31 Ekim 2026 Cumartesi

Kiler*


 

Öteki insanları ters yön giderek buldum; o iğrenç lisede değil, beni kurtaran çıraklı işinde; mantık ilkelerine aykırı davrandım ve memurun oğluyla şehir merkezine yürümek yerine, çilingir kalfası komşumuzla Rudolf-Biebl Caddesi’nden yürümeye başladım: Yabani bahçelerden ve şatafatlı villaların önünden geçip burjuva ve küçük burjuvaların okuluna gitmek yerine, körler ve sağır dilsizler kurumlarının önünden, demiryolu geçidinin üzerinden, parsellenmiş alanlardan ve Lehen Tımarhanesinin yakınındaki spor sahasının çitlerinden geçip dışlanmışların ve yoksulların okuluna gitmeye başladım, dililerin ve deli ilan edilenlerin okuluna; onları Salzburg’un en zorlu ve tehlikeli okuluna; onları Salzburg’un en zorlu ve tehlikeli bölgesi, birçok adlı davanın kaynağı olan Scherzhauserfeld Mahallesi’ndeki, hayatı boyunca müzisyen olmayı istemiş ama bir dükkâna kısılıp kalmış olan Karl Podlaha adındaki duyarlı bir Viyanalının bakkalındaki çıraklıkta tanıdım. Çıraklığa kabulüm çarçabuk oldu. Bay Podlaha onu beklediğim yan odaya girdi, bana bir kez baktı ve eğer istersem hemen o anda işe başlayabileceğimi söyledi. Dolabı açtı ve önlüklerden birini çıkardı, bana uyabileceğini belirterek uzattı. Hemen üstüme geçirdim. Önlük bana uymadı ama geçici olarak giyebilirdim. Podlaha geçici lafını birkaç kez tekrarladı, bir süre düşündü ve ardından beni müşterilerle dolu dükkânın içinden geçirerek, içinde deponun bulunduğu yan evin önüne götürdü. Yeni ustam deponun kapısının arkasından bir süpürge çıkardı ve saat on ikiye kadar sağı solu süpürmekle oyalanmamı söyleyerek elime tutuşturdu.  On ikide, benimle işin geri kalanı hakkında konuşacağını söyledi. Ardından deponun karanlığında, depoların alâmetifarikası olan tuhaf kokular ve rutubetle baş başa bıraktı, bu sırada tüm olup biteni düşünecek zamanım oldu.. İş bulma kurumundaki memureye pek rahat vermemiştim ama bir saat içinde de istediğimi elde etmiştim: İnsanların arasında, insanlar için çalışabileceğim ve kendimi faydalı hissedebileceğim Scherzhauserfeld Mahallesi’nde çırak olmak. İnsanlığın en salakça icadı olan liseden kurtulduğumu düşünüyordum... ..

… ..

15 Ekim 2026 Perşembe

Uluç Reis & Halikarnas Balıkçısı*


 … ..

Anadolu kıyılarının karşısındaki bütün adalar, hatta Anadolu kıyılarının çoğu burunları Sen Jan şövalyelerinin ellerindeydi. Bu haçlı şövalyeleri, dini taassupları dolayısıyla -ister kadın, ister erkek- ne kadar Türk öldürülür ya da esir ederlerse o kadar sevap işlediklerine hükmederlerdi.) Oysa Türkiye’de ister Ortodoks, ister Katolik, ister İbrani her din ve mezhep tamamen serbestti. Ortodoksların ve Yahudilerin patrikhaneleri ve hahamhaneleri vardı) İşte bundan dolayı Anadolu kıyılarının birçok köyü , arazileri deniz kenarında olduğu halde, topraklarının ortasında değil, kıyıya nazır tepelerde kurulurdu.

Evlerse savunmaya elverişli bir tarzda (yani mazgallı, taş duvarlı kuleler şeklinde) inşa edilirdi. Bütün bu tertibata rağmen kıyı halkı , gene de rahat yüzü görmezdi. Bu hal Güney Anadolu kıyıları halkının eninde sonunda canına tak dedi. İzmir, Aydın, Menteşe ve Antalya delikanlıları kendi gayret ve paralarıyla savaş gemileri yaptırdılar ve kıyı savunması sağlamak üzere deniz açılmak zorunda kaldılar. Bunun üzerine Sen Jan şövalyeleri artık kollarını ferah fahur sallaya sallaya Anadolu kıyılarına sataşamaz oldular. Onlar ve korudukları korsanlar kıyıları ve çoğunluk burunları kaçmaktan ya da pusu kurmak suretiyle vurur oldular.. Derin körfezlerde ise -körfezlerden çıkarken yollarının kesilip yakalanmaları tehlikesinden ötürü- körfezlerden çıkarken korkusuz bir hayat yaşardı.

