11 Ağustos 2022 Perşembe

Vadideki Zambak *


 

Honore de Balzac (1799-1850): 19. yy Fransız edebiyatının büyük ismi.

Vadideki Zambak 1836 yılına yayımlandı. Roman, gençlikten yetişkinliğe uzanan yolu, evli bir kadına duyduğu aşkla kateden Felix’in hikâyesini anlatıyor.


… .. Yalıtılmışlığım beni düşler alemine götürse de, düşüncelere dalmaktan keyif almam, size başıma gelen ilk felaketleri tasvir edecek bir olayla başladı. Evde benimle hiç ilgilenilmediği için, dadı beni yatırmayı sıklıkla unutuyordu. Bir akşam bir incir ağacının altında usulca büzüşmüş bir halde, çocukları kavrayan ve vaktinden önce gelişmiş melankolimin bir tür duygulu bir kavrayışla bezediği o meraklı tutkunun etkisiyle bit yıldıza bakıyordum. Eğlenen ve bağrışan ablalarımın uzaktan gelen gürültülerini düşüncelerimin eşlikçisi gibi algılıyordum. Gece olduğunda gürültü kesildi. Annem evde olmadığımı tesadüfen fark etti. Dadımız, o ürkütücü Matmazel Caroline, azar işitmemek için, evden tiksindiğimi, bana dikkatlice göz kulak olmasa çoktan evden kaçmış olacağımı ileri sürerek annemin benim hakkımdaki yanlış değerlendirmelerini meşrulaştırdı; güya aptal değil, sinsiydim ve şimdiye kadar baktığı tüm çocuklar arasında benim kadar kötü mizaçlısına hiç rastlamamıştı. Beni ararmış gibi yapıp seslendi, cevap verdiğimde, saklandığımı bildiği incir ağacının yanına gelip, bana:

-Orada ne yapıyordunuz? dedi.,

-Bir yıldız bakıyordum.

-.Bir yıldıza bakmıyordunuz, dedi bizi yukarıdaki balkonundan dinleyen annem. Sizin yaşınız astronomiye uygun mu?

-Ah! Madam, diye haykırdı Matmazel Caroline, su deposunun musluğunu açık bırakmış, bahçeyi su basmış. Evi bir uğultu sardı. Ablalarım suyun akışına bakıp eğlenmek için musluğu açmışlar, ama suyun fışkırmasıyla her yanları sırılsıklam olunca neye uğradıklarını şaşırıp musluğu kapatmadan kaçmışlardı.

8 Ağustos 2022 Pazartesi

Yûsuf ile Züleyha & Nazan Bekiroğlu


 

… .. Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.

  Züleyha ki Yûsuf’u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını bildi, Yûsuf’u değil, Yûsuf’ta tecellâ eden nuru sevdiğini far etti. Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız ona secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi sonra nurun.Züleyha suretinde tecellâ ettiğini fark etti. Biri sûretten nura yükselirken diğeri nurun sûrette tecellâ ettiğini idrak etti.

İşte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya

 Y’usuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kaderi, Yûsuf’un mu, Yakub’un mu yoksa Züleyha'nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.


Söylenmemiş Mesnevi kalmadı yer yüzünde. Her Yûsuf u Züleyha, bir öncekinin hem aynı hem de başkası. Bu nasıl mazmun, diyor ya, kalbi dipsiz derinliklerde çoğalan Fuzuli, Farsça Divan’ın önsözünde, yani Mukaddime’sinde. Hiç kullanılmamış, diye kaldırıp atıyor ya bir imgeyi uykusuz kaldığı gecelerin sabaha değdiği yerde. Sonra aynıı gecelerin aynı sabahlara değdiği yerde, bu kez, bu nasıl mazmun, diye yırtıyor ya kullanılmış ı-olan başka bir mazmunu. Hem bilinen hem bilinmeyen, hem kullanılmış bir imge  hem kullanılmamış bir imge; böyle olmalı ki sözün hükmü tamam olsun. Eski zincire bağlanan bir halka, ama yeni, böyle olsun ki zincir kuvvetli olsun.

Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.

Şiir:

bu kez birkaç kitap

yine ayna ayna

Mücellâ & Nazan Bekiroğlu


 

Mücellâ … .. bizleri 1920-1970’li yılların Türkiye’sinde nostaljik bir hikâye ile buluşturuyor. 


Mücellâ, genç Cumhuriyet’le yaşıt bir kızın, unutulmuş kumaşların, kokuların, alışkanlıkların, iğne oyalarının, kimi yarım kalmış kim tamamlanmış aşkların, hayatı seyretmekle yaşamak arasında gelip giden kadınların romanı.


Zamanın daha ağır aktığı, hayatın ritminin daha çok mahalle aralarında karar bulduğu vakitler. Gaz lâmbasının ışığında içilen nohut kahvesinin ağızda buruk bir tat bıraktığı dönemler.


