15 Mart 2024 Cuma

Dünyanın En Yalnız Beyni*


 Nihayet Mavi. O kadar uzun zamandır seninle tanışmayı bekliyorum ki şu an yaşadığım heyecanı sana anlatamam. Hakkında çok fazla şey öğrendim ve bunları acilen seninle paylaşmam gerekiyor. Tüm yetişkinlerin seni basitçe “ergen” diye tanımlasa da anlatılması gereken müthiş bir hikâyen var. Öncelikle şunu bil ki benim için çok değerlisin, çünkü etrafımızdaki karanlıktan ancak senin sayende kurtulabiliriz. Konuşacağımız her şey seninle ilgili Mavi. Bizimle ilgili. Beraber başlatacağımız isyanla ilgili. Çevrene her baktığında iliklerine kadar hissettiğin o derin yalnızlığınla ilgili.

Öncelikle ısrarla sana neden Mavi dediğimi açıklamam gerek. Türkçede muhtemelen senin de çok az duymuş olduğun ilginç bir kelime var: Büluğ. Söylemeye kalktığında, seni bir anda İngilizce blue (mavi) kelimesini Fransız aksanıyla dile getirmeye çalışan bir çemçük ağızlıya dönüştüren garip bir kelime. Arapça blğ kökünden gelen büluğ ”ulaşma, yetişme, yetişkin olma” gibi anlamlara sahiptir. Günlük dilde “ergenlik” dönemini ifade eden bu kelimenin ikimiz için anlamı çok daha derin zira gerçekleştirmek yani “ulaşmak, yetişmek” istediğimiz devrimin adı “Büluğ” olacak.


Sendan bahsederken büluğ diye sürekli dudaklarımı büzüştürmek istemediğimden Mavi adını taktım. Tabi burada mavi rengin çok önemli fiziksel bir özelliği de etkili oldu. Belki bir yerlerde duymuşsundur. Işık bir objeye çarptığında bir kısmı emilir diğer kısmı ise saçılarak etraf yansır. Çevremizdeki nesnelere ait renklerin oluşmasında bu emilme-saçılma dengesi önemli rol oynar. Doğaya baktığında diğer renklere göre en fazla saçılım gösteren mavidir. Mesela uzaklardan masmavi gözüken denizi düşün. Eğer deniz suyunu avuçlarının arasına alırsan normal su gibi olduğunu görürsün. Aynı şey gökyüzü için de geçerlidir. Renksiz olmasına rağmen mavi gözükür çünkü mavi, hiçbir şeyin kolay kolay emilip hapsedemeyeceği en özgür renktir. İşte biraz da bu yüzden benim için Mavi’sin.

10 Mart 2024 Pazar

bir sovyet diplomatının anıları*


 

… ..

İtilaf Devletleri, Türkiye ve Sovyet Rusya


Belgeleri ve materyalleri ayrıntılı olarak incelemem bana, İtilaf emperyalistlerinin Sovyet Rusya’ya, Kemalist Türkiye’ye ve bunların arasında kurulan dostluk ilişkilerine karşı yönelttikleri askeri ve diplomatik savaşın tam bir tablosunu çizme olanağını sağladı.

Kayzer Almanyası Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’yi askeri uydusu haline getirdiyse, savaştan sonra, Mondros Mütarekesi ve Sevr antlaşması sonucunda İtilaf Devletleri de Türkiye’yi parçalamaya, politik ve ekonomik bakımdan büyük emperyalist devletlerin tam anlamıyla egemenliği altına girmeye mahkûm etmişlerdi. Padişah hükümetinin ihanetine; Türkiye’nin Türkiye’nin birçok bölgesinin Fransızlar, İtalyanlar, İngilizler ve Yunanlılar tarafından işgal edilmesine; Padişah taraftarlarının birçok bölgede körükledikleri hgerici isyanlara rağmen, dört yıllık bir savaşın bitkin bir hale getirdiği Türk halkı , özgürlüğünü ve bağımsızlığını korumak için istilacılara ve kendisini ezen yerli derebeylerine karşı başkaldırdı. Türk feodalleri, halkı aldatmak ve genç Türkiye’nin birliğini bozmak için, Mustafa Kemal Paşa’nın deyimiyle şeytanca tertiplere başvurmuşlardır. Yine bunlar, Batılı emperyalistlerin isteğine boyun eğerek, Türkiye ile Sovyet Rusya arasında dostça ilişkilerin kurulmasına da engel olmuşlardır.

Gerçi İngiltere ile Fransa arasında çok ciddi ekonomik ve toprak anlaşmazlıkları, daha başka anlaşmazlıklar, Türkiye ile ilgili çıkar çatışmaları yok değildi. Ama yine de Sovyet Rusya’ya karşı ortaklaşa, düşmanca bir politika gütmekteydiler. İngiltere, Küçük ve Orta Asya’da )İran, Afganistan, Buhara, Türkiye) Sovyet Rusya’ya karşı birleşik bir gerici cepheyi kurmaya çalışıyordu. İngiltere, Türk-Sovyet yakınlaşmasın ı baltalamak için, ajanlarıyla -panislamistler ve pantürkistler aracılığıyla- Türkiye’de ve doğunun başka ülkelerinde az emek harcamamıştır.

