8 Ekim 2026 Perşembe

Değirmen - Sırça Köşk*


 

Değirmen

Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım?..

Görülecek şeydir o… Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve kalın kalasların üstünde simsiyah bir çatı… Sonra bir sürü çarklar, kocaman çarklar, sıçraya sıçraya dönen tozlu kayışlar… Ve bir köşede birbiri üstüne yığılmış buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları. Karşıda beyaz torbalara doldurulmuş unlar…

Taşların yanında duman halinde sıcak ve ince zerreler uçuşur. Halbuki döşemedeki küçük kapağı kaldırınca aşağıdan doğru sis halinde soğuk su damlaları insanın yüzüne yayılır…

Ya o seslere ne dersin adaşım, her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan seslere?...  Yukarıdaki tahta oyuktan inen sular, kavak ağaçlarından esen kış rüzgârları gibi uğuldar, taşların kâh yükselen, kâh alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır… Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar gıcırdar, gıcırdarlar…

Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm adaşım, amma bir daha görmek istemem.


*** 


Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?... 

Çoook desene! Sevgilim güzel miydi? bari? Belki seni seviyordu… Ve onu herhalde çok kucakladın… Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş bir şeydir, hele adam genç olursa…

Yahut sevgilin seni sevmiyordu… O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?.. Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?..

Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak için senin için o kadar güç olmamıştır. … ..

Kendine Ait Bir Oda*

 

… ..

… .. İnsan o mırıltıyı, kelimelere dökebilir miydi? Şüphesiz ki şairlerin yardımıyla yapabilirdi. Yanımda bir kitap duruyordu, kapağını açınca,sayfaları gelişigüzel bir şekilde Tennyson’a çevirdim. Ve işte burada Tennyson’ı şarkı söylerken buldum:


Görkemli bir gözyaşı düşümüştü

Kapıdaki çarkıfelek çiçeğinden

O geliyor, güvercinim, sevgilim;

O geliyor, hayatım, kaderim;

“O yakında, o yakında” diye ağlar kırmızı gül;

“O gecikti” diye gözyaşlı döker beyaz gül;

“Duyuyorum, duyuyorum” diye dinler bezare çiçeği;

Ve zambak fısıldar, “ben beklerim”.


Erkeklerin savaştan önce öğle yemeği partilerinde mırıldandıkları bu bmuydu? Peki ya kadınlar?

Kalbim Şarkı söyleyen br kuş gibi

Akarsuyunun yanında bir yuvası olan;    

       Kalbimde bir yuvası olan;

       Kalbim bir elma ağacı gibi

       Dalları, tıknaz meyvelerin yükünden bükülmüş,

 Kalbim gök kuşağından bir deniz kabuğu gibi

 Dingin denizde kısa kürekler gibi;

Aziyade*

 

Kitap arkası tanıtımdan: 


Aziyade, edebiyat dünyasında Pierre Loti adıyla tanınan Fransız deniz subayı Julien Viad’nun 1879 yılında yayımlanmış ilk yapıtı. Bir İngiliz savaş gemisiyle 1876’da Selanik limanına gelen roman kahramanı aracılığıyla yazar, kendi yaşam öyküsüyle kurmaca arasında köprüler kurarak Osmanlı dünyasına kendini adayışını betimliyor. Gizli gizli buluştuğu Çerkez güzeli Aziyade’yle olan aşkı, Loti’yi Doğu kültürüne giderek daha fazla çeken bir kuvvete dönüşüyor. 1876-77 yıllarında Doğu Sorunu , Tersane Konferansı, anayasa devrimi, Osmanlı-Rus Savaşı’nı kapsayan yoğun atmosferin içinde , sıradan insanıyla, elitiyle. Müslüman, Musevi, Hıristiyan kültürüyle, kozmopolit Osmanlı toplumunun canlı bir portresini sunan ender yapıtlardan Aziyade.


