5 Aralık 2021 Pazar

Okçu'nun Yolu*

 

    Oğlan şaşkınlıkla yabancıya baktı. "Kentteki kimse Tetsuya'nın elinde yay görmemiştir, " diye karşılık verdi. "Buradaki herkes onu marangoz olarak bilir."

    "Belki de vazgeçmiştir, çekinmiştir, orası beni ilgilendirmez," diye üsteledi yabancı. "Ama sanatını kenara bıraktıysa, artık ülkenin en iyi okçusu kabul edilemez. Ben onca gündür bunun için yollardayım: Ona meydan okumak ve artık hak etmediği şana nokta koymak için." 

    Oğlan tartışmanın fayda etmeyeceğini anladı: En doğrusu, yabancı yanıldığını kendi gözleriyle görebilsin diye onu marangoza götürmek olacaktı.

    Tetsuya evinin arka tarafında bulunan atölyede çalışıyordu. Gelenin kim olduğunu görmek için arkasına döndüğünde dudaklarındaki tebessüm dondu kaldı. Gözlerini yabancının taşıdığı uzun bohçaya dikti.

    "Aynen düşündüğünüz gibi," dedi yeni gelen adam. "Buraya geliş amacım efsaneleşen şahsınızı küçük düşürmek ya da kışkırtmak değil. Tek isteğim, yıllarca yaptığım talimlerin sonucunda artık kusursuzluğa ulaştığımı ortaya koymak."

Tetsuya önündeki işe dönmeye yeltendi; bir masanın bacaklarını takıyordu.

    "Koca bir nesle örnek teşkil etmiş bir adamın sizin yaptığınız gibi ortadan kaybolması yakışık almaz," diye konuşmayı sürdürdü yabancı. "Öğretilerinize uydum, okçunun yolundan şaşmamak için itina gösterdim, beni ok atarken izlemenizi hak ediyorum. Ricamı yerine getirirseniz sizi rahat bırakacağım ve ustaların ustasının yerini kimselere söylemeyeceğim."

30 Kasım 2021 Salı

İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı*


… ..  Özellikle 18. yüzyıl Osmanlı dünyasının Avrupa’yı ve Rusya’yı bazen nahif, bazen ustaca gözlemlediği bir dönemdi. Dahası bu gözlem ve mukayese artık yazıya ve tanıtıma konu olmuştu. Doğulular savaş meydanlarında, sonra ticarette yüz yüze geldikleri Avrupa’yı daha yoğun bir biçimde izlemeye başlamışlardı. 18. yüzyıl Osmanlı sefaretnameleri bugün Avrupa tarihçilerinin kendi toplumlarının o dönemdeki tarihi kesitini anlamak için kullandıkları kaynaklar arasında yer alıyor. 18. yüzyılın Osmanlısı Avrupa ve Rusya’ya çalkantılı bir fikir iklimi içinde bakmıştır.  Ana bu bakış ve bilincin bile Osmanlı dünyasında önemli değişimlerin var olduğunu gösterir. .. ..

… .. Tanzimat iktisadi, toplumsal, kültürel yönlerden araştırıldıkça ve değerlendirmeler Türkiye ve dünya tarihinin koşulları içinde yapıldıkça daha soğukkanlı yorumların ortaya konacağına kuşku yoktur. Her şeye rağmen Tanzimat hareketi Türkiye tarihinde toplumu ileri götüren ve çığır açan bir rol oynamıştır. Tanzimat devri tarihi ne dramatik, ne grotesk, ne de mutantan bir tarihtir, kelimenin tam anlamıyla bir trajedidir. Trajik bir çözülmezliğin içten içe, ağır ağır kaynamasıyla tarihin ilerlediği bir zamandır. Bir toplumun kurumlarıyla, gelenekleriyle, devlet adamlarıyla kaçınılmaz bir yazgıya doğru ilerlediği, karanlığın ve gafletin yanında fazilet ve aydınlığın ortaya çıktığı, çöküşle ilerleyişin boğuştuğu, Osmanlı tarihinin en uzun asrıdır.

