12 Ekim 2021 Salı

Eccinniler*

… .. Yazar 1849’da I. Nikolay’ın baskıcı rejimine muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Kurşuna dizilmek üzereyken cezası sürgün ve zorunlu askerliğe çevrildi. Dosyoyevski Eccinniler’de ihtilâci örgütlerin yapısı ve üyelerinin karakterini gerçekçi bir gözle ve alaycı bir ifadeyle sergilemiştir.

 

… ..  Zihnimdeki bir düşüncenin kime ne zararı olabilir ki? Üstüne üstlük Liputin, “Mektuplaşmak herkesin hakkıdır, gönder yazdığını korkma, “diye başımın etini yedi yemin ederim, ben de gönderdim.

… .. ordudan ayrılmak istemesinin nedeni, köylülere özgürlüklerini veren 19 Şubat bildirisiydi. Bölgemizin en zengin toprak sahiplerinden olan Artemiy Pavloviç bildiriden sonra önemli denebilecek bir kayba falan uğramış değildi, üstelik yeni alınan önlemlerin insaniliğini ve reformların kendisinin ekonomik çıkarlarına uygun olduğunu da anlayabiliyordu; yine de yayınlanan bildiriye birden bire kişisel olarak aşağılanmış gibi hissetti kendini. Hiç nedeni olmayan, bilinçsiz bir korkuydu bu, ama bilinçsizliğinin ölçüsünde güçlüydü. Yine de babasının ölümüne dek büyük bir çabayla ilişkiler kurduğu ünlü kişiler arasında soylu” düşüncelere sahip biri olarak tanındı. İçe kapanık bir adamdı aslında. Bir başka özelliği de eskiye ve soylu aile köklerine değer vere, bunlara karşı aşırı ciddi ilgi duyan o tuhaf, ama Rusya’da hâlâ varlıklarını sürdüren soylu ailelerden birinin üyesi olmasıydı. Bununla birlikte Rus tarihini katlanılmaz bulur, Rus geleneklerini neredeyse domuzlık gibi görürdü. Zengin ve soylu ailelerin çocuklarıyla birlikte okumak ve bitirmek onurunu yaşadığı askeri okul, onda bazı şiirsel denebilecek görüşlerin köklenmesine neden olmuştu: Bütün dramatikliğiyle ortaçağ yaşamı, şatolar,şövalyeler çok hoşlandığı şeylerdi; boyarlar zamanında Moskova çarının bir soyluya kırbaç cezası verdiğini öğrendiğinde, o cezayı alanın yerine kendini koyarak müthiş utanmıştı…. ..

... ..

Kelebek Etkisi Söyleşileri -I-

… .. Her geçen gün kötüye giden dünyada filizlenecek iyiliklerin peşini bırakmayan bir aydın Alev Alatlı. Bunu yaparken, yeni yollar bulmak için dünyanın geçmişinden gelen yolları bilmenin önemine inanır. Bunu hiç bıkmadan tekrar eder, eder… Karanlığın gözünün içine bakmayı tavsiye ederken ”Karanlığın kısır amellerine iştirak etme, tersine onları teşhir et sözünü prensip edin.” der.

… ..

Fizik ve sosyal bilimler ilişkisini hep paralel değerlendiren Alev Alatlı, bu sefer Lorenz’den ilham alarak dünyaya başka bir pencere açıyordu. Bir kelebeğin kanatlarını çırpması Amozonları etkiliyorsa ortaya çıkan her olayı arkalayan oluşumları, fikirleri anlamak için belki de çok başka yerlere bakmak gerekiyordu. … .. 

… ..