… ..


Güney Kafkasya komünistlerinin Sovyet iktidarı için mücadelesi

… ..

Ama müsavatçılar yatışmadılar, 1920 yılı Mayıs ve Haziran aylarında, yukarıda sözünü ettiğimiz Nuri Paşa (Enver Paşa’nın kardeşi) ile birlikte Gence’de (Kİrovabad) isyan ettiler. Şİddetli mücadeleden sonra isyan bastırıldı. Nuri Paşa ve öteki elebaşılar, İran’a kaçtılar. 

… ..

7 Mart 2024 Perşembe

Ölüm Çığlığı*


 

… ..

Griselda güldü. “Kendimi o zaman öyle güçlü hissettim ki ,” diye mırıldandı. “Diğerleri benim olağanüstü bir kız olduğumu düşünüyorlardı. Tabii benimle evlenmek onlar için çok hoş olacaktı. Öte yandan ben senin hoşlanmadığın onaylamadığın her şeyin sembolü gibiydim. Buna rağmen bensiz olamıyordun. Kendimle öylesine gurur duyuyordum ki buna karşı duramadım. Birinin gizli günahı olmanın zevki inan bana her şeyin üstünde, zaferin de ötesinde bir duygu. Canını sıkıyor, sinirlerini bozuyorum. Yine de bana tapıyorsun. Benim için deli oluyorsun, öyle değil mi Len?” 

“Tabii ki seni çok seviyorum canım.”

“Ah! Len, sen bana tapıyorsun. Londra’dan geç döndüğüm o günü anımsıyor musun? Hani, sana Londra’da kalacağımı bildiren bir telgraf çektiğim ama her nedense  o telgrafın saba bir türlü ulaşmadığı  o günü… Posta müdürünün kız kardeşi o gün ikizlerini doğurmuş, adam da telgrafı yollamayı unutmuştu. Meraktan çıldırmış, Scotland Yard’a telefon etmiş, ortalığı birbirine katmıştın.”

… ..

“Ben her fikre saygıyla karşılarım, tabii kabul görmüş fikirleri yıkmak amaçlı olmamak kaydıyla.”

“Evet, bizler dar kafalı, bağnaz, kendini beğenmiş yaratıklarız, hiçbir şey bilmediğimiz konularda hüküm vermeye o kadar hevesliyiz ki. Hepimiz, ama hepimiz böyleyiz. Neyse, yine asıl konuya dönelim. Açıkçası ben suçun polisten de rahiplerden de çok doktorları ilgilendiren bir konu olduğu kanısındayım. Gelecekte kim bilir, belki de böyle bir şey olmayacak bile.”

… ..

… .. Sözlerinizin beni çok etkilediğini de anımsıyorum. Zamanı gelince Tanrı’nın da ona merhamet değil, sadece adalet göstereceğinden söz ettiniz.”

… .. 

Bayan Marple’la yaptığım sıkıcı konuşma sırasında kulağıma bir kaç kez adamın, “Bu köye

20 Şubat 2024 Salı

Endülüs Tarihi*


 

ı. İslam Fethi

1.Arap Genişleme Siyasetinin Bir Safhası Olarak Fetih

… ..

Kutsal savaşın Müslümanların, rakiplerini “İslam ve kılıç” arasında bir seçim yapmak zorunda bırakmaları anlamına geldiği yaygın ve yanlış bir kanaattir.Bazen görülen bu hal, sadece rakiplerin müşrikler ve puta tapanlar olduğu durumlar için geçerlidir. Yahudiler, Hıri

tiyanlar ve diğer ehl-i Kitab, yani kutsal kitapları olan monoteistler için ise iç işlerinde özerk olmakla birlikte Müslümanlara cizye ve haraç ödemek karşılığında “himaye edilen” grup olabilme gibi üçüncü bir ihtimal vardı. Bu tür bir topluluk üyesi zimmî olarak bilinmekteydi. Arap yarımadası’ndaki bedevî kabilelerin tamamına yakını putperestti ve bundan dolayı Müslüman olmaya zorlandılar.   … .. …

.. .. Arapların … .. 670 senesinde Tunus’ta Kayravan şehrini kurabildiler. Esasen Berberî kabilelerinin direnişi nedeniyle ilerlene, burada yeniden durdu; gerçi Kartaca şehri dahahâlâ Bizans’ın elindeydi. BerberÎ kabileler ve özellikle de göçebe ve yerleşik kabileler arasındaki rekabetten yararlanan Araplar, en sonunda Tunus’taki varlıklarını güvenli bir şekilde sağlayabildiler. Bu süreçte pek çok Berberî de İslam’ı kabul etti. 698 senesinde Bizanslılar nihayet Kartaca’dan tamamıyla çıkarıldılar ve 700 senesinin hemen akabinde Araplar ve Müslüman (muhtemelen göçebe) Berberîler, düzenledikleri akınlar sayesinde Cezayir’i aşarak Fas ve Atlas Okyanusu kıyılarını nüfuz etmeye başladılar.Bu bölgelerdeki yerleşik Berberîlerin direnci kırıldı ve ssonunda Arap hakimiyetini tanımak zorunda kaldılar. … ..

