14 Ocak 2023 Cumartesi

Bir Havva Kızı*

Bolognini Kontesi Vimercati Hanımefendi’ye 


Konuşmalarınızla Milano’da Paris’i yaşattığınız bir yolcuya verdiğiniz zevki hatırlarsınız madam, onun, yanı başınızda geçen zevkli akşamlara duyduğu minnettarlığının ifadesi olarak , eserlerinden birini ayaklarınızın dibine serdiğini ve Milano’da aziz olan isminizle, onu daha önce eski yazar dostlarınızdan birinin hikâyeleri için yaptığınız gibi, himaye etmenizi dilediğini görerek şaşırmayacaksınız.

Sizin de, daha bu çağda güzel, kadınlığın o bütün değerli niteliklerini annesinden kapacağı ince gülümseyişinden okunan ve eminim ki, bedbaht bir nanaın benim Eugenie’me çok gördüğü çocuk mutluluğunu sonuna kadar yaşayacak bir Eugenie’niz var. Fransızları şıpsevdilik ve vefasızlıkla suçlarlar. Bu konuda ben, kararlılığım ve hatıralara bağlılığımla, daha çok bir İtalyana benzerim. Eugenie adını karalarken aklım çok kere Vicccolo dei Capppucini sokağındaki evde, sohbetlerimize ve bu sevgili çocuğun gülmelerine şahit olan geniş mermer salona ve küçük bahçeye gitti.

Corso’dan TreiMonasteri’ye gitmek üzere ayrılmıştınız. Kim bilir şu anda orada nelerle meşgulsünüz? Zaten artık sizi, muhakkak çevrenizi almış olan o güzel şeylerin arasında değil, varlıklarını Carlo Dolci, Raffaello, Tiziano ve Allori’ye borçlu olduğumuz, kendimizden uzaklaştıkça bir bilmeceye dönüşen o güzel tablolardan biri olarak görebileceğim.

Bu kitap, Alpler’i aşıp elinize ulaşabilirse, ize duyduğum içten minnettarlığın ve derin dostluğun bir ispatı olacaktır.

Mütevazı bendeniz

                De Balzac


Neuve-des-Mathurins sokağının en güzel konaklarından biri. Gecenin saat bir buçuğu. Fransız sanayisinin ancak bu son yıllarda imal edebildiği, o göz okşayan, hareli, mavi kadifeyle kaplı, evin hanımına ait özel dairede, şöminenin önünde iki genç kadın oturmakta. Kapılarda, pencerelerde, gerçek sanatkârlar olan

9 Ocak 2023 Pazartesi

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu*

Çocuklar Hastahanesi


Öğleye doğru muayene odasının önü doldu. Sıralarda oturacak yer kalmadığı için yeni gelenler ayakta durdular ve anneler, hasta çocuklarını dizlerine oturtabilmek için duvar diplerine çömeldiler.

Karanlık dehliz. Kapalı kapıların buzlu camlarından gelen soğuk ışıkların buğusu, yüksek ve çıplak duvarlara vurarak donuyor.

Saatlerce bekleyenler var. Fakat buna alışmışlar. Az kımıldanıyorlar, hiç konuşmuyorlar.

Dehlizin sonlarında, görünmeden açılıp kapanan bir kapının gıcırtısı. Muşambalara sürtünen bir ayak sesi. Köpüklenerek uçan ve uzaklarda kaybolan bir beyaz gömlek ve iyot, eter, yağ, ifrazat ve saire kokularından mürekkep, terkibi tamamıyla anlaşılmayan bir hastane kokusu.

… ..

(s.67) Küçük Bir Münakaşa

Paşa bana sordu:

-E… Doktor Ragıb’ı nasıl buldun, bakalım?

Bu sualin ehemmiyetini derhal anladım: Ciddî bir danışma. Ben küçükken bile bazı fikirlerime ehemmiyet veren Paşa’nın artık bugün kü düşüncelerimden amelî neticeler çıkaracağını biliyordum.

_Sevimli adam.

“ Dedim ve durdum. Sözlerimi tanzim ediyordum.

Başka? Başka? dedi.

Kapıdan çıkmak üzere olan yengemin piyano üstünde Bir şey aramak bahanesiyle odada kaldığına ve benim cevabımı beklediğine dikkat ettim.

-Başka? diye biraz düşünür gibi yaptım. Cevaplarım hazırdı.

