A
B
C
Ç
D
E
F
G
H
IM
Anlamlı soru sorabilmek bilmeyi gerektirir. Bilmek için okumak gerekir. Okumak birikimi gerektirir. Okumak iyidir .... Bilinçli okuyan en sonunda yazmayı başarabilir ....
İsabekov geç saatlere kadar yatıp uyumamış, hâlâ düşünüyordu. Nasıl hitap edecek, nasıl bir sözle başlayacaktı bu mektuba? Neler yazabilirdi? Zor, çok zor, hatta imkânsız geliyordu mektup yazmak. Söylenecek birikmiş o kadar şey vardı ki! Hem sonra, onun gecikmiş itiraflarını anlayacak mıydı?
Birlikte yaşadıkları ve şimdi geride kalan yıllar çok zor geçmişti. Birbirlerine karşı bunca haksız davranışlardan, kavgalardan, sonu gelmeyen suçlamalardan, kavgalardan , barışmalardan ve ayrılıkla sonuçlanan bu durumdan sonra, onu makul (hayır, bu makul sözü yerine oturmadı) onu sadece insanca anlayabilecek, bağışlayabilecek miydi?. Evliliklerinin ilk yılında olduğu gibi davranabilecek miydi? Sade, açık yürekli ve iyi niyetle? .. Ya böyle karşılamazsa? Ya onu anlamazsa? Daha da kötüsü yine kadınlık gururundan, kötü talihinden söz ederek yine saldırıya başlarsa?.. Hali nice olurdu o zaman?
İsabekov onun sızlanmalarının, yakınmalarının, bir kadın gururundan, kadının öz-saygısından ileri geldiğini anlıyor ve bunu kendi kendine söylüyordu.
Karısı her zaman kadın arkadaşlarına imrenirdi:
-Gördün mü, diyordu, adam gözünü karısından ayırmıyor, herkesin içinde eğilip karısının ayakkabı bağlarını bağlamaktan çekinmiyor. Böyle bir davranıştan korkmuyor….
O da karısına:
-Böyle bir gösterişten hoşlanmam ben, pohpohlamayı bilmem, diyor, kestirip atıyordu.
-Gösterişle ne ilgisi var bunun_ Bir nezakete kuralı, bir duyarlılıktır bu, nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Yoksa sen, aşkından, beni sevmekten mi utanıyorsun? Yoo, ben böyle yaşayamam, Ben, sevdiğim erkeğin beni sevdiğini açıkça göstermesinden korkmamasını isterim. Başka türlü davranışı aşağılayıcı buluyorum.
Sonbaharın sonlarına yaklaşıyordu. Alçalan güneş , gün boyunca kendini gizleyen sisi yararak , Salisbury şehri yakınlarındaki küçük Wiltshire köyüne doğru eğmişti parlak yüzünü. Yaşlı bir insanın zihnini ansızın aydınlatıveren bir hatırlayış pırıltısı gibi bir güzellik saçmıştı ortalığa, öyle ki güneşin kaybolan gençliği ve tazeliği, yeniden dirilmiş gibi oluyordu. Islak çimen aydınlıkta ışıldıyordu: Hendeklerde tek tük yeşillik kümeleri -son birkaç yeşil dal burada h^la yiğitçe duruyor, keskin rüzgârların ve erken donların zorbalığına karşın sonuna kadar direniyordu- yüreklenip canlandılar; gün boyunca solgun ve somurtkan akan derenin yüzeyine neşeli bir gülümseme yayıldı; çıplak dallarda kuşlar ötüşüp cıvıldaşmaya başladılar, kışın geçtiğinbe, baharın geldiğine neredeyse inanmışlardı sanki. Eski kilisenin yükseldikçe incelen tepesindeki rüzgâr fırıldağı ta yukarıda parıldayarak genel sevince katılı gibiydi; sarmaşıklarla gölgelenen pencerelerden de , kızaran gökyüzüne karşı öyle parlak ışınlar yansıyordu ki, yirmi yazın ışığı ve sıcaklığı bu evlerde depo edilmiş sanırdınız.
