ..Truman Doktrini’ninden Türkiye de payını almıştı. … ..

… ..

… ..

Seyit Ali Efendi, Gülizar Hanım’ı Türkiye’ye göndermekararını, genç kadının hamile olduğunu anladığı gün vermişti. Çılgın bir plan yaptı. Olacak iş değildi, hatta imkânsızdı, ama başardı. Bugün artık, Tanrı, Günay Rodoplu’nun dünyaya gelmesini istemiş olmalı diye düşünüyorum.

“Andarteslerin, hükümet kuvvetlerinin ele geçirdikleri kapitanyoslarına karşı, üç küçük rütbeli İngiliz subayını esir aldıklarını , onunla takas etmek üzere Rum kesiminde bir evde rehin tuttuklarını öğreniyor. O planı gerçekten çılgınca ama şöyle: Esir İngilizleri oardan kurtaracak, annemi de yanlarında götürmekleri şartıyla, Türkiye’ye kaçıracak!

… ..

… .. Annemin Gümülcine’nin güneyindeki -daha doğrusu güneybatısındaki, Karaburun Mevkii olduğunu tahmin ettiği yere geldiler. … ..

Küçük bir balıkçı teknesi açıkta demir atmış bekliyordu. Bizimkiler kayalıklarda belirince yanında dolanan sandal ayrıldı, on dört- on beş yaşlarında bir çocuk, onlara doğru kürek çekmeye başladı. Geld, yanaştı, babam, denizden korkan, üstelik yüzme de bilmeyen yüklü annemi sandalın kıçına güçbela yerleştirdi. Eğildi, alnımından öptü.

‘Ben senden hoşnutum, Gülizar Hanım. Allah da senden hoşnut olsun. Selametle… ..

… .

Sonra da ben bu adamlardan birisini; Teğmen Liam Cunningham’ı buldum, biliyor musun? Anlaşılan, Türkiye’ye vardıklarında, annem adreslerini vermişler, ama o ya farkına varmamış ya da üstünde durmamış. ÖLdükten sonbt-ra evraklarının içinden çıktı, kötü bir kağıt parçası üzerinde sarılmış üç adres. Amerika’ya, Londra üzerinden gideceğim ya, yanıma ldım. Bir deneyeyimdedim, otelden aradım ve buldum.

Glacow’da, Clyde Nehri’ne bakan yüz elli yıllıkkkk bir ecde oturuyordu.

 … …

… .. Karaburun . ile Ilıca Burnu arasında ki o seyahati adım adım anlatması var ki, bunu mümkün kılan donanımın olduğunu anlıyorsun.

… ..

“Nemrut Limanı’nın üstünde değil mi? Çandarlı Körfezi’nde, Aliağa’nın oralarda bir yerde. Niye o kadar güneye inmişler acaba … ….. ..

… ..

… .. Annem kayıkla bir mağaraya girdiklerinden, mağarada sıcak su kaynağından bahsederdi. Gerçekten de denizden girilen bir mağara var., içinde de sıcak su kaynıyor. Adı zaten onun için Ilıca Burnu. … ..

… .. Menemen’de, annemi, Tabur Kumandanı Tevfik Bey’in eşi, Türkân Teyze devralıyor. Güneş yanığını, yoğurt sürerektedavi ediyor. Birkaç gün misafir ediyorlar, sonra da trene bindiriyorlar, doğru N
Bandırma. Bandırma’dan, Marakas vapuruyla İstanbul.”

Rodopluzadelerin Gülizar Hanım, İstanbul’u , 1947 Ekim’inin son gününde, hanidir yağmursuz bir sonbaharın alışılmadık sağanağı altında gördü. Karaköy İskelesi … ..

… .. Cemal Dayı … ..

… ..

… .. Biz, 31’de, Düzce’den İstanbul’a geldiğimizde, Hazret’in ziyaretine geldik. Türbesine yakın olalım diye satın aldık.’”

Günay Rodoplu, be evde, İbrahim’in büyük ablası Lütfiye’nin “pirinç karyolasında” doğdu. “1984 Ocak’ının sonları. Kova burcu,” diye ekler, gülerdi. … ..

… .. 

“Yunanlılar, kendilerini hiç sorgulamadılar,” demişti, “Bitmez tükenmez askeri rejimlerine, o vahşi iç savaşlarına rağmen kendileriyle hiç hesaplaşmadılar. Çünkü biz vardık. Biz engel olduk. Bizim mevcudiyetimiz, onlara ayakları taş vursa Osmanlı’dan , daha sonra Türkiye’den bilme fırsatı verdi.Yararı tartışılır bu ‘fırsat’ı öylesine sömürdülerki, zamanla kendilerini bizimle tarif eder oldular. Bizimle tarif etmek, yanibir tür çaresizlik ve izleyen atalet. Bu ruh hali bizim ‘Batı tarafından geri bırakılmışlık’ duygumuzun, hezeyana dönüşmüş şeklidir. Hezeyan içinde birbirleriyle de diyalog kurulmadığı gibi, kurma geyretleri nefret içindeki muhatabı büsbütün azdırıyor maalesef.

… ..


EPİLOGUE (*bir edebî eserin sonunda yer alan ve genellikle eseri kapatmak için kullanılan bir yazı parçasıdır. Hikâye içi bakış açısıyla sunulur.

Epilogun tam tersi ise bir edebiyat veya tiyatro eserinin başında yer alan, genellikle hikâyeyi açmak ve ilgi çekmek için kullanılan yazı parçası olan prologdur. )


… ..

… ..

Selahattin AK, 1987 yılında beraat etti. 1994’te ortağı Mustafa’yla birlikte , Cleveland’da bir de bankası olan dolar milyoneriydi.

Birleşik Devletler’deki banka satın alma sürecinde, Türkiye Kalkınma Bnkası’ındab aldığın krediyi müjdelemek için telefon açtığı ortağına, “O.K. Musti, Türkiye Tamamdır!” demesiyle bilinir.






*O.K. Musti Türkiye Tamamdır & Alev Alatlı 

Everest Yayınları

1-4.Basım: 1994-2001




*Alev Alatlı - Vikipedi

*Alev Alatlı (16 Eylül 1944, Menemen – 2 Şubat 2024, İstanbul), Türk yazar, akademisyen, sosyolog, köşe yazarı ve ekonomist.


İlk yılları ve eğitimi:

Alev Alatlı, 16 Eylül 1944'te Menemen'de Rumeli kökenli bir ailede doğdu.[1] Oyun yazarı Musahipzade Celal, annesi Füruzan Hanım'ın büyük amcasıdır.[2] İlköğrenimine Ankara'da Mimar Kemal İlkokulu'nda başladı ve Erzurum Kültür Kurumu İlkokulu'nda tamamladı.[3] Ankara Namık Kemal Ortaokulu'nda eğitimini tamamladıktan sonra babası Albay Ertuğrul Alatlı'nın askerî ataşe olarak görev yapmasından dolayı ailesiyle birlikte Japonya'ya yerleşti. Lise eğitimine Tokyo THA Amerikan Lisesinde devam etti.

Daha sonra Türkiye'ye geri dönerek Orta Doğu Teknik Üniversitesi ekonomi ve istatistik bölümünden 1965'te mezun oldu. Fulbright bursuyla Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. 1968'de Tennessee eyaletine bağlı Nashville'deki Vanderbilt Üniversitesi'nde kalkınma iktisadı ve ekonometri dalında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Ayrıca Dartmouth College'da felsefe ve teoloji alanlarında doktora programına katıldı. Bu arada 1968-1969 yılları arasında ABD'nin Maine eyaleti'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı ve Caan College'da büyüme ekonomisi dersleri verdi. İlahiyat, düşünce ve medeniyet tarihi üzerinde yoğunlaştı fakat doktora derecesini alamadan 1974'te Türkiye'ye döndü.


Kariyeri:

Amerika Birleşik Devletleri'nden döndükten sonra Türkiye ve Kahire'de din çalışmalarına devam etti. 1970-72 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi ve Devlet Planlama Teşkilatı'nda iki yıl boyunca öğretim görevlisi ve uzman ekonomist olarak çalıştıktan sonra tekrar ABD'ye döndü.

