8 Şubat 2022 Salı

Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti *


… … Asyanın en doğusu ile güney doğusunda Beşinci bine doğru yer almağa başlayan pirinç tarımı dolayındaki, ‘Doğu medeniyetleri câmiası’nın beşiği olmuştur. Asyanın güney batısında yine Beşinci bin dolaylarında buğday ile arpa ekiminin vukû bulduğu havalilerdeyse, bu defa ‘Batı câmiası’nın öncüsü Sümer kültürünün biçimlendiğini görüyoruz. Şu son andığımız mahalden peyderpey Mosopotamya, Mısır, Doğu Akdeniz -Finike-, Filistin ile İsrail- , Hırıtiyan ile İslâm ve nihâyet Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetleri çıkıp serpilmişlerdir. 1400lerin sonlarından itibaren Hırıstiyan medeniyetinden türeyen, 1600’lerin ikinci yarısından sonra ona yeğinlikle karşı çıkarak biçimlenmeğe koyulan ‘Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti’ , kendi devamı sayılabilecek birini de bilkuvve bağrında taşımaktaydı.

Avrasyanın doğu yakasındaki Doğu medeniyetleri pek uzun soluklu olmuşlardır. Batıdakilere gelince; bunlar Doğululara oranla daha kısa ömürlüdürler. İlkçağ Mesepotamya, Mısır ile Akdeniz medeniyetlerinden itibâren çeşitlilik öylesine artmıştır ki birbirleri ardısıra oluşan medeniyetlerin benzerliklerinden ziyade , zıtlıklar ortaya çıkmıştır.

Vahdet–dini ile felsefe-bilim sisteminin neşvünemâ bulduğu zemin olması itibârıyla Batı medeniyetleri câmiası, tarihte eşsiz benzeri olmayan bir mevki işgâl etmektedir. Bunlardan  birincisini Sâmi kavimlere, ikinciniyse, Arîlere borçluyuz. Vahdet-vahiy dinlerinin ilki Yahudiliktir.; ana-örneğiniyse İslâm teşkil eder. İslâmın temsil ettiği ve vucut verdiği ölçüde vahdet-vahiy dini ile Eskiçağ Ege Medeniyetinde biçimlenmiş felsefe-bilim sistem geleneği, müteâkip medeniyetler üzerinde çeşitli etkiler icra etmişlerdir.

Yapısal özellikleri yüzünden Katolikliğe yaslanmış Hırıstiyan Ortaçağ Avrupa medeniyeti kendi toplumsal ile sıyâsal bünyesinde benzersiz çalkantılar işle çatışmalara, tam manasıyla, bir cedel sürecine sahne olmuştur. Mücâdelenin en şiddetlisi, ruban ile ruhban olmayan zümreler arasında cereyân etmiştir. Bunu yanısıra dindışı, dünyevî zümrenin kendisi de, Ortaçağın erken devirlerinden, yaklaşık onuncu yüzyıldan itibâren kendi içerisinde yeğin çıkar çatışmaların tanık olmuştur: Hükümdar-

19 Ocak 2022 Çarşamba

prens & machiavelli



.. .. Floransalı devlet adamı ve yazar Nİccolo Machiavelli’nin ünlü
Principe’si siyaset bilimi ve tarih felsefesinin temel eserlerinden biri olup İtalyan Rönesans düşüncesinin en kalıcı ve orijinal taşlarından birini oluşturur. Bu ünlü eserde, Aristoteles’te de görüldüğü gibi, siyasi gücün nasıl muhafaza edileceği gibi konular, antik çağlardan başlayarak yazarın yaşadığı dönemdeki İtalyan siyaset sahnesinde yer alan önemli kişilere varana kadar çeşitli örneklerle derinlemesine analiz edilerek, başarılı bir devlet yönetiminin nasıl olması gerektiğini anlatmaktadır.

Principe, birtakım etik değerleri pratik uygulamalar uğruna ikinci plana ittiği öne sürülerek sık sık eleştirilmişse de, yazıldığı o fırtınalı politik dönemin şartları göz önüne alındığında, kitaptaki yaklaşımlarının ne kadar gerçekçi olduğu ve İtalyan Birliği’nin kurulmasında ne kadar büyük bir rol oynadığı görülür. Devlet politikalarıyla ilgili  ortaya atılan pragmatik bazı formüller, aradan beş yüzyıl geçmesine rağmen bugün bile hâlâ geçerliliklerini korumaktadırlar.

