16 Eylül 2022 Cuma

Bütün Masallar-Bütün Öyküler & Oscar Wilde*

 

Mutlu Prens ve Diğer Masallar (1881)

   Mutlu Prens

Mutlu Prens’in heykeli, uzun bir sütunun tepesinde, şehrin ta üzerinde yükseliyordu. Baştan aşağı ince

altın varaklarla kaplıydı., gözleri iki parlak safirdi, kılıcının kabzasında da iri kırmızı bir yakut parlıyordu.

Herkes çok hayrandı ona. “Bir rüzgârgülü kadar güzel,” dedi sanat beğenisiyle ün kazanmak

isteyen Şehir Meclisi üyelerinden biri; “ama onun kadar yararlı değil,” diye de ekledi, kendisini aklı

havalarda sanacaklarından korkarak, aslında öyle değildi.

… ..


   Bülbül ve Gül

   Bencil Dev

   Vefalı Dost

   Harika Fişek


Nar Evi (1891)

   Genç Kral

   Prensesin Doğum Günü

… .. Kederli Kral, Saray’ın bir penceresinden onları seyretmekteydi. Arkasında nefret ettiği kardeşi

Don Pedro de Aragon duruyor, günah çıkardığı rahip, Granada Baş engizisyoncusu ise, yanında

oturuyordu. Kral her zamankinden de kederliydi, çünkü etrafındfa toplanan saraylıları çocuksu bir

ciddiyetle , eğilerek selamlayan, kendisine her an eşlik eden asık yüzlü Albuquerde Düşeşi’ne

yelpazesinin arkasında gizlenip gülen Prenses’e baktıkça, Prenses’in annesini hatırlıyordu; genç

kraliçe, kısa bir süre önce -Kral’a öyle geliyordu ki- neşeli ülke Fransa’dan gelmiş ve İspanya

Sarayı’nın kasvetli ihtişamında sararıp solmuş, kızını doğurduktan altı ay sonra, meyve bahçesindeki

14 Eylül 2022 Çarşamba

İki Kişilik Yalnızlık*


 

… ..“Sus,” dedi kadın, kocasına. “Tüylerimi diken diken ediyorsun. Birlikte bir ömür paylaştık, bir türlü biz olamadık nedense?”

“Saçmalıyorsun,” dedi adam. “Aklını başına topla…”

“Evlenmek saba göre değilmiş,” dedi kadın. “Yeni yeni anlıyorum bu gerçeği.”

“Güldürme beni,” dedi adam. “Ben evlilik için en doğal adaydım oysa. Can atan, çırpınan bir aday.”

Kadın, “Sen artık benim tanıdığım adam, kocam değilsin. O geçmişte kaldı. Hâlâ gerçeği görmek istemiyor musun.” Sözümüz bitti.

Kadın, yavaşça kocasından çözüldü. Birkaç karış öteye gitti. Ağlamak istiyordu ama gözlerinden bir damla bile yaş gelmedi. Belki de ilk kez ağlamayı, rahatlamak için yeterli bulmuyordu. Başka bir şeyler yapmak istedi. Sıçradı ansızın oturduğu yatağın içinde. Başını kocasına çevirdi. Boş gözlerle ona baktı.

“Anlaşıldı,” sesi öfkeli bir ses tonuyla. “Meğer kuşkularım doğruymuş. Beş yıl önce seni terk etmeliydim. Ama çocuklarımız için yapamadım. Dürüst olmanın tadına varamıyoruz. şimdi. Dürüst olamamamızın acısı içimi yakıyor. Ne olur! Sürükleme beni ardından. Bulaştığın pisliğe beni de ortak etme. Senden son bir ricam var. Senin olmadığın yeni hayatımda, ‘sorumsuzluk satın almak istiyorum’. Çocuklara babalık görevlerini yap hiç olmazsa. Onların bize ihtiyacı olduğu dönem şimdi. Tek başıma iki çocuğun sorumluluğunu taşıyamam. Beni hiçbir zaman düşünme. Kendime karşı kaybettiğim saygıyı ancak sensiz tekrar bulabilirim.

… ..

Adam yataktan doğruldu. Sessizce banyonun yolunu tuttu. Kadın, kendisi ile baş başa kalmıştı. Bir an için üşüdüğünü hissetti. Geceden beri yorgun ve uykusuz kalan vücudunun üstüne yorganı çekti. ”İlk yıllar ne güzeldi,” diye düşündü. 

... ..