1973-1974 yılları arasında Kaliforniya Üniversitesi'nde ortak psiko-dilbilim alanında araştırmalar yaptı. 1981-1984 yılları arasında İstanbul'da Berkeley'in düzenlediği psiko-dil projesinde yer aldı. 1982-1984 yıllarında Cumhuriyet gazetesiyle ortaklaşa Bizim English isimli, Türkçe temelli bir İngilizce öğretim dergisi çıkardı. 1984-1985 yılları arasında Türk Yazarlar Kooperatifi Kurulu (YAZKO) başkan yardımcılığı görevinde bulundu.

1984 yılından itibaren yazarlığa ağırlık verdi. Nokta, Yazko Somut, Türk Edebiyatı, Cönk, gibi dergilerde çok sayıda yazısı yayımlandı. Zaman gazetesinde röportajları yayımlanan Alatlı, daha sonra aynı gazetede köşe yazarlığına başladı. Türban hakkında yazdığı bir köşe yazısının sansürlenmesinden sonra da bu gazetede yazmayı bıraktı.[4] 2005-2017 yılları arasında Kapadokya Meslek Yüksekokulu mütevelli heyet başkanı olarak görev aldı. 2017 itibarıyla Kapadokya Üniversitesi mütevelli heyeti başkanlığı görevine getirildi.[5]

19 Kasım 2018'de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e, Alev Alatlı'nın "Dünya Nöbeti - Gogol'un İzinde 2. Kitap" adlı eserinin Rusça versiyonunu hediye etti.[6] Alatlı, 2018'de Erdoğan tarafından 24 Haziran seçimlerinin ardından oluşturulan ve aralarında Orhan Gencebay, Murat Bardakçı, Hülya Koçyiğit, Mehmet Çelik, İskender Pala, Ümit Meriç gibi isimlerin yer aldığı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kuruluna üye olarak atandı.[7][8][9]

Ödülleri

Filistin davasının tanıtımına yaptığı katkılardan dolayı 1986'da Tunus'ta sürgünde bulunan Yaser Arafat tarafından "Özgürlük Madalyası" ile onurlandırıldı.[10][11] 1987'de İşkenceci adlı romanıyla Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülüne layık görüldü. Aydınlanma Değil, Merhamet! adlı

romanıyla ise 2006'da Moskova'da "Mikhail A. Sholokhov 100. Yıl Roman Ödülü"nü kazandı.[12]

10 Aralık 2012'de Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Senatosu kararı ile fahri doktora unvanına layık

görüldü. 2014 yılında edebiyat alanında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü verildi.[13][14] 2017'de Süleyman Demirel Üniversitesi tarafından fahri doktora payesi ile onurlandırıldı.[15]

Özel hayatı ve ölümü

Sınıf arkadaşı Kıbrıs Türkü Alper Orhon’la (1940 – 2001)[16] 1963'te yaptığı evliliğinden Funda Firuz (d. 1970)[17] adında bir kızı oldu.[18] Kaliforniya Üniversitesi’nde psikodilbilim üzerine çalışan yazar,[19] ileri düzeyde İngilizce ve Almanca, orta düzeyde Japonca ve Rusça bilmekteydi.[20] Alev Alatlı, 2 Şubat 2024'te İstanbul'da tedavi gördüğü hastanede KOAH ve çoklu organ yetmezliği nedeniyle 79 yaşında öldü.[21][22][23] 3 Şubat 2024'te Eyüp Sultan Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Mihrişah Valide Sultan Külliyesi'ne defnedildi.[24]


Kitapları

Söyleşi:

  • 1. Kelebek Etkisi Söyleşileri I (2021)

  • 2. Kelebek Etkisi Söyleşileri II (2021)

Nasihatname

  • 1. America the Beautiful - Fesüphanallah! Nasihatname I (2019)

  • 2. All American He-Man - Hafazanallah! Nasihatname II (2019)

Roman

  • Yaseminler Tüter Mi Hala? (Ocak 1985)

  • İşkenceci (Aralık 1986)

  • Kadere Karşı Koy A.Ş. (1995)

Or'da Kimse Var mı?

  • 1. Viva La Muerte (Yaşasın ölüm) (1992)

  • 2. 'Nuke' Türkiye (1993)

  • 3. Valla Kurda Yedirdin Beni (1993)

  • 4. O.K. Musti Türkiye Tamamdır (1994)

  • 5. Beyaz Türkler Küstüler (2013)

Schrödinger'in Kedisi:

  • 1. Kâbus (2001)

  • 2. Rüya (2001)

Gogol'un İzinde:

İnceleme - Deneme

  • Aydın Despotizmi (1986)

  • Hayır Diyebilmeli İnsan (2005)

  • Şimdi Değilse Ne Zaman

  • Yorumsuz

  • Aklın Yolu Da Bir Değildir: Hadi Baştan Alalım![25]

  • Hatırla! Geçmişin Geleceğindir

  • "Ben Böyle Düşünüyorum" Demekle Olmuyor

Derleme

  • Batıya Yön Veren Metinler[26]

  • Bize Yön Veren Metinler[27]

Şiir

  • Eylül 1998...

Tercüme

  • Haberlerin Ağında İslam (özgün adı: Covering Islam) (1985)- Edward W. Said

  • Filistin'in Sorunu (özgün adı: The Question of Palestine) (1986) - Edward W. Said

  • En Emin Yol "Akvam ül-Mesâlik'li Marifat Ahval el-Memalik" (Kasım 1986) - Tunuslu Hayreddin Paşa

Diğer




*O. K Musti Türkiye Tamamdır - Alev Alatlı Kitap özeti, konusu ve incelemesi

*Ülkücü harekete sempati, antipati ya da ilgi duyan herkesin okuması gereken bir eser. Serinin 4. kitabında Alatlı bu kez ağırlıklı olarak 12 eylül öncesi ve sonra da darbenin ardındaki döneme ülkücü grupların içinden bir bakış atıyor. Bir roman olması ve genel manada bir kurguya dayanmasına rağmen özellikle sol-sağ çatışmasının kökenleriyle ilgili (mesela Süleyman Özmen hadisesi gibi) değişik bir bakış açısı sergileyen eser; roman tekniği bakımından da gayet başarılı… (Mehmet Y.)


"Orda kimse Var mı? "serisinin 4.kitabı olan bu kitap,benim için serinin en az beğendiğim kitabıdır.Alev alatlı çoğunlukla 80 öncesi ülkücülerin yanlışlarından eksiklerinden bahsediyor gene Günay rodoplu'nun ağzından.Bu kitabın en güzel tarafı Günay Rodoplu'yu tanımamıza ,en yakından tanımamızı sağlamış olmasıdır.Eğer bu seriyi okumaya karar verdiyseniz benim bu serideki tavsiyem"Nuke Türkiye"dir. (gzd)



*Alev Alatlı sonsuzluğa göçtü, Günay Rodoplu’ysa bizimle - Fikir Turu

*... ..  Serinin ilk dört cildi, 1992-94 yılları arasında yayınlanmıştır ve Günay Rodoplu üzerinden Türkiye panoraması olarak okunabilir; Türk entelektüeli, Türkiye’nin kültürel ve düşünsel atmosferi, … … 

… ..




*.günay rodoplu - ekşi sözlük

*.alev alatlı'nın o'rda kimse var mı serisi'nin başkahramanı. o seride alev alatlının kendisini anlattığını düşünüyorum günay rodoplu adı altında.


o seride sevgililerinden birinin adı şiran ören. bir avukat. seriyi okuduktan sonra eski bir kitabı geçti elime alev alatlı'nın: aydın despotizmi. bu kitabı "çok sevgili dostum şeyhmus önen'e" diye ithaf etmişti. sonraları baro katoloğundan şeymus önen'i aradım ve buldum. beyoğlu tünelde bir avukat.


ama şafak denen ortalama solcuyu ve mustafa denen faşoyu tesbit edemedim; bu da sinemde derin bir yaredir dostlar.


edit: önce ahmet hakan coşkun'un bir yazısından, daha sonra da itaatsiz'in daha önce yazılmış bir entrysinden şafak bey'in kimliğini de öğreniş bulunmaktayım. (bkz: şafak özden)



*Günay Rodoplu'nun kişiliğime katkısı

*... .. Tecrübeyle sabittir ki, kadınlar için  yirmiler, isyan yaşlarıdır.    … ..

