15 Kasım 2025 Cumartesi

Seyir Defteri*

 

Sunuş

Bu yapıt Kristof Kolomb'un keşif yolculuklarına benzer bir başka yolculuğun ürünü: Şiirin “uygar” toplumlardaki işleviyle  “ilkel” topluluklardaki işlevini kjarşılaştırmak, günümüzde “söz”ün (dolayısıyla şiirin)  neler olduğunu saptamak için kitaplar, ülkeler ve tanrılar arasında kırk yıl süren bir yolculuğun.

İnsanoğlunun beş bin yıllık şiir serüveninden derlediğim ürünleri bir araya getiren Yeryüzü Şiiri il Yeryüzü Destanları adlı yapıtlarım bu çetin yolculukla oluşmuştu. Şiir yaratısının iki ana kaynağından derlenmişti bu ürünler; biri Batı’dan alınma hazır kalıpla “yabanıl, ilkel” diye tanıyageldiğimiz insan soyları (Kızılderililer, Eskimolar, Afrika Zencileri vb.) öteki de ilk çağ öncesi uygarlıklar(Sümerler, Mısırlılar, Hititiler, Hintliler, Çinliler…) ya da Eski Dünya’nın etki alanı dışında gelişmiş uygarlıklar (İnkalar, Aztekler, Mayalar…) İzlerini beş bin yıl öncesine dek sürebildiğimiz şiir duyarlığı bunu taşıyan halklara zamanla yok olmuş olsalar bile değişik diller ve halklarla yeni yeni dallar sürerken, Amerika anakarasında yaşamış halkların şiirsel yaratıları on altıncı yüzyılda son buluyor, yeryüzü ağacının ulu bir dalı dibinden budanmış oluyordu.

O yüzyıla girerken Avrupa’da baş döndürücü bir hızla başlayan sömürgecilik bu yeni bulunmuş anakaranın az gelişmiş ya da çok gelişmiş bütün uygarlıklarını silip süpürmüş,neredeyse bütünüyle ortadan kaldırmıştı. Maya, Aztek, Toltek, İnka yaratılarını çevirirken bu kopukluk insanlığın  ortak zenginliklerinin doğal mirasçısı olan bende eksilmeyen bir sızı bıraktı.

Tarihin dönüşümleri için sorumlu aranmaz elbette, kendi kendinin sorumlusudur o, kendi mantığını yine her çağda kendisi çizerek her türlü dış etkinin ötesine akar gider. Ama ben bu “sızı” için bir sorumlu aramaktan kendimi alamadım yine. Böyle doğdu böyle yapıt. 

Kristof Kolomb: dünyayı değiştiren adam.

Tutkulu, inançlı, düşsever bir kişi.

Kafasına koyduğunu gerçekleştiren bir eylem adamı.

Kendi deyimiyle “okyanus denizi”nde batıya doğru gitti mi” Hint Ülkeleri” ulaşacağını, büyük zenginlikler elde edeceğini uman, gözünü altın hırsı bürümüş bir serüvenci.

12 Kasım 2025 Çarşamba

Gurbet Kuşları*

 

Taa Kurtalan’dan kalkıp, yolu üzerindeki irili ufaklı istasyonlardan topladığı çeşitli yolcularla tıka basa dolu ”Kuşluk treni” Haydarpaşa Garı’na girdi. Ağırlaştı. Sonra da ıslak fışıltılarla rayların üzerine upuzun serildi. kaldı.

Koşanlar, koşuşanlar… Koşan, koşuşanlar arasında istasyon görevlilerinden başka gar hamalları, yolcularını karşılamaya gelmiş fötr şapkalılar, mantolu, tayyorlular. İlk şaşkınlık, ilk heyecandan sonra her şey durur gibi old. Vagonlardan bavul, sepet, heybeleriyle ineneler, öteberilerini vago npencerelerinden hamallara uzatanlar…