8 Eylül 2022 Perşembe

Kerem ile Aslı*


 

… .. Kerem ile Aslı: Temel yapısının 16. yüzyılda Kerem dede y a da Âşık Kerem adlı bişr âşığın şiirleriyle oluştuğu sanılan günümüzde de halk anlatıları arasında en iyi bilinenlerden biridir. Ayrı dinden olan iki sevgilinin kavuşamayışı ekseninde ilerleyen öyküde, kızıyla uzaklara kaçmakta olan Ermeni keşişle onun ardındaki Kerm’de geçmiş kadar bugün de kendini gösterir gibidir. 

Elinizdeki kitapsa, ortaklıklar ve farklılıklar için, öyküüyü ham Anadolu hem de Azerbaycan versiyonlarıyla önümüze getirmektedir.


Haberleri rivayet edenler, yapılanları nakledenler ve zamanı ve olayları anlatanlar, şöyle rivayet ederler ki eski zamanda Isfahan şehrinde gayet âdil bir şah var idi. Şahın, Ermeni keşiş bir hazinedarı var idi, hazinenin anahtarcısı da onun karısı idi. Amma bu Şah çocuğu olmadığı için çok elem çekip teessüf eder, acep benim isimim bir daha dünyada söylenir mi, taç ve tahtım kalır diye kederlenirdi. Bir gün keşişi çağırıp onunla teselli bulurum, onun dahi hiç evladı yoktur deyip konuştular; hallerini dile alıp söyleşirken hazinedar dedi ki: “Şahım ömrün uzun olsun, bağı irem misali bir bahçe yaptırsan, içinde musanna köşkler ve güllük ve bülbüle ah v e figanlık ve nice hoş şadırvanlık, nice ağaçlar, çimenler, çeşmeler olsa, orada eğlenip vakit ve hali hoş geçirip eğlenseniz” dedi. Şah emredip bu kadar mimarlar, bu kadar ameleler, bu kadar mühendisler ve bahçıvanlar cem edip az vaktin içinde çok nefis ve azîm bir bahçe yaptılar ki dillere destan oldu. Ve misli cihanda görülmedi. Şah bütün vükelâsile ve alaylar ile bahçeye gidip seyir ve temaşa ve ziyafet etmekte olsun, bir gün şahın, keşişin karsı ile bahçeye giderken yolda bir ihtiyar adam, elindeki iki fidanı hanım sultana sundu, o da bu fidanları aldırıp bir avuç altın ihsan eyledi. Meğer o adam kırklardan biri imiş. Elhasıl fidanları alıp bahçeye vardıklarında elma fidanını hanım sultan, ayva fidanını keşişin karısı diktiler; dünyada evlâtlarımız yoktur, bari birer fidan yetiştirelim deyip onları büyüttüler. Bir vakit bu fidanlar meyve vermedi. Hanım sultan bir gün fikri ummana dalıp ağladı; “İlahi! Dünyaya bir zürriyetim gelmedi cümleden mahcubum. Elimle bir elma fidanı

Sivastopol*


 

… .. Tosltoy’un ilgisini çeken başlıca tarihsel olaylar arasında 1853-1856 Kırım Savaşı yer alır. Savaşa subay olarak katılan Tolstoy, bu dönem dair izlenimlerini Sivastopol ’da bütün canlılığıyla aktardı. Özellikle Fransız-Rus çarpışmalarının anlatıldığı bu kitap Tolstoy’un ilk eserlerindendir.


Sivastopol tabyalarından düşman mevzilerine ilk güllelerin atılışından bu yana altı ay geçti ve o zamandan beri düşman siperlerinden tabyalara, tabyalardan da düşman siperlerine binlerce top mermisi, gülle, kurşun atıldı ve ölüm meleği her iki taraf üzerinde uçuşunu kesintisiz sürdürdü.

Bu süre içinde binlerce insanın özsaygısı yerle bir oldu., binlercesinin başı göğe erdi ve binlerce insan da huzura ölümün kucağına kavuştu. Kim bilir kaç yıldız, kaç madalya, kaç Aziz Anne ve Vladimir nişanı iliştirildi göğüslere, bunların ne kadarı söküldü; kim bilir kaç pembe tabut ve kaç tabut örtüsü indirildi yer altına? Oysa Hâlâ top sesleri geliyor tabyalardan ve Fransızlar hâlâ havanın açık olduğu akşamlarda bastıramadıkları bir heyecan ve batıl bir korkuyla ordugâhlarından Sivastopol tabyalarının delik deşik olmuş sarımsı topraklarına gözlerini dikip buralarda gezinen Rus denizcilerinin siluetlerini izliyor, tehditkâr top namlularının dışarı uzandığı mazgalları sayıyorlar ve Hâlâ telgraf kulesine tırmanmış bir seyrüsefer astsubayı elindeki dürbünle Fransızların alacalı gölgelerini, bataryalarını, çadırlarını, Yeşil Tepe üzerinde hareket eden kollarını ve siperlerinden yer yer yükselen küçük duman bulutlarını izliyor ve hâlâ dünyanın çok değişik yerlerinden çeşit çeşit insan, her biri kim bilir hangi arzularla, niyetlerle, ama hepsi büyük bir heyecanla buraya, bu uğursuz yere akıyor.