Alev Alatlı ile dostluğumuz çok eski yıllara dayanır. 1990’lı yıllar. İlerleyen yılların perçinlediği samimiyetin etkisiyle belki de sohbetlerimizin çoğunu onun mutfağında yaparız. Bu arada Alev Hanım bir yazı ustası olduğu kadar dünya mutfağını iyi bilen bir yemek ustasıdır. Mutfağın doğal hâli içinde yemekler hazırlanırken, sohbetler de son derece ciddi ve önemli konularla sürer gider. Hayatın doğal akışının içinde … ..  Hiç bir ara, ana konuyu etkilemez, o ana hat olarak akıp gider. Çorba karıştırırken memleket kurtarır, bazen de batırırız. Zannetmeyin ki bu mutfakta pişen yemekler öyle sıradan yemekler olur. … .. Her şey yaşadığımız dünyayı görmenin, gördüğümüzü anlamanın yöntemini öğrenmek ve öğretmek içindi…

Programa başlarken zaman uçak kriziyle birlikte Rusya gündemdeydi. Medya günlük gelişmeleri izlerken Alev Alatlı bize Kamçatka ormanlarından Kutuplara dev coğrafyayı anlatmaya, algılatmaya çalışıyordu… Dev bir ordunun yenilince düştüğü durumu, Kızıl Ordu Korosu’nun Tarkan ile sahneye çıkışından başlatarak anlatmaya çalışmıştı. Şarkıyı dinledik., dedovschina geleneğini (1*) içimiz sızlayarak anlamaya çalıştık. Alatlı Blatnoy Mir yeraltı örgütünden, uzay bilimcilere bize Rusya’yı anlatırken kronolojik bilgilere boğmuyor, her ülkenin insanlarının hâlini hissettirmeye çalışıyordu. “Hâlden anlamak” deyimine çok aşina olan biz Türkler için bir aydının dünya aydınlarına ilişkin bu çabası muhteşemdi. Rus aydınlarını anlamaya çalışırken Putin’e, ona buna kızmak yerine hüzünlendik. 

Katli Vacip*

… .. Tarikat düzeni din sosuna batırılmış bir mafya düzeni üretiyor. Mafya ise din dersine girmemiş bir tarikata dönüşüyor. Anayasal hukuk düzenlerinin çözülüşü iki yapıyı kardeş kılıyor. İki grubu, yıktıkları buluşturuyor.

Fethi Yılmaz’ın kitabı tam da bu şiddeti anlatıyor. Bağlılıklarını öte dünyanın önüne koyanların yarattıkları düzen, kendi anayasasını hazırlıyor. Tarikat düzenlerinin içinde kimi hocasına bağlı, kimi hocasıyla ters düşen, kimi hocasıyla ters düşen, bu yapıyı başından sorgulayan insanlar cinayetlerin faili, kurbanı, destekçisine dönüştürüyor. Yılmaz’ın kitabının gösterdiği gibi, Türkiye halen çözülememiş yeşil cinayetler ülkesi haline geliyor.

Ya devlet?

Fethi Yılmaz’ın kitabının gösterdiği gibi. Cinayetleri soruşturması, derinleştirmesi ve nihayetinde katili bir bütün olarak açığa çıkarması gereken kurumlar, konu tarikatler ve cemaatler olunca duvara çarpıp geri dönüyor. Failler; bıçağın tutandan, tetiği çekenden ibaret sayılıyor. Bunun için şehit olmuş bir imamın cesedi bile çiğnenebiliyor, adı dahi unutturulabiliyor. Dökülen kana devletin rızası karışıyor.

Belki FETÖ ile ivmelendi. Ancak, Türkiye, son yıllarda, her, zamankinden fazla tarikat ve cemaatleri tartışmaya başladı. Zira, unutturulsa da, FETÖ de Nakşibendiliğin Nur kolundan çıkmış bir cemaati. Diğerleri FETÖ’den sonra onun sistemini başka isimler altında sürdürdü. Fethi Yılmaz’ın kitabı, tıpkı FETÖ gibi diğer cemaat yapılanmalarının da gerektiğinde nasıl ellerine silah alma potansiyeli taşıdıklarını işaret ediyor. Bu anlamda bir eksiği de tamamlıyor. Şiddetin, iknanın yerine geçtiği, iç sorunları çözdüğü anı tarif ediyor.

