Anlamlı soru sorabilmek bilmeyi gerektirir. Bilmek için okumak gerekir. Okumak birikimi gerektirir. Okumak iyidir .... Bilinçli okuyan en sonunda yazmayı başarabilir ....
26 Ocak 2021 Salı
Tutsak Güneş *
… .. .. Uykusuzluğum. Nedenini bılmedığım tuhaf bir korkunun çıkmaz sokağında yürüdüğümü fark ettığım günlerde başladı, giderek kötüleştı. Bu yüzden yaklaşık bır yıldır aşırı dikkat gerektiren ışlerımı hakkıyla yapamıyorum. Ancak yine de Merkez benden vazgeçmiyor, yerımı dolduracak bırı henüz yetişmedi çünkü. O kışı bulunup yetiştirilene kadar, beni ıhtımamla tedavi ettirmeye çalışıyorlar. Kafamın tamamı tarandı. Habis veya ıyı huylu bir ura rastlanmadı….
Merkez’in alametifarikasıdır, Büyük Saray.
Iki yıldan beri Yüce Ram’ın rahmetinde uyuyan Uluhan'ımız, sağlığında Merkez Meydanı’ndaki Büyük Saray’ın sağ kanadında ikamet ederdi. Başkanı olduğu hükümet ise, binanın orta bölümünde çalışırdı. İkametgâh olarak inşa devasa binanın sol kanadı, inşaat bittikten sonra, beş yüz iki odasıyla işlevsiz kalınca, yine Uluhan’ın emriyle üstün zekâlı çocukları yetiştirmeyi hedefleyen Saray Akademisi’ne dönüştürüştü. Bu fedakârlığı karşısında liderimize bir kere daha minnet duymuştuk.
… .. Uluhan’ımızın, tüm vatandaşlarının iyiliğini isteyen adıl bir lider olduğundan şüphemiz yoktu. Dünyaya geliş anımızdan itibaren, emdiğimiz sütten yıyıp ıçtığımıze , eğıtımımızden hayırlı evlilikler yapmamıza, hatta çocuklarımızın sayısına kadar her şeyimizle meşgul olurdu. … ..
…
..Kadınların görevi
… ..Regan’ı doğurduktan sonra, yanlış teşhis sonucu rahmim alınıp doğurganlık yıldızı alma umudum kalmayınca, kafayı yıldızın yanı sıra verilen yüklü paraya takmış olan kocam, karısı doğurmayan erkeklere tanınan yasadan yararlanarak boşamıştı beni. … .. yoksa
20 Ocak 2021 Çarşamba
Elif *
… .. Monica imkânsıza inanmış ve tam da bu sebeple, ben dahil herkesin kaybedilmiş gözüyle baktığı savaştan
zaferle çıkmıştı. Savaşçıyı savaşçı yapan budur işte: İrade ve cesaretin aynı şey olmadığını anlamak. Cesaret
korku ve hayranlık uyandırır, irade gücüyse sabır ve azım demektir. İradeleri çok güçlü olan kadınlar ve erkekler
yalnızdırlar, çünkü dışarıdan soğuk görünürler. … ..
… .. İntikamla elimize tek geçenin düşmanımızla aynı seviyeye inmek olduğunu buna karşılık affetmenin büyüklük olduğunu zahmet edip anlatmaya değmezdi. Himalayalar’daki keşişlerle çöllerdeki azizler bir yana bırakılırsa, bence hepimizin içinde böyle duygular mevcuttur, çünkü bu insanlığın özünde vardır. Bunun için kimse kimseyi yargılamamalıdır.
“… .. Kader tarafından özel bir görev için seçilen iki kişinin doğru yerde
karşılaşmasıyla tesadüfen ortaya çıkabilir.
“Doğru yer derken neyi kastediyorsun,” diye sordum.
“Demek istiyorum ki, iki insan bir ömür boyu birlikte yaşayabilir, ya da hayatlarında
tek bir kez karşılaşıp ebediyen ayrılabilirler, çünkü onları bu dünyada bir araya getirecek şeyin doludizgin gittiği fiziksel mekâna yolları düşmemiştir. Bazen de onları neyin yaklaştırdığını
anlamadan kendi yollarına giderler. … ..
