13 Ocak 2026 Salı

Batarya ile Ateş*

 

Osmanlıların mevcut vekayinamesine Çatalca Muharebesi karışık bir sayfa daha ilave ederken biz atılmış bir vatansever vatandaş ile Harbiye Nezaret’ (*Günümüzde İstanbul Üniversitesinin merkez binası olarak kullanılmaktadır)’nin karanlık bir köşesine tıkılmıştık.

Umumi bir felaketle yüz yüze olduğumuz için kendi hâlimizden bahsetmek ayıptır. Zaten oraya niçin ve kimlerin kötü ve maksatlı niyetlerine hürmeten atılmış olduğumuzu o zaman tamamı ile bilmiyorduk ve hâlâ açıklığa kavuşmamış noktalar vardır. Hakikat aranılırsa o hapishaneye düşmemiz veya yükselmemize sebep olabilecek meşru ne bir günah ne bir sevap işlemiştik. Bizi gecenin birinde tutukladılar ve yine gecenin birinde tahliye ettiler. İşte bu kadar! Şimdi buraya o maceradan bahsedişim, yazacağım mecranın o olayla bağı olduğu içindir. Okuyucudan affını niyaz ediyorum. Evet, ordularının biriyle Viyana’yı kuşatan diğeriyle Tebriz’i istila eden Kanuni Sultan Süleyman'ın talihsiz payitahtına hücum eden Bulgarları defetmek için Osmanlı savaş gemilerinden Çekmece ve Terkos gölleri önünde atılan topların derinden derine gelen gürültüsünü biz gece yarılarında sıkıyönetim hapishanesinin pencerelerinden dinledik. O sesler yalnız o sıkıntılı geceler dinlemiş ve inletmiş olmakla kalmayacak, ruhumuzun ve zihnimizin derinliklerinde hayatımız boyunca uğursuz gözyaşlarına sebep olacaktır.


İşte o günkü şartların acı verici ve alaycı bir yönü daha: Muharebe bayram günlerine tesadüf etmişti. Savaş meydanında atılan toplara, İstanbul'un belli semtlerinde kaybolan bir bayram hayret sesini ulaştırıyordu. Bizans’ın halkını bilmem ama biz, bulunduğumuz yerde şaşkınlıktan dilimiz tutulmuş dinliyorduk.

Osmanlı savaş gemilerinin Çekmece ve Terkos gölleri önünde patlayan topları bizim zindan ve vicdanımızı inletirken hayalim geçmiş zamanların övünülen maceralarından teselliler dilendi. Ve doğal olarak ilk önce “Plevne”yi düşündüm.


... ..



*Batarya ile Ateş & Süleyman Nazif 

Karbon Kitaplar

Baskı: Nisan 202-1.Basım



8 Ocak 2026 Perşembe

O.K. Musti Türkiye Tamamdır*


 

Aşçı’nın  Oğlu

I

Oydan kelgen on börim, Ovadan gelen on kurdum,

Kırdan kelgen kırk börim, Kırdan gelen kırk kurdum,

Kırk börinin işinde, Kırk kurdun içinde,

Könek batkı kökbörim. Kova başlı bozkurdum.


İnönü’nün, Türkçüleri, “vatan haini” ilan ettiği gün 19 Mayıs nutkunu saymazsak, 1944’te üç önemli olay oldu. Aşçı’nın evi göçtü, Kulca bölgesi Kazakları isyan ettiler, Almanlar Atina’yı boşalttılar. Olaylardan ilki , Aşçı’nın oğlunu asker etti, ikincisi, Selahattin’in siyasi geleceğini saptadı, üçüncüsü Günay Rodoplu’yu başlattı.

O yıl kış olağanüstü soğuktu. Karaköse’de dar damları aştı. Evlerin tahta kapılarını zorlayıp açtılar, tünel kazdılar. Tüneller, komşularla buluştu. Tahta kapıları olanlar böyle yaptılar. Tahta kapıları olmayanlar, toprak altında yaşayanlardı. O barınaklar daha muhafazalıydı; ortaya kazılı tandırın dumanı, odayı yer duvar yalayıp ufak baca deliğinden süzülür giderken sıcacık olurlardı. İs kokusu, tezek kokusuna katılır, derilerine sinerdi insanların. 