Katli Vacip, laiklik ile din ve vicdan özgürlüğünün iki kardeş olduğunu da gözler önüne sürüyor. Çünkü laiklik, en çok dindar yurttaşlarımızın inançlarının onlara bir bıçak gibi saplanmasını

23 Eylül 2021 Perşembe

Prusya Tarihi*


 … .. Prusya Krallığının Alman tarihi oldukça önemli bir yeri vardır. Bu eserde “Prusya” isminin kökeninden itibaren Orta Çağ’da, Reformasyon döneminde, Otuz Yıl Savaşları  dönemlerindeki Prusya’nın tarihi ayrıntılı bir şekilde işlenmiştir. Prusya’nın tarihi anlatılırken, sadece Prusyalılar değil, diğer Germen haklarının ve genel olarak Almanya’nın, başta Avusturya olmak üzere Fransa, İngiltere, Polonya, Rusya gibi diğer Avrupa ülkeleriyle olan ilişkileri de ele alınmıştır.

1806 yılında Prusya ile birlikte diğer Alman devletlerinin ve en önemlisi Kutsal Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla dağılan ve küçüklü büyüklü onlarca devlete ayrılan Almanya’da, 1871 yılına kadar yaşanan bir nevi fetret devri devrinden sonra, 1871’de Alman İmparatorluğu, Prusya Krallığı’nın etrafında teşekkül etmiştir. Dolayısıyla Alman İmparatorluğu’nun kurulmasından sonra Prusya Krallığı’nın çok önemli bir rolü vardır. … ..  bu kitapta da 1871 yılı sonrası ele alınan esas konular, yani 1918 yılına kadarki Alman İmparatorluğu, İmparatorluk yıkıldıktan sonraki Wienmar Cumhuriyeti, Nasyonal Sosyalizm ve Hitler Dönemi, 2. Dünya Savaşı ve savaş sonrası dönemler, sadece Prusya’nın değil, genel olarak Almanya’nın da tarihidir. … ..




10 Eylül 2021 Cuma

Cendere*

… .. Oysa gün aydınlığa, mevsim bahara döndüğünde, tarihinevresi kendisini tamamladığında, yarından bakan gözler bu günü sonuçlarıyla izleyecek. İşte biz gelecekte bizi bekleyen o okura da ulaşmaya çalışıyoruz.

Sancı, sıkışma buhran, cendere…

ABD’de, bir polisin diz kapağının altında “nefes alamıyorum” diyen siyahi, sanki dünyanın tüm altta kalanlarının halini anlatıyordu. Krizi, salgını, çıkışsızlığı fırsat bilenler şimdiki düzeni, geçmiş çağın araçlarıyla yeniden tanımladı. Zor; yalnız savaş kazanmanın değil, tarih yazmanın da aracı olarak belirdi.

Uzaktan bakınca sopa hep devletin elinde gibi görünüyor. Aslında biraz da öyle. Zira devlet, ordu ve bürokrasi olarak ne kadar somutsa, oldukça soyut da. Kimi zaman bir yardım paketine, kimi zaman bir yargıç cübbesine “devlet” diyoruz.

Yakından bakılan nesnelerin sınırlarının belirsizleşmesi gibi, “devlet”e yaklaştıkça başka formlar görüyoruz. Kimi zaman polis kıyafetiyle iş tutan tarikatçi, kimi zaman tutuklananı yumruklayan gardiyan, kimi zaman adliyede hukuk satan üniformalı gardiyan, kendisini “ben devletim” diye tanıtıyor. Küçük örgütünü hepimizin aklında beliren “devlet”in içinde saklarken, aynı zamanda yaşayan devleti içeriden çürütüyor.