Çevirmenin Önsözü

Aziyade edebiyat dünyasında Pierre Loti adıyla tanınan Pierre Loti adıyla tanınan Fransız deniz subayı Julien Viadud’nun ilk yapıtı. Roman, subayın genç bir Türk kadınıyla İstanbul'da yaşadığı aşkı konu edinir. Osmanlı tarihine Selanik Hadisesi adıyla geçen olay üzerine Türkiye’ye gönderilen savaş gemilerinden birinde görevli genç adam (o zamanlar Türk toprağı olan) Selanik’te evli bir Türk kadına tutulur. Bu kadın tacir Abidin’in dört hanımından biri olan Aziyade’dir. Julien Viadud’nun Osmanlı başkentindeki Fransız karakol gemisi Gladiateeur’e atanmasından bir süre sonra Abidin de evini evini İstanbul’a taşır ve bu gönül serüveni orada devam eder.

1876 yılı başından itibaren Osmanlı İmparatorluğu içindeki Balkan Hıristiyanları arasında huzursuzluk artıyordu. Selanik’teki Rus asıllı Amerikan konsolosu ile adamları Müslüman olmak isteyen bir Bulgar kızını kaçırınca heyecana kapılan bir camide toplanıp kızın kurtarılmasında ısrar etti. Camiye gelen Fransız ve Alman konsoloslarında ısrar etti. Camiye gelen Fransız ve Alman konsolosları öldürüldü. Olay Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Fransa, Almanya, Rusya ve İtalya Selanik limanına savaş gemileri göndererek suçluların cezalandırılmasını istediler. Konsolosları öldürenler idam edildi. 

10 Eylül 2026 Perşembe

Fevzi Çakmak Batı Rumeli'yi Nasıl Kaybettik

 

Kitap arkası tanıtımdan alıntı:

“19 Haziran 1913 sabahı Karadeniz gemisi, akşama doğru da Gülcemal vapuru Seman iskelesinden hareket ettiler. Ben de Gülcemal vapurundaydım. Batı Rumeli’nde beş yüz yıllık Türk hâkimiyetine veda ettik. Güneş batarken Arnavutluk kıyıları da yavaş yavaş gözümüzün önünden siliniyordu. Atalarımızın asırlar boyunca kanlarıyla suladığı, eski ve yeni şehitlerimizin gömüldüğü vatan parçasının terk edilmesi kalplerimizde giderilemeyecek acılar hasretler meydana getiriyordu. 


Balkan coğrafyası tarihinin dönüm noktalarından Balkan Harbi, Osmanlı Devleti’nin beş asırlık egemenliğinin sonuydu. Balkan Harbi’nde neler yaşanmıştı? Mareşal Fevzi Çakmak, sonuçları yeni bir devri açan Balkan Harbi’nin üzerinden on yıl geçtikten sonra 1925’te, Türkiye Cumhuriyeti’nin henüz ikinci yılında, Harp Akademileri'nde bölgedeki muharebeleri ayrıntılarıyla anlatır. …


Balkan Harbi Konferansı, ordunun nitelik ve nicelik kimliği hakkında ipuçları sunar. Ordunun temel disiplin ilkesinin, bireysel siyasi tercihlerin öne çıkmasıyla nasıl bozulduğunu anlatırkenki üslubu, ilgi çekici değerlendirmeleri ve sert özeleştirileri ile Balkan Harbi konusundaki soruları yanıtlar. Bölgenin nüfusu, askerlerin niceliği ve teçhizatı hakkındaki çizelgeler, muharebe alanlarını gösteren krokileriyle “Garbi Rumeli’nin Sûreti Ziyai ve Balkan Harbi’nde Garp Cephesi”...

...  ..