Şubatta bir gün, 29. Süvari Alayı’ndan bir kıratlının bacağı, bu barınaklardan birinin içine kaçtı. Ne olduğunu anlamaya çalışırlarken, yeraltından bitiverdi insanlar. Atlının öfkelendiği bir dilde çığrışıyorlardı. Erlerden biri, “Kurmancan, Kumandanım!” dedi. Atlı, kendisine çekidüzen verdi, hayvanın bacağı sarıldı, çekip gittiler. Arkalarından, damı göcen evden bir ağıttır yükseldi.

Kar tonlandıkça tonlandı o yıl. Buz sarkıtlar biriken iki, ikiyken üç bilek oldular. Baharda eridiklerinde, on bir ev götü. Olağandı. Çamurlaşan kerpiç duvarlar, suyun ağırlaştırdığı tavan toprağını taşımazdı.

İlkbahar Selleri*


 

… .. Ancak önce onun adını, baba adını ve soyadını söylemek gerekiyor. Adı Dimitri Pavloviç Sanin’di.

I

1840 yazıydı. Sanin yirmi iki yaşına basmıştı. İtalya’dan Rusya’ya dönüş yolunda Frankfurt’a uğramıştı. Küçük bir serveti vardı, ama bağımsız, handiyse yapayalnız biriydi. Ölen uzak bir akrabasından birkaç bin ruble miras kalmıştı ona, o da memurluğa başlamadan, onsuz kendini güvence altına alamayacağı devler prangasını ayağına takmadan önce bu parayı yurtdışında yemeye karar vermişti. Sanin hedefine ulaşmıştı, parasını öyle ustalıkla harcamıştı ki Frankfurt'a geldiği gün cebinde onu ancak Petersburg’a götürmeye yetecek kadar parası kalmıştı. 1840 yılında demir yolları yok gibi bir şeydi, turistler büyük arabalarla giderlerdi. Sanin kendine beiwagendan   (*At arabasına takılan ek araç) bir yer almıştı, ancak araba akşam on birde kalkacaktı. Çok zamanı vardı. Şansına hava da çok güzeldi, Sanin o zamanların ünlü oteli Beyaz Kuğu’da yemek yedikten sonra şehri gezmeye çıktı. Pek hoşlanmadığı Arianda Dannekerova’yı gördü, eserlerinden yalnız Fransızca çevirisinden Werhwer’i okuduğu Goethe’nin evini ziyaret etti, Main Nehri kıyısında dolaştı, saygın her yolcu gibi sıkıldı, sonunda akşam altıya doğru tozlanmış ayaklarıyla, yorgun Frankfurt’un en küçük sokaklarından birinde buldu kendini. Bu sokağı daha sonra uzun süre unutamayacaktı. Sokaktaki az sayıdaki evlerden birinde bir tabela gördü: “Gio vanni Roselli’nin İtalyan Pastanesi”. Bir bardak limonata içmek için içeri girdi. Eczaneyi anımsatan sade tezgâhın arkasındaki boyalı dolabın raflarında yaldızlı etiketleri olan bir kaç şişe ve içinde galeta, çikolata, şekerleme olan cam kavanozlar vardı. İçeride kimse yoktu. Yalnızca pencerenin yanındaki yüksekçe hasır sandalyede oturan gri bir kedi gözlerini kısmış, mırlayarak patileriyle oynuyordu. Derilmiş ahşap bir sepetin yanında kocaman, kırmızı bir yün yumağı akşam güneşinin parlak ışınları altında yerde yatıyordu. Yan odadan belli belirsiz bir ses duyuluyordu. Sanin durdu, kapıdaki çıngırağı çaldı, handiyse seslendi: “Kimse yok mu?” Yan odanın kapısı açıldı an Sanin şaşkınlıktan donup kaldı.

1 Ocak 2026 Perşembe

Toyota Ruhu*


 

… .. 

… .. 1937’de Toyota Motor Company bugün bağlı şirketlerden biri olan Toyoda  Ltd’nin bir bölümü olan Toyoda Automatic Loom Work Ltd’nin  bir bölümü olarak kuruldu. Ailenin Japonca’da “verimli pirinç tarlası” anlamına gelen soyadı, tanıtım kampanyasını yürüten reklam şirketinin önerisiyleToyota olarak değiştirilmiş ve şirket dünya çapında bir otomotiv devi olmaya kadar gidecek başarılı yaşamına başlamıştı. 

… ..