Devam ettim:

-Kurnaz bir adam. Hilekâr demiyeceğim, aleyhinde bulunma istemem, fakat  basit bir insan.

6 Ocak 2023 Cuma

Beyaz Kale*


 

Venedik’ten Napoli’ye gidiyorduk, Türk gemileri yolumuzu kesti. Biz topu topu üç gemiydik, onların ise sisin içinden çıkan kadırgalarının arkası gelmiyordu bir türlü.Gemimizde bir anda korku ve telaş başladı; çoğunluğu Türk ve Mağripli olan kürekçilerimiz sevinç çığlıkları atıyordu; sinirlerimiz bozuldu. Gemimiz burnunu öteki iki gemi gibi karaya çevirdi, ama öteki gemiler gibi hızlanmadık biz. Esir düşerse cezalandırılmaktan korkan kaptanımız

 kürek kölelerini şiddetle kırbaçlatmak için bir türlü emir veremiyordu. Sonraları, bütün hayatımın, kaptanın bu korkaklığı yüzünden değiştiğini çok düşündüm.

Şimdiyse,  kaptanımız kısa süren o korkaklığa kapılmasaydı hayatım o zaman değişirdi, diye düşünüyorum. ÖNceden belirlenmiş bir hayat olmadığını, bütün hikâyelerin aslında birer rastlantılar zinciri olduğunu birçokları bilir. Ama gene de, bu gerçeği bilenler bile, hayatlarının bir döneminde, geri dönüp ona baktıklarında , rastlantı olarak yaşadıkları şeylerin birer zorunluluk olduğuna karar verirler. Benim de öyle bir dönemim oldu: Şİmdi, sisin içinde hayalet gibi beliren Türk gemilerinin renklerini düşleyip, eski bir masanın üzerinde kitabımı yazmaya çalışırken, öyle bir dönemin, bir hikâyeye başlayıp onu bitirmek için en uygun zaman olduğunu düşünüyorum.

Öteki iki geminin Türk Gemilerinin arasından sıyrılıp sisin içinde kaybolduğunu görünce kaptanımız umutlandı, bizim de zorumuzla esirleri sıkıştırmaya cesaret edebildi, ama geç kalmıştık artık; üstelik özgürlük tutkusuyla heyecenlenen kölelere kırbaçlar da söz geçiremiyordu. Sisin sinir bozucu duvarınırengârenk aralayan ondan fazla Türk kadırgası bir anda üzerimize geldi. Kaptanımız, bu sefer düşmanı değil, sanırım kendi korkaklığını ve utancını yenmek için savaşmaya karar verdi; esirleri acımasızca kır başlatırken topların hazırlanmasını emretti, ama geç alevlenen savaş tutkusu da kısa sürede söndü gitti. Şİddetli bir bordo ateşine tutulmuştuk, hemen teslim olmazsak gemimiz batacaktı, teslim bayrağı çekmeye karar verdik.

3 Ocak 2023 Salı

Yakın Tarih Dersleri*


 

Avrupa’ya ayak basıp, asimile olmayan tek topluluk Türk Milletidir. Avrupalılar, Türk korkusuyla ilk olarak 1600 yıl önce Avrupa Hunluları’nın hâlâ unutamadıkları hükümdarı Atilla vasıtasıyla tanıştılar. Daha sonra Selçuklular’ın Anadolu'yu fethedip, Bizans’ı sıkıştırmaları üzerine Papa’nın kışkırtmasıyla 1095’ten itibaren üzerimize Haçlı Seferleri başladı. Avrupa ve Anadolu'dan atmak için uğraştı.

18. Yüzyılın sonlarında Avrupa’nın eski Yunan’ı kendi medeniyetinin temeli olarak görmesi sonucu Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yeni bir düşmanlık başladı. Osmanlılar, Avrupa medeniyetinin kurulduğu topraklardaki Hristiyanlar’ı idare eden despotlardı. Hristiyanların Müslüman hâkimiyetialtında yaşamaya mecbur olmaları Avrupa için ayıp olarak telakki edildi. Bağımsız olmaları için Yunanlılar’dan başlayarak Osmanlı hâkimiyeti altında yaşayan Hristiyanlara destek verildi.