Bu, böyle olduğu için, Perçim’in mensup olduğu aşiret her yazın Mandalya körfezinin, dantela gibi girintili kıyılarının en içerlek bir noktasında Ören denilen eski İassos harabelerinin bulunduğu yere göç ederdi. Perçim, çocukluğunun en erken çağında, kumlar üzerinde savsaklayan küçücük ayak izleri bırakalı ve parlak sedefli şeytan minareleri toplayalı beri her kış boyunca yazı özlerdi. Çünkü gözlerinde hep deniz ve deniz kıyıları tüterdi. O yıl da - yani Perçim’in  on yedi yaşına bastığı yıl- aşiret, yazlamak üzere gene oraya konaklamıştı.

O kıyının yüzlerce girintisi arasında Perçim’in asıl gözdesi bir koy vardı ki orası hakikaten durgun bir gümüş aynaydı. Üç bin yıllık harabenin beyaz sütunları altın kumlardan ve menekşe renginde bir

14 Ekim 2026 Çarşamba

Teneke*


 

Üç aydır kasabada kaymakam yok. Tahrirat katibi Resul Efendi vekillik ediyor. Onun da ha varlığı, ha yokluğu… Yaşlı, sümsük bir adam. Gölgesinden ürküyor…  Bu adamla hiçbir iş görülmez. Nisan da geldi çattı. Çeltik ekmek için ruhsatiye  . Tarla planları, su kavgaları, alışverişler, kazıklamalar gırla gidiyor.İlle velakin kaymakam yok. Kaymakamın yerine bakan Resul Efendi de : “Çeltik işine burnumu sokmam. Valinin beni yerimden atacağını bilsem, burnumu sokmam. Sokmam da sokmam,” diyor. Diyor da başka hiçbir şey diyemiyor.

Resul Efendi, bunca yılın Resul Efendisidir. Karışır mı böyle işler! Altından ne çıkacağını bilmez mi? Çeltikçiyle, bu namussuzlarla aşık atılır mı, bu ırzın kırıklarla bir ipte oynanır mı, bilmez mi? Çeltikten dolayı, bunca yıl başına o kadar çok işler gelmiştir ki hesapsız.  Mesela Sazlıdere köyünün yanındaki Okçuoğlunun çeltik ekmek istediği sahaya ruhsat verse, verse değil, çeltik komisyonunun kararına bir imza bassa yirmi bin lira rüşvet alabilir. Su içinde alır. Alır ama, burnundan fitil fitil geleceğini de bilir. Resul Efendi rahat yaşamak ister, mümkün mertebe… Yaş tahtaya basmamak için elinden gelen gayreti geriye koymaz. Bilir ki çektikçilerle iş görmek, itle bir çuvala girmek demektir.

Hiçbirisi değil de şu Karadağlıoğlu Murtaza Ağa çekilmez. Başa bela. Deyyusun biri. Resul Efendiyi nerede görse:

“Eee İresul Efendi, duyduk ki, gomisyona irest çekmişsin. Ruskatiyelere, imzanı basmıyormuşsun. Olur mu İrasul Efendi? Biz seninle baba dostuyduk. Eee İrasul Efendi… Kaymakam olmayınca İrasul Efendi , siz Abdurrahman Çelebi oluyormuşsunuz. Öyle duyduk İrasul Efendi.””

Resul Efendi de Murtaza Ağanın karşısında boyun kırar, el ovuşturur, her zamanki, herkese karşı, her yerdeki candan gülümsemesiyle gülümser:

“Ne yapalım, Ağam, sayenizde…” der, şapkasını hürmetlice çıkarıp geçer gider.

… ..

… ..

8 Ekim 2026 Perşembe

Değirmen - Sırça Köşk*


 

Değirmen

Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım?..

Görülecek şeydir o… Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve kalın kalasların üstünde simsiyah bir çatı… Sonra bir sürü çarklar, kocaman çarklar, sıçraya sıçraya dönen tozlu kayışlar… Ve bir köşede birbiri üstüne yığılmış buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları. Karşıda beyaz torbalara doldurulmuş unlar…

Taşların yanında duman halinde sıcak ve ince zerreler uçuşur. Halbuki döşemedeki küçük kapağı kaldırınca aşağıdan doğru sis halinde soğuk su damlaları insanın yüzüne yayılır…

Ya o seslere ne dersin adaşım, her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan seslere?...  Yukarıdaki tahta oyuktan inen sular, kavak ağaçlarından esen kış rüzgârları gibi uğuldar, taşların kâh yükselen, kâh alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır… Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar gıcırdar, gıcırdarlar…

Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm adaşım, amma bir daha görmek istemem.