Tanzimat devrinin modern Türkiye’nin oluşumundaki payı büyüktür. Bir toplumu sadece ekonomik gelişim çizgisiyle değerlendiremeyiz. Bazı Ortadoğu ülkeleri 19. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti ile aynı yerden yola çıktıkları halde, sosyal, siyasal, kültürel yönden bugün Türkiye ile aynı tarihsel dönemeçte değilseler, siyasal ve

28 Kasım 2021 Pazar

Mukayeseli Dinler Tarihi*

… .. XIX. yüzyılda ilmin ilerlemesiyle insanların maddi ve manevi bütün ihtiyaçlarının karşılanacağını ileri süren pozitivist filozofların gayretleri bu konuda neticeyi değiştirmemiştir. İlim ve teknolojinin yeni boyutları da insanoğlunun dinden uzak kalmasına engel teşkil etmemiş, bilakis dine dönüşü süratlendirmiştir.  Zira ilim ancak sahasına sokabileceği hadiseleri çözebilir. Hatta bunların bazılarının da metafizik mesele olarak kabule mecbur bırakır. Bu duruma göre ilmin, dinin yerine geçmesine hiçbir şekilde imkân yoktur. Bu ifadeden ilme karşı olduğu sanılmamalıdır. Çünkü ilâhi din ilme karşı değildir. O, akla dayanır, akıl ve ilim vasıtasıyla gerçeği ispat imkânını bulur, ayrıca ilmi teşvik eder.


İngiliz filozofu Herbert Spencer (1820-1903) ilmin ilerlemesiyle din ihtiyacının daha iyi anlaşılacağını söyleyerek şöyle der. “İlmin ilerlemesi açık olarak gösteriyor ki hakikatini açıklayamadığımız ve anlayamadığımız mutlak bir kudret vardır. Buy kudret her yerde tecelli ediyor.”


Dhasksley’e göre dinle fen öyle ikiz kardeştirler ki birinin yok olması diğerinin de ölümü demektir. Çünkü fen dindar olduğu vakit yükselir. Din de temelinin fennen derin olması nisbetinde büyür. Filozofların büyük eserleri zekâlarının değil, çok dindar ve ruhlarının mahsulüdür. Buna göre pozitivizm bugün artık kuru bir iddiadan ibarettir.

Rene Descartes der ki: “İlmin kendine mahsus mâlikânesi vardır. Onun konusu laboratuvara girebilen olaylardır. Dinin konusu ise insandır, her ikisi de kendi sahalarında söz sahibidirler. Birbirlerine asla müdahale etmezler.”

Amerikalı pragmatist William James de bu hususta,  “... İlim ile din kâinatın hazinelerini açmak için kullandığımız iki değerli anahtardır.” demiştir.

21. Yüzyılda Kutsalın Dönüşü*

Sosyolojinin bugün en fazla ilgi çeken konularından biri şüphesiz “din ve modernite” ilişkisidir. Yıllardır tartışılan bu ilişki üzerine ortaya konan en baskın teori ise “sekülerleşme tezi”dir. Aydınlanma decrine kadar götürülebikecek olan sekülerleşme tezi modernleşmeyle birlikte gerek toplumsal gerekse bireysel bilinç düzeyinde dinin gerileyeceğinive zamanla yerküreden tamamen silineceğini öngörmüştü. “Ne kadar modernleşme, o kadar sekülerleşme “ diye özetlenebilecek bu tezin savunucusu olan Batılı sosyal bilimcilerin çoğu, bu öngörüyü sadece objektif- bilimsel verilerden hareketle veya dünyanın gidişatını gözlemleyerek değil, ideolojik bir bakış açısıyla gerçekleştirmişlerdi. Yani tezin ardında ”böyle olmalıdır!” iması vardı…. ..

.. ..

Aslında sekülerleşmeyi toplumsal, bireysel bağlamları açısından ayrı ayrı tanımlamakta yarar var. Çünkü kurumsal alanda meydana gelen sekülerleşme, toplumsal ve bireysel sekülerleşmenin mutlaka gerçekleşmesi anlamını taşımıyor. Conrad Ostwalt’ın “Seküler Çan Kuleleri” başlıklı makalesi bu noktada fevkalade aydınlatıcı. … .. Ona göre din, kültürel alanda varlığını farklı formlarda devam ettiren, ama aynı zamanda “modern”den etkilenen bir olgu; yani günümüzde kutsal ve seküler alanlar arasındaki sınırlar giderek belirsizleşiyor. “Sekülerleşme Teorileri Bağlamında Türkiye’de Din ve Türkiye’de Din ve Modernleşme” başlığını taşıyan şahsıma ait makalede Ostwalt!ın “etkileşim tezi”ne katkıda bulunuyor. … ..

… ..