“Gurbet Kuşları katarın en arka vagonlarından iniyorlardı, kara kara, kuru kuru. Ne karşılamaya gelenler vardı, ne de çoğunun bavullarıyla sepeti, hatta yorganı. Yorganı olanlar, yorganlarını birer er kaputu gibi dürmüş, kırnapla çeke çeke bağlamışlardı. Bir, beş, on değil, yirmi otuz, kırk, elli, belki de daha çoktular. Anadolu içlerinden kopup gelen her tren, her “Kuşluk Treni”, her gelişinde gurbet kuşlarını toparlayıp getiriyordu İstanbul’a. Yol, yıkım, yapım üzerine çok iş vardı İstanbul’da. Karınlar doyuyor, sılaya para bile salınıyordu. Köy yerinde şunun bunun tarlasında üç gün iş, beş gün duvar diplerinde barbut atacaklarına, bir tren parası denkleştirip İstanbul’un yolu tutulmalıydı. Ne yapıp yapıp gidenler, birkaç ay sonra değişmiş dönüyorlardı. Taralı saçları, kopçalı sarı kalemleri, karton kaplı cep defterleri, arkaları çıplak kadın resimli cep aynası, Tahtakale’den uydurulmuş  üst başlarıyla köy yerinde dolanıyor, köy kahvelerinde, delikanlı meclislerinde İstanbul’u dillerinden düşürmüyorlardı. İstanbul’da bir İstanbul’du. Dil ile tarifi mümkünsüz. O taksiler, o dolmuşlar, o tramvaylar, otobüsler, vapurlar…

“Papur ne ki lan?” diye sorulsa, bıyık altından gülünüveriyor, “Dilinen tarifi gayri mümkünsüz!” denilip

geçiliyordu.

Sonra, karılar vardı İstanbul’da. Dudakları kırmızı kırmızı, saçları kıvır kıvır karılar. Gülüverince

yanaklarında güller açan, kolları çıplak kadınlar. Her önüne gelene gülüveriyor, işarmar edenin ardına

takılıveriyorlardı. Üstün başın kirli, yırtık pırtık olsun isterse. Yeter ki delikanlı ol. Delikanlı olmak vardı

İstanbul’da. Delikanlı oldun mu yaşadın!

27 Ekim 2025 Pazartesi

Önceki Günün Adası*


 

Gene de aşağılanmamdan gurur duyuyorum ve böyle bir ayrıcalığa mahkûm edildiğim için, korkunç bir kurtuluşun tadını çıkarıyorum neredeyse: Sanırım, soyumun, insanoğlunun belleğinde, ıssız bir gemide deniz kazasına uğrayan yegâne varlığım.


Böyle yazıyor Robero de la Grive, yola gelmez bir kavram kargaşası içinde, tahminen 1643 yılının Temmuz ile Ağustos ayları arasında.

Bir tahta parçasına bağlı, güneş gözlerini kör etmesin diye gündüz vakti yüzünü güneşten öte çevirmiş, su yutmamak için boyunu doğal olmayan biçimde gerilmiş, teni tuzlu suyla kavrulmuş, hiç kuşkusuz ateş içinde, kaç gündür dalgalar üzerinde dolaşıyordu? Mektuplar bunu belirtmiyor ve sanki en çok iki günlük bir süre söz konusu olmalı, aksi takdirde -kendi betimlemesine göre, onun gibi son derece hastalıklı, doğal bir kusuru nedeniyle ancak gececil bir hayvan olarak- Phobios’un yayı altında hayatta kalamazdı (zengin hayal gücüyle yakındığı gibi.)

Zamanı hesaplayacak durumda değildi, ama sanırım onu Amarilli’nin bordasından fırlatıp atan fırtınadan hemen sonra deniz durulmuş ve denizcinin ona tam yerinde bir uyarısıyla şekil verdigi o bir tür sal, akıntılar onu koya yanaştırıncaya kadar, ekvatorun güneyinde son derece ılıman bir kışın hüküm sürdüğü bir mevsimde, sakin bir deniz üzerinde alizelerin itmesiyle, çok fazla mil yol gitmesine gerek kalmaksızın, onu sürüklemişti.

Geceydi, uyuyakalmıştı ve ta ki sal bir sarsıntıyla Dahne’nin pruvasına çarpıncaya dek, gemiye yaklaşmakta olduğunu fark etmemişti. 

Ve -dolunay ışığında- bir cıvadranın altında, çıpa zincirinden uzak olmayan bir noktasından bir ip merdivenin sallandığı (*Peder Caspar, “Yakub'un Merdiveni” (.Yakub, düşünde yeryüzünde bir merdiven dikildiğini ve başının göklere eriştiğini görür. Bu merdiven de Yakub’un Merdiveni olarak geçer. Kutsal Kitap, Eski Ahit, ‘Yaratılış’ 28:12, adını verekti ona!) bir baş

Geceleyin Kütüphane*


 

“Bir serseri mizah anlayışına (pek başarılı olmasa d) ilk kez sahibim ve her gördüğü kuşla havlayıp avını bırakan bir çiftlik köpeği misali ben de elimde tutmam gerekenleri biriktirmiş bulunuyorum. , ama sağlam bir yöntem arayışıyla boşuna çok kitap okuduğum için şikâyetim haklı ve doğru (çünkü her yerde olan hiçbir yerde değildir); pek faydasını görmesem de sanat, düzen, hafıza, muhakeme uğruna Kütüphanelerimizde kafamı allak bullak eden çeşitli yazarlara takıldım. 