… ..   … ..  Oysa neler neler talep etmişsindir ve fakat ne kadar azına sahip olmuşsundur; kabullenmekte, elindekiyle yetinmekte zorlanırsın. Yenilgileri fark edişler, zamana serzenişler… İşte öyle bir zamanda tanıdım ben  Günay Rodoplu’yu.    … ..

… ..   Romanın başkahramanı Günay Rodoplu’nun hayat karşısındaki o dik duruşu, otuzlu yaşlarımda benim de duruşum oldu. Kadınlar ayrıntı bolluğunun içinde büyük resmin bütününü görmeyi ihmal edebiliyorlar. Oysa bu genç şair kadın, gördüklerini tahlil ediyor,  sorgulayıcı akıl yürütüşleriyle beni peşinden sürüklüyordu.

 Peş peşe, su içer gibi okudum dörtlemenin diğer üç kitabı Nuke Türkiye, Valla Kurda Yedirdin Beni ve  O.K. Musti Türkiye Tamamdır romanlarını da. (Yaklaşık yirmi yıl sonra 2013’te seriye Or’da Hâlâ Kimse Var  Mı? üst başlığıyla Beyaz Türkler Küstüler romanı  eklenmiş olsa da, ben bu beşinci  romanın diğerlerinden farklı olarak münferit okunması gerektiğini düşünüyorum.) Kitapların anlatımı, dili ve kurgusu değildi beni etkileyen; Günay Rodoplu’nun bakış açısıyla bana işaret ettikleriydi. 

Alev Alatlı’nın şahsiyetinden doğmuş olan Şair Günay Rodoplu, bir bakıma  yazarın  hayalindeki Türkiye idi. “Her yasal hak  helal değildir,”  mottosunu  yazdığı kitapların satır aralarına serpiştiren, bir münevver olarak insanın kendi kendisini  muhakeme etme gücüne dayalı olan “ahlâkî vicdan” sorgulamasını yapan, bu sorgulamayı Günay Rodoplu karakteri aracılığıyla okurlarının da yapmasını isteyen, tıpkı karakteri gibi düşünen, düşündüğünü konuşan, konuştuğu gibi yaşayan Alatlı’nın sesi, benim de iç sesime dönüşmüştü zamanla. Böylece ben de bir Günay Rodoplu olmuş, onunla bütünleşmiştim. Şunu fark ettim ki meğer hassas bir terazisi varmış insan olmanın, insanlığın devamı olmanın, hepimizin hepimizden sorumlu olduğunu idrak etmenin.

Günay Rodoplu bende kalıcı izler bırakmıştır, şahsiyetimin  şekillenmesinde bir yol haritası çizmiştir bana. Kim bilir, benim gibi daha kaç kadının yolculuğunda deniz feneri oldu ve  olmaya devam edecek. O yıllarda kalıpların içine sıkıştırılmaya çalışılan dine ve siyasete, haksız kanonlaşmaya müsait edebiyata at gözlüğü ile bakmayışımı,  kalbim ile aklımın sesini vicdanıma katık edebilmiş olmayı, solcu veya sağcı yaftalamalarının sığlığını yaşıtlarıma göre çok daha erken fark edip her şeyden önce “insan” olmak diyebilmiş olmayı Günay Rodoplu’ya borçluyum. O genç yaşta ölen, ülkesini o kocaman yüreği ile kucaklayabilen şair kadına. …. ..

… …







*
Doğu Türkistan Cumhuriyeti - Vikipedi

*Doğu Türkistan Cumhuriyeti (Uygurca: شەرقىي تۈركىستان جۇمھۇرىيىتى Sherqiy Türkistan Jumhuriyiti, Çince (basitleştirilmiş): 东突厥斯坦共和国; Çince (geleneksel): 東突厥斯坦共和國; pinyin: Dōng Tūjuésītǎn Gònghéguó), bugünkü Çin Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nin kuzey kesminde Gulca (Çince: 伊寧)'da 12 Kasım 1944'te Sovyetler Birliği siyasi müdahalesi ve Kızıl Ordu'nun askerî desteğiyle kurulan, 20 Ekim 1949'da Çin Komünist Partisi'ne itaat eden ve Aralık 1949'de Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun bölgeye konuşlandırılmasıyla Çin'e ilhak edilen cumhuriyet.

Dönemin Çin Cumhuriyeti'ne karşı bir "isyan" olarak algılayan Çin Milliyetçi Partisi (Kuomintang)'nin literatüründe "isyan"ın ilk meydana geldiği Gulca'nın Çince adından Yining Hâdisesi (伊宁事变/伊寧事變 yīníng shìbiàn) olarak, olaya olumlu yaklaşan Çin Komünist Partisi'nin literatüründe ise İli, Tarbagatay ve Altay olmak üzere üç bölgede varlığını sürdürdüğü için Üç Vilayet İnkılabı (Uygurca: ئۈچ ۋىلايەت ئىنقىلابى Üch Wilayet Inqilabi, Çince (basitleştirilmiş): 三区革命; Çince (geleneksel): 三區革命; pinyin: Sānqū Gémìng) olarak adlandırılmıştır.


Tarih

Cumhuriyetin kuruluşu

16 Eylül 1944'te binlerce SSCB'li Kazaklar isyanı çıkarmış ve 8 Ekim 1944'te Nilka (尼勒克)'yı işgal etmiştir. 12 Kasım 1944 (Çin kaynaklarına göre 7 Kasım: Ekim Devrimi kutlama günü) tarihinde isyancılar İli bölgesini (bugünkü İli Kazak Özerk İli 伊犁哈薩克自治州) işgal etmiştir. 1945'te SSCB destekli Kazak birlikleri Altay (阿勒泰) ve Tarbagatay (塔城) bölgelerini işgal etmiş ve İli bölgesindeki Doğu Türkistan Cumhuriyetine iştirak etmiştir.

Abdülkerim Abbasov gibi SSCB yanlısı Uygur aydınları isyanın önderleri arasındaydı ve bu cumhuriyete sadece Uygurlar değil Doğu Türkistan'da ikamet eden bütün Türk-müslümanı çatısı altına toplamayı amaçlıyordu.

Devlet başkanı Alihan Töre Saghuniy (Özbekçe: Alixonto‘ra Shokirxonto‘ra o‘g‘li Sog‘uniy; Uygurca: Elihan Tore Shakirjan Khoja ogli, Çince: 艾力汗 吐烈 àilì hàn tǔliè) ve başkan yardımcısı Gulca'lı Akimbeg Hoca ve Burhan Şehidi (Uygurca: بۇرھان شەھىدى، Çince:包爾漢 bāoěr hàn) getirilmiştir. Ancak SSCB vatandaşlığına sahip olan çekirdek kadroları tarafından yönetiliyordu ve bir müddet sonra Ahmetcan Kasımi (Uygurca: Ehmetjan Qasimi; 阿合买提江 哈斯木 pinyin:āhémǎidījiāng hāsīmù) egemenliğine sahip olmuştur.



Urumçi'ye ilerleme:

Yeni oluşturan Doğu Türkistan Cumhuriyeti ordusu (İli Millî Ordusu: yaklaşık 25.000 nefer) ve Osman Batur komutasındaki Kazak Kerei boyuna bağlı (yaklaşık 20.000 atlı), Eylül 1945'te Urumçi'ye doğru ilerlemeye başlamış ve Manas Nehri'nin kıyılarında Kuomintang ordusu ile karşı karşıya gelmiştir.

Bu durumda Kuomintang Şincan Eyaleti Hükûmeti, SSCB'ye başvurarak aracı olmasını istemiştir. SSCB savaş yanlısı Alihan Töre'yi SSCB'e kaçırmış ve böylece bir çatışma patlak vermemiştir.