Arka planda Türkiye, pek çok çalkantının içinden geçerken bile kendini bildi bileli çeyiz işleyen bir genç kız Mücellâ. Adım adım hayattan çekilirken bunu neredeyse fark etmeyen … Neyi beklediğini bilmeden bekleyen… Derken günün birinde, kıyısında kaldığı hayata son bir çabayla dönmek isteyen…


Sümbül kokulu yastık kılıfları, kanaviçe işli peçeteler, uçları fistolanmış havlular, çeyiz sandıkları arasında…


Hanımeli, yasemin ve leylâk kokulu yaz ikindileri gibi uzun kış gecelerinde de, ya çardağın altında ya hep o soldaki pencerenin içinde…


Mücellâ’nın dupduru ve çarpıcı hikâyesi. ... ..

4 Ağustos 2022 Perşembe

Işık Doğudan Gelir & Cemil Meriç


 

… .. Cemil Meriç eserine “medeniyetlerin defter-i âmâli” olan ansiklopedileri ele alarak başlar. Kendisinin de sık sık başvurduğu, aklın değerine iman eden , gelenekleri , tecrübenin ve rasyonel tenkidin süzgecinden geçiren, peşin hükümleri sorgulayan ansiklopedilerdir bunlar. Her yüzyıla damgasını vuran ansiklopediler vardır. Cemil Meriç’e göre: on sekizinci Yüzyıl Ansiklopedisi, on dokuzuncu yüzyılda Büyük Ansiklopedi ve yirminci yüzyılda Fransız Ansiklopedisi. On sekizinci yüzyılda Diderot’un başkanlığında yayımlanan Onsekizinci Yüzyıl Ansiklopedisi’ni tanıtır önce Cemil Meriç  Diderot’ya göre: “Dil, yeni bir düzene kavuşturulmadıkça düşünce de yenilenemez. Bütün ümitlerimizin temeli dil. O istikrara kavuşmaz ve gelecek nesillere bütün kemaliyle aktarılamazsa, yazdıklarımızın yarınından nasıl emin olabiliriz.?” Bu ansiklopedi ilk defa “insan bilgisinin pozitif bir terkibini yapmış, maddî ilimlerin objektif ve tecrübî özünü ortaya çıkararak müstakbel araştırmaların ve düşüncelerin malzemesini hazırlamıştır” (R. Hubert). Büyük Ansiklopedi’ye gelince. On dokuzuncu yüzyılın özelliği, eski inanç biçimleri ile felsefî zihniyet arasındaki kavgadır, modern toplum, mazinin siyasî müesselerini temizlemeye çalışarak, demokrasinin kurulmasını sağlamalı, sosyal güçlerin ve iktisadî  unsurların yeni baştan dağılımını gerçekleştirmeli, sermaye ile emek birbiriyle barıştırılmalı. 

Evet “ansiklopedilerin kaderi fâni olmaktır. 25 yıl içinde insan ilimleri gelişecek yahut yeniden değerlendirilecektir, yeni olaylar çıkacaktır su yüzüne, eski nazariyeler ölecek, yerlerine tazeleri geçecektir. Aynı kelimeler 25-30 yıl içinde bambaşka mânâlar ifade edecektir,” yeni ansiklopedilere ihtiyaç doğacaktır. Ama ansiklopediler yaprak gibi dökülmezler, onlar “dünü yarına bağlayan zincirin vazgeçilmez birer halkasıdırlar…. Her ansiklopedi, insan zekasının belli bir merhalesini ifade eder” (M. Berthelot). Yirminci yüzyılın Fransız Ansiklopedisi de bilgi vermek ve öğretmek amacındadır. Ama ansiklopedi bir “eser” de olmalıdır, merkezi insan olan bir eser. “Siyasî, felsefî, dogmatik hiç bir inancın hizmetinde” olmayan; “başka milletlere, başka fikirlere, başka düşünce ve duyma tarzlarına sonsuz bir

26 Temmuz 2022 Salı

Savaş ve Barış & Mustafa Kemal Anlatıyor *


 

İlker Başbuğ, Mustafa Kemal Anlatıyor: Savaş ve Barış kitabıyla, doğrudan Atatürk’ün gözünden 1. Dünya Savaşı sürecini inceliyor.

Başbuğ, uzun bir film izleme duygusu uyandıran bu çalışmasında, okuru, şu üç nedenle Mustafa Kemal’in düşünce dünyasına girebilmeye yöneltiyor.:

Birincisi, Mustafa Kemal’in kabul ettiği ve hiç vazgeçmediği hayati nitelikteki prensipleri ortaya koymak için.

İkincisi, Mustafa Kemal’in, o günlerin koşullarında karşılaştığı sorunların çözümünde uyguladığı modelleri anlayabilmek için.

Üçüncüsü ise Mustafa Kemal’i kişi olarak güçlü kılan nitelikleri ortaya çıkarmak için.

Çünkü…

Başbuğ’a göre Mustafa kemal’i daha iyi anlamak, prensiplerini, düşünce sistemini ve sahip olduğu kişisel nitelikleri benimsemek durumunda çözülemeyecek sorun yok.

