9 Ocak 2025 Perşembe

En Güzel Kıssa*


 

… .. Korkmamıza rağmen yapmak zorunda olduğumuz şeyler vardır. Derin bir nefes alır, gözlerinizi kapatır, besmeleyi çeker ve bırakırsınız kendinizi. Benim için anlatmak öyle. Yüklediği sorumluluktan korkuyorum elbet. Bu korkuya rağmen vazgeçmememin  sebebiyse bir türlü engelleyemediğim çok güçlü bir güdü: Paylaşmak.

Bu gerilimden doğan çekingenliği aşmama iki şey yardım ediyor. Birincisi bilginin her kademede yeniden üretilmesine duyduğum inanç, ikincisi de dürüst yorumlarına güvendiğim insanlardan gelen olumlu eleştiriler. … …

… ..   

Rabbimizin “En güzel kıssa” diye nitelediği Yusuf Kıssası 99 ayette, hayatın neredeyse her boyutuna dair mesajlar taşıyan son derece zengin bir anlatıdır. Bu kısa metin içinde insanoğlunun bütün ilişki biçimlerini görebiliriz. Uzun bir zamana yayılan anlatma sürecinde gözlemleme fırsatı bulduğum üzere yaşımız ilerleyip hayatın içinde yeni olaylarla karşılaştıkça kıssanın  biz  verdiği mesajlar da perde perde açılmaktadır. Kıssaya dair bu kadar çok eser mevcutken biraz da bu nedenle cesaret ettik bu kitabı yazmaya. Olay aynı olsa da ona bakan göz değiştikçe anlaşılan mana da değişecektir. İki farklı kişinin aynı olayda gördüğü şey aynı olmayacağı gibi aynı kişinin farklı zamanlarda gördükleri de aynı olmayacaktır. Söz gelimi ben daha çok Hz. Yusuf’un davranışlarına odaklanırken çoluk çocuğa karışıp yaşım ilerledikçe Hz. Yakub’un davranışları dikkatimi daha fazla çekmeye başladı. Öyle ki neredeyse Yakub Kıssası” diyesim geldi kıssaya. … ..

... ..


GİRİŞ

Kur’an Neden Kıssa Anlatır?

Pertev Bey'in İki Kızı*


 

… .. Mektup gelince hepsi çok sevindi. Nermin’e deniz kenarında büyük bahçe içinde, yeni yapılmış, modern ve konforlu bir köşk buldu. … ..

Mayıs ortalarında Muammer Bey ailesi; Muammer, güzel karısı, tosun gibi oğlu Baskın, Muammer’in annesi, Baskın’ın Alman dadısı, aşçı, hizmetçi, garson hepsi geldiler. Berrin onları Pendik’ten karşıladı, Suadiye’ye evlerine götürdü ve yerleştirdi.

Akşama eve dönerken, Muammer:

“Birkaç gün dinlenelim de valdeyi ziyarete geleceğiz” dedi. Nermin oradan atıldı:

“Hayır ablacığım, hayır hayır yarın size geleceğiz” dedi.

Ertesi günü Ihlamur’daki küçük selamlıkta (*Saray, köşk veya konaklarda erkeklere ayrılan bölüm, harem karşıtı), büyük bir sevinç hüküm sürüyordu. Hem Nermin’i, hem Nermin’in bebeğini göreceklerdi. Yalnız Azize Hanım düşünceli ve endişeli idi.

Acaba Muammer Selmin’e nasıl davranacak? Kendi kendine, ‘Eğer Muammer Selmin’i kıracakbir hal ve tavır takınırsa, katiyen affetmem, bir daha Muammer’in yüzüne bakmam’ diyordu.

Suadiye’de de çok heyecan vardı. Hepsi bu Ihlamur seferi için hazırlanmış. Muammer yeni kostümlerini giymiş, yeni aldığı büyük lüks otomobilin direksiyonuna lütfen, pek büyük fedakarlık yapıyormuş gibi ve irtifaından (*yükseklik) inmeye gayret ederek kendi geçmişti. Yanına her gün daha güzelleşen karısını aldı, arkaya anası ve Alman şvesterin (*kız kardeş) kucağında oğlu Baskın oturdular. Araba vapuru ile geçtiler. Beşiktaş’ın dar ve bozuk yollarında, büyük ve lüks araba salına salına ilerliyordu. Ihlamur’daki küçük selamlığa geldiler. Küçük ev sanki misafirleri kabul için öyle süslenmişti ki, misk kokuyordu. Nermin birden, daha evi görür görmez sevdi. Muammer  de külüstür, esli, viran bir ahşap mahalle beklerken, karşısına birden güller, çiçekler içinde şipşirin bir ev çıkınca şaşırdı.Hele çok ihtiyarlamış olan Dilaver Ağa’nın eski zaman usulü büyük bir edeple selam verip otomobilin kapısını açmasına büzbütün şaşaladı. Ve Ankara’daki odacıları, hademeleri düşündü… Nermin biraz

