21 Temmuz 2022 Perşembe

Halûk'un Defteri *


İstanbul’da 24 Aralık 1867’de dünyaya gelen Tevfik Fikret’in baba soyu Çankırı, anne soyu Sakız’a dayanır. … .. Mekteb-i Sultâni’de (Şimdiki Galatasaray Lisesi) sürdürür. … .. Hariciye Nezareti İstişare Odasında görev alır. … .. 1892’de … Galatasaray’da Türkçe öğretmeni olur.  1895’de devletin, bütçe açığını kapatmak üzere memur aylıklarında kesintiye gitmesi üzerine, tüm görevlerinden istifa eder. Bu arada, Fikret’in, ileride onun şahsında tüm gençlere yol göstermek üzere yazacağı şiirlerine ilham kaynağı olan oğlu Halûk dünyaya gelir.

… .. II. Meşrutiyet ile yerini umuda bırakır. Fikret de birçok aydın gibi gelecek aydınlık günlere inanmaya başlar. Ancak Hüseyin Cahit Yalçın’la birlikte Tanin gazetesini  çıkarmakta olan şairin umutları, kısa süre sonra sonlanır. Gazetenin, İttihat ve Terakki'yi tutması üzerine, Tanin ‘le ilgisini keser. Üniversitede edebiyat dersleri veriyorken kendiliğinden görevden çekilir. Bir dönem Galatasaray Lisesi Müdürlüğüne getirildiyse de Maarif Nazırı (Milli Eğitim Bakanı) ile çatışınca ayrılır. Robert Koleji’ndeki öğretmenliği dışında bir görev alınmaz, Aşiyan’da tan bir yalnızlığa çekilir. Ömrünün son günlerinde, edebiyatımızdaki başarılı ilk çocuk şiirlerini (Şermin) yazan şair, 19 Ağustos 1915’te hayatını kaybeder. Önce Eyüp Mezarlığına gömülen Fikret, sonra Aşiyan'a taşınır. … ..

… … 

… ..Halûk’un Defteri, 1911’de yayımladığı ikinci şiir kitabıdır. “Halû'kun Defteri, Hayata Karşı, Beşer, Hitabeler” başlıklı üç bölümden oluşan ve Fikret’in kendi el yazısı ile yayımlanan eserde, yirmi üç şiir bulunur. Çoğu, mühendislik tahsili yapmak üzere 1909'da İskoçya’ya gönderdiği oğlu Halûk’un şahsında Türk gençlerine seslendiği şiirlerde, Batılılaşmayı savunan bir düşünce adamı olan şairin emel, ümit ve idealleriyle memleketin gençler sayesinde yükseleceğine duyduğu inanç görülür. … ..

... ..

Devenin Başı

Vaktiyle büyük bir devenin bir başı varmış…

Biruni *

 


… ..Biruni tam adı Abu’l-Reyhan Muhammed Bin Ahmed El-Biruni El-Harezmi, sadece Türk ve İslam dünyasının değil, dünyanın en büyük bilim adamlarından biri sayılmaktadır. Yaşadığı çağa damgasını vurup “Biruni Asrı” denmesine sebep olan zeka harikası bilgin 15 Eylül 973 tarihinde Ceyhun Nehri kıyısındaki Hive kasabasında doğmuştur.

Batı dillerinde adı “Alberuni” veya “Aliboron” olarak geçer. Gökbilim, matematik, doğa bilimleri, coğrafya ve tarih alanındaki çalışmalarıyla tanınır.

Biruni hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş,, Sultan Mesut’un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir. 

Biruni; cebir, geometri ve coğrafya konularında bile o konuyla ilgili bir ayet zikretmiş, ayette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fenni ilimlerle ilahi bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiştir. 

Son eseri olan Kitabü’s Saydele fi’t Tıb’bı yazdığında yaklaşık 77 yaşında idi. Üstad diye yad edilen yalnız İslam aleminin değil, tüm dünyada çağının en büyük bilgini olan Biruni, 1051 yılında Gazne’de hayata gözlerini yumdu.

