18 Ekim 2025 Cumartesi

İri Memeler Geniş Kalçalar*


 

Nobel ödüllü Mo Yan, Çin toplumunun tüm değerlerini altüst eden Kültür Devrimi sırasında yaşananları, dokuz çocuklu bir ailenin başından geçenleri yansıtıyor.Çocuklar doğdukları andan büyüyünceye kadar o süreçteki olaylardan her birinin dolaylı ya da dolaysız öznesi veya tanığı oluyorlar. Romanın en önemli kişilerinden biri de o çocukların annesi.

Mo Yan, kitabı nasıl yazdığını ve o anne karakterini nasıl oluşturduğunu aktarıyor:


“Romanı yazarken hiç çekinmeden annemin kişisel deneyimlerinden yararlandım; ama kitaptaki annenin duygusal deneyimleri kurgusaldır ve Gaomi Kuzeydoğu Bucağı’ndaki pek çok anne nin deneyimlerine dayanır. Kitabın girişinde, bu kitabı annemin ruhuna adıyorum, diyorum; ama bu kitabı aslında dünya üzerindeki bütün annelere ithaf ediyorum; tıpkı benim şu kibirli ve vahşi hırsımla o küçücük Gaomi Kuzeydoğu Bucağı’nı Çin'in ve dünyanın mikrokozmosu olarak gördüğüm gibi.”


Papaz Malory, kang’ın (*Tuğla veya pişmiş topraktan yağılan iki metre uzunluğunda, altında ısınmak için bir ocak bulunan geleneksel Çin yatağı) üstünde sessizce uzanırken Meryem Ana’nın pembe memelerine ve kucağındaki kıçı çıplak Bebek İsa’nın tombik yüzüne vuran parlak kırmızı bir ışık gördü. Geçen yaz tavandan damlayan sular bu yağlıboya resmin üzerinde kahverengi su lekeleri bıraktığından Kutsal bakire ve Oğlu’nun yüzünde boş bir ifade vardı. Gümüş grisi ve ipek inceliğinde bir ağdan sarkan uzun bacaklı bir örümcek hafifi bir esintiyle bir o yana bir bu yana sallanıyordu. “Sabah örümcekleri mutluluğa, akşam örümcekleri zenginliğe alamettir,” demişti bir keresinde o solgun yüzlü ama güzel kadın örümceği görünce. Beni nasıl bir mutluluk bekliyor ki? Aklına birden rüyasında gördüğü o göksel  memelerle tuhaf kalçalar düşüverdi, dışarıdan gelen çekçek gıcırtısı, uzaktaki bataklıktan gelen turna ssleri ve süt keçisinin kızgın melemelerine kulak kesildi. Serçeler pencerenin kâğıt kaplamasına çarpıp duruyordu. Mutluluk kulu da denilen saksağanlar avlunun dışındaki kavak ağaçlarında cıvıldıyordu. Görünüşe göre bugün gerçekten

13 Ekim 2025 Pazartesi

Buzlar Sfenksi*


… .. 

Anlatacağım bu olağanüstü ve müthiş serüvenin başlama noktası olarak -1779’da Kaptan Cook tarafından verilen adla- Desolation (*ıssızlık / Türkçede yalnızlı/ çaresizlik adaları olarak bilinir. ) Adalarından daha uygun bir yer düşünülemez. Doğrusu, bu adalarda birkaç hafta geçirdikten sonra gördüklerime dayanarak adaların ünlü denizcisinin verdiği bu acıklı adı fazlasıyla hak ettiğine tanıklık edebilirim. Elem Adaları, işte bu isim her şeyi anlatıyor.