… .. Bu durumda Mustafa Kemal’i dar kalıplara, sloganlara sıkıştırmak ve onun düşüncelerinden dogmalar çıkarmaya çalışmak; onu hiç anlayamamış olmanın yanında, belki de ona yapılabilecek en büyük kötülüktür. … ..

Sadettin Ökten & Örselenmiş Osmanlı'dan Medeniyet Umuduna *


 

“Bundan sonra insanlara ve bizim topluma yeni ve daha kalıcı bir şey lazım olacak. O lazım olacak şeyin adının kim doğru koyar, zamanın ruhunu kim doğru okur ve Kaderullah'ın yardımını alırsa, o üretir buradan çıkacak olan medeniyet tasavvurunu. Zamanın ruhunu kim okursa gelecek de onundur. Bir Müslüman olarak hayata bakıyorsam, bir Osmanlı Müslüman’ı, bir Türk Müslüman’ı olarak hayata bakıyorsam niye olmayacak diyeyim? Pekâlâ  olur derim.”


Sadettin Ökten, Müslümanlığı umdeleriyle mühendisliği bir arada yaşamak ve öğretmek gibi bir imtihanın içinde doğmuş. Din ise onun için bir kimlik meselesi değil, hayatın bizzat kendisi. Parayla imanın aynı yerde buluşabileceğini am Türkiyeli dindarların bunu yapamadığını düşünüyor, İslam dünyasının ruhi fukaralığından söz ediyor.


Osmanlı onun gözünde kadim medeniyetimizin son yorumu, fakat Osmanlı’ya bakamıyoruz!


İşte zamanı kutsayan, ‘vaktin babası^’ olma iddiasındaki bir mutasavvıfın gözünden modernizm ve kapitalizm analizi… Aydınlanma’dan İslam toplumlarına, Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine ve günümüz Türkiyeli

 Müslüman’ına uzanan eleştirel bir bakış.

… ..

Osmanlı bakiyesi bir aile

Çocukluk ve delikanlılık

Mühendislik, dindarlık, muhafazakârlık

Bir medeniyet tasavvur etmek

23 Temmuz 2022 Cumartesi

Kadın Pençesi *

 


… .. bu adamı sevmemek mümkün değildi. Onun içindir ki bana hikâyesine dair ayrıntı vermeye başlayan o iki arkadaşıyla ben onu hem sever hem de sevilmesi bu zor olduğu için ona acırdık. Ben gene bilirdim ki bu adamın bir türlü tatmin edilemeyen sevmek ihtiyaçları birike birike bir gün birdenbire taşmış ve hep birden kümelenerek bir genç kızın üzerine toplanırvermişti. Bu hadiseyi bir evlilik takip etti. Onu tanıyanlar, bizler, sanki bir ağızdan, “zavallı!” dedik.

Zavallı… Zira bu çirkin adam muhakemesini iptal eden, yapılacak işin kaçınılmaz akıbetini önceden örten bir gafletle iyi yaşamış fakat fakir düşmüş bir ailenin enişteler, amcalar elinde, daha doğrusu ortada kalmış pek güzel bir kızını almıştı. Bu kızı bütün İstanbul’un hususi bir sınıfa mensup halkıyla beraber bizler de tanırdık, hep bilirdik. Onun, parlaklığı halka halka açılan ve açıldıkça gözleri kamaştıran bir güzelliği, sonra bu güzelliğe pek iyi eşlik eden bir şuhluğu, ince dudaklarının daima yarı açık bıraktığı düzgün beyaz dişlerinin hayatta ne olursa olsun, zevk namına ne varsa onu ısırıp yemek isteyen öyle hırslı bir görüntüsü vardı ki hiç kimse onun varlığından taşan cazibe halkalarının kemendine takılmak cesaretini bulamamıştı.

Bu cesareti o buldu. Onun içindir ki bu evliliğin doğuracağı neticeyi önceden görmekte hiç zorluk çekmeyerek “Zavallı!” diye acımıştık. Bu acıyışın doğruluğunu yaşanan olaylar ispat etti. Bir gün haber aldım ki nihayet kendisine takdir edilen bahtı en geniş derecede vermekten çekinmeyen bu kadın, bir gün güzelliğinin zevklerini etrafa, şuna buna, her yolunun üzerine tesadüf edene, ölçüsüz, sayısız savurup serpebilmek için onu bırakmış, o da birdenbire hakikati gözlerinin önüne seriveren bir şimşek arasında nasılsa bulunabilmiş, bir azimle ondan ayrılmıştı.

O vakitten sonra onu görmemiş ve hikâyesinin devamını öğrenmemiştim. Genç dostlarımın ağzından dinledim ki kadın beş ay, üç hafta, iki gün süren, kendisini şurada  burada kapatan münasebetlerden sonra bir gün birdenbire; şakraklığından zevkine olanca bolluğuyla gıda arayan  açlığından hiçbir şey