4 Ocak 2025 Cumartesi

İşittiklerim Gördüklerim Bildiklerim*

 

… ..  90 sene ömür süren Pertev Paşa da, (bu son ikisi kadar mühim mevkiler işgal etmemekle beraber) bu uzun ömürde neler gördü, neler geçirdi, kimler tanınmadı ki… İmparatorluk ve Cumhuriyet Türkiye’sini, İmparatorluk Almanya’sını ve Hitler Almanyası’nı da gördü ve yaşadı. Büyükelçi Von Papen’in büyük dostu idi. Kimlere hocalık etmedi ki… Atatürk talebesiydi. Bizden ayrılan memleketlerde başvekil olmuş talebeleri vardır Nuri Said Paşa gibi…

Üzülerek söylüyorum ki, Pertev Paşa’yı unutulmaktan belki bu bir iki satır bir müddet için kurtaracaktır. Zira bu uzun ömür den arta kalan ne bir hâtırat, ne de bir hikâye, ne bir müşahade… Bir varmış, bir yokmuş Pertev Paşa…

Bahsedeceğim dördüncü zat, Cumhuriyet devrinde hariciye müsteşarı, mebus, büyükelçi ve Lozan Konferansı’nda, Türk heyetinde müşavir Tevfik Kâmil Koper

o, Lozan muahedesi(*antlaşma) ki dondurulmuş, tabu haline getirilmiş, hiçbir sırrı çözülmemiş, hiçbir tahkike tabi tutulmamış, ilk hatıra gelen: Lozan’da, o zamanın şartlarına göre, elde ettiğimiz azami menfaat mi, yoksa asgarisi mi? Yani kazancımız en yüksek mi veya en aşağı derece mi? Yahut alelade bir muahade hükmünde midir? Daha bunu bilmiyoruz. Zira Sevr ile Lozan, hiçbir zaman kıyaslanamaz. Aralarındaki fark mağlup ile galip arasındaki fark kadardır. Sevr’de düşmanlarımızın karşısında perişan ve mağlup idik, Lozan’da ise askerî bir zaferin siyasi ve psikolojik bir emniyet ve rahatlıkla muhasımlarımızın karşısına çıkmıştık. Bu duruma rağmen , acaba birçok fırsat kaçırılmadı mı? Acele ve çarpuk çurpuk çizilmiş hudutlar, bizi Montreux’a sürüklemiş ve ancak orada Boğazlar meselesine bir hal çaresi bulunmuş. Hatay meselesi de Lozan’da komşularımıza ettiğimiz bir fedakârlıktı. Bu fedakârlığı kaç sene sonra, ne büyük gayretlerle düzeltebilmiştik. Bu iki meseleden çok daha mühimi Musul meselesi idi… Musul petrollerini terk etmek öyle büyük hata idi ki, cezasını hâlâ çekiyoruz ve daha da çekeceğiz. Musul petrollerinin kaybı, Cumhuriyet devrimizin iktisadî düzensizliği, ruhî ve sosyal

2 Ocak 2025 Perşembe

Mihrican Fırtınası*


 

Bugün, gördürene,  bu yaşa erdirene hamd olsun. Küfran-ı nimet mizacım değil, devlet ü ikballe geçen bu ömrü verenin, kaderi yazanın, kazayı gerçekleştirenin şanı gönüllerde daim olsun. Ama içimden bir Mihrican fırtınasıdır kopuyor, ben emekli oluyorum.

3 Mayıs benim doğum günüm, demek ki 4 Mayıs 2024’te olacak her şey. Elimde bir parça kağıt, “İlişik Kesme Belgesi”, ben artık bu yerli değilim. Adım sistemden çıkacak, posta adresim kapanacak, kimlik kartım geçersiz kılınacak, eşyam envanterden, adım kütükten düşecek. Odamın anahtarını iade edeceğim ve her şey tamamına erecek.

