30 Nisan 2025 Çarşamba

İvan İlyiç'in Ölümü*


 

… ..

Evlilik yaşamının Praskovya Fyodorovna’nın gebeliğine kadar olan ilk dönemi, karı koca oynaşmaları, yeni mobilyalar, yeni mutfak gereçleri, yeni çamaşırlar arasında bayağı güzel geçti; o kadar ki, İvan İlyiç evliliğin tasasız, hafif, hoş, neşeli, eşlerin biribirine karşı hep kibar davrandığı, hem toplumca onaylanan, hem de İvan İlyiç’in kendine tümüyle uygun bulduğu bir yaşamı altüst etmek şurada dursun, onu daha da derinleştirdiğini, güçlendirdiğini düşünmeye başladı. Ne var ki karısının gebeliğinin ilk atylarından başlayarak hayatlarına yeni ve beklenmedik bir tatsızlık girdi; bu ağır ve kaba durumdan kurtulmak da mümkün değildi.

İvan İlyiç’e göre karısı olur olmaz nedenlerle, , -kendi ifadesiyle “de gaite de coer” (*kaprisinden)- tatsızlıklar çıkarmaya, güzel, inceliklerle dolu yaşamlarının tadını kaçırmaya başladı. Ortada hiçbir neden yokken İvan İlyiç’i kıskanıyor, ondan aşırı ilgi, okşayış bekliyor, olur olmaz şeylerden sorun çıkarıp, kaba, tatsız sahneler yaratıyordu.

İvan İlyiç bu tatsız durumdan kurtulmak için ilkin -daha önce de yararını gördüğü- durumu ciddiye almama yolunu denedi: Karısının bu gergin ruh hâliyle dalga geçiyor, eskiden olduğu gibi tasasız, neşeli bir havayla arkadaşlarını eve çağırıp iskambil partileri düzenliyor, kendisi de zaman zaman arkadaşlarının evlerine ya da kulübe gidiyordu. Ama karısının buna tepkisi çok sert oldu, hatta bir gün onu çok kaba sözlerle azarladı ve kocası bu davranışını her yineleyişinde aynı sert tepkiyi gösterdi; kocasına tümüyle boyun eğdirene dek, yani onun da tıpkı kendisi gibi sert tepki göstermeyi kafasına koyduğu anlaşılıyordu. Karısının bu kararlılığı İvan İlyiç’i dehşete düşürdü. Evliliğin -en azından kendisininkinin- hayatın hoşluklarıyla, incelikleriyle uyum sağlamak şurada dursun çoğu kez bunlara engel olduğunu, bu yüzden de

Ukiyo & Japonya'da Anı Yaşamak


 

Ukiyo dilimizde tam karşılığı olmayan, anlamı ile bizi büyüleyen Japonca bir kelimedir. Kelime kökeni Japonca olup tüm sıkıntı ve dertlerden uzaklaşarak anı yaşamak, anın keyfini çıkarmaktır. Şu an ve şimdinin keyfini çıkarmaya, ana odaklanmaya Japonlar “Ukiyo” adını vermişlerdir. Yüzen , kısacık, geçici dünyada, kentsel yaşam tarzının getirdiği, halkın ekonomik ve sosyal hırslarını unutarak, özellikle Edo Dönemi Japonya’sında (1600-1867) hayattan zevk almaya çalışmak bu kelime ile ifade edilmiştir. Hayat yaşadığımız andır, dün geçti, gitti, bitti, gelecek meçhul belki hiç gelmeyecek ama şu yaşadığımız an mevcut ve elimizdeki tek servetimiz. Kıymetini bilelim, bu anı geçmişin üzüntüleri, geleceğin kaygıları ile boşa geçirmeyelim. Doya doya yaşayalım. 