Devletin, sınırlarında daha büyük bir otorite tanımayan güç olduğunu biliyoruz. Aksi olsa, bu varlığın nedenini inkârı nolurdu. Haliyle kendisine devlet gücü atfedenler, devleti kendisinde toplayanlar, devleti kendisiyle tanımlayanlar fiilen devletin sonunu getiriyor.

Bu kitap; çetelerin, tarikatların, hiziplerin, paralel örgütlerin elbirliğiyle odun taşıdığı cehennemi tarif etmeye çalışıyor. Kendisini yükseltirken dizini yurttaşların boğazına basanlar açık ki ülkeyi nefessiz bırakıyor. Adaletsiz, hürriyetsiz, eşitsiz hukuksuz, ekmeksiz bir düzen ülkeyi cendereye sokuyor. ...





Baronlar Savaşı*

… .. Europol verilerine göre; Avrupa’da uyuşturucu pazarı yıllık en az 30 milyar avro. Bir iddiaya göre; eroinin üretildiği Afganistan’da bu zehir ticaretinin 700-800 milyon doları kalıyor. En çok kullanılan güzergâh olan Türkiye ve İran’da suç örgütlerinin yıllık geliri en az 5 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. ,

Yakalanan uyuşturucu miktarları da Türkiye’nin Türkiye’nin bu güzergâhtaki önemini ortaya koyuyor. Türkiye'de her yıl tüm Avrupa Birliği ülkelerinde yakalanan uyuşturucunun 3 katından fazlası ele geçiriliyor. Avrupa Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (EMCDDA) verilerine göre; 2017 yılında 28 Avrupa ülkesinde yakalanan uyuşturucu miktarı 5,4 tondu. Aynı yıl Türkiye'de yakalanan  miktar 17,4 ton oldu. 2018 yılında Türkiye’de tamamı Afganistan kaynaklı 18,5 ton eroin ele geçirildi. 2019’da bu miktar 19 tona ulaştı ve bu Türkiye’yi en fazla uyuşturucu yakalanan ikinci ülke yaptı. Birinci sırada ise 25 ton ile İran vardı. Türkiye’de 2019 yılında 347 kişi aşırı dozdan ölürken bu sayı İran’da 3 bin. İran’da yaklaşık 3 milyon kişinin uyuşturucu kullandığı tahmin ediliyor.

Türkiye’de her yıl eroin üretiminde kullanılan tonlarca kimyasal da yakalanıyor. 2018’de 38 ton asetik anhidrit ele geçirildi. Avrupa’dan gelen bu kimyasal Irak ve İran’a götürülmeye çalışılıyordu.


Türk Mafyası Avrupa’da Etkili

Europol raporlarına göre; Türkiye merkezli suç örgütleri Avrupa’ya yönelik uyuşturucu kaçakçılığının büyük kısmını elinde tutuyor. Balkanlar’da özellikle Arnavut mafyası ile işbirliği yapan Türk mafya grupları, Batı Avrupa’da ‘malın’ dağıtımı konusunda da çok etkili.

Sonuç olarak; binlerce kişinin dahil olduğu dev yeraltı organizasyonu her yıl tonlarca eroini Batı Avrupa pazarına ulaştırıyor. Yolculuğunda çok büyük rüşvetler, kirli polisler, siyasiler, hakimler, cinayetler ve bolca aşırı dozdan ölüm var. Güzergâhın ilk duraklarından İran’da  son yıllarda çok büyük artış gösteriyor. 

Saf eroin Balkanlar’da ve diğer Avrupa kentlerindeki gizli yerlerde seyreltilerek çoğaltılıyor. 2 tonluk bir eroin Avrupa’da dağıtıma hazır hale geldiğinde 8 tona ulaşıyor. Şehirde ‘malı’ teslim alan suç örgütleri kısa süre içerisinde palazlanıyor. Altın kaplama silahlı, şatafatlı hayatlarını sergileyerek çetelerini büyütüyorlar.