Ama diplomatların çözemedikleri bu sorunun barut ve kanla çözümlenebilmesi çok daha zzor galiba.


Sık sık düşündüğüm bir şey vardır: Savaşan taraflardan b iri ötekine , iki ordudan da birer asker evlerine göndermeyi önerseydi ne olurdu? Tuhaf bir düşünce gibi geliyor, ama neden uygulanmasın ki?

31 Ağustos 2022 Çarşamba

Savaş ve Barış *

 

Eserimin ilk bölümünü yayımladıktan sonra bazı okuyucular bana dönemin karakterlerinin yeterince belirgin olmadığını söyledi. Bu siteme şöyle bir itirazım olabilir. Romanımda bulamadıkları o dönem karakterinin ne olduğunu biliyorum: Serfliğin dehşeti, kadınların dört duvar arasına kapatılması, ergenlik çağındaki çocukların kamçılanması, Saltıçiha(2) vs. Hatıralarımızda hâlâ canlı olan bu karakteri doğru bulmadığım için dile getirmek istemedim. Mektupları, günlükleri, hikâyeleri incelerken bu kargaşa içinde yaşanan dehşet bana, bugünün ya da herhangi bir dönemin dehşetinden fazlaymış gibi gelmedi. O dönemde de aynı şekilde seviliyor, kıskanılıyor, gerçeğin ve erdemin peşinde koşuluyor, tutkulara kapılınılıyordu; düşünsel ve ahlâki hayat aynı şekilde karmaşıktı, hatta yüksek çevrelerde kimi zaman bugün olduğundan daha incelikliydi. Zihnimizde o dönemin karakterini keyfiyet ve kaba kuvvete dayalı olarak canlandırmamızın tek nedeni hikâyelerde, anılarda, söylentilerde, öykü ve romanlarda, günümüze kadar sadece şiddet ve kargaşa olaylarının aktarılmasıdır. O dönemin baskın karakterinin kargaşa olduğu sonucuna varmak, bir tepenin ardında durduğu için sadece ağaçların üstlerini gören bir kişinin, baktığı bölgede ağaçtan başka bir şey olmadığı sonucuna varması kadar yanlıştır. O dönemin de (her tarih kesitinde olduğu gibi) en üst çevrenin diğer toplum kesimleriyle arasındaki uçurumun, egemen olan felsefenin, eğitim özelliklerinin, Fransızca kullanma alışkanlığının vs. doğurduğu bir karakteri var. Elimden geldiğince yansıtmaya çalıştığım bu karakterdir işte.

(3)Rusça bir kitapta Fransızca kullanmak. Neden kitabımda sadece Ruslar değil Fransızlarda bazen Rusça bazen Fransızca konuşuyor? … … Napolyon’un kâh Rusça Fransızca konuşmasını çok saçma bulanların, aslında bunu saçma bulmalarının tek nedeni bir tabloya baktıklarında ışık ve gölgeyle resmedilmiş bir insanı değil, onun yanındaki siyah lekeleri görenlerden farklı olmalarıdır, … ..

… ..

Ama sanatçı tarihi kişi ve olaylar hakkında halkta oluşan fikrin hayal gücüne değil, tarihçilerin

29 Ağustos 2022 Pazartesi

Sardalye Sokağı *

California’daki Monttttterey’de bulunan Sardalye Soapı bir şiir ve pis kokulu, sinir bozucu bir ses, özel bir ışık, bir tını, bir alışkanlık, bir geçmiş özlemi, bir hayal. Sardalye Sokağı teneke, demir,pas , parçalanmış tahta, delik deşik kaldırım, yabani ot bürümüş arsa, hurda öbekleri, duvarları oluklu levhadan konserve imalathaneleri,gürültülü, pis meyhaneler ve … ,  küçük tıklım tıkış bakkallar, lokantalar ve gariban otelleri. Sokağın sakinleri, adamın birisinin bir keresinde dediği gibi, “........, ….  …. , kumarbazlar ve … çocukları”; bununla kastettiği şey, Herkes. Adam bir başka gözetleme deliğinden baksaydı, “azizler, melekler, şehitler ve mübarek adamlar” diyebilirdi ve aynı şeyi kastetmiş olurdu.