Batılılar, kendilerine yakın buldukları dini ve etnik gruplara arka çıkıp, silah ve mühimmat verip, Türkiye’nin aleyhine kışkırttılar. Daha sonra da Türkler “Hıristiyanları katlediyor” diye yaygara yapıp, siyasi veya askerî baskı sonucu özerklik elde ettiler. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın baskısı sonucu 19.yüzyılın başlarından itibaren Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, BUlgaristan gibi ülkeler Osmanlı İmparatorluğundan birer birer koparıldı. Osmanlı hâkimiyetindeki Hristiyanların özerklik ve bağımsızlığını ise asırlarca beraber yaşadıkları Türklerin katledilmesi takip etti.

Batı’da Türkiye’nin aleyhine faaliyet gösteren terör örgütlerine büyük bir hayranlık var. Avrupa kamuoyu ve aydınları, 200 yıl önce de hayranlıkla Yunan isyanını desteklemişler, Mora’da on binlerce Türk kadın, çoluk, çocuk demeden katledip, mezarlar açılıp, kemikleri bile yakılırken Türkler zalim, Yunanlılar mazlum olarak görülmüştü. Batı’nın Türklere karşı asırlardan beri süregelen önyargıları hâlâ devam ediyor.

Osmanlılar, imparatorluğun dağılmasını önlemek için 19. yüzyılda ardı ardına reformalar yaparak devleti ayakta tutmaya çalıştılar. II. Mahmud’un reformlarını Tanzimat reformları izledi. Yapılan

31 Aralık 2022 Cumartesi

Delikanlı*


 

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 30 Ekim 1821’de doğdu. Orta sınıfa mensup bir ailenin çocuğuydu ve mutsuz bir çocukluk dönemi geçirdi; genç yaşta edebiyata yöneldi. “Delikanlı”, Dostoyevski’ninbütün büyük romanları gibi bir özgürlük savaşının öyküsüdür. Özgürlüğü parayla satın alma arzusundaki başkahraman Dolgorukiy, hayata biraz da ironiyle bakan, gittiği her yerde babasının olmadığını söyleyen biridir. Yaşadıkları onu yıldırmayacak, gün gelecek kölelik yaftasından yavaş yavaş sıyrılacak, Dostoyevski’nin “Delikanlı”sı olarak çıkacaktır karşımıza.

“Ancak tükenmişse artık, acı çekme yetimizin sonuna değin acı çekmişsek ve yaşamın bütününü kor gibi yakan tek bir yara olarak duyumsuyorsak, eğer çaresizlik soluyorsak ve umutsuzluğun ölümlerini, ölmüşsek işte o zaman okumalıyız Dostoyevski'yi. Ancak tükenmişlikten ötürü yapayalnız kalmışsak ve yaşama felce uğramışcasına bakıyorsak, o yaşamı vahşi, güzel acımasızlığıyla kavrayamıyorsak ve ondan artık hiçbir şey almak istemiyorsak, işte o zaman bu korkunç ve görkemli yazarın müziğine açığız demektir… Ancak, o zaman onun korkutucu ve çoğu zaman da cehennemden farksız dünyasının olağanüstü anlamını yaşayabiliriz…

… ..

Olaya geçen yılın on dokuz Eylülünden başlayacağım. Çünkü onunla, o gün ilk kez karşılaştım. Bu da benim hayatımda bir dönüm noktası oldu.

Okurlarıma önce biraz bilgi vermek istiyorum. Yoksa damdan düşer gibi konuya girersek bu hiçbir şey ifade etmez. Aksi takdirde eserin tutulması mümkün değildir.. Ben burada, daha önce de söylediğim gibi söz sanatlarına başvurmayacak, mesajlarımı elimden geldiğince sade verecek, yalınlığı ön plana alacaktım. Ama ne yazık ki verdiğim sözü şimdiden tutamıyor, Rusça’nın büyüsüne kapılarak, daha ilk satırlarda söz oyunlarına giriyorum. Herhalde bundan sonra Slavca’nın büyü ve

27 Aralık 2022 Salı

Sodom ve Gomore*


 

Sodom ve Gomore, Tevrat'tan aldığımız bilgiye göre Lût ve İbrahim devrinde, Filistin diyarının türlü ahlak bozuklukları ile Tanrı’nın gazabına uğramış iki büyük şehirdir. ve “Tekvin”in on sekizinci bölümünde onların bahsi şöyle geçer:


“Ve Rab, Sodom ve Gomore’nin feryadı çoğalıp onların günahı büyük olduğu için şimdi yere inip bana gelen feryada göre hareket edip etmediklerini göreyim, etmediler ise bileyim, dedi. O zaman İbrahim yaklaşıp iyileri de kötüleri de beraber helak edecek misin? Belki şehrin içinde elli altmış iyi kimse bulunur. İmdi elli altmış iyi için o mahalli affetmeyip de helak eder misin? Hâşâ ki sen iyi ile kötüyü bir arada öldüresin.”