Bununla birlikte coğrafya kataloglarının, 49 54’ güney enlemi ve 69 6’ doğu boylamında yer alan bu grup için benimsenen Kerguelen adında ısrar ettiğini bilmiyor değilim. Bunun nedeni Hint Okyanusu’nun güneyinde bu adaları 1772’de ilk keşfeden kişinin Fransız Baron Kerguelen olmasıdır. Aslında, filo komutanı bu yolculukta antartik denizlerin sınırlarında yeni bir kıta bulduğuna inanıyordu, ama ikinci keşif seferinde hatasını kabul etmek zorunda kaldı.Sadece bir takımadalar söz konusuydu. Bana kalırsa Elem Adaları adı, güneyden esen şiddetli fırtınaların sürekli allak bullak ettiği engin ve ıssız bir okyanusun ortasındaki irili ufaklı üç yüz adadan oluşan bu gruba en yakışan addır.

Bununla birllikte adalarda yaşayanlar vardı., hatta 2 Ağustos 1839 tarihinde Kerguelen nüfusunun çekirdeğini oluşturan birkaç Avrupalı ve Amerikalının sayıosı iki aydan beri Christmas Limanında bulunmam sayesinde bir kişi artmıştı. Beni genel olarak bu takımadalara, özel olarak Christmas Limanına getiren ideolojik ve mineralojik araştırmalarımı tamamlamış olduğumdan artık adalardan ayrılmak için fırsat kolluyordum. 

Christmas Limanı, dört bin beş yüz kilometre karelik yüzölçümüyle -Korsika’nın yarısı kadar- takımadaların en önemli adasıydı. Güvenli, giriş çıkışı kolay bir adaydı. Gemiler burada dört kulaç derinliğe demir atabilir. Kuzeydeki François Burnu dönüldüğünde, bin iki yüz ayak yükseklikteki Masa Dağı, uç kısmındaki kocaman bir oyuk yüzünden bir kemer görünümü almış olan bazalt kütlesinin içinde görünür. Önünüzde dar bir koyun uzandığını görürsünüz, koyun ağzını doğudan ve batıdan esen öfkeli rüzgârlara karşı koruyan küçük adacıklar bulunmaktadır.

10 Ekim 2025 Cuma

Elveda Gülsarı*


 

Yaşlı adam kırık-dökük bir arabaya binmiş geliyordu. Arabayı çeken taypalma yorga (*Yorga atlar biçimlerine göre “yol yorga”, “kiytin yorga”, “şaldır yorga”, “sapkın yorga” , “su yorga” ve taypal yorga”... gibi adlar alırlar. “Su yorga” ve ”taypalma yorga” dünyanın en değerli binek  ve yarış atlarıdır. “Taypalma yorga” “Su yorga” dörtnala koşmasını bilmeyen ama dörtnala giden yarış atlarını geçen , güzel yürüyüşlü, hızlı, binicisini hiç sarsmayan, su gibi akıp giden, uzun mesafe koşusunda eşsiz bir at cinsidir(ç.n.) Gülsarı da çok yaşlı ve bitkindi. Bir deri bir kemik kalmıştı.

Önlerindeki yokuş, açılmış ince bir bağırsak gibi, tâ belin oraya kadar uzanıyordu. İşte bu engin, çıplak ve ıssız bozkırda, kış günleri bora, kasırga eksik olmaz, yaz günlerinde ise cehennem sıcağı yakar kavururdu. 

Bu dik yokuşu ağır ağır çıkmak, Tananbay’ın pek gücüne giderdi. Hiç sevmezdi yavaş yürümeyi. Yavaş yürümek bir işkence idi onun için. Gençliğinde, ilçe parti komitesi toplantılarına katıldığı günlerin dönüşünde, bu yokuşa geldiğiğ zaman kamçıyı basar, atını dörtnala sürerdi. Ama bir öküz arabasına binmiş ise, yoldaşlarını arabada bırakıp yere atlar, şekpenini (*İnce yün kumaştan, elle dikilmiş, uzun, bol bedenli

 üst giyimi.) omzuna atar, başlardı koşarcasına yukarı tırmanmaya. Sanki düşmana saldırıyormuş gibi öfkeyle ileri atılır, yokuşun beline varıncaya kadar hiç durmazdı. Sonunda nefes nefese yokuşun beline, artık inişin başlayacağı tepeye varınca, “oh be!” derdi kendi kendine. Ciğerleri körük gibi şişip inerek, yüreği kafesinden çıkacakmış gibi çarparak, orada oturup biraz dinlenir, tâ aşağıda ağır ağır gelen arabaya bakardı. O bir türlü ilerlemek bilmeyen arabada oturmaktansa, böylesi çok daha iyiydi onun için.

