25 Aralık 2022 Pazar

Karpatlar Şatosu*

 


O yılın 29 Mayısında, bir çoban, Retyezat’ın eteğinde, uz8un gövdeli ağaçlarla kaplı, ekinlerle güzelleşmiş bereketli bir vadiye hakim, yemyeşil bir yaylanın kıyısında sürüsünü bekliyordu. Kuzeybatı rüzgâr olan karayeller, bu açık korunmasız, yüksek yaylayı, her kış bir berber usturası gibi tıraş eder. O dönemde, bölgede, yayla sakallarını kestiriyor denir -hatta kimi zamanlarda sinekkaydı tıraş olduğu söylenir. 

Bu çobanın giyinişinde Arkadialılarla özgü çobansı şiirsellikten eser olmadığı gibi, davranışında da çobansılık yoktu. O bir Daphnis, Amyntas, Tityros, Lycidas ya da Meiboeus değildi.  Kocaman tahta nalınlar giydiği ayaklarının dibinde mırıldanan Lignon nehri değildi, serin ve pastoral suları Astraia romanının kıvrımları arasında akmaya layık ola, Eflak topraklarından geçen Siret nehriydi.

Frig, Werst köyünden Frig; bu kaba saba çobanın adı buydu. Hayvanları kadar kendi de bkımsız olan bu çoban, koyunlarının ve domuzlarının insanı çileden çıkaran -komitafaki (idari bölüm) sefil ağılların haline uygun düşen , eski dilden ödünç alınma tek sözcüğü kullanırsak- bir pasaklılık içindeki,o rutubetli ağılda onlarla birlikte barınıyordu.

Demek ki, koyun sürüsü, söz konusu sürünün başı Frik’in bekçiliğinde otluyordu. Otlarla kaplı bir tümseğin üstüne yatan Frik, tek gözüyle uyuklarken, diğeriyle sürüyü gözlüyordu, piposu ağzında, kimi zaman, birkaç koyun otlaktan uzaklaştığında köpeklerine ıslık çalıyor ya da boynuz borusunu öttürüp dağlarda yankılandırıyordu.

Saat öğleden sonra dörttü. Güneş batmaya başlamıştı. Doğu tarafında, tabanları dalga dalga sise boğulmuş birkaç zirve aydınlanıyordu. Güneybatıya doğru, sıradağların iki kırığı arasından, eğik bir ışık demeti, hafif aralık bir kapıdan süzülüyordu.

Bu dağ sistemi, Klausenburg ya da Kolozsvar Komitası adı altında bilinen, Transilvanya’nın en yabanıl bölümüne aitti.

21 Aralık 2022 Çarşamba

İtiraflarım *


 

   Hristiyanlığın Ortodoks mezhebine göre vaftiz edildim ve o doğrultuda eğitildim. Çocuk ve gençlik yıllarımda, bu inanç çerçevesinde eğitim gördüm. Ama on sekiz yaşında, ikinci yıldan sonra üniversiteyi bıraktığımda, artık bana öğretilmiş şeylerin hiçbirine inanmıyordum. Bazı anılara dayanarak hüküm vermem gerekirse, gerçekte hiç de öyle ciddi inançlı biri sayılmazdım. Bununla beraber, bana öğretilenlere ve çevremdeki yetişkinlerin inançlarına itimat ediyordum, ama bu itimat pek sallantılıydı. Hatırlarım, on bir yaşlarındaydım; şimdi çoktan ölmüş olan Voladga adında, liseli bir çocuk bir pazar günü bize gelmişti ve en büyük haber olarak, lisede yapılan bir buluşu anlatmıştı. Buşui şuydu: “Tanrı diye bir şey yok, bize öğretilmiş olanların hepsi uydurma şeyler.” (bunlar 1838 yılında oldu.) Küçük erkek kardeşlerimin bu haberle nasıl ilgilendiklerini ve benim de fikrimi aldıklarını anımsıyorum. Ve hatırlıyorum, hep birden canlı bir heyecana kapılmış, bu haberi son derece ilginç ve iyiden iyiye mümkün bir şey olarak kabul etmiştik.

