23 Ekim 2025 Perşembe

Elimden Ne Gelir*


 

İçinden geçtiğimiz bu dünya imtihanında; kalbi ölmemiş, aklı sömürgeleşmemiş, vicdan sahibi herkes, aklına güvendiği kişilere samimiyetle “Ben ne yapabilirim?” ya da “Ne yapmalıyım?” diye soruyor. Bu soru, zulümleri, depremleri, yangınlarıyla; yaşanması zor karakterleriyle, kimi zaman küçük kimi zaman büyük sınanma anlarıyla, en yüksek karar verici mevkilerden en sıradan insana kadar hayat karşısında herkes için gittikçe daha varoluşsal bir soru haline geliyor.


Öncelikle, “Elimden ne gelir?” sorusunun bir yandan kişinin kendini bugüne kadar hangi noktaya getirdiğiyle, yani kişinin kendini hangi konuda, ne kadar geliştirdiğiyle ilgili olduğu açıktır. Zira insanın ne yapacağını bilmez hâlde ortada kalıvermesi biraz da o güne kadarki hayatını boşuna harcamış olmasından kaynaklanır. Çevremizdeki pek çok genç, yaşadığımız günlerin ağır sorumluluğu altında ”ne yapsak” diye döne döne aranırken dile getirmekten çekinilen asıl soru şu: Kendimizi böyle günler için nasıl hazırladık?


İşi bilen insanın yaklaşık yirmi yaşına kadar geçen ömrünü nasıl geçirdiyse ondan sonrasının da o minvalde geçeceğini söyler. Ahlâken, zihnen, beceri ve donanım açısından yeterince kalifiye olmayan, ilk gençlik yıllarını laylaylomla  geçirmiş insanların tepemize inen bir yumruk karşısında “Elimden ne gelir?” demesinin, defalarca yaşadığımız deprem felaketlerinin gösterdiği gibi, zamanında gerekeni yapmayanların yıkıntılar karşısında gözyaşı dökmesinden farkı yoktur.


Büyük imtihanlardan çıkmak için iman gücünün -dünyevi açıdan- işe yaraması, üzerinde duracağı temel niteliklerin zamanında sağlam inşa edilip edilmediğiyle alakalıdır. Bununla beraber Rabbimizin kuşatıcı rahmetinin bir neticesi olarak o sağlam temeli oluşturmanın imkânı son nefese kadar açıktır. İnsanın niteliklerini artırmasının, ahlâkını ve inancını sağlamlaştırmasının bu bakımdan yaşı yoktur. “Şu yaşa gelmişsen yapacak bir şey yok, artık ilerleyemezsin” demek bizi, hayırlı sonuçlara götürmez. İnsan ömrünün bu

Şansölye Merkel*


 

İşte bu kadar. Angela Merkel gidiyor. Açık mavi gözleri ve iki sert çizgiden ibaret olan bu tanıdık yüzü artık ekranlarda görmeyeceğiz. Artık bir devlet başkanını selamlamak üzere yürürken attığı kararlı adımlarını, uzun sürmeyen kibar bir tebessüm ve çok kısa bir baş hareketinin eşlik ettiği, tamamen kendine özgü tokalaşma yöntemini görmeyeceğiz.Twitter veya Instagram’d, hiçbir zaman cazip jestlerle, ikna edici hlelerle veya bir iletişim danışmanının hazırladığı sloganlarla canlanmayan monoton sesinin kesitleri dolaşmayacak. Gösteriş çabaları ona göre değildi, aynı şekilde Mannschaft tarafından atılan bir gole eşlik etmedikçe, çoğu zaman gereksiz, dolayısıyla uygunsuz olduğunu düşündüğü coşkulu duygusal tepkiler de ona göre değildi. Artık tüm fırtınalara karşı dirençli ruh hâlinin tek belirgin varyasyonu olan ceketinin, o günkü rengini merak etmeyeceğiz. Onu bir daha görmeyeceğiz çünkü Angela Merkel Şansolyelik’ten  ayrıldığında resmi siyaseti tamamen bırakacağından neredeyse eminim. Uluslararası ilişkilerde kurumsal bir göreve atandığını duymayacağız. Arkasından gelenleri politikası hakkında yorum yapmayacak. Kendini ahlaki bir vicdan olarak yüceltmeyecek ve rol model üstlenebileceği kimliği kesinlikle reddedilecektir. Biriken talepleri sistematik bir şekilde reddetmekten yorulduğu bir gün ya da demokrasinin veya çok taraflılığın yeniden kötü bir döneme girdiği bir zaman ya da gerçekten gerekli gördüğü bir noktada kuşkusuz yeniden bir konuşmayla ortaya çıkacaktır. Ama yeni bir sorumluluk pozisyonunu kabul etmeyecek, sadece sosyal eylemlerde bulunacak, gelişmekte olan ülkeler ve çocukluğundan beri kendisini şekillendiren, hırsını kamçılayan değerleriyle ilgili diğer tüm amaçlar için çeşitli projeleri destekleyecektir.