Hayatımın tamamı zannettiğim şey bir bölümünden ibaret mi, biliyordum, bir daha öğreneceğim. Tuna üzerinde seyreden bir gemide avlanmak bunu anlatmaya yetmez. Dönüşü var bu yolculuğun Kimse bana, “Daha çok yazarsın, daha rahat yazarsın,” demesin. Ben zaten böyle yazıyorum, bu su daha ne kadar akar bilmiyorum.

Demek ben bu rampayı bir daha tırmanmayacağım, Yolum düşerse  de misafir kapısından gireceğim otuz sekiz yıllık kampüsüme. Danışma noktasından geçerken, dönüşte geri almak üzere sivil kimliğimi uzatacağım. Bakın, hatırladınız mı, bu benim! Kapı üstünden ismim çoktan düşmüş olacak, odam orada durmazken ben çay odasında bekleyeceğim.

Demek ben her sabah, okula gidiyorum, diye aynanın karşısına geçmeyeceğim. Ders günlerimde daha özenli hazırlanmayacağım. Sol elimin ayasındaki mühür, en güzel elbisem. Evimin kapısını her günkü gibi kapatmayacak, fakültedeki odamı her günkü gibi açmayacağım. Bir fincan kahve, sağ yanımda Karadeniz. Bilgisayarımın kapağını kaldırmayacağım. Akşamı nasıl bulduğumu bilmeden çalışmayacağım. Kırmızı Kantin’in bahçesinden geçerken, suya eğilmiş erik fidanıyla konuşmayacağım: Daha dün çiçekle doluydun, ne zaman yaprak verdin, ne zaman meyveye durdun?

Demek ben gidiyorum. Çıkmak için nefes isteyen merdiven, kullanmak için kılavuz bekleyen asansör. Çimen üzerinde kaynayan semaver, kenarında dolandığım yeşillik, suladığım çiçek, başını okşadığım

29 Aralık 2024 Pazar

Hayat*


Doğduğumda  adımı kulağıma dualarla fısıldayan, sesinden iyi tanıdığım Suat teyzem, beni beşiğimden  usulca alıp bir yabancının kucağına verdiğinde dünyadaki ilk haftamı yeni doldurmuştum. Sımsıkı yumulu gözlerimden birini açtım, yaşadığı sürece bana hep sevgiyle bakacak olan bir çift mavi gözü gördüm ve ister inanın ister inanmayın, beni bağrına basıp burnunu boynuma gömen kişinin babam olduğunu o an anladım. O, benim kokumu tıpkı bir hayvanın yavrusunu koklaması gibi yüreğine sindirerek içine çekerken ben de onun boynunda güneşin ve dağ kekiğinin kokusunu aldım. Buram  buram doğa kokuyordu babam. Toprak, nehir, ağaç, su ve tuz kokuyordu. Bir kedi gibi guruldayarak memnuniyet sesleri çıkardım. Göz göze geldiğimiz an ise aramızda çok güçlü bir bağın oluştuğunu, onun beni hayatım boyunca her türlü kötülükten koruyacağını hissettim. Hatta bir gün hırsızlar beni çalmaya kalkışacak olurlarsa, yüzlerce çocuk arasında babamın beni kokumdan tanıyabileceğine içtenlikle  inanarak gözlerimi yeniden sımsıkı yumdum ve kollarında huzurlu bir uykuya daldım.

Mavi bir uykuya!

Mavi! İlk algıladığım renk! Babamın gözlerinde!

Sütliman ve dibi görünen berrak bir denizin akşamüstüne doğru birkaç ton  koyulaştığındaki derin mavi! Sevgini, mutluluğun rengi, babamın gözlerindeki! Maviye düşkünlüğüm bundan mı kaynaklandı acaba? Hep mavi giymek istedim çocukken. Odama mavili perdeler astırdım; kitaplarımı, defterlerimi mavi kağıtlarla kapladım.

Bizim coğrafyada az bulunur rengine rağmen, babamın yüzünde daha belirgin olan, gözleri değil de kaşlarıydı nedense. Tanıdığımız her bir kişi kendine özgü bir özelliğiyle kalır ya aklımızda; saçları, gözleri veya ağızlarıyla, bazen sesleri hatta duruşlarıyla nakşolur ya hafızamıza insanlar; babamın her hattı çok muntazam olan yüzünde, dikkati gür ve kavisli kaşları çekiyordu bence. Yüzüne sert bir ifade veren, kalın, koyu renk kaşları olmasa, biçimli yüzü bir erkek için, fazla güzel kalabilirdi. Oysa hep biraz çatıkmış gibi duran kaşları, yüzünü tuhaf bir biçimde dengelemişti. Onu çok sevecek ama kaşlarındaki