Sincan Eyalet Birleşik Hükûmeti:

1946'de SSCB'nin isteğiyle Doğu Türkistan Cumhuriyeti ile Kuomintan Şincan Eyalet Hükûmeti birleştirilerek Şincan Eyalet Birleşik Hükûmeti (新疆省連合政府 xīnjiāng shěng liánhé zhèngfǔ) kurulmuştur. Başkanlığına Zhang Zhizhong (張治中 zhāng zhìzhōng), Ahmetcan Kasimi ise başkan yardımcısı olmuştur. Fakat bir yıl sonra Birleşik Hükûmeti bölünmüş ve Ahmetcan Kasimi ve yandaşları Üç bölgeye geri dönerek tekrar Kuomintang'ın kontrolünden çıkmıştır.



Çin Halk Cumhuriyetine ilhak:

1949'de Çin İç Savaşını kazanan Çin Komünist Partisi Şincan'ı ilhak etmek için Deng Liçun (鄧力群 dèng lìqún) yollayarak müzakereyi başlattı. Mao da mektubu göndererek Pekin'de düzenlenecek olan Halk Siyasi Danışma Konferansına davet etmiştir. Ancak 27 Ağustos 1949 tarihinde Ahmetcan Kasimi, Abdülkerim Abbasov, Derilhan Sugurbayov, İshak Beg Mononov başta olmak üzere cumhuriyetin önderlerini taşıyan uçak Almatı'dan kalkarak Pekin'e doğru uçarken kaybolmuştur (daha sonra Baykal gölü civarında düştüğü anlaşılmıştır).

Aralık 1949'da Çin Halk Kurtuluş Ordusu bölgeye girerek konuşlandırılmış ve Doğu Türkistan, Çin'e ilhak edilmiştir.


Ayrıca bakınız:

Wikimedia Commons'ta Doğu Türkistan Cumhuriyeti ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur




























*Muhabbetname - Vikipedi

*Muhabbetname, Harezm Türkçesiyle yazılmış bir yapıttır.Harezmi mahlaslı bir ozan tarafından 754/1352 yılında Hoca Bey adlı birinin isteği üzerine manzum olarak

yazılmıştır. Muhabbetname'nin biri Uygur alfabesiyle diğer üçü Arap alfabesiyle olmak üzere dört nüshası vardır.

Uygur alfabesi nüsha ile arap alfabesi nüshalardan biri İngiltere'nin başkenti Londra'da British Museum'da diğer iki nüsha da Türkiye'de İstanbul'da millet kütüphanesinde bulunmaktadır. Türk yazınsal çevrelerinde uzun zaman okunmuş olan Muhabbetname

yalnız Türkçe değil çok güzel Farsça şiirler de yazan Harezmi mahlaslı bir ozan tarafından on bir küçük name şeklinde düzenlenmiş olup mesnevi üslübunda ve (mafailün/mefailün/feülün) vezninde yazılmıştır.

Muhabbetnamenin içinde çok az kıta adı altında gazeller vardır. Çok sayıda Farsça beyit bulunmaktadır. Ozan yapıtında Türkçeyi çok güzel ve yalın bir biçimde kullanmıştır. Arada bir kendi yaşamıyla ilgili beyitler de yazan ozan yapıtını güçlü

bir nazım tekniğiyle duygulu ve sanatlı bir söyleyişle anlatmıştır. Büyük Kıpçak ozanı Seyfi Sarayi Harezminin bir gazeline nazire söylemiştir.

Bu nazire Harezminin ününün Mısır'a kadar yayıldığını göstermektedir. Hucendi adlı bir ozan Letafetname adlı mesnevisinde Harezminin adı geçen yapıtından övgüyle bahsetmektedir.

Muhabbetnamenin Uygur alfabesi yazılı nüshasını T.Gündjei A.M. Sçerbek yayınlamıştır. İngiltere'de Londra'da

British Museum'daki Arap alfabeli nüshayı E.N. Nadjib yayınlamıştır. İstanbul millet kütüphanesindeki Arap

alfabeli iki nüshayı da Osman F.Sertkaya yayınlamıştır.






*Rutenya - Vikipedi

*Rutenya (Latince: Ruthenia veya Rutenia, Lehçe: Ruś, Belarusça: Рутэнія, Русь, Rusça: Рутения, Русь, Ukraynaca: Рутенія) aslen Orta Çağ Latincesinde; Kiev Knezliği, Galiçya-Volhynia Krallığı ve bunların çöküşünden sonra Litvanya Büyük Dükalığı'nın ve Polonya Krallığı'nın Doğu Slav ve Doğu Ortodoks bölgeleri için kullanılan, günümüzde Ukrayna ve Beyaz Rusya'ya karşılık gelen bir egzonimdir.[1][2]



*Egzonim ve endonim - Vikipedi

*Egzonim, bir coğrafi adın ait olduğu ülkenin ana dilinden farklı olarak başka bir dildeki yazılışına verilen isimdir.[1] Endonim ise, resmî ve iyi yerleşmiş bir dildeki coğrafi yer, halk ve dillerin isimlerine verilen addır.[2] Örneğin, Almanya için kullanılan "Deutschland", Almanca ve/veya Alman ulusu mensubu için kullanılan Deutsch

kelimeleri endonim, "Germany"/"German", Türkçedeki "Almanya"/"Alman" kelimeleri ise egzonimdir.[2] Diğer bir örnek olarak Gürcistan için kullanılan "Georgia" egzonim, "Sakartvelo" ise endonimdir.



*Kazan, T*İdil Ural Devleti - Vikipedi

*İdil Ural Devleti, 12 Aralık 1917 yılında Rusya Müslümanları Kurultayı'nda Tatar, Başkurt ve Çuvaş Türk halkları bir araya gelerek; “Milli-Medeni Muhtariyet” Projesini kabul etmişlerdir. 1917'de Ufa'da, ilan edilen "İç Rusya ve Sibirya Milli-Medeni Türk-Tatar Muhtariyeti" adlı özerk devletin anayasası hazırlandı. Kasım 1917'de oluşturulan Millî Meclise Sadri Maksudi Arsal başkan seçildi. Devlet işlerini yürütmek üzere kurulan ve üç bakanlıktan oluşan Millî İradenin de başkanlığını üstlendi. 1 Mart 1918'de devletin ilan edileceğini haber alan Bolşevikler, Kızıl Orduyu bölgeye göndermişlerdir. 1 Mart 1918'de ilan edilen devlet Kızıl Ordu bölgeye hakim olunca 28 Mart 1918'de yıkılmıştır.[1][2]

ataristan - Vikipedi

*Kazan (Tatarca: Казан, Qazan, قزان; Rusça: Каза́нь), Rusya'ya bağlı Tataristan'ın en büyük şehri ve başkentidir. Volga ve Kazanka Nehirlerinin birleştiği noktada yer alan şehir, 425,3 kilometrekarelik (164,2 mil kare) bir alanı kaplamakta olup, nüfusu 1,3 milyonun üzerinde ve büyük metropol bölgesinde yaklaşık 2 milyona ulaşmaktadır. Kazan, Volga Federal Bölgesi'nin yanı sıra Volga üzerindeki en kalabalık şehir olarak Rusya'nın beşinci büyük şehridir.

Tarihsel olarak Kazan, Kazan Hanlığı'nın başkentiydi ve 16. yüzyılda Korkunç İvan tarafından fethedildi ve bu noktada şehir Rusya Çarlığı'nın bir parçası oldu. Şehir, Pugachev İsyanı (1773-1775) sırasında ele geçirildi ve büyük ölçüde tahrip edildi, ancak daha sonra Büyük Katerina döneminde yeniden inşa edildi. Sonraki yüzyıllarda Kazan büyüyerek Rusya'nın önemli bir sanayi, kültür ve dini merkezi haline geldi. 1920 yılında Rusya SFSC'nin Sovyetler Birliği'nin bir parçası haline gelmesinin ardından Kazan, Tatar Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin (Tatar ASSR) başkenti oldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Kazan, Tataristan Cumhuriyeti'nin başkenti olarak kaldı.