Bazen hâlâ çözülmemiş şeyler
olduğu için karşılaşır insanlar, yarım kalanların hakkını verebilmek için yeniden hayata gelmemiz gerekebilir. … …
… ..”Sevdiklerimizi asla, asla kaybetmeyiz, “ dedim ısrarla. “Onlar bizimledir, hep hayatımızdadırlar, sadece başka odalardayız. Öndeki vagonda kimler var göremiyoruz, ama bizimle, sizinle, herkesle aynı anda seyahat eden insanlar var. Belki konuşamıyoruz, vagonda ne olup bittiğini göremiyoruz, ama ne önemi var; sonuçta onlar
Kazım Karabekir Hayatım *
…
.. Babam… ..
Babamın
okuyup yazması olduğundan bölük emini yapmışlar. Evvela Silistre’de Serdar Ömer
Paşa ordusuna sevk olunmuş. Orada omuzundan yaralanmış.
…
...Sonra ordu ile Kırım’a geçmiş. Gözleve muharebesinde ve Kırım muhasarasında
bulunmuş, Gümüş Kırım madalyası ve İngilizlerde de yine Kırım madalyası şile
taltif olunmuş…. ..
Kırım’da
ayağının birkaç parmağı donmuş. Harpten
sonra İstanbul’daki kıtaata başçavuş olarak tayin olunmuş ve Sultan Mecid’in
Mısır seyahatine muhafız olarak iştirak etmiş. … ..
…
... Babam da bu arada mülâzımlıkla
nizamiyeden zaptiyeye geçmiş ve Zaptiye Nazırı Mustafa Asım Paşa’ya yaver
olmuş.
Annemle,
mülâzım yaver iken evlenmiş. Yüzbaşılığında, Boğaziçi’nde, Yeniköy’de zaptiye
bölük kumandanıymış. … .. üç aylık yüzbaşı iken binbaşılığa terfi etmiş.
Bir
sene sonra vilayetlerde dahi zaptiye teşkilatı yapıldığından babam
alay beyliğine terfi ve Kastamonu zaptiye alay kumandanlığına tayin olunmuş,
1285’te.
Bir
müddet sonra Zaptiye Alayları lağvedildiğinden Mülkiye Kaymakamlığı’yla
İskilip’e tayin olunmuş. … ..
Dört
ay sonra yine Zaptiye Alayları ihya olunduğundan babam tekrar Kastamonu’ya
gelmiş. … .. Kastamonu’da bulundukları 7 sene zarfında (1285-1291) pek mesut
yaşamışlar. … ..
…..Rüşvet ve irtikaba müthiş düşman olduğundan zamanın ricaliyle çatışmış. Usulen haksız çıkartılarak açığa
15 Ocak 2021 Cuma
Zehra *
… .. .. İşte bu güçle demin ki soruya cevap omak
üzere, temiz kalplilikle dedi ki:
-Evlendirseniz…
Bu saf sözden memnun olan Şevket sorgulayan bir tavırla:
-Korkarım ki kocasını üzer.
Suphi
bu söze sakince şu cevabı verdi:
-Kızınızı
mutlu etmekle mutlu olacak birisini bulmak mümkün değil mi?
Şevket
sorgulayıcı tavrını devam ettirerek dedi ki:
-Kimi
bulayım bilmem ki?
Gözlerini
delikanlıya dikmişti. Suphi bu anlamlı bakışlardan sıkıldı. Artık her şey
anlaşılmıştı. Şevket ansızın:
-Kızımı
sana teklif etsem?
Suphi
bu sorunun anlamını anlamamış gibi şaşırıp kaldı. Bu ses kulağı içinde çok
uzaklardan gelen ilahi bir nağme gibi çınlamaktaydı. Ne yaptığını bilmeden
Şevket’in ayaklarına kapanmıştı.
Şu
Hâlden etkilenen adamcağız bir eliyle çocuğun saçlarını okşuyor bir taraftan da
“Kalk oğlum kalk! İnşallah ikiniz de mutlu olursunuz.” diyordu.
Zehra henüz on altı, on yedi yaşında yani hislerinin tam ilkbaharında bulunmaktaydı. Yukarıda anlattığım gibi
Mucize *
August
(Auggie) Pullman; yüzünde fiziksel bir bozuklukla doğduğu için normal bir okula
gidemiyordu… şimdiye kadar. Yakında Beecher Ortaokulu’nda beşinci sınıfa
başlayacak ve ömrünüzde bir kere bile “yeni çocuk” olduysanız, bunun ne kadar
zorlu olduğunu tahmin edebilirsiniz. Dondurma yemek ve Xbox’ına oyun oynamak
gibi sıradan şeyleri seven Auggie aslından sadece sıra dışı yüzü olan bir çocuk.