Sekülerleşme kavramı din ile devletin birbirlerinden ayrılması, yahut insanların hayatlarını istedikleri gibi yaşayıp, istedikleri dini geçebilmeleri anlamında da kullanılmaktadır.Ama bu kullanım sosyoloji literatüründe herhangi bir tartışmaya neden olmamıştır. Sekülerleşme tezine karşı çıkanlar “Sekülerleşmeden maksat bu olsaydı zaten ortada bir tartışma olmazdı!” demektedirler. Onlara göre sekülerleşme teorisinin temel iddiası, din-devlet ayrımı veya dini otorite gibi konularda çok daha öte bir

İslâmofobi İmparatorluğun Siyaseti*

… .. “Karanlık Çağlar” olarak bilinen Ortaçağ’da Avrupa tam bir kültürel duraklama devrini yaşarken, Endülüs olarak anılmaya başlayan İslâm yönetimindeki İber yarımadası, kültürel açıdan büyük bir gelişme ve zenginleşmeye tanıklık etti. Müslüman yönetimler tarafından sadece Endülüs’te değil, Abbasi Hanedanı yönetimindeki Bağdat’ta açılan sayısız kütüphanede Grek, Farsî vb. birçok eser Arapçaya çevrilirken, muhteşem bir irfan yuvası haline gelen Cordoba’da felsefe, tıp, astronomi,mimari, hatta imar ve şehircilik alanlarında muazzam bir ilerleme kaydedildi. … ..

… .. Düşünecek olursak, Avrupa Yakın Doğu’daki bilim adamlarına minnettar olmalıdır. İslâm İmparatorlukları, çeşitli kültürlerin şahaserlerinin tercüme edildiği koca bir dönemi yönetmiş, Müslüman bilim adamları bilimsel nitelikli Pers ve Grek kavramlarının üzerine bina ettikleri çalışmalarla modern bilimin gelişmesine ve Rönesansa önayak olmuştur.

Avrupa, on ikinci yüzyılın başlarında karanlık çağlardan yavaş yavaş çıkmaya başlarken, Avrupalı aydınlar kaybettikleri zamanı telafi etmek için İslâm imparatorlukları tarafından açılan kütüphanelere doluştu. Bu dönem insanlık tarihinin en büyük eserlerinin, bu kez de Arapça’dan Avrupa dillerine tercüme edilmesine tanıklık ederken, Avrupalı aydınlar Yakın Doğulu düşünürlerin söz konusu sürece engin katkılarını messetmeye başladı. Zachary Lockman, bu dönem için şöyle konuşur:


Tıp, matematik astronomi ve diğer bilim dallarında Arapça’dan çevrilen yazmalar/belgeler, Ortaçağ Avrupası’nda asırlar boyunca ders kitabı olarak okutulurken, İbn Sina (980-1037), İbn Rüşd (1135-1204) gibi Arapça yazan Yahudi filozofların eserleri hevesle okunupo tartışılarak Ortaçağ’ın Hıristiyan filozofları ile ilahiyatçılarını kuşaklar boyunca etkisi altına almıştır.


İbn Sina’nın eserleri her ne kadar Latin Kilisesi tarafından reddedilmiş olsa da böylesi

milenyum tarikatları*

… .. Bir kadın ve bir erkek… Birlikte yaşıyorlar ama evli değiller. Bir tatil beldesindeler. Kahvaltılarını yapmış, sahilin keyfini çıkarıyorlar. Çok sevdikleri köpekleri de hemen önlerinde yüzüyor. O da ne… Köpek suyun üzerinde bir batıp bir çıkıyor. Adamcağız köpeği kurtarmak için elbiseleriyle denize atlıyor, ancak köpeği kurtarmaya çalışırken kendisi boğuluyor. Kadın ağlamaya başlıyor. Herkes hayatını kaybeden erkek arkadaşı için yas tuttuğunu zannederken, kadının ağzından çıkan birkaç kelime tüm görüntüyü değiştiriyor. “Eyvah! Kredi kartları cebindeydi… Şimdi ben tatil masraflarını nasıl ödeyeceğim?...

1990 yılında Londra’da katıldığım Hare Krishna töreninde seyrettiğim bir skeçti bu. Bir akşam üzeri metro çıkışında elime tutuşturulan broşürün daveti üzerine gitmiştim törene. Hint kökenli Hare Krisna hareketinin İngiltere’ye gelişinin 25. yılını kutlamak için düzenleniyordu tören. Mekân ise binlerce kişilik kapasitesiyle Camdan Town Kültür Merkezi’ydi. Salonun çoğunluğunu İngilizler oluşturuyordu. Törenin en ilginç yanı ise vejetaryen yemekler ve nihayetinde dakikalarca alkışlanan  bu skeçti.