1513’te yazılıp 1532’de yayımlanan Giuliano de Medici’ye ithaf edilen bu eserde, devletin çıkarlarının her şeyden önce geldiği ve amaçlar araçları sürece bir hükümdarın, özel çıkarı değil de devletin çıkarları için, gerektiğinde her türlü hile ve güce başvurmasının yasal olduğu vurgulanmaktadır.

… ..

… .. Öyleyse politikanın hedefi ve etkili olması beklenirken, bu hedef ahlaki olmaktan öte bir yerde aranmaktadır. Hükümdarların, yöneticilerin teknik bilgiye dayanarak donattıkları (şekillendirdikleri) toplumsal varlığın dengelenmesi ve kendini dayatabilecek hale gelmesidir hedef. 

Machiavelli, Roma İmparatorluğu tarihini, ama özellikle de Livius’un metinlerini inceleyerek en dayanaklı ,sağlam, uzun ömürlü devlet biçiminin cumhuriyet olduğuna karar vermiştir. Roma

18 Aralık 2021 Cumartesi

Batı Anadolu'da Yunan Mezalimi*


 

… .. 1335/1919 yılında Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) tarafından derlenip “İzmir, Ayvalık ve Aydın Havalisinin Yunanlılar Tarafından İşgali ve Yunan Mezalimi Hakkında Makamat-ı Askeriye’den Mevrud Raporları Havi İkinci Kitap” adıyla hazırlanan ve Başbakanlık Osmanlı Arşivinde yaptığımız çalışmalar sırasında tespit ettiğimiz Yunan İşgaline dair rapor, tutanak, protesto ve bildirileri matbu Osmanlıca metne sadık kalarak günümüz Türkçesiyle vermeye çalıştık. Maksadımız, özellikle güçsüz kaldığı dönemlerde tarihte büyük zulüm, işkence ve soykırıma maruz kalmış olan Türk milletinin genç temsilcilerine milli tarih bilincini güçlendirecek olay ve gerçekleri yönleriyle gözler önüne sermektir. Bir diğer maksadımız da bu dönemle ilgili çalışma yapacak olanlara yararlı olmanın yanında, arşiv ve kütüphanelerin tozlu raflarında kalan bu mühim eseri bilim dünyasına kazandırmak, o dönemin hadiselerini bütün açıklığıyla gözle önüne sererek, bu vatanın kurtarılmasında emeği geçen aziz şehitlerimizi rahmetle anmak, gâzilerimizi de yâd etmektir.

Bu eserin günümüz Türkçesiyle verilmesinin yanında, olayların daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla, girişte 15 Mayıs 1919 tarihinde başlayan Yunan işgal olaylarının tarihçesinden bahsetmeyi yararlı gördük. … ..

… ..

… .. Yunanlılar; Avrupa’nın Rönesans ile birlikte önderlik etmiştir. Bundan dolayıdır ki, Batılı Devletler tarafından her türlü faaliyetinde maddi ve manevî bakımlardan desteklenmiştir. Batılılar, şefkatini, çocuklarının en haylazına hasreden çılgın bir anne gibi, Yunanlılara karşı yumuşak davranmış; siyasi, askeri ve ekonomik alanlarda daima desteklemişlerdir. Öte yandan XIV. asırdan başlayarak yakın dönemlere kadar Avrupalı aydınlar Yunan mitolojileri, felsefeleri ve sanatları labirenti içinde dolaşıp durmuşlardır.4* İşte bu tarihi arka plandan dolayı Avrupa kamuoyunun her zaman sempatisini kazanmış olan Yunanistan, fırsatları çok iyi değerlendirerek sınırlarını hep Türkiye aleyhine genişletmeyi başarmıştır. XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde

çengi

Sâliha Molla’nın otuz paralık bir para üzerine Mühr-ü Süleyman resmettirip oğluna götürüp “… .. … hani o hikâyede Şehzâde bir hazine içinde Mühr-ü Süleyman’ı bulmuştu da, o mühür sayesinde özellikle bütün cinleri, perileri yenmişti, hatırladın mı? İşte oğlum, o Mühr-ü Süleyman budur. Bunu al, üzerinde bulundukça cinden, periden asla korkma! Hepsi sana boyun eğerler,” diyerek oğluna vermişti.
Her ne kadar bu hile, Dâniş Çelebi’nin cesâretini arttırmayı sağlayabildiyse de  ne fayda ki, cinneti  en yüksek dereceyi bulmuş olan bu budala için mührün arttırdığı cesâret, yine delice bir cesâret oldu.
Bakınız, bu mühür ne gibi bir deliliğe sebep oldu, size anlatayım da anlayınız:

Bir yaz günü, Beykoz’da soylu ve görgülü kimselerden birinin, yine kendisi gibi soylu olan eş, cin peri alâmetlerinden bir hastalıklarla yatağa düşmüş olduğundan, büyü yapması için Sâliha Molla’yı dâvet etmişlerdi. Sâliha Molla, bir kaç gün Beykoz’da kalmaya mecbur olduğunu anladığından, oğlu Dâniş Çelebi’yi ise elinden gelse bir dakika yanından ayırmama sevdalısı olduğundan, bu defa da Çelebi Bey’i yanında Beykoz’a götürdü.
Mühr-ü Süleyman yanında değil mi? Artık neden korkusu olur? Çelebi cenapları, bir kaç zamandan beri edindiği cüretiyle, bir sabah Beykoz’dan kalkıp yaya olarak gezinerek gitmeye cesaret edebildi. 
Ancak, zihninden geçen kuruntuları ve hayâlleri dikkatten uzak tutmamalıdır. Ne yana baksa, cin ve peri hikâyelerinden birini kendisine hatırlatacak bir durum görebilirdi. ,
Sözün kısası, çayıra vardığında, bir de sol tarafına meraklı gözlerle bakınca Hükâr köşkü’nü görmesin mi?
“Görmesin mi” deyişimizden (gördüğünün) önem(in)i anladınız değil mi? Evet! İşin içinde bu önem vardı. Çünkü Dâniş Çelebi, o kırmızı köşkü görür görmez, bunun kırmızı zebercetten (Zümrüde benzeyen değerli taş) yapılmış olduğuna şüphe etmedi.
Ya kırmızı zebercetten yapılmış olan büyük bir köşk, insan elinden çıkmış binalardan olabilir mi? Ne mümkün! Dâniş Çelebi’nin zihni buna imkân verebilir? (Bu binayı) kesinlikle cinlerin, perilerin inşâ ettiği apaçıktır. 

Bu kuruntu başladığı gibi, Dâniş kuruntular denizinin tâ dibine kadar dalarak öyle bir duruma geldi

Vatanı Sattık Bir Pula - Namık Kemal’in Romanı *

Başkaldırı ve Yeni Osmanlılar

Bir Yıldız Doğuyor

Abdüllatif Paşa’nın Sofya’daki görevi sona ermiş ve aile yeniden İstanbul’a taşınmıştı. Dedesinin dostları Kemal’e Tercüme Odası’nda iş buldular.

Orada hem Fransızca öğreniyor hem de aydın gençlerle sohbet ediyordu. İşinden çıktıktan sonra Beyazıt’ta sahafları dolaşıyor ucuz kitaplar alıyordu. En büyük zevki buydu. ,

Yıl 1861, Namık Kemal Tercüme Dairesi’nde hem çok başarılı bir genç, hem de kitap kurdu olmuştu. Sahaflar çarşısında bir gün eski kitapları, el yazmalarını karıştırırken eline taş baskısı bir yazı tutuşturdular.

“Bu kaç para?”

“Yirmi para ver, heter.”

Kemal yirmi paraya o kağıdı, içinde ne olduğunu bilmeden aldı. Bir cde baktı, bir ilahi:


Hakk-tealâ azamet âleminin pâdişehi

Lâ-mekândır olamaz devletinin taht-gehi


Yani günümüz Türkçesiyle şöyle bir şey:

Yüce Tanrı evrenin padişahıdır. Ne meskeni vardır, ne de başkenti.

Kemal takıldı bu sözlere. Bu ilahiyi olsa olsa Derviş Yunus söylemiştir diye düşünmüştü. Sordu soruşturdu, hayır bu sözler Yunus Emre’nin değil, Şinasi adında bir gazetecininmiş. Peki, kimmiş bu Şinasi Efendi? Tasvir-i Efkâr gazetesini çıkaran bir Osmanlı aydını. 

Namık Kemal işini gücünü bırakıp düştü bu Şinasi Efendi’nin peşine. Sonunda ona ulaştı ve :

“Üstadım, “dedi. “Ben sizin hayranınızım, ne olur beni yanınıza alın. Sizin muininiz (yardımcınız) olayım!”