Rahmetli Çora, o zamanlar, arkadaşının bu sabırsızlığına, tezcanlılığına güler:

-Senin işlerin neden uz gitmiyor biliyor musun Tananbay? derdi. Çok tezcanlı , çok sabırsız oluşundan. Vallahi ondan! Aynı anda ‘hem havadakini kapmak, hem yerdekini yalayıp yutmak istiyorsun. Dünya çapındaki bir devrimin hemen gerçekleşmesini diliyorsun. Öyle bir çırpıda olmaz bu işler. Dünya devrimi şöyle dursun , sen bizim şu eski Aleksandrovka yokuşunu bile araba ile ve araba yolundan tırmanmaya

Okuma Günlüğü & Alberto Manguel*


 

Kitaplar vardır,bir sayfadan öbürüne geçerken unutarak keyifle gözden geçiririz; bazılarını , hemfikir olmaya ya da karşı çıkmaya kalkışmadan saygı ile okuruz; bazıları yalnızca bilgi sunar bize, yorum beklemez bizden; yine bazılarını, nicedir, nasıl büyük büyük bir aşkla sevdiğimiz için, sözcüğüne sözcüğüne tekrarlayabiliriz., çünkü tam anlamıyla ezberim izdedirler.

Okumak sohbet etmektir. Deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını hissettikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla. Genellikle okurun yanıtı kaydedilmez.,, ama okur çoğu kez bir kalem alığı metnin kenarına cevaplar yazma gereksinimi duyar.. Bazen en sevdiğimiz kitaplara da eklenen bu yorum, bu açıklama, bu yankı genişler ve metni bir başka zamana, bir başka yaşantıya taşır; bir kitabın bizimle konuştuğu ve bizi (okurlarını) var olmaya zorladığı yanılsamasına gerçeklik katar.

… ..

… ..

 Okumak rahat, tek başına gerçekleştirilen, yavaş ve duygusal bir görevdir. Bir zamanlar yazmada da vardı bu niteliklerden bazıları. Fakat son zamanlarda yazarlık uğraşı, eski gezgin satıcıların, repertuar aktörlerinin uğraşlarına benzer nitelikler edindi; yazarlar, tuvalet fırçaları ya da ansiklopedi setleri yerine kendi kitaplarının özelliklerini övecek bir gecelik gösteriler yapmak üzere uzak yerlere çağrılıyor. Daha çok bu görevlerden dolayı, okuma yılım boyunca çok farklı kentlere yolculuk eder halde buldum kendimi, ama her defasında , yuvama dönmeyi, kitaplarımın bulunduğu ve işimi yaptığım, Fransa’nın ufak bir köyündeki evimde olmayı istedim.

… ..

Bir yıldan biraz fazla zamandır Fransa’daki evimizdeyiz ve şimdiden Buenos Aires’teki ailemi ziyaret etmek için buradan ayrılmam gerekiyor. Gitmek istemiyorum. Yazı köyde geçirmek, bahçenin, eski kalın duvarlarının serin tuttuğu evin tadını çıkarmak istiyorum. Kitapları yeni yaptırdığımız raflara

7 Ekim 2025 Salı

Adriana Mater*

 

Adriana Mater operası, bu libretto’dan yola çıkılarak ve ilk kez 30 Mart 2006’da Bastille Operası’nda sahnelenmek üzere Kaija Saariaho tarafından bestelendi; oyun sahneye Peter SEllars koydu, müzik yönetmini  Esa-Pekka Salonen yaptı; rolleri Patricia Bardon (Adsriana), Solveig Kringelborn (refka) Stephen Milling (Tsargo) ve Gordon Geitz (Yonas) paylaştılar; dekorları Georges Tsypin, giysileri Martin Pakledinaz, ışık düzenlemesi James F. İngalls yaptı. Paris Ulusal Operası Orkestra ve Korosu eşliğinde oynadı.