22 Aralık 2024 Pazar

Casus*


 

Paris, 15 Ekim 1917 - Alman Fisherman ve Henry Wales, International News Service için


Sabah saat beşten biraz önce, çoğunluğu Fransız ordusundaki subaylardan oluşan on sekiz kişilik bir grup, Paris’teki kadın hapishanesi Saint-Lazare’ın ikinci katına çıktı. En önde, elindeki meşaleyle lambaları birer birer yakan gardiyan gitmekteydi. 12 numaralı hücrenin önünde durdular.

Binanın sorumluluğu rahibelere verilmişti. Rahibe Leonide kapıyı açıp içeri girerken diğerlerinin dışarıda beklemesini rica etti, sonra duvara sürterek tutuşturduğu kibritle hücredeki lambayı yaktı. Ardından başka bir rahibeyi çağırdı.

Rahibe Leonide kolunu uzatıp hücrede uyuyan kişinin bedenine itinayla, kucaklarcasına dokundu ama uyandırmasın kolay olmadı - bu kişi hiçbir şeye ilgi duymuyordu sanki, rahibelerin anlattığına bakılırsa gözlerini açtığında dingin bir uykudan kalkmış gibiydi. Cumhurbaşkanına, günler önce yaptığı af talebinin reddedilmiş olduğunu öğrenince istifini bozmadı. Üzgün müydü yoksa rahatlamış mu, bilmek mümkün değildi; nasılsa her şeyin sonuna gelinmişti.

Rahibe Leonide’nin işaretiyle Rahip Arbaux hücreye girdi, Yüzbaşı Bouchardon ile Avukat Mösyö Clunet de ona eşlik ettiler. Tutsak bütün bir hafta boyunca yazdığı uzun vasiyet mektubuyla birlikte içinde küpürler bulunan iki açık kahverengi zarfı avukatına teslim etti.

Siyah ipek çoraplarını giyip -içinde bulunduğu koşullar düşünüldüğünde hayli garip bir görüntüydü- ipek dantellerle süslü yüksek topuklu ayakkabılarını ayağına geçirdi ve yataktan kalkıp hücresinin bir köşesinde bulunan askılıktan kürk mantosunu aldı; ayaklarına kadar inen mantosunun kol ağızları ve yakası, geri kalanından farklı bir hayvan kürkünden yapılmıştı, tilki olabilirdi. Mantosunu, uyurken üzerinden çıkarmamış olduğu ipek kimonosunun  üstüne giydi.

Dağınık saçlarını özenle tarayıp ensesinde topladı. Başına keçe bir şapka geçirdi ve götürüleceği açık alanda uçup gitmesini engellemek için şapkanın ipekten bağını çenesinin altında düğümledi.

21 Aralık 2024 Cumartesi

Şimdiki Çocuklar Harika*


 

… ..

O gün ilk derse müfettiş sınıfımız geldi.

Bilirsin, ben öyle çok heyecanlı değilimdir ama, nedense o gün çok heyecanlandım. Titriyordum heyecandan. Belki de öğretmenin heyecanı bana geçmişti. Çünkü onun ellerinin titrediğini gördüm.

Müfettiş,

-Öğrencilerinize bir şiir yazdırınız… dedi.

Bunun üzerine öğretmenimiz bize,

-Yazın! dedi

Daha önce defterlerimize yazdırdığı şiiri okumaya başladı. Şiir, önceden defterlerimizde yazılıydı. Arkadaşların çoğu şiiri bile yazmıyor, yazıyormuş gibi yapıyordu.

Öğretmenimiz şiir okumasını bitirdi. Müfettiş, teker teker defterlerimize baktı. Hiçbirimizinde imla yanlışı bulamadı. Öğretmenimize,

-Teşekkür ederim, öğrencilerinizi iyi yetiştirmişsiniz, dedi.

Solumdaki sırada oturan Cengiz’in defterine bakmamıştı.

-Bakayım defterine… dedi.

Cengiz defterini uzattı.

Müfettiş,

-Bu ne ? dedi.

-Şiir efendim.

Müfettiş,

Bu nasıl şiir diye bağırınca, başımı uzatıp yan gözle baktım.

Cengiz yanlışlıkla, şiir yazılı diye, önceden matematik probleminin yazılı olduğu sayfayı açmış.

-Nerde yazdığın şiir?