Peki, yeni sınıf arkadaşlarını, görüşünün ardında kendisinin de onlar gibi
olduğuna ikna edebilecek mi?
… ..
“Tamam,
haklısın, “dedim. ” Ama bu kimin günlerinin daha rezil olduğuyla ilgili bir
yarışma değil, Agguie. Mesele şu ki hepimiz kötü günlere dayanmak zorundayız.
Hayatın boyunca bir bebek ya da özel ihtiyaçları olan bir çocuk muamelesi görmek istemiyorsan, bunu aşıp yoluna devam
etmelisin.”
Hiçbir
şey söylemedi ama som sözlerimin onu etkilediğini düşünüyordum.
“O çocuklara bir şey söylemek zorunda değilsin,” diye devam ettim. ”Aslına bakarsan, onların ne dediğini bilmen ama onların ne dediklerini bildiğini bilmemeleri gayet iyi bir şey, biliyorsun değil mi?”
“Ne diyorsun ya?”
Ne demek istediğimi biliyorsun? İstemiyorsan onlarla bir daha konuşmak
zorunda değilsin. Ve bunun nedenini hiçbir zaman bilmeyecekler. Anladın mı? Ya
da onlarla arkadaşmış gibi davranabilir ama içten içe öyle olmadığını
bilebilirsin.”
“Miranda ile sen öyle mi yapıyorsunuz?” diye sordu.
“Hayır” diye cevapladım çabucak, kendimi savunurcasına. “Miranda’ya karşı
hislerimde hiçbir zaman rol yapmadım.
“O zaman benim yapmamı neden söylüyorsun?”
beyaz gemi *
…
..Yeryüzünün tâ öbür ucunda, görülebilen yerin en uzağında, kumlu sahilin
ötesinde, ortası kabarık gibi duran bir göl görünüyordu. Isık-Göl idi bu. Yer
ve gök orada birleşiyordu. Ondan ötede hiçbir şey yoktu. Göl, pırıl pırıl
parlıyordu. Kımıltısız ve ıssızdı. Yalnız sahilde, dalgaların ak köpükleri
güçlükle fark ediliyordu. … ..
Okula
uzun uzun baktıktan sonra dürbünü göle çevirdi. Değişen bir şey yoktu orada.
Beyaz Gemi hâlâ görünmüyordu. Göle sırtını döndü, dürbünü bir kenara koydu ve bu
defa çıplak gözle yamacın aşağılarını seyre daldı. Dağın hemen dibinde, gümüş
dere vadi boyunca gürül gürül akıyordu.. Onu yanında ve onun gibi kıvrıla
kıvrıla bir yol uzanıyor, bir dağın arkasında çayla birlikte bu yol da kayboluyordu.
Karşı kıyı dik ve ormanlıktı. San Taş ormanları hemen oradan başlıyor ve
dağların karlı tepelerine kadar
uzanıyordu. En yüksek yerlere kadar çıkan ağaçlar çam ağaçlarıydı. Karların ve
kayaların arasından yükselen uçları küçük kara fırçalar gibi duruyordu
tepelerin doruğunda. … ..
Onun
masal anlatacak durumda olmadığını anlıyordu.
“Başka bir zaman dinleriz” dedi çantasına. “Şimdi onu sana ben anlatayım.
Dedemin anlattıklarını kelimesi kelimesine söylerim sana. Öyle yavaş anlatacağım
ki başka kimse duymayacak. Ama sen iyi dinle. Ben, sinemadaki gibi her şeyi
gözümde canlandırarak anlatmayı seçerim. Dedem, bu masalda anlatılan her şeyin gerçek olduğunu
söylüyor. Hepsi olmuş bunların.”
Çok eskiden olmuş bu olay. Çok, çok eski zamanlarda, yeryüzünde ormanların otlardan ve bizim ülkemizde de suların karalardan çok olduğu çağlarda, derin ve serin suyu olan bir nehir kıyısında, bir Kırgız kabilesi yaşarmış. Bu