1) JAPONYA’YA GENEL BAKIŞ

Japonya’yı oluşturan takımadaları, Asya kıtasının doğusunda Pasifik Okyanusu üzerinde yer alır. Yukarıdan aşağıya doğru uzanan yay görünümünde olup, 3800 kilometre uzunluğundadır. Binlerce irili ufaklı adanın oluşturduğu bir ülkedir Japonya. Toplam yüzölçümü 377.815 km2’dir İngiltere’den biraz büyük, yaklaşık Çin’in 26’da, USA’nın 25’te, Hindistan’ın 9’da, Türkiye'nin 2’de !’i kadar bir alanın olup , dünya karalarının binde 3’ünden daha az bir büyüklüğe sahiptir. Takımadalar içinde dört büyük ada vardır. Bunlar büyükten küçüğe sırayla Honşu, Hokkaido, Kyuşu ve Şikoku adalar zinciridir. Honşu’nun alanı toplam yüzde 60’ndan fazladır. Bunun yanı sıra yaklaşık 4000’e yakın küçük ada, bu 4 büyük adayı tamamlar. Japon adaları aslında Güneydoğu Asya’dan Alaska’ya kadar uzanand ağ sıralarının bir bölümünü oluşturur. Doğusunda Pasifik Okyanusu, batısında Japon Denizi vardır. Adalarının hemen hemen hepsinin kıyıları çok fala girintili çıkıntılıdır, üzerlerindeki nehirlerin boyları kısa olup, dağların arasında oldukça eğimli bir şekilde akarlar. Bu da ülkeye bambaşka bir güzellik katar. Japonya’nın şaşılacak  derecede uzun bir kıyı şeridi mevcuttur, 27.500 kilometreden fazla. Japonya’nın toplam yüzölçümünün yüzde 71’i dağlıktır. Dağların araları berrak göller, nehirler ve sayısız vadilerle doludur.

29 Nisan 2025 Salı

Huzursuzluk*


 

Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: ‘Develere  çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikenini koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. ‘Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi tadından sarhoş olur.


Kızıl yele karışan

… ..

Meleknaz Hüseyin’in karısı mıydı diye soruyorum Aysel’e.

Evlenme hazırlığı içindelerdi diyor, o kız Suriyeli bir mülteci olduğu için bir takım zorluklar vardı, onunla uğraşıyorlardı.

Meleknaz mı? Suriyeli mi o kız? diye soruyorum pekiştirmek isteyerek. Evet diyor Aysel, zaten sığınmacı kampında tanımış onu, hayatına mal olacağını bilmeden de ona deli gibi…

Küçük bir hıçkırık sesini titrettiği için susuyor Aysel. Âşık olmuş diye tamamlıyorum cümlesini. Hayır diyor içinden yükselen bir isyan duygusuyla, iblise âşık olunur mu hiç, o kız onun aklını başından aldı, kim bilir hangi büyülerle  onu kandırdı, eski nişanlısını terk edecek, ailesini karşısına alacak hale getirdi.

Off be Aysel diyorum, her söylediğinde aklım daha çok karışıyor, şı işi bana baştan anlatamaz mısın? Hayır diyor, bunu şimdi yapamam, abimin cenazesi geliyor yarın, onu toprağa vereceğiz, hem

28 Nisan 2025 Pazartesi

1890'larda istanbul*


 

Saltanat Şehri

İslam’ın Peygamberi, “Kostantiniye’yi fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir” demişti. Vaat edilmiş bu ilahi lütuf uğruna çok zorlu savaşlar verilmiş ve yiğitçe muharebeler yapılmış, Hz. Muhammed’in cesur silah arkadaşı Eyüp, Doğu’nun bu başkentine sahip olmak için Arapların 669’da düzenlediği ilk kuşatmada hayatını kaybetmişti.

Haçlılar 1204’te şehre girdiklerinde pek hayır duası almamış ve bir hafta içinde yaklaşık on iki yüzyıl boyunca yapılan bütün istilalardan çok daha fazla tahrip etmişlerdi Konstantiniyye'yi. Ve sonunda Peygamber’in ardından aynı adı taşıyan Mehmet -Fatih Mehmet- geldi. Türkler onu hâlâ Fatih sıfatıyla birlikte anarlar. Birinci Konstantin’in o devasa imparatorluğu, adaşı olan son imparatorun (*Konstantinos XI Paleologos, 1449-1453) döneminde giderek küçülmüş ve şehrin surlarıyla sınırlı dar bişr alana sıkışmıştı. Buna rağmen Rumeli Hisarı ile Ayasofya arasındaki birkaç kilometrelik alanı kat etmek II. Mehmet’e birkaç yıl süren zorlu bir savaşa mal olmuştu. Bunun için zapt edilemez kaleler inşa edilmesi, uçsuz bucaksız istihkâmlar kazılması , bir de fatih donanmasının denizden çıkarılıp Boğaz kıyılarına çekilmesi ve tekerlekler üstünde karadan taşınarak Haliç sularına indirilmesi gerekmişti. Son saldırı sert ve acımasızdı. Bizans imparatorlarının sonuncusu kendi başkentinin kapılarında çaresizce çarpışırken can vermişti. “Ve kuşatmanın fatihi atının üstünde Ayasofya’nın güney koridoruna ceset yığınlarının üstünden geçerek, en yakınındaki sütuna kor gibi tüten elini basmış ve bugün bile zaferinin işareti olarak kabul edilen kanlı izini bırakmıştı.” En azından eski halk hikâyeleri olayları böyle anlatıyor. Kilisede katliam yapıldığı günümüzde asla kabul edilmediği gibi , orada, toplanan Hristiyanların kan dökülmeden esir alındığı