Robert Burton (1577-1640 İngiliz bilim adamı ve papaz. Oxford Üniversitesi’nde rektördü. En bilinen eseri Melankolinin Anatomisi’dir) 


Başlangıç noktası bir soru.

Teoloji ve fantastik edebiyat dışında, evrenimizin belli başlı özelliğinin anlam eksikliği ve gözle görülür amaç yoksunu olmasından kuşku duyan birkaç kişi ancak çıkar. Yine de şaşırtıcı bir iyimserlikle yazı tomarlarından, bilgisayar yongalarından, ister istemez somut olsun ister sanal ya da başka türlü ,dünyaya akıl ve düzen kazandırmak gibi acınası bir çabayla kütüphane raflarından sonra kitaplıklardan toplayabildiğimiz kadar kırpık bilgileri bir araya getirmeyi sürdürürüz, aksine inanmak istesek de uğraşlarımızın başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûm olduğunu bile bile.

Peki bunu niye yaparız? En başından beri sorunun olasılıkla yanıtsız kalacağını bilmeme rağmen onun izinden gitmeye değer. Bu kitap o arayışın öyküsüdür. 

Sonu gelmeyen biriktirme çabaları kadar tarihlerin ve isimlerin sıralamasına titizlenmeyen biri olarak yola çıkalı birkaç yıl oldu, amacım ne kütüphanelerin bir tarihini daha derlemekti ne de

24 Ekim 2025 Cuma

Ali Dede*


 

Sessizliğin içinde konuşan, görünmeyenin izini süren kalpleri derin bir huzura eriştiren bir Allah dostuydu Kavaklılı Hacı Ali Dede…

Kimi zaman  bir duada saklıydı sesi, kimi zaman bir yetimin başını okşayan ellerinde. Onu gören, başka bir âlemden gelen o derin vakarı hissederdi. Konuşmazdı fazla ama söyledikleri yollara bedel olurdu.

Seydişehir Kavak köyünün mütevazı sokaklarında yürüyen bu ulu zat, sadece bir köy büyüğü değil; ricâlü’l-gayb olarak bilinen gizli erenler halkasının bir üyesiydi O, görünmeyen orduların duasıydı, manevi âlemlerin nöbetçisiydi.

Geceleri sabırla kıyamda geçen, gündüzleri halkın içinde Hakk’a işaret eden bir hayat yaşadı. Dünyayla işleri yoktu; o Allah’a adanmış bir ömür sürdü.

Yoldan  bakışıyla toparlandı, umutsuzlar onunla yeniden dirildi.

Kimseye yük olmadı, yük taşıdı. Kimseye görünmeden, nice gönle sultan oldu…

Kavaklılı Hacı Dede, bugün hâlâ dualarda anılan, gönüllerde yaşayan bir gizli veli…

Ve onun hikâyesi, hakikati arayan her kalbin içinde yankılanmaya devam ediyor.


Kırklar Meclisi ve Hacı Ali Dedemin Sırrı

Derler ki bu dünya görünen perdelerden ibaret değildir.

Bazen taşların sessizliği bir zikri saklar, bazen bir kuşun kanadında bin yıllık sırlar taşınır.

Her ne varsa görünürde, onun ötesinde  bir mana âlemi gizlidir.

Ve işte o mananın merkezinde , kimsenin göremediği fakat varlığıyla bütün âlemi ayakta tutan bir meclis vardır: Kırklar Meclisi…

Kırklar, bir topluluk değil, bir sır kapısıdır.

Onlar, ne vakit dünyaya baksalar, baktıkları yerde zamanı mühürlerler.

23 Ekim 2025 Perşembe

Elimden Ne Gelir*


 

İçinden geçtiğimiz bu dünya imtihanında; kalbi ölmemiş, aklı sömürgeleşmemiş, vicdan sahibi herkes, aklına güvendiği kişilere samimiyetle “Ben ne yapabilirim?” ya da “Ne yapmalıyım?” diye soruyor. Bu soru, zulümleri, depremleri, yangınlarıyla; yaşanması zor karakterleriyle, kimi zaman küçük kimi zaman büyük sınanma anlarıyla, en yüksek karar verici mevkilerden en sıradan insana kadar hayat karşısında herkes için gittikçe daha varoluşsal bir soru haline geliyor.