Sunuş

Mareşal Fevzi Çakmak’ın Balkan Harbi Hakkındaki Eleştirel Değerlendirmesi

Sofya Askeri Ataşesi Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, İstanbul’da Başkomutanlık Kurmay Başkanı Yarbay İsmail Hakkı’ya gönderdiği 6 Kasım 1914 tarihli “gizli ve özel” yazıyı; “Başlanılan bu büyük

29 Ağustos 2026 Cumartesi

Toprağa ve Güneşe Saldırmak*


 

Kitap arkası tanıtımdan: 


Seraphine, ailesiyle birlikte zorlu bir yolculuğun ardından Fransa hükümetinin vaat ettiği Cezayir topraklarına varır. Kuracakları tarim kolonisiyle daha iyi bir yaşam hayalinin peşinden sürüklenen tüm yerleşimciler gibi o da Afrika toprağında yoksulluk, hastalık ve ölümden başka bir şey bulamayacaktır.


Bir yanda koloniciler kendi topluluklarını oluştururken diğer yanda yaşananlar, aldığı korkunç emirleri sorgusuz sualsiz yerine getiren işgalci bir Fransız askerinin gözünden en acımasız haliyle dile getirilir. Cezayir’e sözde “medeniyet” götürmekle görevlendirilmiş askerlerin yağmalayıp yaktığı , yerli halka zulmettiği bu sömürgeci savaşta  insanlığın yavaş yavaş yitirilişine tanık oluruz.


Mathieu Belezi, bugün hâlâ yüzleşilmeyen, tarihin sessiz kalan o ânına o büyük yıkımı, hem toprağa hem de insanlığa saldıran bir medeniyetin eleştirisini rahatsız edici gerçeklerle aktararak sanata dönüştürüyor.


(Meşakkatli İş)

Ağladım oraya varıp da işlememiz gereken toprağı görünce gözyaşlarıma engel olamadım.

Tanrı'nın azizeler azizesi anası Seine ve Saône, sonra da Rhône nehirlerini inmek için, hiç acele etmeyen atlar tarafından çekilen el gibi dümdüz teknelerin üzerinde günlerce yolculuk, bana inanabilirsiniz, erkekler alavere havuzlarındaki molalarda hemen civar hanlarda yiyip içip âlem yapmaya koşarken biz zavallı kadınlar bu molodan çocukların bezlerini değiştirip altlarını temizlemek için istifade ediyorduk, size günlerce diyorum, ta ki en sonunda denizi görene kadar, denizi ve Marsilya Limanı’nın üzerinde bir bayrak  gibi şakırdayan göz kamaştıran ışığını

Tanrı’nın azizeler azizesi anası

27 Ağustos 2026 Perşembe

Sarı Sıcak*


 

Kitap arkası tanıtımından alıntı: 

Sarı Sıcak Anadolu halkının yokluğa, açlığa, unutulmuşluğa karşı verdiği insanüstü mücadelenin hikayesidir. Pisliğin, sıcağın, sefaletin ortasında bir avuç insanın hayatla aralarındaki ince bağa sımsıkı sarılışlarının ve hayatta kalma çabalarının dramı yirmi iki hikayede dile getirilir.


Sarı Sıcak

Çocuk: “Anam,” dedi, yarın sabah gün ışımadan uyandır beni.”

“Gene uyanmazsam?”

“Uyanmazsam iğne sok etime. Saçlarımı çek. Döv beni.”

Soluk yüzlü, ince kadının kara gözleri sevinçli bir ışıltı içinde kaldı.

“Ya gene uyanmazsan?”

“Öldür beni.”

Kadın var gücüyle çocuğu kucağına alıp, bağrına bastı.

“Cannn’” dedi.

“Uyanmazsam… “ Çocuk düşündü. Birden: “Ağzıma biber koy, “dedi.

Anası yeniden, aynı sevecenlikle, gözleri yaşararak onu bağrına basıp öptü.

Çocuk boyuna yineliyor:

“Bak uyanmazsam ağzıma biber koy ha!..”

Ana: “Caan!” diyor.

“Biber çok acı olsun.”

Şımarıyor, tepiniyor, ara vermeden boyuna haykırıyor:

“Acı biber, kırmızı biber… Bir yaksın ki ağzımı…. Bir yaksın ki ağzımı… Bir yaksın ki… Hemencecik… Hemencecik uyanayım.”