Sevdalı Bulut*

 

Bence edebiyat bütün çeşitleriyle masalla başlar, masalla biter. Ama gene de masal şiire yakındır en çok. Ritmiyle, tekrarlarıyla, lakonikliğiyle* hayaliyle, hasretiyle, dramıyla, trajedisiyle, eşyası ve insanı, işleyişiyle, tabiatta ve cemiyette eşine rastlanmayan , ama umutlarımızı, korkularımızı, sevinçlerimizi  bütün derinlikleri, bütün genişlikleriyle taşıyan yeni eşyalar, yeni insanlar yeni hayvanlar yaratışıyla masal elbette ki en çok şiire yakındır.

Dillerim üstünde bir dil olan musiki bile bütün milletlerin, bütün eşyaların, bütün kültür seviyelerinin ortak malı değildir daha. Asya müziğini Avrupalı kulak hemen ilk dinleyişte anlamaz. Beethoven bütün kültür seviyeleri için hemen anlaşılacak bir besteci değildir. Ama masal bütün milletlerin, bütün yaşların ve kültür seviyelerinindir. En koyu Arap sanılan bir masalı, Japon, yahut İngiliz hemen anlar ve hemen sever. Rus ister işçi, ister kolhozcu, ister atom bilgini olsun, en koyu Türk masalının tadına hemen varır. Hintli çocukla babası aynı masalı dinleyebilir. Masallar insanlığı kaynaştırır. Eninde sonunda bütün milletler aşağı yukarı aynı sosyal gelişme yollarını, biraz daha ağır, biraz daha hızlı, biraz daha kestirme, biraz daha dolambaçlı geçtiklerinden  ve bir büyük kaynaktan  gelip büyük denize doğru yöneldiklerinden, yerli özellikleri, gelişmedeki çeşitli manzaraların ayrılıklarını aksettirmelerine bakmaksızın, masallar eninde sonunda birbirine benzer. Bilginler bu benzerliğin nedenleri etrafında tartışıyor, çeşitli görüşler ileri sürüyorlar. Beni ilgilendiren, tekrar ediyorum, benzerliklerin halkları birbirlerine yaklaştırması. Bence nasyonalizmin sökmeyeceği kültür alanlarından biri de masallar dünyasıdır. 

Bu kitapçıkta, büyük Türk folklorcusu Boratav’ın öğrencilerinin halkın ağzından dinleyip topladıkları bazı masalları kendime göre işledim. Neden diyeceksiniz? O masalları bugünün bazı sorunlarına karşılık vermeye yöneltmek için, masal tekniğini taklit ederek değil, kendim de bazı

25 Nisan 2025 Cuma

momo*


 

İnsanların çok farklı dillerde konuştukları çok çok eski zamanlarda, sıcak ülkelerde, kocaman ve görkemli kentler vardı. Bu kentlerde krallara, imparatorlara ait muhteşem saraylar bulunur; geniş caddelerin yanı sıra daracık, dolambaçlı yollar dikkati çekerken bir yandan da yaldızlı heykellerle süslü tapınaklar göz kamaştırırdı. Farklı ülkelere ait eşyaların satıldığı rengârenk pazaryerleri kurulur,  insanlar günün önemli olaylarını konuşup tartışmak ve anlatılanları dinlemek için geniş alanlarda bir araya gelirlerdi. Hepsinden önemlisi, oralarda büyük tiyatrolar vardı.