Kazan, Tatar ve Rus kültürlerinin canlı karışımıyla ünlüdür.[1] 2015 yılında Kazan'ı 2,1 milyon turist ziyaret etmiş ve 1,5 milyon turist Dünya Mirası listesinde yer alan Kazan Kremlini ziyaret etmiştir.[2] Nisan 2009'da Rusya Patent Ofisi, Kazan'a "Rusya'nın Üçüncü Başkenti" olarak anılma hakkını vermiştir.[3] 2009 yılında Kazan "Rusya'nın spor başkenti" olarak seçilmiştir, bu unvan halen bu şekilde anılmaktadır.[4] Kazan, 2013 Dünya Üniversite Yaz Oyunları'na ev sahipliği yapmış ve 2018 FIFA Dünya Kupası'nın ev sahibi şehirlerinden biri olmuştur.


Tarih

Nüfusu

İklim

Ekonomi

Medya



*İdil Ural Devleti - Vikipedi

*İdil Ural Devleti, 12 Aralık 1917 yılında Rusya Müslümanları Kurultayı'nda Tatar, Başkurt ve Çuvaş

Türk halkları bir araya gelerek; “Milli-Medeni Muhtariyet” Projesini kabul etmişlerdir. 1917'de Ufa'da,

ilan edilen "İç Rusya ve Sibirya Milli-Medeni Türk-Tatar Muhtariyeti" adlı özerk devletin anayasası

hazırlandı. Kasım 1917'de oluşturulan Millî Meclise Sadri Maksudi Arsal başkan seçildi. Devlet işlerini

yürütmek üzere kurulan ve üç bakanlıktan oluşan Millî İradenin de başkanlığını üstlendi. 1 Mart 1918'de

devletin ilan edileceğini haber alan Bolşevikler, Kızıl Orduyu bölgeye göndermişlerdir. 1 Mart 1918'de

ilan edilen devlet Kızıl Ordu bölgeye hakim olunca 28 Mart 1918'de yıkılmıştır.[1][2]



*Yusuf Akçura - Vikipedi

*Yusuf Akçura veya Kazanlı Yusuf Akçura (Tatarca: Yosıf Aqçura), (2 Aralık 1876 - 11 Mart 1935),

Türk yazar ve siyasetçi. Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerindendir. Tatar Türkü'dür.

Türk Tarih Kurumunun kurucu üyelerindendir. TBMM'de 2, 3 ve 4. Dönem İstanbul Milletvekili, 5.

dönemde 1935'te Kars Milletvekili olarak yer almıştır. 1904 yılında yayımladığı Üç Tarz-ı Siyâset adlı

makalesi Türkçülük akımının manifestosu kabul edilir.


Hayatı:

2 Aralık 1876[1] tarihinde Moskova'nın doğusundaki Ulyanovsk'ta (eski adıyla Simbir) dünyaya geldi.

Kazan'a göç etmiş Kırım Türklerinden aristokrat bir ailenin mensubu idi. Babası çuha fabrikası

sahibi fabrikatör Hasan Bey, annesi Yunusoğulları'ndan Bibi Kamer Banu Hanım idi. 2 yaşında iken

babasını kaybetti.[kaynak belirtilmeli] Annesinin kaza geçirip yatalak olması üzerine 1883'te İstanbul'a göç

ettiler.[2] Annesi, İstanbul'da Dağıstanlı Osman Bey ile evlendi. Osman Bey, Yusuf'un eğitimi ile

yakından ilgilendi, onu asker olmaya teşvik etti.

Kuleli Askeri Lisesi'nde öğrenim gördükten sonra 1895 yılında Harp Okulu'na girdi. Harbiye

yıllarında Necip Asım Yazıksız'ın, Veled Çelebi'nin, Bursalı Tahir Bey'in Türkçülük fikrine ait yazıları

ile İsmail Gaspıralı'nın Bahçesaray'da yayımlanan ve bir ara İstanbul'da da dağıtılan Tercüman

Gazetesi Türkçülük fikirlerinin oluşmasını etkiledi. 1897 yılında Malumat Dergisi'nde yayımladığı

"Şehabettin Hazret" adlı ilk makalesini Rusya Türkleri ile Osmanlı Türklerini tanıştırma amacıyla

kaleme aldı.


Fizan Sürgünü:

Okulun 2. sınıfında iken Türkçülük hareketlerine katılmaktan dolayı 45 gün ceza aldı. Erkân-ı Harbiye

sınıfına ayrıldıktan sonra askeri mahkeme tarafından müebbet olarak Fizan'a sürgün edildi ve

askerlikten uzaklaştırıldı. Fizan'a sürgün edilen diğer 83 kişi ile beraber 1899 yılında Trablusgarp'a

ulaştı. Onları Fizan'a gönderecek yol parası bulunamadığından Trablusgarp'ta hapsedildiler. İttihat

ve Terakki Partisi'nin girişimleri sonucu bir süre sonra şehir içinde serbest dolaşma izni aldı ve bazı resmî görevler aldı. Aynı yıl, kendisiyle birlikte sürgün edilmiş olan Ahmet Ferit Bey ile Fransa'ya kaçtı.


Paris yılları:

Paris'te üç yıl Paris Siyasi Bilgiler Okulu'na devam etti. Türkçülük fikirleri yaşamının bu döneminde

olgunlaştı. Okulda, Albert Sorel gibi ulus öğretisinin üzerinde ısrarla duran profesörlerden ders aldı.

Eski bir Jön Türk olan Türk mülteci Dr. Şerafettin Mağmumi'nin telkinleri de onun görüşlerinde

etkili oldu. "Osmanlı Devleti Kurumlarının Tarihi Üstüne Bir Deneme" adlı tezini vererek okuldan,

üçüncülükle mezun oldu.


Kazan yılları:

1903 yılında, İstanbul'a dönmesi yasak olduğu için amcasının yanına Kazan'a gitti ve dört yıl kaldı.

Tarih, coğrafya ve Osmanlı Türk Edebiyatı öğretmenliği yaptı. Ahmet Rıza'nın çıkardığı

Şura-yı Ümmet ve Meşveret gazetelerinde adsız yazıları yayımlandı.

Kazan'da iken yazdığı ve onu Türk siyasal hayatında meşhur eden Üç Tarz-ı Siyâset isimli dizi

makalesi 1904 yılında Mısır (Kahire)’da yayımlanan “Türk” adlı gazetede çıktı.

İstanbul'a geldiği 1908 yılına kadar Kazan'da siyasal ve kültürel faaliyetlerde bulundu. Türkçülük

fikrini yaymak üzere "Kazan Muhbiri" adlı bir gazete çıkardı. Gaspıralı İsmail Bey, Alimerdan Bey,

Abdürreşit Kadı İbrahimof gibi Türkçülerle birlikte 1905 yılında "Rusya Müslümanları İttifakı"

adında bir parti kurdu. Kuzey Türkleri bu parti sayesinde ilk kez Rus meclisi Duma'ya temsilci

gönderdi. Akçura, seçimler bitene kadar hapiste tutulmuştu.

1907 yılında Rusya'da meclis dağıtılmış, kanunlar Rus olmayanlar aleyhine değişmişti. Bu gelişmelere

karşı yayın yapan Akçura tutuklanmak için arandığı sırada Osmanlı Devleti'nde II. Meşrutiyet'in ilan

edildiğini öğrendi. Bunun üzerine işlerini tasfiye edip 1908 yılının Ekim ayında İstanbul'a gitti.


İstanbul’da siyasi faaliyetleri

İstanbul'a geldikten sonra Darülfünun'da ve Mülkiye Mektebi'nde tarih dersleri verdi. Bütün ısrarlara

rağmen İttihat ve Terakki Partisi'ne girmedi. 25 Aralık 1908 tarihinde İstanbul'da, Ahmet Mithat, Emrullah

Efendi, Necip Asım, Bursalı Mehmet Tahir Bey, Fuat Köseraif, Feylesof Rıza Teyfik ve Ahmet Ferit ile birlikte Türk Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. Türk milliyetçilik esasına dayalı ilk dernek olan Türk Derneği'nin ömrü kısa oldu, yerine 18 Ağustos 1911 tarihinde Türk Yurdu Derneği kuruldu. Mehmet Emin, Ahmet Hikmet, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzade Ali Bey, Akil Muhtar ile birlikte kurucular arasında yer aldı ve derneğin yayın organı olan Türk Yurdu dergisini 17 yıl boyunca idare etti. 1912 yılında kurulan Türk Ocağının kuruluşunda da etkin rol aldı.