Günümüzde, savaşın yokladığı bir ülkede.

Birinci sahne - Bir çatışma öncesi. Genç bir kadın -Adriana- evinin önünde sere serpe oturmuş, özlem yüklü eski bir şarkı söyler. Eve girmek istediğinde, Tsargo’nun yolunu kestiğini görür. Genç adam sarhoştur;sendeleyerek onunla konuşmaya çalışmaktaa ve geçen yıl birlikte dans ettiklerini anımsatmaktadır. Kadın sonunda onu sertçe tersler. O da aşağılanmış edayla gidip az ötede yere serilir, elindeki şişeyi kafasına diker. Adriana’nın kız kardeşi Refka, görünmeden sahneyi izlemiştir ve böyle davrandığı için kardeşini suçlar. Gece olurken sahnede bir düş belirir; ama düşü kimin gördüğü anlaşılmaz. Adriana mı? Tsargo mu? Refka mı? Belki de üçü birden… Bu düşte Tsargo Adriana’yı baloya götürmeye hazırlanır, ama genç kadın koluna girdiğinde delikanlı bir şişeye dönüşür; Adraina bırakınca şişe yere düşüp gürültüyle parçalanır. Genç kadın, hem düşte hem de gerçekte, kahkahalarla gülerek uyanır. Kırılma sesine karışan bu kahkaha Tsargo’yu da uyandırır. Genç adam kendini aşağılanmış hisseder; tehditler savurarak lanetlenmiş biri uzaklaşır. 

İkinci sahne - Tsargo’nun öfkesine ve tehditlerine bir yankı gibi yanıt veren savaş gürlemeleri duyulur. Genç adam, savaş giysileri içinde , elinde bir silahla geri gelir. Adriana’nın kapısını çalar; genç kadın yine eskisi gibi tersler onu; ne elindeki silahı ne de yaklaşan düşmanın hareketlerini izleme bahanesiyle çatıya çıkma isteğini umursamaktadır. O zaman da genç adam kapıyı zorlar

6 Ekim 2025 Pazartesi

Bir Ömür Böyle Geçti*


 

Ben 1937 yılında,Kastamonu İli, Daday İlçesi, Azdavay Nahiyesi, Kırmacı Köyü, Pürtaş Mahallesi, Gazigil Hanesinde doğmuşum. Nüfusta kayıt tarihim 15 Haziran 1937’dir.

Annem, Mülazıl kızı Hatice Hanım, Babam, Gazi’nin oğlu Mustafa Vehbi’dir. Benim adımı medrese hocası olan dedem Gazi Osman Efendi vermiş. Benden önce doğan ve doğum kaydı yapılmayan Sare ablamla ikiz yazılmışız. Biz sekiz kardeşiz. Üç erkek, beş kız. Ben annemin beşinci çocuğuyum. Büyük ablamız genç yaşta vefat etti. Yedi kardeş halen sağız. Sene 2011.

Çocukluğum köyde sokaklarda, çaylarda oynayarak geçti. Biraz büyüyünce çobanlık yaptım. Çobanlık kış soğuğunda çok zor olurdu. Köydeki çocukluk arkadaşlarım Mahir Yaran, İbrahim Güneş, Halil Yaran idi. Yaz aylarında öğlenleri hayvanları ağıla koyunca çayda göle girerdik. Balık tutardık, söğüt ve kavlan ağaçlarından sipsi, düdük yapardık. Bahar aylarında çam soyar yalamuk yerdik. Sonra kirazlar, erikler, armutlar olur onları bol bol yerdik. Sürgeşikten, kabalaktan sigara yapar içmeye özenirdik. Kışları çok kar yağardı. Kartopu oynar, kızak kayar, kuş avlardık. Ayaklarımızda ya çarık, ya kara lastik olurdu. Onlar da ayaklarımızı çok üşütürdü.