Öncelikle, “Elimden ne gelir?” sorusunun bir yandan kişinin kendini bugüne kadar hangi noktaya getirdiğiyle, yani kişinin kendini hangi konuda, ne kadar geliştirdiğiyle ilgili olduğu açıktır. Zira insanın ne yapacağını bilmez hâlde ortada kalıvermesi biraz da o güne kadarki hayatını boşuna harcamış olmasından kaynaklanır. Çevremizdeki pek çok genç, yaşadığımız günlerin ağır sorumluluğu altında ”ne yapsak” diye döne döne aranırken dile getirmekten çekinilen asıl soru şu: Kendimizi böyle günler için nasıl hazırladık?


İşi bilen insanın yaklaşık yirmi yaşına kadar geçen ömrünü nasıl geçirdiyse ondan sonrasının da o minvalde geçeceğini söyler. Ahlâken, zihnen, beceri ve donanım açısından yeterince kalifiye olmayan, ilk gençlik yıllarını laylaylomla  geçirmiş insanların tepemize inen bir yumruk karşısında “Elimden ne gelir?” demesinin, defalarca yaşadığımız deprem felaketlerinin gösterdiği gibi, zamanında gerekeni yapmayanların yıkıntılar karşısında gözyaşı dökmesinden farkı yoktur.


Büyük imtihanlardan çıkmak için iman gücünün -dünyevi açıdan- işe yaraması, üzerinde duracağı temel niteliklerin zamanında sağlam inşa edilip edilmediğiyle alakalıdır. Bununla beraber Rabbimizin kuşatıcı rahmetinin bir neticesi olarak o sağlam temeli oluşturmanın imkânı son nefese kadar açıktır. İnsanın niteliklerini artırmasının, ahlâkını ve inancını sağlamlaştırmasının bu bakımdan yaşı yoktur. “Şu yaşa gelmişsen yapacak bir şey yok, artık ilerleyemezsin” demek bizi, hayırlı sonuçlara götürmez. İnsan ömrünün bu

Şansölye Merkel*


 

İşte bu kadar. Angela Merkel gidiyor. Açık mavi gözleri ve iki sert çizgiden ibaret olan bu tanıdık yüzü artık ekranlarda görmeyeceğiz. Artık bir devlet başkanını selamlamak üzere yürürken attığı kararlı adımlarını, uzun sürmeyen kibar bir tebessüm ve çok kısa bir baş hareketinin eşlik ettiği, tamamen kendine özgü tokalaşma yöntemini görmeyeceğiz.Twitter veya Instagram’d, hiçbir zaman cazip jestlerle, ikna edici hlelerle veya bir iletişim danışmanının hazırladığı sloganlarla canlanmayan monoton sesinin kesitleri dolaşmayacak. Gösteriş çabaları ona göre değildi, aynı şekilde Mannschaft tarafından atılan bir gole eşlik etmedikçe, çoğu zaman gereksiz, dolayısıyla uygunsuz olduğunu düşündüğü coşkulu duygusal tepkiler de ona göre değildi. Artık tüm fırtınalara karşı dirençli ruh hâlinin tek belirgin varyasyonu olan ceketinin, o günkü rengini merak etmeyeceğiz. Onu bir daha görmeyeceğiz çünkü Angela Merkel Şansolyelik’ten  ayrıldığında resmi siyaseti tamamen bırakacağından neredeyse eminim. Uluslararası ilişkilerde kurumsal bir göreve atandığını duymayacağız. Arkasından gelenleri politikası hakkında yorum yapmayacak. Kendini ahlaki bir vicdan olarak yüceltmeyecek ve rol model üstlenebileceği kimliği kesinlikle reddedilecektir. Biriken talepleri sistematik bir şekilde reddetmekten yorulduğu bir gün ya da demokrasinin veya çok taraflılığın yeniden kötü bir döneme girdiği bir zaman ya da gerçekten gerekli gördüğü bir noktada kuşkusuz yeniden bir konuşmayla ortaya çıkacaktır. Ama yeni bir sorumluluk pozisyonunu kabul etmeyecek, sadece sosyal eylemlerde bulunacak, gelişmekte olan ülkeler ve çocukluğundan beri kendisini şekillendiren, hırsını kamçılayan değerleriyle ilgili diğer tüm amaçlar için çeşitli projeleri destekleyecektir.

    Belki seyahat edecek. Rusya, Amerika ve açık havanın hayalini kuruyordur. Tolstoy'u ve Pasternak'ı, Volga'yı ve Trans-Sibirya Demiryolu'nu düşünüyordur. Rocky Dağları'nı Kaliforniya'nın kaktüslerini, dikenli teller ve gözetleme kulelerinden başka ufkun olmadığı zamanlarda geçirdiği Doğu Almanya'da yaşlandığında ziyaret etmeyi hedeflediği o özgür dünyayı hayal ediyordur. ... ..