Rusya'daki Türklerin haklarını korumak için 1916 yılında Rusya Mahkûmu Müslüman Türk-Tatarların

Hukukunu Müdafaa Cemiyeti'ni kurdu. Çeşitli Avrupa ülkelerinde Rusya'daki Türklerin haklarını dile

getiren konferanslar verdi. 1918 yılında Rusya’daki Türk esirleri kurtarmak için Hilâl-i Ahmer Cemiyeti

(Kızılay) temsilcisi olarak Rusya'ya gitti ve bir yıl kaldı.


Millî Mücadele Yılları:

1919 yılında yurda döndüğünde arkadaşı Ahmet Ferit'in kurduğu siyasi bir parti olan Millî Türk Fırkası'na

katıldı. Aynı yılın sonunda İngilizler tarafından tutuklandı. 1920 yılında hapisten çıkınca Ahmet Ferit Bey'in

eşi Müfide Ferit'in kız kardeşi Selma Hanım ile evlendi ve Millî Mücadele'ye katılmak üzere Anadolu’ya

geçti. Hariciye Vekâleti'nde Genel Müdür olarak görev yaptı. 1923 yılında İstanbul mebusu seçilerek

meclise girdi. Kurtuluş Savaşı sonrası TBMM adına İstanbul'u İtilaf Devletleri temsilcilerinden teslim aldı.


Tarih Çalışmaları:

1925 yılında Ankara Hukuk Mektebi'nde siyasi tarih dersleri vermeye başladı. Mustafa Kemal'in

kültür ve siyaset danışmanı olarak çalışmaktaydı. 1931 yılında Mustafa Kemal tarafından

Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşunda görevlendirildi ve ertesi yıl kurumun başına getirildi.

Birinci Türk Tarih Kongresi'ni yönetti.[3] 1933 yılındaki üniversite reformundan sonra İstanbul

Üniversitesi'nde siyasi tarih profesörü oldu.

Kars milletvekili iken 11 Mart 1935 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucunda İstanbul'da öldü.

Edirnekapı Şehitliği’ne defnedildi.


Görüşleri:

Türkçülük akımının manifestosu olarak kabul edilen[4] 32 sayfalık Üç Tarz-ı Siyâset makalesinde

Akçura, Osmanlı İmparatorluğu'nun tekrar toparlanabilmesi için üç ana görüşün bulunduğunu (Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük) ve bunlar arasında en uygununun Türkçülük doktrini olduğunu savundu.[5] Osmanlıcılığı artık uygulanamaz olarak değerlendirip reddetti. İslam'ın ise Türkçülükte karşılığı bulunmayan "kuvvetli teşkilât ve heyecan" sahibi olduğunu ifade edip, İslam'ın Hristiyanlık örneğinde olduğu gibi içinde milliyetlerin gelişmesine izin verecek şekilde değişmesi gerektiğini savundu.[4]

Türkçülüğün bir diğer kurucu babası olarak değerlendirilen Ziya Gökalp'ın devletçi milliyetçiliğinden

farklı olarak, alt sınıfların entegre edilmesini ön gören sosyal içerikli, "burjuva" türü bir milliyetçilik

tasarladı.[4]

Birinci Türk Tarih Kongresi'nde sunduğu tebliğden:

Tarih mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; Tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını

muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir.

Yapıtları:




*Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti - Vikipedi

*Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti (Osmanlı Türkçesi: önce غربی تراقیا حكومت موقته‌سی; Garbî Trakya Hükûmet-i Muvakkatesi/Batı Trakya Geçici Hükûmeti,[5][6] sonra غربی تراقیا حكومت مستقله‌سی; Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesi/Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti; günümüzde Batı Trakya Türk Cumhuriyeti[7][8] olarak adlandırılmaktadır), 31 Ağustos 1913 tarihinde Batı Trakya’da kurulmuştur.

Balkan Savaşları sonrasında Batı Trakya'da Türkler ve Pomaklar[9] başta olmak üzere çoğunluğu Müslüman ahali tarafından kurulan 52 gün yaşamış bir devletti. Kuvâ-yi Milliye tabiri ilk defa Batı Trakya mücadelesinde kullanılır. Bu hükûmet Osmanlı Devleti tarafından tanınmamıştı.[10] Batı Trakya bölgesi henüz kendisine ait olmayan Yunanistan siyasi sebeplerden dolayı böyle bir devlete sıcak bakıyordu, hatta kendi iradesi ile Dedeağaç'ı bu devlete teslim etmişti. Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ise yine siyasi sebeplerden dolayı bu devletin sonunu istediler.

Sınırlar

Tüm Batı Trakya (Doğuda Meriç, batıda Makedonya, Kuzeyde Bulgaristan - Rodopların karlık dağları ve

güneyde Ege Denizi (Ortaköy köprüsü - KırcaaliEğridere - Darıdere, Eşekkulağı geçidi - Makas - Mesta

Karasu ve İskeçe üzerinden Akdeniz’e, Enez’den Gümülcine - İskeçe - Dedeağaç - Karaağaç - Fere’ye-

Koşukavak- Mestanlı ile çevrilidir.)


Tarihi:

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı ile ilgili olarak son antlaşmayı da 13 Mart 1913'te Sırbistan ile yapmıştı. İki

devletin ortak sınırı kalmadığından, bu antlaşmada daha çok Sırbistan'da kalan Türkler'in durumu konusuna

yer verildi ve "Batı Trakya Geçici Hükûmeti" kuruldu. Ancak 3 ay sürebildi.

Hükûmet 31 Ağustos 1913 tarihinde kuruldu. Hükûmetin Enver Paşa'nın emri ile Teşkilât-ı Mahsusa

tarafından bölgenin Bulgarların eline geçmesini önlemek amacıyla kurulduğunu belirten kaynaklar

mevcuttur.[11][12]

İkinci Balkan Savaşı sırasında Osmanlı Ordusunun Midye-Enez Hattı'nı aşarak başlattığı taarruz neticesinde

bölge yeniden Türk hâkimiyetine girmiştir. Ancak bu sırada Rusya meseleye dâhil olmuş ve Osmanlı

kuvvetlerinin Meriç nehrini geçmeleri halinde savaş açacağı yönünde ültimatom vermesi üzerine Osmanlı

kuvvetleri ileri harekâtlarına son vermişti. Rusya, tehdidinin ciddiyetini göstermek için İstanbul Boğazının

yakınlarına Karadeniz filosunu göndermişti. Bu durum ise Büyük Britanya'nın meseleye müdahil olmasına

sebep oldu.

Arada geçen sürede devletin içinde yaşanan gelişmeler devlet yapısı bölümünde belirtilmiştir.

29 Eylül 1913'te Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında yapılan İstanbul Antlaşması ile Edirne dâhil

Doğu Trakya'nın Osmanlı Devleti'ne verilmesine karşılık Batı Trakya Bulgaristan'a bırakılmıştı. "Batı

Trakya Geçici Hükûmeti" bu duruma karşı çıktı ve antlaşmayı tanımadığını ileri sürdü.