    Belki seyahat edecek. Rusya, Amerika ve açık havanın hayalini kuruyordur. Tolstoy'u ve Pasternak'ı, Volga'yı ve Trans-Sibirya Demiryolu'nu düşünüyordur. Rocky Dağları'nı Kaliforniya'nın kaktüslerini, dikenli teller ve gözetleme kulelerinden başka ufkun olmadığı zamanlarda geçirdiği Doğu Almanya'da yaşlandığında ziyaret etmeyi hedeflediği o özgür dünyayı hayal ediyordur. ... ..

Sultan Abdülhamid*


 

Bizde oldum olası, tarihi şahsiyetlerle ilgili olarak ifrat veya tefrit uçlarında dolaşan bir yaklaşım vardır. İçinde bulunduğumuz camiaların peşin kabullerine dayalı olarak sevdiklerimize toz kondurmazken sevmediklerimizi ise yerin dibine geçiririz.

Aslında söz konusu yaklaşım, eğitilme tarzımızla da doğrudan ilgilidir. Bizler lineer bir yaklaşımla yetiştiriliyoruz. Buna, düz mantık da denebilir. Bize göre bir şey ya iyidir ya kötüdür; ya siyahtır ya beyaz; ya güzeldir, ya çirkindir. Bu yaklaşım asla ara ton tanımaz. Halbuki hayatın ve eşyanın tabiatı bu yaklaşıma tamamen zıttır.

Lineer mantık, bizde süblimasyon, yani gereksiz derecede yüceltme, adeta tanrılaştırma denen bir hastalığın yerleşmesine yol açmıştır. Fatih’i, Yavuz’u veya Kanuni’yi mi seviyoruz, onların da insan olduğunu, etten kemikten yaratıldıklarını, aşklarının, sevgilerinin, nefretlerinin, korkularının, endişelerinin, ve zaaflarının olduğu gerçeğini unutuyoruz. Sultan Abdülhamid’i mi seviyoruz, onun etrafında efsaneler üretiyor ve onu adeta kutsuyoruz. Atatürk’ü mü seviyoruz, işi adeta tapınma derecesine vardırıyoruz. Tam tersine eğer bu tarihi şahsiyetleri sevmiyorsak, işi nefret derecesine vardırıp sabah akşam onlara hakaret ediyor, iftira ediyor, hatta küfrediyoruz. 

Bir milletin milli hatıraları olan tarihe ve tarihi şahsiyetlere bu şekilde yaklaşmak aynı zamanda patolojik bir durumdur. Çünkü aşk kusur göstermez; kin ve nefret de iyilik ve sevap göstermez. Hele ki, aşklarımızı ve nefretlerimizi ideolojik saplantılarımız belirliyorsa takım tutar gibi padişah, devlet adamı, şair ve yazar tutmaya başlarız. En iyi şairi, dünya görüşümüze, ideolojik tercihlerimize uymuyor diye yok sayarız. Halbuki, bir sanatkârı sadece ideolojik kriterlere göre değerlendirmek bülbülü eti için öldürmek gibidir.