Kışın geldiğini durmadan fısıldayan belirtiler bile şimdi genel görünüşe güzellik katıyor, canlılığı, acıklı bir hava vererek bozmuyordu. Toprağı kaplayan güz yapraklarından güzel bir koku yayılıyor, uzaktan geçen araba ve insanların kaba seslerini örten bu yapraklar, ötelerde sessizce oraya buraya tohum serpen çiftçilerle, bereketli kara toprak gürültüsüzce yarıp geçen ve ekinlerin yalnızca saplarının kaldığı tarlalarda zarif şekiller çizen sabanlarla birlikte, tatlı bir huzur yaratıyorlardı. Bazı ağaçların kıpırtısız dallarında, yemişlerin mücevher olduğu o masalsı bahçelerdeki gibi, mercan kümelerini andıran yabanmersini salkımları sarkıyordu; bütün süslerinden soyunmuş olan bazı başka ağaçlar, kendi döktükleri parlak kırmızı yaprak kümeciklerinin ortasında duruyor, yaprakların yavaş yavaş çürüyüşünü seyrediyorlardı; bazıları ise daha yaprak dökmemişlerdi, ama çatlamış, kurumuştu yaprakları, yanmış
… .. Spor sahasındaki kavurucu öğlen arasından sonra yeniden okula giren almanlar kendi sınıflarına ayrıldılar. Chris'in, küresel ısınma konusunu işlendiği sinir bozucu bir coğrafya dersi vardı. Öğretmen, kutuplarda eriyen buzulların okyanus seviyelerini yükselttiğini anlattı. Kutuplardaki buz tabakalarından kopacak buzdağları giderek gemi trafiğini tehdit edecek demekti. En kötüsü, deniz seviyesindeki kentler yakın gelecekte sular altında kalacaktı ve Mandeville, şimdilik New York eyaletinin iç bölgesinde güvende olsa da, bütün bu kaygı verici haberler Chris'i tedirgin ediyordu.
… ..
“Dur bir dakika,” dedi Francis, düş kırıklığı içinde kaşlarını çatarak. “Biz bir çıkmazdayız! Öyleyse Çıkmazlar Kitabı nasıl bomboş olabilir ki!?” Tam o anda, kafası karışmış oğlanlar,üstünde bir şeyler yazılı tek bir sayfayla karşılaştılar ve önlerinde parlak mavi, süslü harflerle yazılmış gizemli sözcükler belirdi.
Yalamış ise sıvı ayaklarını,
al eline paspası derlemek için etrafını.
Yükselirse su kalçalarına kadar,
yükselişi durdurmak için çalışsın pompalar.
Ulaşırsa sular göğsüne kadar,
normaldir seni basan bunalımlar.
İstanbul Boğazı’nın kıyısında Tophane’de Üsküdar’a geçmek üzere olan Keraban, her geçite yolculardan alınacak olan yeni bir vergi duyurusuyla irkilir. Tütüne olan düşkünlüğü kadar inatçılığıyla da tanınan Keraban bu vergiyi ödememek de direnir. O halde nasıl geçebilir? Karadeniz üzerinden yapılacak uzun ve zahmetli bir seyahatle!
Yanına Hollandalı tütün tüccarı arkadaşı jan van Mitten’ı alarak yola çıkan Keraban’ın önünde bir başka engel ise yeğeni Ahmet’in düğününe katılma zorunluluğudur. Yeğeni Ahmet, Odessa’daki Banker Selim’in kızı8 Amasya’yla evlenecektir; fakat Amasya'nın yaşlı ve deli halasının kendisine bıraktığı mirası alabilmesi için on yedi yaşına basmadan önce evlenmesi gerekmektedir. On yedi yaşına girmesine ise sadece altı hafta kalmıştır! Keraban yol boyunca karşısına çıkan türlü dertlerden kurtulup altı hafta içinde yeniden İstanbul’da olmak zorundadır.
1883’te yayımlanmış olan eser okuru, Odessa’dan Kırım’a, Azak Denizinden Kafkasya’ya, Tuna Deltasından Tranzon’a kadar Karadeniz kıyısında bir maceraya davet ediyor…. ..
… ..
Bunca övülen İstanbul, Konstantin’in ve Sultan Mehmed’in iradesiyle gerçeğe dönüşen bu Şark rüyası burası mıydı? Meydanda amaçsızca dolaşan iki yabancı, işte kendilerine bu soruyu soruyorlardı ve bu soruya cevap vermiyorlarsa bunun sebebi bu ülkenin dilini bilmiyor olmaları değildi. İkisi de yeteri kadar Türkçe biliyordu; biri, yirmi yıldır ticari yazışmalarında bu dili kullandığı, diğeri de, efendisinin yanında uşak sıfatıyla bulunmakla beraber, çoğu zaman ona sekreter olarak da hizmet verdiği için.
Bunlar, talihin bişr cilvesiyle Avrupa’nın en iç sınırlarına savrulmuş Rotterdam kökenli iki Hollandalıydı, Jan Van Mitten ve uşağı Bruno.
Genç bir kız olan Denise, önce annesini ardından da babasını kaybedince, iki kardeşiyle birlikte, Paris’te küçük bir kumaş mağazası işletmekte olan amcasının yanına gider. Baudu Amca’nın işleri de yolunda gitmemektedir. Paris büyük bir değişim yaşamakta, kentin göbeğine kurulan devasa mağazalar cılız rakiplerini acımasızca yutmakta, pek çok insan işsizliğe, açlığa ve sefalete sürüklenmektedir. Bu öyle bir zamandır ki, reklamın ve modanın gücüyle kadınlar için yaratılan sahte cennetlere, tüketim çılgınca körüklenmektedir. Denise, bu mağazaların en ünlüsü olan Kadınların Cenneti’nde iş bularak, yaşama bir ucundan tutunmaya çalışır. Son derece ağır olan iş koşullarına bir de çalışanların kendi aralarındaki amansız rekabet eklenmiştir. Mağazanın genç, yetenekli sahibi Mouret, büyük reklam kampanyalarıyla işlerini sürekli büyütmektedir. Denise, zeki ve yetenekli genç patronun dikkatinden kaçamaz. İlerleyen zaman içinde, hüzünlü ve büyük bir aşk başlar.