… ..

Kısaca Biruni Kuralı

Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgilenmesi , Allah'ın ayetlerini anlamak, kainatın yapı ve

düzeninden Allah’a ulaşmak, O’nu yüceltmek gayesine yönelikti.

Eserlerinde çok defa kur’an-ı Kerim’in ayetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından

yorumlanmasını amaçlardır. Kur’an’a hayranlığını her vesileyle dile getirirdi. İlmî kaynaklara

14 Temmuz 2022 Perşembe

İçtihad Kapısı*


 … ..Müslüman Dünyanın Bin Yıllık Dramı

Bu kitap, İslam dünyasının neden geri kaldığını, bugün içinde bulunduğu düşünsel sefalet, ilkelilik ve yoksulluğun nedenlerinin hikâyesidir. Müslümanların bin yıl önce içine girdiği ve hâlâ aşamadığı Ortaçağının nedenlerini; İslamcı terör örgütleri ve eylemlerinin tarihsel, sosyolojik, teolokik ve kültürel kaynaklarını ortaya çıkarmayı amaçlayan bir çalışmadır. Modern dünyadan tecrid edilmenin ve aşağılanmanın sorgulanmasıdır. Daha da önemlisi, insanlık tarihinin bu en büyük entelektüel intiharının kaynaklarına inme girişimidir. Müslüman aklının nasıl, ne zaman ve hangi gerekçelerle kapandığı ya da kapatıldığının dramatik bir anlatısıdır. İslam’da yorum ve güncelleme yolunun neden kesildiğini, “İçtihad Kapısı”nın niçin kapatıldığını ortaya çıkarma çabasıdır.

Dolayısıyla bu kitap, insanın muhakeme ve akıl yoluyla gerçeğin bilgisine ulaşma yeteneğini yok eden, Müslüman dünyayı kendine özgü bir “Ortaçağ” karanlığının içine iten tarihsel kırılma noktasını açığa çıkarma çalışmasıdır. 

Diğer yandan bu kitap, İslam dünyasının günümüzde yaşadığı entelektüel krizin, geriliğin, sefaletin, akıl ve bilimden kopuşun tarihsel nedenlerini araştırarak, bu büyük coğrafyada filozoflar çağının sonlaşına odaklanmaktadır. İslam’da rasyonel (akılcı) düşüncenin çöküşü ile selefilik akımının ortaya çıkışı ve güç kazanmasının nedenleri tartışılmaktadır.

Temelini doktora çalışmamın oluşturduğu bu kitapta, din-devlet-toplum ilişkilerinin İslam âleminde nasıl şekillendiğini inceleyerek, dünya tarihinin en büyük entelektüel damarlarından birini anlatmayı denedim. Büyük Selçuklu Vezir-i Azamı Nizamü’l-Mülk’ün devlet ve siyaset felsefesi üzerinden, İslam dininin siyasallaşma süreçlerinin temellerinin nasıl atıldığını ortaya çıkarmaya çalıştım. Bir zamanlar, Antik Grek felsefesi ile zenginleşmiş ve döneminin en büyük filozoflarını çıkarmış toplumlarında Müslüman aklının nasıl

10 Temmuz 2022 Pazar

Yaşamışsın Sevaplar Gibi & Cemile Sümeyra Kitabı*


 

… .. Engin bir kalbe erişmemizi, ince şeyler üzerine durup düşünmemizi sağlıyor. Cemile Sümeyra’nın arkadaşlarıyla bir araya geldiğimizde, sanki bir yerlerden çıkıp geleceğini ummak, “Bir telefon açsak, belki Cemile de gelir ,” duygusuyla dolmak, ölümün, hafızamızdan ve kalbimizden silmediği gerçeği değil midir? Bir Hint öğretisine göre de ölüm, bize dokunduğunda yok etmez; yalnızca görünmez kılarmış bizi.