Batılı insanın yaşadığı düşünülen buhranı ve günlük hayatı anlamlandıran manevi duruştan ne kadar uzaklaştığını vurgulayan bir akımdı Hare Krishna. Deyim yerindeyse Batı’yı istila eden Doğu kökenli onlarca dinî akımdan biriydi. Doğu’nun binlerce yıllık kültür ve inanışlarını temsil eden bu akımlar, Batı için oldukça yeniydi. Benzer özellikleri yansıtan dinî akımlar sadece Doğu’ya ait değildi. Batı Hıristiyanlığı içerisinde de boy gösteren onlarca akım vardı. Aralarındaki en belirgin ortak nokta ise modern insanın kutsalla ilişkisine vurguda bulunmalarıydı.

Batı’nın 1970’li yıllardan bu yana yeni dinî akımlarla gerçekleştirdiği tecrübe hayli renkli oldu. Bunlar geniş bir yelpazeye yayılıyordu. Son derece makul ve iyi niyetli akımlardan inanılmaz inanç ve ibadet şekilleriyle karşımıza çıkan ve daha çok “kült” ismiyle anılan akımlara, kıyameti yaşamamak için intiharı tercih eden gruplara kadar uzandı bu tecrübe.

… .. 

1970’lerden bu yana gerçekleşen bütün olaylara birçok açıklama, yorum, analiz eşlik etti. Yeni dini

17 Kasım 2021 Çarşamba

Bilinmeyen Osmanlı*

.. ..Tarihe bakış açımız 600 yıllık Osmanlı tarihinin iyiliklerini de kötülüklerini de görebilecek bir gözlükle olacaktır. Yoksa kötülük bulunmayan hiçbir tarih devri mevcut değildir. İyilik tarafı bulunmayan tarih devri de yoktur. Tarihe böyle bakanlar, kendileri yanıldıkları gibi, başkalarını da yanıltırlar. Allah etmesin, böyle bakış açısı olanlardan biri bin sene yaşayacak olsa, hayalindekine uymadığından Hz. Ömer’in idaresini bile tenkit edecektir. Unutmayacağız ki, tarih boyunca iyilikleri kötülüklerine ve sevaplarına hatalarına ağır basanlar, her zaman mağfiret ve affa müstahaktırlar. Allah’ın haşirdeki adaleti de böyle tecelli edecektir. 

Osmanlı Devletini teşkil eden fertler ma’sum ve günahsız değillerdir. İçlerinde I. Murad, II. Murad, Fâtih, Yavuz ve II. Abdülhamid gibi “veliyullah” mertebesinde fertler bulunduğu gibi, içki ve benzeri günahları irtikab eden şahıslar da bulunabilir. Osmanlı tarihi boyunca nazari plânda İslâm’ın bütün düsturlarının kabul edilerek tatbik edildiği bir vâkı’adır. Ancak tatbikatta bu esaslara muhâlefet edenlerin bulunduğu da bir vâkı’adır. Her ikisini de inkâr etmek mümkün değildir. Her şeyde olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin iyilikleri de vardır, hataları da vardır. Ancak 600 sene boyunca hasenâtının seytiâtına ağır bastığı içindir ki, kader-i İlâhi bu uzun süre içinde İslâm’ın bayraktarlığı ünvanını onlara ihsân etmiştir. Seyyiâtı hasenâtına ağır basınca da, bu şerefli ünvan yine kaderin hükmiyle ellerinden alınmıştır. En kötü zamanlarda bile, değil içki gibi İslâm’ın açık bir hükmüne muhâlefet, içtihâdi meselelerde dahi şer’î hükümlere ri’ayet etmek için elden gelen gayreti gösterdiklerini, sayıları milyonları bulan arşiv belgeleri isbat etmektedir. Nitekim bir hatt-ı hümayûnda Osmanlı sultanı şer’-i şerife bağlılığını şöyle açıklıyor:

“cümlemizin başı şeri’at-ı mutahharaya bağlu oldığından kâffe-i ef’al ve harakâtımızı ana tatbik etmeğe sa’y eder isek, ol vakit ruhaniyât-ı paygamberî dahi hoşnud ve razı olarak Cenab-ı Hayr’un Devlet-i Aliyyemiz’de fevz ü nusret ü tevfikât-ı samedaniyesine mazhar dereceğine kat’â şüphe yokdur.”

Elbette ki tarihe tenkit gözüyle bakacağız. Ancak insanı tenkide sevk eden sebep tenkit ettiği şeye duyduğu nefret hissinin tatminidir; düşmanın ayıbını görerek tenkit etmek gibi. Yahutta tenkit ettiği kişiye karşı beslediği şefkatin tatminidir.; dostunun ayıbını görüp tenkit etmek gibi. İşte özellikle tarih alanında, doğru veya yanlış olması muhtemel olan aleyhteki bir konuda (Yıldırım’ın intihar etmesi ve içki içmesi