Bu tiyatrolar tıpkı günümüzdeki sirklere benziyordu; tek farkları bunların taştan yapılmasıydı. Seyirciler için olan oturma yerleri dev bir huni gibi basamak basamak yükselirdi. Yukarıdan bakıldığında bazıları daire gibi yuvarlak, bazıları yumurta biçiminde, bazıları da yarım daire görünümündeydiler. Bu tiyatrolara amfiteatr denilirdi.

Bir futbol stadyumu kadar büyük olanları da vardı, yalnızca birkaç yüz seyirciyi alacak kadar küçük olanları da. Bazıları heykeller ve sütunlarla süslenmişken bazıları da sade ve süssüzdü. Üstlerinde çatı bulunmadığı için gösterile açık havada yapılırdı. Bu yüzden büyük tiyatrolarda insanları ani bir sağanağa veya güneşin kavurucu sıcağına karşı korumak için sıraların üstlerine simlerle işlenmiş halılar tente gibi gerilirdi. Basit tiyatrolarda aynı işi saz ve samandan örülmüş hasırlar görürdü. Sözün kısası tiyatrolar insanların maddi gücüne göre çeşit çeşitti. Zengin veya yoksul, herkesin istediği şey aynıydı: Tiyatro izlemek; çünkü hepsi tutkulu birer izleyici ve dinleyiciydi.

İzleyiciler, ister heyecanlı ister komik, sahnede oynananları kendi günlük hayatlarından daha gerçekmiş gibi görüyor ve başka bir gerçeği izlemeyi seviyorlardı.

n

O günlerin üzerinden binlerce yıl geçti. O çağların büyük kentleri göçüp gitti, o görkemli saraylar ve tapınaklar da yıkılıp çöktüler. Bir yandan şiddetli yağmur ve rüzgârlar, bir yandan da aşırı sıcak ve soğuk havalar taşları oyup aşındırdıkça, o kocaman tiyatrolardan geriye sadece birer harabe kaldı. Artık o kırık

20 Nisan 2025 Pazar

Açlık*


 

Ön Söz:

Knut Hamsun, yazdığı Açlık adlı romanıyla 1920 Nobel Edebiyat Ödülü almış Norveçli bir yazar. Aynı zamanda tam anlamıyla bir gezgin. Yalnızca doğduğu ve yaşadığı ülkenin değil bütün Avrupa’nın, hatta Amerika’nın da gezgini. İlerlemiş bir yaşta Nazilere verdiği desteğin, ancak bir tür delilik olabileceği gerekçesiyle evine kapatılmış, ardından da bir psikiyatri kliniğine yatırılmıştır. 1952 yılında da vefat etmiştir. 

Bir norveçliye göre ‘aç’ iken Knut Hamsun okunmamalıdır. Bu, yazarın bir edebiyatçı, ya da en azından bir anlatıcı olarak gücünü göstermeye yeter herhâlde. ‘Açlık’ insanda acıkma hissi uyandırıR. Aynı zamanda endişelendirir. Aç kalmak istemezsiniz. Okurken sürekli bir ekmek parçası kemirmek istersiniz. Ama dünyanın tüm sofraları önünüze dizilse de gözlerinizi kitabın satırlarından ayıramazsınız bir türlü. Yemek yeseniz de acıkmaya devam edersiniz.


Kristina’da , tokadını yemeden hiçbir kimsenin terk edip de gidemediği bu enteresan kentte, aç açına dolaştığım günlerdeydi.

Çatı katında gözlerim açık, uzanmış yatıyordum. Aşağı kattaki saatin altıyı vurduğunu işittim. Etraf adamakıllı ışımıştı, insanlar merdivenlerden inip çıkıyorlardı. Morgenblat gazetesinin eski sayılarıyla kaplı olan oda kapısının alt tarafında Fenerler idaresinin  bir duyurusunu açık seçik okuyabiliyordum. Onun birazcık sol tarafında ise kalın harflerle yazılmış Fırıncı Fabian Olsen’in sattığı ekmeklerle ilgili bir duyuru görünüyordu.

Gözlerimi hafiften açınca, eski alışkanlığım, bugün acaba beni mutlu edebilecek bir şey var mı diye düşünmeye başladım. Son zamanlarda  durumun oldukça kötüydü. Elimde kalan bazı eşyalarımı zaman aralıklarıyla ‘Amca’ya götürmek mecburiyetinde kalmış,

 asabi ve çabuk parlayan biri hâline gelmiştim. Bir iki baş dönmesi sonucu gün boyu yatağa mahkum