İşte, İstanbul düşman işgali altında iken romanın yazarına böyle görünmüştü.


“Diyarınız harap olmuş ve şehirleriniz ataşe yanmıştır. Tarlalarınızı ecnebiler önünüzde yiyorlar ve ecnebiler tarafından harap edilmiş gibi viranedir ve Sahyon kızı bağda olan kulübe gibi, hıyar tarlasında bulunan hayme gibi, muhasaraya alınmış şehir gibi kalmıştır. Rabbülcünud bize cüz’i bir bakiye bırakmasaydı biz ‘Sodom’ gibi olur idik. Gomore’ye benzer idik.” 

Ahdi Atik, Eş’iya 7, 8, 9


Captain Gerald Jackson Read bu alışık olmadığı öğle uykusundan epeyce geç uyandı; buraya uyandı yerine ayrıldı da diyebiliriz. Çünkü, Captain Gerald Jackson Read üç saat önce lüzumundan fazla zengin, ağır ve içkili bir yemekten sonradır ki kendini yatağa güç atmış ve sızıp kalmıştı.

.. Madame Bovary*


 

… ..

Akşam çalışma salonunda çekmecesini açıp kolluklarını geçirdi, ufak çizgiler çizdi. Baktık, dikkatle, özene özene çalışıyor, kelimeleri birer birer sözlükte arıyor, elini işten esirgemiyordu. Böyle istek gösterdiği için olacak, daha aşağı sınıflara indirilmedi; çünkü kuralları oldukça bellemişti, ama anlatımında hiçbir incelik yoktu. Ailesi masraftan çekinip  onu mümkün olduğu kadar geç gönderdiği için, ilk Latince dersleri köyün papazı gösterivermişti.

Babası Mösyö Charles-Denis-Bartholome Bovary, orduda cerrahbaşı yardımcılığı etmiş, 1812’de, yeni, yeni asker toplama işlerinde birtakım dalaverelere adı karıştığından istifasını vermek zorunda kalmıştı; o zaman da, “kişisel üstünlükleri“ nedeniyle altmış bin franklık bir drahoma ele geçirmişti; bu parayı getiren tuhafiyeci kız, onun boyuna posuna vurulmuştu. Yakışıklı, konuşkan, çalımlı bir adamdı; rastıklı bıyıkları favorileriyle birleşmişti; parmaklarına yüzükler takar, en göz alıcı renklerde elbiseler giyerdi. Onda hem bir yiğit görünüşü, hem de bir ticaret tellalının inandırma yeteneği vardı. Evlendikten sonra iki üç yıl karısının parası ile geçindi, boğazına iyi baktı, sabahları geç kalktı, porselen pipolar içti, her akşam tiyatroya gidip eve geç döndü, kahvelere dadandı. Kayınpeder ölünce çok bir şey kalmadı, damat buna içerleyip dokumacılığa girişti, biraz para batırdı ve toprağı altın etmek için köye çekildi. Ama basmadan anlamadığı gibi  tarımdan da anlamıyordu, atlarını işe göndereceğine bineğe kullandı, elma şarabını satacağına şişelere koyup kendi içti, kümesinin en iyi hayvanlarını kesip kesip pişirdi, domuzlarının  yağı ile av çizmelerini parlattı; arası çok geçmedi, zenginlik peşinde koşmayı bırakmanın daha hayırlı olacağını kendi de anladı.

Pays de Cauxile Picardie sınırlarında küçük bir köyde, yıllığı iki yüz franga, yarı çiftlik , yarı konak denecek bir ev buldu; tasalı, bağrı dolgun, feleğe küskün, herkesi kıskanır bir adam olmuştu; daha kırk beşinde , insanoğlundan iğrendiğini, artık rahat etmek istediğini söyleyerek dünyadan elini eteğini çekti.

Bir zamanlar karısı onun için deli olmuştu; fakat kendini kul köle ederek sevmesi, kocasını bir kat daha