İdeolojik muhalif ve muarızlarımızın, genel olarak Osmanlı padişahlarından nefret mi ediyor, o zaman biz onlara adeta “ismet sıfatı”nı layık görüyoruz. Halbuki ismet sıfatı, yani günahsızlık peygamberlere hastır. Peygamberler dışındaki şahıslar halife de olsalar onlara bu sıfatı veremeyiz.

18 Ekim 2025 Cumartesi

İri Memeler Geniş Kalçalar*


 

Nobel ödüllü Mo Yan, Çin toplumunun tüm değerlerini altüst eden Kültür Devrimi sırasında yaşananları, dokuz çocuklu bir ailenin başından geçenleri yansıtıyor.Çocuklar doğdukları andan büyüyünceye kadar o süreçteki olaylardan her birinin dolaylı ya da dolaysız öznesi veya tanığı oluyorlar. Romanın en önemli kişilerinden biri de o çocukların annesi.

Mo Yan, kitabı nasıl yazdığını ve o anne karakterini nasıl oluşturduğunu aktarıyor:


“Romanı yazarken hiç çekinmeden annemin kişisel deneyimlerinden yararlandım; ama kitaptaki annenin duygusal deneyimleri kurgusaldır ve Gaomi Kuzeydoğu Bucağı’ndaki pek çok anne nin deneyimlerine dayanır. Kitabın girişinde, bu kitabı annemin ruhuna adıyorum, diyorum; ama bu kitabı aslında dünya üzerindeki bütün annelere ithaf ediyorum; tıpkı benim şu kibirli ve vahşi hırsımla o küçücük Gaomi Kuzeydoğu Bucağı’nı Çin'in ve dünyanın mikrokozmosu olarak gördüğüm gibi.”


Papaz Malory, kang’ın (*Tuğla veya pişmiş topraktan yağılan iki metre uzunluğunda, altında ısınmak için bir ocak bulunan geleneksel Çin yatağı) üstünde sessizce uzanırken Meryem Ana’nın pembe memelerine ve kucağındaki kıçı çıplak Bebek İsa’nın tombik yüzüne vuran parlak kırmızı bir ışık gördü. Geçen yaz tavandan damlayan sular bu yağlıboya resmin üzerinde kahverengi su lekeleri bıraktığından Kutsal bakire ve Oğlu’nun yüzünde boş bir ifade vardı. Gümüş grisi ve ipek inceliğinde bir ağdan sarkan uzun bacaklı bir örümcek hafifi bir esintiyle bir o yana bir bu yana sallanıyordu. “Sabah örümcekleri mutluluğa, akşam örümcekleri zenginliğe alamettir,” demişti bir keresinde o solgun yüzlü ama güzel kadın örümceği görünce. Beni nasıl bir mutluluk bekliyor ki? Aklına birden rüyasında gördüğü o göksel  memelerle tuhaf kalçalar düşüverdi, dışarıdan gelen çekçek gıcırtısı, uzaktaki bataklıktan gelen turna ssleri ve süt keçisinin kızgın melemelerine kulak kesildi. Serçeler pencerenin kâğıt kaplamasına çarpıp duruyordu. Mutluluk kulu da denilen saksağanlar avlunun dışındaki kavak ağaçlarında cıvıldıyordu. Görünüşe göre bugün gerçekten

13 Ekim 2025 Pazartesi

Buzlar Sfenksi*


… .. 

Anlatacağım bu olağanüstü ve müthiş serüvenin başlama noktası olarak -1779’da Kaptan Cook tarafından verilen adla- Desolation (*ıssızlık / Türkçede yalnızlı/ çaresizlik adaları olarak bilinir. ) Adalarından daha uygun bir yer düşünülemez. Doğrusu, bu adalarda birkaç hafta geçirdikten sonra gördüklerime dayanarak adaların ünlü denizcisinin verdiği bu acıklı adı fazlasıyla hak ettiğine tanıklık edebilirim. Elem Adaları, işte bu isim her şeyi anlatıyor.