Bu gelişmeler üzerine Bulgaristan, bölgede yığınak yapmaya başladı. Ancak o dönemde Osmanlı Devleti,

yeni kurulan bu devlete dış baskıların da etkisiyle olumlu bakmıyordu. Buna ilaveten İstanbul'daki siyasî

iktidar kavgası ve kargaşası Batı Trakya'da böyle bir bağımsız devletiyle ilgilenme olanağını ortadan

kaldırmıştı. Bunun üzerine Sadrazam Sait Halim Paşa hükûmeti, "Batı Trakya Geçici Hükûmeti" üzerine

baskı yaparak bölgenin boşaltılmasını sağladı. Nitekim 29 Eylül 1913 tarihinde imzalanan İstanbul

Antlaşması'yla Osmanlı hükûmeti, Batı Trakya'yı bütünüyle Bulgaristan'a bırakmıştır. 14 Kasım 1913'te

Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında imzalanan Atina Antlaşması, Batı Trakya'da yaşayan Müslüman

Türk azınlık açısından Yunanistan'a en fazla sorumluluk getiren antlaşmadır. Buna göre Yunanistan'a

bırakılan topraklarda kalanların yaşam, mal, din ve gelenekleri güvence altına alınacak ve bu insanlar

Yunan kökenli vatandaşlarla aynı haklara sahip olacaktır. Ayrıca dinlerinin gereklerini de açık bir şekilde

yerine getirebileceklerdir.[13] Ayrıca 1913 Atina Antlaşması Yunanistan topraklarının hepsinde Müslüman

cemaatlerin tüzel kişiliğinin tanınması açısından büyük önem taşımaktadır.[14]

Ekim 1913 başlarında Osmanlı Devleti Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti'nin Bulgarlara direnişi bırakması

için Miralay Cemal Bey'i bölgeye gönderdi.[15] "Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti"'nin toprakları, General

Lazarof komutasındaki Bulgar kuvvetlerince 30 Ekim 1913 tarihine kadar tamamen işgal edilir ve bu devlet

erer. Böylece Ağustos 1913'ün ilk günlerinde, Batı Trakya'da büyük ümitlerle başlayan bu kurtuluş mücadelesi

de üç ay sonra Ekim sonlarında acı bir düşkırıklığı ile sona erdi. Bölgede bir yoğunluk oluşturan Türkler ve

yüzyıllardır Türk hakimiyeti altında kalan bu topraklar da Makedonya gibi hudutlar dışında bırakıldı.

1912 Ekiminde başlayan, sonradan Romanya'nın da katılmasıyla bütün Balkanları kapsayan büyük kavga,

Ağustos 1913'te yani 10 ay gibi kısa bir süre sonunda bitti. Bu büyük kavga neticesinde mirastan en büyük payı

Yunanistan aldı.


Osmanlı Devletinin Balkanlardaki 5 vilayeti, Selanik, Manastır, Kosova, Yanya ve İşkodra'nın paylaşılması

sonucunda;

  • Yunanistan: 50.000 km², toprak ve 1.600.000 nüfus;

  • Sırbistan: 30.000 km², toprak ve 1.200.000 nüfus;

  • Bulgaristan: 18.000 km², toprak ve 1.000.000 nüfus;

  • Karadağ: 5.000 km², toprak ve 150.000 nüfus kazandılar.

Ayrıca Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti ve İşkodra'yı da topraklarına kattı. Balkanlı diğer uluslar, büyük

mirası aralarında pay ederken ve Makedonya'yı adeta yutarlarken, buranın asıl sahibi olan Makedon

halkından hiç bahsedilmedi. Ege adaları hakkında, büyük devletler Londra'da Şubat 1914'te şu esasları tespit ettiler: Meis hariç İtalya'nın işgal ettiği adalar onda; Gökçeada, Bozcaada hariç diğerleri Yunanistan'da kalacaktı. Ancak bu karar hukukî bir neticeye bağlanamadan I. Dünya Savaşı başladı. 1923 Lozan Antlaşması'yla sınırları yeniden çizilen Batı Trakya ise bugün tamamen Yunanistan'ın idaresinde bulunan bölgedir.[16] Batı Trakya, Doğu Trakya ile Batı Rumeli'yi birleştiren bir köprü olarak kabul edildiğinden, Avrupa devletlerinin politikalarında önemli bir yer tutmuştur.[17]


Devlet yapısı:

Bayraktaki siyah Balkanlardaki zulmü temsil etmektedir. Yeşil İslamı, Ay Yıldız Türklüğü temsil

etmektedir.[18][19] Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti'nin ulusal marşını Süleyman Askeri Bey, Dedeağaç'ta

yazmıştır.[20] Devlet Yunan ve Bulgar posta pullarını geçersiz sayarak kendininkilerini basmıştır.[20]

Aradan geçen süre içinde Geçici Hükûmet bütün bölgede teşkilatını kurdu ve 30000 kişilik bir de

savunma gücü oluşturdu. Bağımsızlığını ilan eden yeni yönetim, ilk olarak ülkenin sınırlarını belirlemiş,

bağımsız devletin sembolü olan ay yıldızlı, yeşil, beyaz bayrağı resmi binalara çekmiş, 29.170 kişilik

ordusunu kurup, bütçesini hazırlamış, pul bastırarak, pasaport uygulamasına geçmiştir. Bu arada Osmanlı

yasa ve tüzükleri aynen kabul edilerek davalara da Garbi Trakya Adliyesi bakmaya başlamıştır. Selanik

doğumlu bir Yahudi olan Emanuel Karasu (Carasso) tarafından resmi bir haber ajansı kurulmuş; Fransızca

ve Türkçe olarak Müstakil-Indépendant adında bir gazete çıkarılmıştır.


Nüfus Yapısı:

… ..





































*Yunan Direnişi - Vikipedi

*Yunan Direnişi (Yunanca: Εθνική Αντίσταση), II. Dünya Savaşı sırasında 1941-44 yılları arasında Mihver Devletleri işgali altında bulunan Yunanistan'da işgale karşı faaliyet gösteren silahlı ve silahsız farklı siyasi görüşlere sahip grupları içeren terimdir. II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinden az önce Almanların ülkeden atılmasının ardından direnişin farklı unsurları iktidarı almak için birbirleriyle mücadeleye girişmiş ve sonunda Yunan İç Savaşı patlak vermiştir.

Kökenleri

İlk direniş

Direniş kuruluyor

Dağlarda direniş

Partizanlar

"Özgür Yunanistan"

İtalyanların çöküşü ve Almanların gelişi

İç savaşın işaretleri

Adalar ve Girit

Şehirlerdeki durum

Önemli direnişçiler

Sonu



*Andartesler, Yunanca "partizan" anlamına gelen "antártis" kelimesinin çoğul halidir. 19. yüzyılda Makedonya'nın kurtuluşu için yapılan mücadelede ortaya çıkmışlardır. 




*Bibercik - Vikipedi

*Uzunca, Birecük veya Bibercik Adası (Yunanca: Μακρόνησος Makronisos, Osmanlıca: Cezire-i Biper), Yunanistan'da Ege Denizi'nde bulunan bir adadır.

Ada, Lavrion limanına bakan Attike sahiline yakın konumdadır. Adanın 12 km kuzeyden güneye, yaklaşık 500 m doğudan batıya uzanan uzun bir şekli vardır ve arazisi kurak ve kayalıktır.[1] İdari olarak Güney Ege bölgesine bağlı Mürted belediyesi sınırları içerisindedir.

1645-1669 Osmanlı-Venedik Savaşı sırasında Koca Musa Paşa komutasındaki Osmanlı donanması ile Tommaso Morosini komutasındaki Venedik donanması 27 Ocak 1647 tarihinde Bibercik adası açıklarında meydana gelen deniz muharebesinde her iki donanmanın da komutanları öldü.

Makronisos Adası, 1940'lar ve 1970'ler arasında siyasi mahkûmların bulunduğu bir cezaevine ev sahipliği yapmaktaydı.



*viva la muerte - ekşi sözlük

*ispanyolca, "yaşasın ölüm"

ispanya ic savasi sırasında geniş halk kitlelerinin sloganı imiş, bir nevi farkında olmadan ölüme tapmak..