*** 


Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?... 

Çoook desene! Sevgilim güzel miydi? bari? Belki seni seviyordu… Ve onu herhalde çok kucakladın… Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş bir şeydir, hele adam genç olursa…

Yahut sevgilin seni sevmiyordu… O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?.. Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?..

Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak için senin için o kadar güç olmamıştır. … ..

Kendine Ait Bir Oda*

 

… ..

… .. İnsan o mırıltıyı, kelimelere dökebilir miydi? Şüphesiz ki şairlerin yardımıyla yapabilirdi. Yanımda bir kitap duruyordu, kapağını açınca,sayfaları gelişigüzel bir şekilde Tennyson’a çevirdim. Ve işte burada Tennyson’ı şarkı söylerken buldum:


Görkemli bir gözyaşı düşümüştü

Kapıdaki çarkıfelek çiçeğinden

O geliyor, güvercinim, sevgilim;

O geliyor, hayatım, kaderim;

“O yakında, o yakında” diye ağlar kırmızı gül;

“O gecikti” diye gözyaşlı döker beyaz gül;

“Duyuyorum, duyuyorum” diye dinler bezare çiçeği;

Ve zambak fısıldar, “ben beklerim”.


Erkeklerin savaştan önce öğle yemeği partilerinde mırıldandıkları bu bmuydu? Peki ya kadınlar?

Kalbim Şarkı söyleyen br kuş gibi

Akarsuyunun yanında bir yuvası olan;    

       Kalbimde bir yuvası olan;

       Kalbim bir elma ağacı gibi

       Dalları, tıknaz meyvelerin yükünden bükülmüş,

 Kalbim gök kuşağından bir deniz kabuğu gibi

 Dingin denizde kısa kürekler gibi;

Aziyade*

 

Kitap arkası tanıtımdan: 


Aziyade, edebiyat dünyasında Pierre Loti adıyla tanınan Fransız deniz subayı Julien Viad’nun 1879 yılında yayımlanmış ilk yapıtı. Bir İngiliz savaş gemisiyle 1876’da Selanik limanına gelen roman kahramanı aracılığıyla yazar, kendi yaşam öyküsüyle kurmaca arasında köprüler kurarak Osmanlı dünyasına kendini adayışını betimliyor. Gizli gizli buluştuğu Çerkez güzeli Aziyade’yle olan aşkı, Loti’yi Doğu kültürüne giderek daha fazla çeken bir kuvvete dönüşüyor. 1876-77 yıllarında Doğu Sorunu , Tersane Konferansı, anayasa devrimi, Osmanlı-Rus Savaşı’nı kapsayan yoğun atmosferin içinde , sıradan insanıyla, elitiyle. Müslüman, Musevi, Hıristiyan kültürüyle, kozmopolit Osmanlı toplumunun canlı bir portresini sunan ender yapıtlardan Aziyade.


Çevirmenin Önsözü

Aziyade edebiyat dünyasında Pierre Loti adıyla tanınan Pierre Loti adıyla tanınan Fransız deniz subayı Julien Viadud’nun ilk yapıtı. Roman, subayın genç bir Türk kadınıyla İstanbul'da yaşadığı aşkı konu edinir. Osmanlı tarihine Selanik Hadisesi adıyla geçen olay üzerine Türkiye’ye gönderilen savaş gemilerinden birinde görevli genç adam (o zamanlar Türk toprağı olan) Selanik’te evli bir Türk kadına tutulur. Bu kadın tacir Abidin’in dört hanımından biri olan Aziyade’dir. Julien Viadud’nun Osmanlı başkentindeki Fransız karakol gemisi Gladiateeur’e atanmasından bir süre sonra Abidin de evini evini İstanbul’a taşır ve bu gönül serüveni orada devam eder.

1876 yılı başından itibaren Osmanlı İmparatorluğu içindeki Balkan Hıristiyanları arasında huzursuzluk artıyordu. Selanik’teki Rus asıllı Amerikan konsolosu ile adamları Müslüman olmak isteyen bir Bulgar kızını kaçırınca heyecana kapılan bir camide toplanıp kızın kurtarılmasında ısrar etti. Camiye gelen Fransız ve Alman konsoloslarında ısrar etti. Camiye gelen Fransız ve Alman konsolosları öldürüldü. Olay Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Fransa, Almanya, Rusya ve İtalya Selanik limanına savaş gemileri göndererek suçluların cezalandırılmasını istediler. Konsolosları öldürenler idam edildi.