Bununla birlikte coğrafya kataloglarının, 49 54’ güney enlemi ve 69 6’ doğu boylamında yer alan bu grup için benimsenen Kerguelen adında ısrar ettiğini bilmiyor değilim. Bunun nedeni Hint Okyanusu’nun güneyinde bu adaları 1772’de ilk keşfeden kişinin Fransız Baron Kerguelen olmasıdır. Aslında, filo komutanı bu yolculukta antartik denizlerin sınırlarında yeni bir kıta bulduğuna inanıyordu, ama ikinci keşif seferinde hatasını kabul etmek zorunda kaldı.Sadece bir takımadalar söz konusuydu. Bana kalırsa Elem Adaları adı, güneyden esen şiddetli fırtınaların sürekli allak bullak ettiği engin ve ıssız bir okyanusun ortasındaki irili ufaklı üç yüz adadan oluşan bu gruba en yakışan addır.

Bununla birllikte adalarda yaşayanlar vardı., hatta 2 Ağustos 1839 tarihinde Kerguelen nüfusunun çekirdeğini oluşturan birkaç Avrupalı ve Amerikalının sayıosı iki aydan beri Christmas Limanında bulunmam sayesinde bir kişi artmıştı. Beni genel olarak bu takımadalara, özel olarak Christmas Limanına getiren ideolojik ve mineralojik araştırmalarımı tamamlamış olduğumdan artık adalardan ayrılmak için fırsat kolluyordum. 

Christmas Limanı, dört bin beş yüz kilometre karelik yüzölçümüyle -Korsika’nın yarısı kadar- takımadaların en önemli adasıydı. Güvenli, giriş çıkışı kolay bir adaydı. Gemiler burada dört kulaç derinliğe demir atabilir. Kuzeydeki François Burnu dönüldüğünde, bin iki yüz ayak yükseklikteki Masa Dağı, uç kısmındaki kocaman bir oyuk yüzünden bir kemer görünümü almış olan bazalt kütlesinin içinde görünür. Önünüzde dar bir koyun uzandığını görürsünüz, koyun ağzını doğudan ve batıdan esen öfkeli rüzgârlara karşı koruyan küçük adacıklar bulunmaktadır.

10 Ekim 2025 Cuma

Elveda Gülsarı*


 

Yaşlı adam kırık-dökük bir arabaya binmiş geliyordu. Arabayı çeken taypalma yorga (*Yorga atlar biçimlerine göre “yol yorga”, “kiytin yorga”, “şaldır yorga”, “sapkın yorga” , “su yorga” ve taypal yorga”... gibi adlar alırlar. “Su yorga” ve ”taypalma yorga” dünyanın en değerli binek  ve yarış atlarıdır. “Taypalma yorga” “Su yorga” dörtnala koşmasını bilmeyen ama dörtnala giden yarış atlarını geçen , güzel yürüyüşlü, hızlı, binicisini hiç sarsmayan, su gibi akıp giden, uzun mesafe koşusunda eşsiz bir at cinsidir(ç.n.) Gülsarı da çok yaşlı ve bitkindi. Bir deri bir kemik kalmıştı.

Önlerindeki yokuş, açılmış ince bir bağırsak gibi, tâ belin oraya kadar uzanıyordu. İşte bu engin, çıplak ve ıssız bozkırda, kış günleri bora, kasırga eksik olmaz, yaz günlerinde ise cehennem sıcağı yakar kavururdu. 

