O yılın 29 Mayısında, bir çoban, Retyezat’ın eteğinde, uz8un gövdeli ağaçlarla kaplı, ekinlerle güzelleşmiş bereketli bir vadiye hakim, yemyeşil bir yaylanın kıyısında sürüsünü bekliyordu. Kuzeybatı rüzgâr olan karayeller, bu açık korunmasız, yüksek yaylayı, her kış bir berber usturası gibi tıraş eder. O dönemde, bölgede, yayla sakallarını kestiriyor denir -hatta kimi zamanlarda sinekkaydı tıraş olduğu söylenir.
Bu çobanın giyinişinde Arkadialılarla özgü çobansı şiirsellikten eser olmadığı gibi, davranışında da çobansılık yoktu. O bir Daphnis, Amyntas, Tityros, Lycidas ya da Meiboeus değildi. Kocaman tahta nalınlar giydiği ayaklarının dibinde mırıldanan Lignon nehri değildi, serin ve pastoral suları Astraia romanının kıvrımları arasında akmaya layık ola, Eflak topraklarından geçen Siret nehriydi.
Frig, Werst köyünden Frig; bu kaba saba çobanın adı buydu. Hayvanları kadar kendi de bkımsız olan bu çoban, koyunlarının ve domuzlarının insanı çileden çıkaran -komitafaki (idari bölüm) sefil ağılların haline uygun düşen , eski dilden ödünç alınma tek sözcüğü kullanırsak- bir pasaklılık içindeki,o rutubetli ağılda onlarla birlikte barınıyordu.
Demek ki, koyun sürüsü, söz konusu sürünün başı Frik’in bekçiliğinde otluyordu. Otlarla kaplı bir tümseğin üstüne yatan Frik, tek gözüyle uyuklarken, diğeriyle sürüyü gözlüyordu, piposu ağzında, kimi zaman, birkaç koyun otlaktan uzaklaştığında köpeklerine ıslık çalıyor ya da boynuz borusunu öttürüp dağlarda yankılandırıyordu.
Saat öğleden sonra dörttü. Güneş batmaya başlamıştı. Doğu tarafında, tabanları dalga dalga sise boğulmuş birkaç zirve aydınlanıyordu. Güneybatıya doğru, sıradağların iki kırığı arasından, eğik bir ışık demeti, hafif aralık bir kapıdan süzülüyordu.
Bu dağ sistemi, Klausenburg ya da Kolozsvar Komitası adı altında bilinen, Transilvanya’nın en yabanıl bölümüne aitti.