*
Yin ile yang - Vikipedi

*Yin ve Yang (Basitleştirilmiş Çince'de: 阴阳, Klasik Çince'de 陰陽) kuramı ve ilkeleri, bütün evrenin işleyişini ve hareketini açıklar. Çin'de ortaya çıkmış olan kuramın tarihi, tarım öncesi avcı-toplayıcı döneme kadar uzanmaktadır. Çin'de ve tarih boyunca etkili olduğu bölgelerde tıptan, astronomiye, kozmogoniden, tarıma, mühendisliğe kadar birçok alanda kullanılan temel bir ilke olmuştur. Bu kurama göre, Yin ve Yang kutupları hiçbir zaman durağan olmazlar. Bu yüzden mutlak değildirler. Aksine, sürekli olarak değişir ve dönüşürler. Karşıt kutuplar sürekli birlikte vardırlar. Kararlı ya da kararsız hallerde olabilirler. Karşıt kutbu olmayan hiçbir durum yoktur. Kutuplara örnekler, gece ve gündüz, aydınlık ve karanlık, büzüşme ve yayılma, soğuk ve sıcak, ön ve arka, iç ve dış, alçak ve yüksek, yavaş ve hızlı, yakın ve uzak, kısa ve uzun, taze ve kart, ham ve olgun gibidir. Yin ve Yang kuramı, insanlık tarihi boyunca ortaya çıkmış tüm bilgi ve inanç kaynakları üzerinde etki bırakmıştır.

Kullanımı tarım öncesi toplumlara kadar uzandığı bilinen kuramın yazılı olarak ilk ele alındığı eser Fu Xi'nin[1] Yi Çing (Değişimler Klasiği, Yi Jing, 易 經, MÖ 2800) eseri olmuştur. Yi Çing'de Yin ve Yang kuramı ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Çin Tıbbı'nın da temel kuramı olan Yin ve Yang kuramı Huangdi'nin Dahiliye Klasiği / Huang Di - Nei Jing (黃帝內經, MÖ-3. yy) [2] adlı derleme eserinde anlatılmıştır. Kaynak niteliği taşıyan bu yazılı eserde "Yin ve Yang" kuramının ilkeleri aşağıdaki başlıklarla sunulmuştur.

Her kutup birbirine karşıttır:

Kutuplar birbirine bağımlıdır ve birbirine dönüşürler:

Kutuplar karşılıklı olarak üreten-tüketen veya destekleyen-kısıtlayan ilişkisi içindedir:

Kutuplar karşıtını kesin olarak kendi içinde barındırır:

Kutuplar kendi içlerinde de sonsuz alt kutupları barındırır:



Yang imgesinin anlamı:

Değişim ve kutuplaşma aynı süreçte işler. Kutuplar birbirinin karşıtının özünü de barındırır. Her şey hiçlikten doğar ve ardından kutuplaşma da başlar. Yaygın olarak iyilik ve kötülüğün simgesi olarak bilinen Yin ile Yang'ın kuram olarak ahlaki değerlerle hiçbir ilgisi yoktur. Kuram bir şeyi ne iyi olarak, ne de kötü olarak ele alır. Aksine, tümüyle evrenin gerçekleri üzerine kuruludur. Evreni karşıtların dinamiği olarak inceler. İmge genelde siyah ve beyaz ya da mavi ve kırmızı olsa da, herhangi iki farklı renkte ve birbirinin içine akan iki damla gibi gösterilir. Bu iki farklı renkteki damla, hem karşıt kutupları, hem de akış dinamiğini yansıtır. Damlanın kuyruklaşan kısmı o kutbun toyluk dönemini, ortası kararlılık seviyesini, şişkin kısmı ise, olgunlaşma dönemini yansıtır. İki damlanın da içinde karşıt kutbun renginde küçük bir daire bulunur. Haddine ulaşmış Yin içindeki küçük Yang, Yang sürecinin başlamasını tetikler. Tersi de aynı süreci 







*Ulysses (roman) - Vikipedi

*Ulysses, İrlandalı yazar James Joyce tarafından yazılmış ve The Little Review tarafından 1918'den 1920'e kadar, daha sonra da Sylvia Beach tarafından 2 Şubat 1922'de, Joyce'un kırkıncı yaş gününde, bir roman olarak basılmış modernist romandır. Bu roman, modernist edebiyatın en önemli eserlerinden kabul edilmektedir ve "bütün modernist akımın kısa bir gösterimi" olarak anılmıştır.[1]

Basım süreci

Yapısı

Konusu

Bölüm I: Telemachia

Kısım I: Telemakhos

Kısım II: Nestor

Kısım III: Proteus

Bölüm II: Odyssey

Kısım IV: Calypso

Kısım V: Lotus Yiyenler


Kısım VI: Hades

Kısım VII: Aeolus

Kısım VIII: Laistrygonlar

Kısım IX: Scylla and Charybdis

Kısım X: Wandering Rocks

Kısım XI: Sirens

Edebi önemi ve eleştiriler


5 yorum:

  1. Osmanlı’nın Rumeli’de toprak kayıplarının yaşandığı günlerden, II. Dünya Harbi yıllarına kadar uzanan ve tarihin derinliklerinde kalan olayları hatırlatan bölümler ilgi çekici. Döneme ait ayrıntılı tarih bilgisi olmayanların süreci anlamasa da; Alatlı, merak uyandıran sürükleyici dili ile, tarihi tekrar hatırlatma çabası işe yaramakta. Girit, Kıbrıs, Mora, Arnavutluk, Batı Trakya, Epir, Gümülcine, Dimetoka, Temeşvar, Selanik, … …

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Diğer taraftan yeni nesillerin hafızalarında kaybolmaya devam eden geçmişimize bir dokunuş olarak yorumlayabileceğimiz bir eser…..

      Sil
  2. Alatlı, esrin geniş bir bölümünde; kendi geçmişinin tarihin derinliklerine uzanan, bir başka deyişle Osmanlının Rumeli fetihlerinin başlamasından önceki tarihlerde, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yerleşik olan topluluklardan seçilenlerin; bir başka deyişle “Evlad-ı Fatihan” olarak isimlendirilen Balkan Türklerinin maruz kaldığı acıları anlatıyor.
    Kitabın sonlarına doğru ise 27 Mayıs askeri darbesi öncesi ve sonrasındaki toplumsal sancılar, ülkücüler, ümmetçiler, demokrasinin gelişimi, sağ-sol, ilerici-gerici, kontrgerilla, faili meçhul, burjuva-, Moskof uşakları, mezhepler, alevi-Sünni, devletin polis ve öğretmenlerinin başta olmak üzere kurumların birbirine rakip farklı dernekler altında gruplanmaları… .. yurdum insanının ortak zenginlikleri yerine farklılıkları ortaya çıkarıp kaşıyan gizli ellerin 12 Eylül darbesine giden süreç için “şartları olgunlaştırma” çabaları… Bir başka bölümde Amerika Rusya’da (Batı Türkistan'da), Çİn’de (Doğu Türkistan - Taklamakan Çölü’nde) yapılan nükleer denemelerin canlı ve cansız yapılar üzerindeki araştırmalar, ortaya çıkan başta sağlık sorunları, ortaya çıkan yıkımın, hayatın içinde karşılaşılan kavram ve alma zenginliğine katkı sağlayan düşünce zenginliğini bazen ciddi bir bakış araya giren fantastik yaklaşımla anlatımı …

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tarihi süreç içinde iç içe geçmiş acıları, bir kere okuyarak anlamak çok da kolay değil. Bir yanda Batılı emperyal; Almanlar, İngilizler, İtalyanlar, kuzeyden gelen Ruslar ve bölgedeki yerel Yunan, Bulgar ve diğer Balkan uyrukluların bitmez tükenmez saldırganlıklarının karmaşık öyküsü…. konulara derinlemesine girmek için başka kaynaklara da başvurmak isteği uyandırıyor.
      Yazarın, farklı düşünen adamı üniversiteden atıyorlar diye ayaklanmak başka şey, öğrenciler taş, sopa, silah birbirlerini katlederken idari özerklik diye polis sokmamak başka bir şey! (s.372) vb. gibi düşünme fırsatı tanıyan, karşı tarafın düşünce zincirini izleme, anlama gayreti paylaşımlarını değerli buluyorum… konu zenginliğinin bol olduğu bir deneme …

      Sil
    2. Okuyucusuna, öğrenme, sorgulama, anlama felsefe, din, inançlar… yolunda mesafe alma duygusu kazandıran; vakit ve emek ayrılmayı göze alanlar için üzerinde çalışılacak çok geniş bir alanı okuyucusu ile paylaşıyor. Okunası bir eser…

      Sil