Sınar şunu da hatırlıyorum, ağabeyim Dimitriy üniversite öğrenimi sırasında , o kendineözgü hâliyle birden kendini dine verip de her âyine gittiğinde, oruç tutup temiz ve ahlaklı bir hayat sürdüğünde, onu hepimiz -büyük kardeş-ler de dahil - durmadan alaya almış, kendisine “Nuh” adını takmıştık. Hatırlarım, o zamanlar Kazan Üniversitesi mütevelli heyetinden Mussin Puşkin, bizi bir baloya davet etmişti de, gitmeyi kabul etmeyen ağabeyimi alaylı bir tarzda ikna etmeye çalışmıştı, “Hz. Davut bile tapınağın dolabı önünde dans etti” diyerek. Büyüklerin bu şakalarını o zamanlar alkışlıyor ve şöyle bir sonuç çıkarıyordum: Hristiyanlığın esaslarını öğrenmek ve kiliseye gitmek gerekiyordu ama bütün bunları fazlaca önemsemeye gerek yoktu. Ayrıca çok genç yaşlarda Voltaire’i okuduğumu ve onun alaylarının beni kızdırmamış, tam tersine eğlendirmiş olduğunu hatırlıyorum.

Bu inançtan kopuşum, kültürlü tabakaya mensup insanlarda nasıl olmuşsa ve şimdi de nasıl oluyorsa, öyle olmuştu. Sanırım bu, çoğunlukla bunlara olmaktadır.: Çevresindeki çoğunluk nasıl yaşıyorsa, öyle yaşıyor insan; herkes inanç esaslarıyla ortak olmayan, çoğunlukla ona ters düşen ilkelere bağlı olarak

17 Aralık 2022 Cumartesi

atatürk, okyar ve çok partili türkiye *


 Bu kitapta, başta ümitsiz görünen çetin bir mücadele sonucunda, ülkemizin bağımsızlığını sağlamış olan ve Cumhuriyet’in 1923’te ilanında, Cumhurbaşkanı seçilmiş olan Mustafa Kemal Atatürk’ün, 1930 yılında, yakın arkadaşı Fethi Okyar’ı görevlendirerek kurulmasına yol açtığı muhalefet partisinin dramatik öyküsünü bulacaksınız.

Milli  Mücadele yıllarında (1919-23) ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında (1923-25), ülkede ve mecliste geniş hürriyetin mevcut olduğu bir ortam vardı. Hatta, 1924 yılında Batı demokrasisinin politik özgürlüklerini aksettiren Anayasa, Meclis’çe kabul edilmişti. Buna istinaden, Atatürk’ün milli mücadelede arkadaşları (Kâzım Karabekir, Ali Fuat, Rauf Orbay ve Refet Bele), 1924 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası namı altında  Atatürk’ün Nisan 19123’te kurduğu Halk Fırkası’na muhalif bir parti kurmuşlardı.

Oysa, 1925 yılında Doğuda Şeyh Sait İsyanı’nı takiben İstiklal Mahkemeleri Kanunu çıkarıldı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mahkemece kapatıldı ve basın susturularak sert biçimde tek parti yönetimine geçildi. Beş yıl süren tek parti döneminde   Atatürk, Batı istikametinde bir dizi sosyal ve hukuki devrimler getirdi. Mecliste hükümeti kimsenin tenkit edemediği, basının susturulduğu tek parti hükümeti esnasında, ülkede iktisadi şartlar ağırlaşmış, tek partinin üzerindeki yük iyice artmıştı. 

1930 yılına gelindiğinde, Atatürk, bunaltıcı ortamı hafifletmek, 1923'te ilan etmiş olduğu cumhuriyetin özünü teşkil eden hür demokratik rejime avdet etmenin zamanının geldiğine karar verdi Ancak yüz seksen derecelik bir dönüş yaparak sıkı sansürlü tek parti yönetiminden, çok partili serbest rejime nasıl geçilebilirdi? Türk toplumu mazide kısa süren demokrasi denemesi (1908-12) İttihat ve Terakki dönemi, 1920-25 Millet Meclisi rejimini geçirdiği halde, asırlardır içinde yaşadığı yaşadığı otoriter idareden başka bir şey bilmiyor; Türk aydınları istikrarsız ortam içinde, kendilerine güvensiz, çekingenlik içinde yaşıyorlardı. Atatürk’ün, Milli Mücadele arkadaşları politikadan tasfiye edildikten sonra, 1925’ten

12 Aralık 2022 Pazartesi

Ham Toprak *


 

1869 yılının bir bahar günü, öğlen Petersburg’un Subaylar Sokağı’nda beş katlı bir apartmanın arka merdivenlerinden özensiz, yoksul giyimli, yirmi yedi yaşlarında bir adam çıkıyordu. … ..

… ..

… ..