… ..

… .. Arap genişlemesi tabirinden daha ziyade İslamî genişleme tabirini kullanmak daha doğru olacaktır. Bununla beraber, Araplarla Berberiler arasındaki rütbe farkı , ikincilerin İslam’ı kabul etmelerine rağmen bile ortadan kalkmadı; aksine bu olgu, Müslüman İspanya'daki iç gerilimin ciddi bir kaynağını teşkil etti.

15 Şubat 2024 Perşembe

Harry Potter & Lanetli Çocuk*


 

… ..

John

Peki, senaryonun yazarı olarak, henüz prodüksiyonu görememiş olanlar oyunu okurken zihinlerinde neler olup bitti istersin?


Jack

Bence cevaplaması zor bir soru bu. Açılıştan önceki gün bir tweet yazdım, “İnsanların oyunun görmesini çok isterim, görmesi okumasından daha güzel, oyunlar tıpkı söylenmek üzere yazılmış müzik notaları gibidir, üstelik kadromuz ve ekibimiz de tam Beyonce bir kadro” dedim. Belki de cevap budur o zaman: Oyunculuk dünyasının Beyonce’lerini, her bir repliğin hakkını incelikle ve zarafetle sonuna kadar  veren, duygusal ve empatik açıdan birer dev olan kişileri (çünkü işin doğrusu bu, kadromuz hakikaten olağanüstü) ve muhteşem bir sahneleme, hareket, kostüm, ışık ve video işini kafalarında canlandırmaları.

Ya da belki de tam da benim yazdığım şekilde okuyabilmelerini umuyorumdur: Bir omzumda Jo, diğerindeyse sen yani John ile, Harry Potter kitaplarında baştan sona kendini gösteren duygusal hakikati ve dürüstlüğü her bir satırda vermek için elimden geleni yapmıştım. Elbette işin zor tarafı satırların arasındaki alt metin, bakışların nasıl duygu taşıyabildiği ve bir senaryoda hakikaten iç monoloğu yakalamanın imkânsızlığı. Düzyazıda birinin kendini nasıl hissettiğini yazabilirsiniz, oyunda da oyuncular iç monoloğu yüzleriyle verirler.. Ayrıca sahnede bir sürü sihirli şey ver ki bunları açıklayamam, yoksa gösteriyi izlemenin heyecanının kaçırır ve Jamie Harrison’ı (İllüzyon ve Sihir) Sihirli Çember dışı bırakır! Belki kendi kafalarında oynayabilirler? Belki benim gibi delilik edip bir kafede oturur ve tüm rolleri oynarlar? Sence nasıl okumalı insanlar?

3 Şubat 2024 Cumartesi

O.K. Musti, Türkiye Tamamdır*


 

Oydan kelgen on börim,

Kırdan kelgen kırk börim

Kırk börinin işinde, 

Könek batkı kökbörim.


(*)”Ovadan gelen kırk kurdum,

Kırdan gelen kırk kurdum,

Kırk kurdun içinde,

Kova başlı bozkurdum


Kazak oynaması, 1944

… .. 

“Babası, Selahattin’in gönlünde annesine yenikti. Hele de askeri okula gidince onun hakkında ne anlatacak bir anısı, ne de kişiliğini değerlendirebilecek verileri olduğunu keşfetti. Müzmin bir muhalif miydi, bahtsız bir yurtsever mi, karar veremiyordu. Oysa adamcağız, gencecik dedesini Sarıkamış’ta Enver Paşa’ya, babasını Batum’da Halife’ye sırt çevirenlere şehit vermiş, “Ailemde tek bir dul yoktur ki, kocası yatağında ölmüş olsun,” diyen birkaç kuşaklık bir yetimdi.

“Babasından bahsedilmesinin asıl nedeninin, dindar bir kasaba esnafıyla bir askeri okul öğrencisinin dünya görüşlerinin kaçınılmaz farklılaşması olduğunu sanmıyorum. Alaattin Efendi, beş vakit  namazını hiç kaçırmazmış, Kayseri'de Kuranların toplatıldığı haberi Erzincan’da yayıldığında, Cumhuriyet’e de, Meclis’e de alenen sövmüş. Ancak , Kemal Paşa hayatta olsaydı, bunu yazmazdı’da dermiş. Partililer, Kuran’ın değil, eski yazılı vesaikin toplatıldığını iddia ederlermiş; ‘Ne yapsın hükümet? Eski yazı toplatılsın ki, yeni yazı hızlansın.’ Deyin ki, öyle’ dermiş Selahattin’in babası, ‘Kuran’dan başka eski yazı