… .. 1950 yılında Toyota'nın ürettiği toplam 11706 araç (çoğunluğu kamyonet) dahi General Motors’un 4 milyon, Ford’un 2 milyon araçlık üretiminin yanında devede kulak kalıyordu. Kiichiro Toyoda 1952 yılında öldüğünde Toyota henüz hedeflediği idealin çok uzağındaydı. Ancak Toyota Üretim Sistemi Toyota fabrikalarında artık bütünüyle radiaklleştirmişti. … .. Gözlerin Japonya’ya çevrilmesi 1974 petrol kriziyle başladı. Taiichi Ohno’nun ifadesiyle, dünyanın Japonya’da, daha doğrusu Toyota’da olan bitene “uyanması” için petrol krizi gibi bir travma gerekiyordu.

Toyota Motor Company 1980’li yılların başında, piyasaya sürdüğü 3,5 milyon otomobille -Batı’daki en büyük rakiplerinden yaklaşık 10 kat daha az işçiyle- dünya üreticileri arasında bir anda ikinci sıraya yerleşti. Bu aynı zamanda Japon otomobil endüstrisinin Amerikan otomobil endüstrisini geçtiği tarihi andı. ABD’nin toplam 8 milyon adet otomobiline karşılık Japon otomobil endüstrisi 11 milyonu bulan olağanüstü bir performans sergiliyordu ve bu başarıya en büyük katkıyı sağlayan şirket Toyota Motor Company idi.

… ..

… ..  Toyota’daki bu son derece önemli üretim artışının perde gerisindeki son derece önemli üretim artışını perde gerisinde kuşkusuz birçok belirleyici etken vardır.  Toyota üretim sisteminin yapısal başarısının yanında, Japon halkının doğası ve ulusal karakter yapısı ile son derece elverişli

İslam'a Giriş*


 

İslâm Peygamberi - Hayatı

1 Tarih boyunca pekçok insan, hayatını içinde yaşadığı toplumun sosyal ve dini gelişimine adamıştır. Bu insanlara her çağda ve her ülkede rastlıyoruz. Hindistan’da insanlığa Vedalar’ı bırakan reformcular ve büyük Buda; Çin'de Konfiçyus; İran'da Zerdüşt yaşadı. Babil’den dünyanın en büyük reformcularından biri, Ataları İdris (as)  ve Nuh (as) hakkında çok az şey bildiğimiz İbrahim (as) çıkmıştır. Yahudiler, diğer reformcular yanında, kendi  aralarından çıkan Musa, İsmail, Davut, Süleyman ve İsa (as) gibi yol göstericilerle haklı olarak övünebilirler.


2 Şu iki nokta gözden kaçırılmamalıdır: Bu reformcular çoğunlukla ilahi bir görev ile gönderildiklerini söylemişlerdir. İnsan davranışlarını düzenleyen yasaları içeren kutsal kitaplarda da vahiy ve ilhamlar yoluyla insanlara ulaştırılan ilahi eserler gözüyle bakılmıştır. Diğer önemli nokta, katliam ve soykırımlara yol açan, kardeşin kardeşi öldürdüğü mezhep ve iktidar mücadeleleri sonucunda bu ilahi mesajların kısmen veya tümüyle tahrifata uğradığıdır. İbrahim (as)’in kitabının sadece ismini biliyoruz. Musa (as)‘nın kitabı ise pek çok bakımdan tahrif edilmiş ve yeniden kaleme alınmıştır.


3 İlk insandan bu yana elimize geçen en eski kalıntılardan da anlaşıldığı gibi insan her devirde , her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan bir üstün varlığın mevcudiyetinden haberdar olmuştur. Biçim ve uygulamalarda farklılıklar olsa bile, her çağda Tanrı’ya olan bağlılıklarını göstermek isteyen ve O’na karşı yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışan insanlar olmuştur. Aynı şekilde, az sayıdaki seçilmiş ve yüksek ruhların , görülmeyen fakat her yerde hazır ve nazır olan Tanrı’yla doğrudan irtibata geçebileceklerine inanagelmiştir. Bu rabıta bazen tanrının insan vücuduna hulûlü (insan bedenine girerek cisimleşmesi), bazen de ilahi mesajın toplumlara rehberlik etmek üzere gönderilen görevlilere vahiy veya ilham yoluyla iletilmesi olarak açıklanagelmiştir. Her metafizik düşünce sistemi veya din kendine özgü bir mantık ve

Gençlerle Gönül Gönüle*


 

Kâinatın en mükemmel varlığı olan insanoğlu dünyaya geldiğinde çok zayıf hâldedir. Diğer hayvan yavruları doğduktan kısa bir müddet sonra ayakları üzerinde durabilmekte, kendi başına yeme içme ihtiyaçlarını giderebilmektedirler. hâlbuki insanın eline kaşığı alması ve ağzına getirebilmesi çok uzun bir zamana bağlıdır.