Bu dik yokuşu ağır ağır çıkmak, Tananbay’ın pek gücüne giderdi. Hiç sevmezdi yavaş yürümeyi. Yavaş yürümek bir işkence idi onun için. Gençliğinde, ilçe parti komitesi toplantılarına katıldığı günlerin dönüşünde, bu yokuşa geldiğiğ zaman kamçıyı basar, atını dörtnala sürerdi. Ama bir öküz arabasına binmiş ise, yoldaşlarını arabada bırakıp yere atlar, şekpenini (*İnce yün kumaştan, elle dikilmiş, uzun, bol bedenli

 üst giyimi.) omzuna atar, başlardı koşarcasına yukarı tırmanmaya. Sanki düşmana saldırıyormuş gibi öfkeyle ileri atılır, yokuşun beline varıncaya kadar hiç durmazdı. Sonunda nefes nefese yokuşun beline, artık inişin başlayacağı tepeye varınca, “oh be!” derdi kendi kendine. Ciğerleri körük gibi şişip inerek, yüreği kafesinden çıkacakmış gibi çarparak, orada oturup biraz dinlenir, tâ aşağıda ağır ağır gelen arabaya bakardı. O bir türlü ilerlemek bilmeyen arabada oturmaktansa, böylesi çok daha iyiydi onun için.

Rahmetli Çora, o zamanlar, arkadaşının bu sabırsızlığına, tezcanlılığına güler:

-Senin işlerin neden uz gitmiyor biliyor musun Tananbay? derdi. Çok tezcanlı , çok sabırsız oluşundan. Vallahi ondan! Aynı anda ‘hem havadakini kapmak, hem yerdekini yalayıp yutmak istiyorsun. Dünya çapındaki bir devrimin hemen gerçekleşmesini diliyorsun. Öyle bir çırpıda olmaz bu işler. Dünya devrimi şöyle dursun , sen bizim şu eski Aleksandrovka yokuşunu bile araba ile ve araba yolundan tırmanmaya

Okuma Günlüğü & Alberto Manguel*


 

Kitaplar vardır,bir sayfadan öbürüne geçerken unutarak keyifle gözden geçiririz; bazılarını , hemfikir olmaya ya da karşı çıkmaya kalkışmadan saygı ile okuruz; bazıları yalnızca bilgi sunar bize, yorum beklemez bizden; yine bazılarını, nicedir, nasıl büyük büyük bir aşkla sevdiğimiz için, sözcüğüne sözcüğüne tekrarlayabiliriz., çünkü tam anlamıyla ezberim izdedirler.

Okumak sohbet etmektir. Deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını hissettikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla. Genellikle okurun yanıtı kaydedilmez.,, ama okur çoğu kez bir kalem alığı metnin kenarına cevaplar yazma gereksinimi duyar.. Bazen en sevdiğimiz kitaplara da eklenen bu yorum, bu açıklama, bu yankı genişler ve metni bir başka zamana, bir başka yaşantıya taşır; bir kitabın bizimle konuştuğu ve bizi (okurlarını) var olmaya zorladığı yanılsamasına gerçeklik katar.

… ..

… ..

 Okumak rahat, tek başına gerçekleştirilen, yavaş ve duygusal bir görevdir. Bir zamanlar yazmada da vardı bu niteliklerden bazıları. Fakat son zamanlarda yazarlık uğraşı, eski gezgin satıcıların, repertuar aktörlerinin uğraşlarına benzer nitelikler edindi; yazarlar, tuvalet fırçaları ya da ansiklopedi setleri yerine kendi kitaplarının özelliklerini övecek bir gecelik gösteriler yapmak üzere uzak yerlere çağrılıyor. Daha çok bu görevlerden dolayı, okuma yılım boyunca çok farklı kentlere yolculuk eder halde buldum kendimi, ama her defasında , yuvama dönmeyi, kitaplarımın bulunduğu ve işimi yaptığım, Fransa’nın ufak bir köyündeki evimde olmayı istedim.

… ..

Bir yıldan biraz fazla zamandır Fransa’daki evimizdeyiz ve şimdiden Buenos Aires’teki ailemi ziyaret etmek için buradan ayrılmam gerekiyor. Gitmek istemiyorum. Yazı köyde geçirmek, bahçenin, eski kalın duvarlarının serin tuttuğu evin tadını çıkarmak istiyorum. Kitapları yeni yaptırdığımız raflara