Bir yazar/ sanatçıyı anlamak için onun bize bıraktığı eserler yeterlidir. Fakat yine de hakkında bir şeyler yazabilmek, konuşabilmek, onu anlamak ve anmak için elinizde ne kadar veri olduğu önemlidir. Örneğin verdiği söyleşiler, yazdığı günlükler, hatıralar, anekdotlar, fotoğraflar… Tabii ki bunlar yanıltıcı da olabiliyor yerine göre . Nihayetinde olmayanı olmuş gibi gösterme, çarpıtma, başka türlü anlatma, farklı kurgulama yeteneği edebiyatçının/ sanatçının elindedir. Bu nedenle kendi hayatı hakkında bile olsa yazdığı her şeyin doğru olduğu sonucuna varmamamız gerekir. Cemile Sümeyra’yı ayrı bir yere koyansa hem babası hem de eşi cihetiyle edebiyatın içerisinde, merkezinde bulunmasına rağmen, üstelik kendisi de bir şeyler yazıyor olmasına rağmen ‘görünür’ olmamasıdır. Kendi öyküleri ve öykü anlayışı üzerine bile elimizde hiçbir not yoktur. Takvim Yırtıkları’nda, çocukluğuna dair birkaç anı ve Derin Dalış’ın öykülerinde, bu anıların, anlatıcı tarafından söze dökülmesi, Cemile Sümeyra’nın portresini biraz olsun gözümüzde canlandırmamızı sağlıyor. Örneklendirmek gerekirse şu ili pasajı karşılaştırabiliriz: “Cemil, mürekkeple çok güzel bir portre yapmış. Resim öğretmenine de benim portrem olduğunu söylemiş. Güzel öyküler ve yazılar da yazıyor. Bir de çok güzel mektup yazdı geçen gün. Ben de daktiloda temize çektim. Öğretmeni almış mektubu. Yazıları ve resimleri için bir dosya tutmasını söylüyorum. Cemile'ye.” (Hüseyin Su, Takvim Yırtıkları III; Şule Y., s.209) Bu cümleler, Derin Dalış’ın bir öyküsünde geçen şu cümleyle birlikte düşünüldüğünde çocukluğundan itibaren sanata yatkınlığını ifade eder v e Takvim Yırtıkları’nda, babasının kendisine dair gözlemini destekler: “Çünkü ben kendimi bildim bileli hassas bir kız çocuğu olmuşumdur hep. Sanata yakın duran, sanatçı ruhlu gibi çabucak incinen, kırılan, hatta derin düşünen biri.

Naimâ *


 

… .. Naimâ’’nın yaşadığı devir hakikaten bir mağlubiyet ve felâket devri idi. Memlekette kanun, nizam ve intizam, inzibat diye bir şey kalmamıştı. Herkes büyüklerden birisine intisap etmek sûretiyleyaşamak imkânlarını arıyordu. Riyakârlığın, hileni, cehaletin alabi

ldiğine hüküm sürdüğü bir zamandı. Bu şekilde kazanılmış servetler eskisinden daha fazla, daha göze batar bir şekilde mütemadiyen el değiştiriyor, en âdi, en pespâye meşgalelerden inanılmaz bir servete kavuşuveren sonradan görmeler türediler her zamankinden fazla kendini hissettiriyordu. Büyük memuriyetler ehillerine verilmiyordu. İlim ve marifete kimsenin aldırış ettiği yoktu. Bilhâssa halkın yaşayışı da ızdıraplı ve huzursuzdu. 

… .. Hicrî 1605’te (M1649) Halep’te doğmuştu. Sultan VI. Mehmed zamanında Halep’te yaşayan istikbalin büyük müverrihi İstanbul’a pek genç yaşında gelmişti. … … Sultan III. Süleyman devrinde Saray Baltacıları zümresine dahil olmuştu. Burada, Sultan III. Ahmed’in Lâle Devri’ni açacak olan meşhur, müstakbel vezir-i a’zamı ve damadı Nevşehirli İbrahim Efendi ile tanışmıştı. … .. O zamanlarda  da Sultan II. Hamid devrine kadar devam eden bir an’aneye göre, devlet memuriyetine intisap eden kimselere resmî bir ünvan verilirdi; böylece Mustafa Naim Efendi de Nâima oluvermişti. … .. 