İşte bu zor dönem annemizin, babamızın ve yakın çevremizin ilgi ve desteği ile aşılmaktadır. Şüphesiz bizi karnında taşıyan, doğuran annemizin rolü çok daha hayatî ve önemlidir.

Buradan çıkan netice şudur: Hayatımız boyunca kırmamaya, üzmemeye, incitmemeye dikkat edeceğimiz insanların başında anne-babamız gelmektedir. Gençlik yıllarında bazen anne ve babamıza yanlış tavır ve hareketler içine girmiş olabiliriz. Burada yapacağımız iş, hatadan en kısa sürede dönüp özür dilemektir.  Unutmayalım ki onlar ne tanıdığımız nr komşumuz ne de arkadaşımızdır. Annemiz ve babamızdır. Ve  dahası bizi en çok seven aziz varlıklardır.


… ..

Anne ve babamızla ilgili esas imtihanımız bizim büyüdüğümüz, onların ise yaşlandığı dönemde başlamaktadır. Ayette de öyle buyurulmaktadır. 

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi , ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin şekilde emretti. Şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlan mış olarak senin yanında bulunurlarsa sakın onlara hizmetten yüksünme, “öff!” bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle. Şefkatle, tevazu ile onlara kol kanat ger ve şöyle dua et: Ya Rabbî, onlar küçüklüğümde nasıl beni ihtimamla yetiştirdilerse ona mükâfat olarak sen de onlara merhamet buyur.” (İsrâ, 17/23-24)


Bu âyetin gereklerini yerine getirebilmek için çok dikkatli olmak, onları incitebilecek söz, tavır ve

Niçin İnanıyorum*


 

Bilme arzusu, beraberinde araştırmayı ve soru sormayı gerektirmektedir. Bilgisizliğini gidermek amacıyla merak ettiği konu ile ilgili soru soran kişi, öğrenmenin en önemli yollarından birini bulmuştur. Soru sorarken dikkat edilmesi gereken en önemli husus ise soruyu doğru kişilere yöneltmektir. Konuyla ilgili yanlış ve eksik bilginin olmaması için alanında uzman kişilere danışmak hakikati öğrenmede en doğru yol olacaktır. Nitekim bu konuda Allah Teâlâ, ”...Bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.” (*Nahl, 16/43 ) buyurarak bir konuda fikir beyan etmeden önce, soruyu ehil kişilere sormanın önemine işaret etmektedir.

Bilgi ve iletişim çağı olan günümüzde bilgiye ulaşmak kolaylaşmış fakat doğru bilgiye ulaşmak zorlaşmıştır. Özellikle iman ve inanç konularında yanlış bilgilerle zihinleri bulunan gençler, sahih bilgiyle yanlış bilgiyi ayırt etmekte zorlanmaktadırlar. Bu durum onların yanlış yollara kolaylıkla sapmalarına neden olmaktadır. Gençlerin İslamiyet’in temelini oluşturan iman ve inanç konularında bilgiye ulaşma toplumun değerlerinin yükselmesini sağlayacaktır.

 İslami değerlerin yaşanmasında ve yaşatılmasında gençlere büyük vazifeler veren Sevgili Peygamberimize de inanç konularından gayb âlemine; ibadetten, günlük yaşama kadar her konuda sorular sorulmuştur. Özellikle genç nesil Peygamber Efendimizin verdiği cevaplar neticesinde hayatlarına yön vermiştir.

Elinizdeki eser, genç kardeşlerimizin Din İşleri Yüksek Kurulu’na yönelttiği sorular ve Kredi Yurtlar Kurumu’nda kalan öğrencilerin zihinlerini meşgul eden sorulardan hareketle meydana getirilmiştir. “İnanmak Zorunda mıyım?, Deizm nedir? Kader değişir mi?” gibi gençlerin zihinlerini kurcalayan sorulara sahih bilgiler ışığında cevaplar verilmişitir.

… ..

… ..