Maşurina bir buçuk yıl önce Rusya’nın güneyinde, doğup büyüdüğü yeri , yoksul ama soylu ailesini terk edip cebinde altı rubleyle Petersburg'a gelmiş, kadın doğum okuluna girmiş, büyük bir azimle çalışarak arzuladığı diplomaya sonunda kavuşmuştu. Genç bir kızdı… hem de çok iffetli bir genç kız. Her şeyden kuşkulanan biri, bu kızın dış görünümü için söylenenleri hatırlayınca “Şaşılacak bir şey yok bunda!” diyecektir. Biz ise şöyle diyeceğiz: “İnanılmaz ve az görülen bir şey!”

Maşurina’nın ters cevabını duyunca Paklin tekrar güldü. 

-Harikasınız canım! -dedi yüksek sesle.- Çok güzel terslediniz beni! Hakkettim bunu! Böyle cüce kaldığım için! Bu arada sizin şu ev sahibiniz nerede kaldı?

Paklin konuyu bilerek değiştirmişti. Boyunun kısalığı, bedeninin biçimsizliğini bir türlü kabullenemezdi. Kadınlara pek düşkün olduğu için bu konuda da hassastı. Kadınların ondan hoşlanmaları için neler vermezdi! Zavallı dış görünüşünün bilincinde olması, alt tabakadan gelmesinden ve toplum içindeki hiç de gıpta edilmeyecek yerinden daha çok kemiriyordu içini. Paklin’in babası birtakım yalan dolanla dokuzuncu dereceden memurluğa kadar yükselmiş sıradan bir küçük burjuva; mahkeme işlerinde usta bir dolandırıcıydı. Çiftlikler, apartmanlar yönetiyor, çok para kazanıyordu, ama son günlerinde kendini içkiye vermiş ve öldüğünde hiç miras bırakmamıştı. Genç Paklin (adı Sila’ydı…Sila Samsonıç ki, bunu da kaderin kendisine bir alayı (Sila Rusça’da güç anlamına gelir), kabul ediyordu. Almancayı çok iyi öğrendiği ticaret okulunu bitirdi. Birçok badire atlattıktan sonra nihayet bin beş yüz gümüş ruble ücretle özel bir büroda işe başladı. Bu parayla kendi geçiniyor, hasta teyzesiyle kambur kız kardeşine de bakıyordu. Bizim öykümüzün başladığı sıralar

kumandanım galiçya ne yana düşer*


 

Bir asırdan beri Türk aydınları, talebeleri, zabitleri, memurları Avrupa’ya gidip gelmekte, bizden başka bir âlem olan cihan parçasını görmektedirler. Bu seyahatler hakkında,  her birimiz birçok hatıralar, intibalar, hatta romanlar, hikâyeler okumuşuzdur.

Fakat Türk köylüsünün Avrupa’ya seyahatini, o dünyayla temasını , orada bıraktığı ve edindiği intibaları hiçbir yerde okudunuz mu? Şüphesiz  ki hayır… İşte benim Mehmetçik Avrupa’da başlığı altında okurlarıma sunmak istediğim, bu hiç dokunulmamış sahadır.

Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan, Avusturya arazilerinden geçilerek Lehistan,(Polonya) ve Galiçya’ya, bu birkaç asır evvel atalarımızın at oynattıkları Lemberg, Karakovi, Peşte, Viyana, Berlin ve daha birçok küçük şehir ve kasabalarda takip edeceğimiz, tek bir Türk köylüsü değil, binlerce kişiden oluşan koca bir Türk kitlesi, bir kolordudur. Ve bu da şüphesiz her zaman bulunur şeylerden değildir.

Galiçya cephesine ait tek bir  eser yazıldığını hatırlıyorum. Fakat bu eser yalnız tâbiye ve sevkülceyşten bahsetmişti. Ben lüzumlu yerlerde Mehmetçiklerin kahramanlığını ve yalnız bu cephedeki şehitlerin adedi on iki bin kişiye varan bu fedakâr vatan yavrularının muharebelerini de anlatacağım. 

Fakat bundan önce ve hiçbir harp notlarında geçme ihtimali olmayan çok zevkli, bazen çok komik hatıraları içinde barındıran safhaları, yerli halkla temas ve onlar üzerinde bırakılan hoş, efendice intibaları anlatmaya gayret edeceğim.

… ..