Kadınların cenneti adlı romanında Emile Zola, hem bu aşkın, hem de tekelleşmenin, tüketim çılgınlığının sıradan insanların yaşamını nasıl etkilediğinin öyküsünü anlatır.
Denise ile iki kardeşi, Cherbourg treninin üçüncü mevkiindeki sert tahta sıralarında geçirdikleri zor bir gece yolculuğundan sonra, Saint-Lazere garında inip yaya olarak yola devam ettiler. Genç kız, Pepe’nin elinden tutuyor, Jean ise peşlerinden yürüyordu. Bu yolculuktan üçü de bitkin düşmüş, koca Paris’in ortasında telaşla kendilerini kaybetmişlerdi. Baudu amcalarının oturduğu yeri bulmak için başları havada evlere bakınıyor, her köşe başında durup, gel
ip geçenlere Michodiere sokağını soruyorlardı. Gaillon Meydanı’na vardıklarında genç kız olduğu yerde şaşkınlıkla kalakaldı.
“Oh, Jean! Baksana biraz,” dedi.
Babalarının ölümünden beri tuttukları yas nedeniyle karalar giyinmiş olan çocuklar birbirlerine sokularak, kök salmış ağaç gibi durmuşlardı. Denise, yirmi yaşlarında ya var ya yoktu; yoksul görünümlü
A.Sıdıkov
Kırgız Hikâyesine Kısa Bir Bakış
Sovyetler Birliği’ne dahil oluncaya kadar ki yıllarda Kırgız edebiyatı, genel olarak diğer Türk halklarının çoğunda olduğu gibi sözlü edebiyat şeklinde devam etmekteydi. Bu edebiyettürüne en güzel örnek dünya çapında yaşayan en büyük destan olan Manas Destanı’ydı. Bu destanı Manasçılar söylemekteydi ve her bir Manasçının kendine ait bir varyantı vardı. ‘Akın’ denilen halk ozanları ise daha kısa ve genelde Kırgızların günlük hayatından kesitleri, kahramanlık hikâyelerini içeren destanları, kendileri üreterek ya da eskileri dilden dile aktararak söyleye gelmekteydi. Çoğunlukla Kırgız milli çalgısı olan kopuz eşliğinde söylenen bu destanlar ve Kırgız halk şarkıları kayıt altına alınmadığı, yazıya dökülüp saklanmadığı için bir süre sonra unutuluyordu. Bu nedenle Kırgız edebiyatı her ne kadar zengin bir kültürel, edebî mirasa sahipse de 20. yy başlarına kadar çok fazla gelişememiş ve dünya edebiyatında hak ettiği yeri alamamıştır.
1910’lu yılların sonunda özelde Kırgızistan’da genelde Orta Asya’da meydana gelen siyasî hayattaki çalkantılar, edebî hayatı da etkilemiştir. Bu anlamda Çarlık Rusyası’nın içerisinde esen değişim rügârları, kolonisi olan Orta Asya'yı da içine alarak etkili olmaya başlamış; 1917’de kurulan Sovyet Rusya’nın edebiyatı, Kırgız edebiyatında da değişmelere yol açmıştır. Ancak asıl etki, 19120’li yıllarda görülmeye başlanmıştır. Ekim Devrimi ile uzun yıllardan beri devam eden günlük yaşayışın değişmesi beraberinde edebî hayatı da etkilemiş ve değiştirmiştir. Kısa süre içinde birçok gazete ve dergi öncelikle yeni sistemin propagandasını yapmakla birlikte Kırgız edebiyatının yazılı türdeki ilk örneklerinin de sergilendiği yayınlar olmasıyla ayrı bir önem arz etmeye başlamışlardır. Böylece çağlardan beri devam eden Kırgız halk edebiyatına, yazılı edebiyat da eklenmiştir. Doğal olarak edebiyatın çoğu türündeki örnekler bu yıllarda yeni ideolojiden etkilenerek ortaya çıkmıştır.
1920’li yıllarda profesyonel anlamda Kırgız nesir edebiyatı Kasımali Bayalinov’un Acar Adlı ilk eseriyle başlamıştır. 1927 yılında basılan bu hikâyede konu, 1916 yılında Kırgızistan'da Çarlık Rusya’sına baş kaldıran ancak alınan yenilgi neticesinde baskıyla Çin’e gerçekleşen Ürkün (Ürkme) adlı kaçış sırasında