Sabahları, sardalye filosunun şansı yaver gittiyse, serpme ağ tekneleri ağırlaşmış gövdeleriyle yalpalayarak, düdük çalarak koya girerler. Tıka basa yüklü tekneler, konserve imalathanelerinin kuyruklarını körfeze daldırdığı kıyıya, yan yana dizilir. Bu tanım akıllıca seçildi, çünkü imalathaneler kuyruklarını değil de gagalarını batırmış olsaydı, öteki uçtan çıkan konserveler, en azından mecazi bağlamda, çok daha dehşet verici olurdu. Sonra fabrika sirenleri acı acı çalar ve kasabanın dört bir yanındaki kadınlarla erkekler üstlerini değiştirdikleri gibi sokağa fırlar, çalışmak üzere koştururlar. Sonra gıcır gıcır arabalar üst sınıfları getirir: ofislere girip kaybolan müdürler, muhasebeciler, patronlar. Sonra kasabadan İtalyanlar, Çinliler ve Polonyalılar dökülür; pantolonlu, kauçuk gocuklu ve muşamba önlüklü erkeklerle kadınlar. Balığı temizlemek, doğramak, paketlemek, pişirmek ve konserve kutularına doldurmak için koşturarak gelirler. Gümişi balık ırmakları teknelerden dışarıya akar ve tekneler tamamen boşalıncaya kadar da daha, biraz  daha yükselirken , bütün sokak gümbürder, inilder, haykırır ve şıngırdar. İmalathaneler uğuldar, ciyaklar, ta ki son balık  temizlenene , doğranana, pişirilene ve konserve kutularına yerleştirilene dek; sonra sirenler bir kez daha haykırır ve üstünden başından sular damlayan , pis pis kokan bitkin İtalyanlar, Çinliler ve Polonyalılar, erkekler ve kadınlar  dağılır, yorgun argın yokuşu tırmanıp kasabaya girerler ve Sardalye Sokağı yeniden özüne döner -sessiz, sakin ve sihirli. Sokağın normal yaşamı yeniden başlar.. ..

25 Ağustos 2022 Perşembe

Eski Şiirimizin Ustaları*


 

… ..Türk toplumu yeniye, ileriye doğru gidiyor; Türk edebiyatı da öyle…Türk toplumunun çağdaş medeniyet içinde gereken yere ulaşması çabasındayız, çağdaş medeniyet içinde istediğimiz yeri alabilmemiz için çağdaş kültüre sahip olmalıyız. Yeni kuşaklar ona göre yetiştirilmelidir. 

Eskiye özlem duymak gereksiz, eskiyi diriltmeye kalkmak hem faydasız, hem imkânsızdır; eskiye özlem duymadan eskiyi bilmek, geçmiş değerleri saygıyla hatırlamak gereklidir.

Doruğuna kadar çıkmış, çağını bitirip kapatmış bir eski kültürümüz vardır; esski sanatımız, eski şiirimiz bu kültürün büyük bir bölümüdür.

Edebiyat tarihimizin geçmişle ilgili yapraklarını yenilere sunmak, açıklamak için 1963-1964 yıllarında İstanbul Radyosu’nda bir süre “Eski Şiirlerimizin Ustaları” adı altında konuşmalar yayınladım; bu kitapta o konuşmalar bir araya getirildi.

Bu konuşmalarda eski Türk şiirinin Anadolu topraklarında başlamasından yakın günlere kadar ki ustaları kronolojik sırayla gözden geçirilmiştir; kitabın eski şiirimizle ilgilenenlerle birlikte okul öğrencilerine de faydalı olacağını umuyorum.


Yunus Emre * Âşık Paşa  * Ahmedi Şeyhi  *  Süleyman Çelebi  *  Hacı Bayram, 11


Kadı Burhaneddin  *  Nesimi  *  İkinci Murat  *Ahmet Paşa  *  Tokatlı Lûtfî


Fatih Sultan Mehmet

Hâkpây-ı tâcım, kûy-i dilber mesnedim;

Reşk eder Cemşîd ü Cem taht ü Külâhımdan benim!