Türk Askeri Galiçya Cephesinde

İngiltere ve Fransa, 1915 yılı Kasım ayında Çanakkale harekatından vazgeçmek ve Gelibolu yarımadasındaki çoğunluğu ANZAC askerlerinden oluşan birliklerini tümüyle geri çekmek zorunda kalmışlardı. Müttefik ordularının tahliyesi 1916 yılının Ocak ayında bitirildi. Bu geri çekilme üzerine Türk

8 Aralık 2022 Perşembe

ölmeye yatmak *


 

Asansörle tam on altı kat çıktık. On altıncı katta indik. Bana odayı gösterecek oğlanın peşinden yürüyorum. Kısa bir koridor geçti. Bir odanın önünde durdu. Ben de durdum. Kapıyı açtı, içeri girdik.

Perdeler sıkı sıkıya kapalı. Çocuk perdeleri açıp dışarısını göstermek istedi. Engel oldum. Lambaları yaktı. Bir şey isteyip istemediğimi sordu. İstemediğimi söyledim. Bahşişini verdim; gitti. 

O çıkınca kapıyı hemen kilitledim. Bütün ışıkları söndürdüm. Çarçabuk soyundum. Köşedeki yatağı açtım. Çırılçıplak içine girdim; ölmeye yattım.

Bakmadım ama, saat yedi buçuk falandır. Aşağıda otele kaydımı yapan delikanlıdan duydum sanıyorum.

Çantamı odanın bir köşesine fırlatmıştım. İçinde bir buçuk paket sigara, bir çakmak, kırmızı kaplı bir not defteri, güneş ve okuma gözlüklerim, bir kalem, yarım simit, dibine ermiş ruj tüpü, bozuk para cüzdanım ve kapalı bir zarf içinde beş bin lira o zarfın içinde yalnız değil. Üç dört satırlık bir notla birlik. Birkaç saat önce, paranın yanı sıra o zarfa kapattığım notta ne demiş olduğumu anımsamıyorum. Sadece, böyle bir iş   yapmış olmama şimdi gülesim geliyor. Ama denenecek son şeyin eşiğinde de ciddi olmayı beceremiyorum.

Ölüm bazen o denli çabuk gelmiyor. Ölümle savaşmak gerekiyor. Gülünecek en uygun anda gülmeyi kasıklarıma hapsedişim bundandır belki. Ölmeye yatarken ölümle savaşmak gerekeceğini düşünmemiştim.


Doğdu Gün Işıkları Ülkü’nün


Sümerbank keteni bordo renk perde, okul sahnesini tam örtmüyordu. Hademe Cemal, müsamerede perdecilik edecek. Elimdeki ipi az çekiyor, perde aralığı hiç kapanmıyor. Bütün korkusu da,

bir amerikan diplomatının anıları *


 

Bir Amerikan diplomatı olan Samuel. S. Cox, 1851’de ilk kez geldiği İstanbul’da, Kongre’deki  Demokrat Parti temsilciliğinden istifa ederek, diplomatik temsilci sıfatıyla 1885’te tekrar gelir.


Yeni Dünya’nın temsilcisi Cox, kadim Osmanlı payitahtında iki yıl görev yaparak ülkesine ve siyasetçiliğe geri döndükten sonra, İstanbul’da geçirdiği bu kısacık dönemi geniş hacimli bir kitaba dönüştürür.


Üstelik eserini sadece diplomat olarak değil ilgilenmek zorunda kaldığı, misyonerlikle, Osmanlıların komşularıyla ilişkilerine dair gözlemlerle, geleceğin stratejik maddesi petrol üzerine tetkikleri ve tanıklıklarıyla ya da İstanbul’un diplomatik dünyasının perde arkası hikâyeleriyle örmez:


Türkler başta olmak üzere, imparatorluğu oluşturan bütün halklar -Çerkesler, Kürtler, Araplar, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Bulgarlar, Ortodokslar, Katolikler ve hatta Latinler hakkında gözlemleri ve bazen ciddi tetkiklere dayalı tespitleri de eserinde yer alır.


Dönemin İstanbul’u da, sosyal hayatına ve gündelik yaşama dair ayrıntılı gözlemlerle anıların adeta baş rolündedir.: harem, köleler, nazırla, esnaf, arabacılar, çarşı pazar, giyim kuşam ve tabii ki meşhur sokak köpekleri…


Batılı güçlerin var güçleriyle nüfuz etmeye çalıştığı Osmanlı ülkesine ve padişahına beslediği hayranlığı gizleyemeyen Cox, bu yüzden uğradığı eleştirileri de açık yüreklilikle bu anılara katar.


Modern çağın değişimlerinin olanca hızıyla sürdüğü bir dönemde, Yeni Dünya’nın Eski Dünya’ya bakışı,