Ailem

Dedem Osman Efendi

Babamın Babası Dedem Osman Efendi, doğum tarihi bilinmemektedir. Ölümü 1940. Ben 3 yaşında idim. Çok az hatırlıyorum. Dedemin lakabı “Koca Gazi Hoca” imiş. Babamın anlattığına göre Dedem genç yaşta köyden İstanbul’a gitmiş. Hem çalışmış hem okumuş. Cami hocası olmuş. Hatta İstanbul Küçük Ayasofya’da imamlık yapmış

Dedem, Osmanlı Ordusunda, Girit Adasında askerlik yapmış. Orada Alay imam ı olmuş. 30 yaşlarında at ile askerlikten dönmüş. O zamanlar at ile gelmek, çok çok büyük bir onurmuş. Osman Dedem, Sultan Hanım ile evlenmiş. Bir oğlu Babam ve beş kızı doğmuş. Yani beş halam vardı.

3 Ekim 2025 Cuma

Sinekli Bakkal*

 



Bu dar arka sokak bulunduğu semtin adını almıştır:

Sinekli Bakkal.

Evler hep ahşap ve iki katlı. Köhne çatılar, karşıdan karşıya birbirinin üzerine aban gibi uzanmış eski zaman saçakları. Ortada baştan başa uzanan bir aralık kalmış olmasa, sokak üstü kemerli karanlık bir geçit olacak. Doğuda, batıda, bu aralık renkten renge giren bir ışık yolu olur. Fakat sokağın yanları her zaman serin ve loştur.

Köşenin başında durup bakarsınız: her pencereden kırmızı toprak saksılar ve kararmış gaz sandıkları görürsünüz. Saksılarda al, beyaz, koyu kırmızı sardunya, küpe çiçeği, karanfil. Gaz sandıkları da öbek öbek yeşil fesleğen ile dolu. Tâköşede bir mor salkım çardağı altında çevrenin en işlek çeşmesi var. Bütün bunların arkasında tiyatro dekorunu andıran beyaz, uzun, ince minare.

Sürülü kafeslerin arkasında kocakarı başları dizili. Arada dikişlerini bırakır, pencereden bağıra bağıra dedikodu yaparlar. Sokakta, ayağı takunyalı, başı yazma örtülü, eli  bakraçlı kadınlar çeşmeye gelirler. Saçları iki örgülü, kız çocukları kapı eşiklerinde sakız çiğner; çakşırı yırtık, yalınayak, başı kabak oğlanlar kırık taşlar arasındaki su birikintileri çevresinde çömelmiş, kağıttan kayık yüzdürürler.

Burası dünyanın herhangi

 bir yerindeki bir fukara mahallesinden çok farklı değildir. Bir geçitten çok, toplantı yeri: Mahalleli orada muhabbet eder, konuşur, kavga eder, eğlenir. Hayatın orada geçmeyecek bölümü yok gibidir. İhtiyarlar, vaktiyle, çeşme başında doğuran kadın bile olduğunu gülerek rivâyet ederler.

Eğer bir yabancı durur, su dolduran kadınlarla ahbaplık ederse bir kınalı parmak ona mutlak iki yer gösterir: Biri Mustâfendi’nin “İstanbul Bakkaliyesi”, öteki arka pencereleri çeşmenin üstüne açılan İmamın evi. Birincisi sokağın ortasındaki evlerden birinin altına kara bir kovuk gibi gömülen dükkân, öteki sokağın biricik üç katlı binası. Gerçi kapısı öteki sokağa açılır, fakat küçük Sinekli Bakkal onu benimsemek ister. Çünkü zengin fakir bütün çevre halkı, ölüm, doğum, nikâh gibi hayati meselelerde o