… ..

… .. Sultan II. Mustafa devrinde … .. “vak’a- nevîslik” pâyesi verilmişti. Bu, devletin resmi tarihçisi demekti.  … .. İşte Naimâ böylece Ravzatu’l- Huseyn fî Hulusâtî Ahbâri’l-Hâfikîn adındaki altı ciltlik meşhur tarihini yazmaya başladı. … ..… ..

… .. Naimâ, Baltacı Mehmed Paşa ’nın sadaretini, Ruslara, Büyük Petro ya karşı açılan Prut

seferinin bütün safhalarını  görmüştü. … Prut seferiyle birlikte Baltacı’nın ikbali de sönmüş … … 

Naimâ da İstanbul’a dönmüştü. … ….. .. More seferine … .. Ali Paşa… .. Dönüşünde Naimâ’yı

İstanbul’a getirmedi. More’ye Defterdar Emaneti vekâletiyle bıraktı. Naimâ bu idbardan müteessir oldu.

Harezmi

























Uluğ Bey *


 

… .. Türk dünyasının 15. asırda yetiştirdiği en büyük astronomi bilgini ve Timur Han’ın torunu olan Uluğ Bry, 22 Mart 1394’te Güney Azerbaycan’daki Sultaniyye’de doğdu. İyi bir eğitim görerek, 13 yaşındayken Horasan ve Maveraünnehir eyaletlerine hakan naibi oldu. Fen bilimleri ve astronomiye merakı, kendisini dünya tarihinin en büyük astronomlarından biri haline getirdi. İlim adamlığı yanında devlet adamlığı vasfı da yüksek olan Uluğ Bey, Semerkant’ta 38 yıl hükümdarlık yaptı. Bir akademi haline getirdiği sarayı, devrin meşhur âlimlerinin toplanıp tartıştığı bir mekan oldu. İktidar döneminde, başta Semerkant ve Buhara olmak üzere tüm ülke, Türk mimarisinin seçkin eserleriyle donatıldı. Uluğ Bey’in Semerkant’ta kurduğu rasathanedeki astronomi çalışmaları, astronomi ilminin bugünkü seviyeye gelmesinde büyük pay sahibidir. Uluğ Bey, astronomi çalışmalarının temelini teşkil eden trigonometri ilmi üzerinde geniş çalışmalar yaptı. Kendisinden önceki Doğu - Batı dünyasının tahmini ve yaklaşık bilgilerini bırakıp bilimsel esasları tespit ederek, trigonometride yeni bir araştırma yolu açtı. Dünya onu astronomi alanındaki eserleriyle tanıdı. Semerkant’taki rasathanesinde yapılan çalışmalar, bugünkü astronomiye hâlâ  ışık tutmaktadır. Oğlu Abdüllatif tarafından tahttan indirilen Uluğ Bey, 25 Ekim 1449’da Abbas adlı bir düşmanı tarafından öldürüldü ve dedesi Timur Han’ın yanına defnedildi.

… ..

İstanbul Rasathanesi

Osmanlılarda ilk rasathane İstanbul’da Sultan III: Murad döneminde (1574-1595)  Takiyüddin Râşit tarafından kurulmuştur. … .. 

…mesleğinin ehli olan Takiyüddin’in kurmak istediği rasathane projesi ile Sultan III.ün hocası, Saadettin Efendi ve Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa ilgilendiler. … .. 

Sultan ve Divan tarafından kabul edildi. Rasathanenin yeri İstanbul’un Avrupa yakasında Tophane sırtlarında seçildi. Rasathanenin inşaatı ve aletler 1577 yılında tamamlandı ve hemen rasatlara