3 Şubat 2025 Pazartesi

Babaannem Geri Döndü*


 

PÖFFFFFF!

Size günlerim harika geçiyor, demek isterdim. ama öyle bir şey yok. Günlerim aşırı derecede sıkıcı geçiyor. Bu evde annem ve babamla birlikte yaşıyorum. Sabah kalkıyoruz, hızlıca kahvaltı ediyoruz ve gün başlıyor. Annemle babam işe gidiyorlar. Ben oluk varsa okula gidiyorum ve okulda sıkılıyorum. Okul yoksa evde kalıp sıkılıyorum. 


Ne vede ne okulda can sıkıntım bitiyor. Okulda sıkıldığım zamanlarda yaptığım bazı şeyler var. Öğretmenim bunlara sinir oluyor ve sürekli beni uyarmak zorunda kalıyor.


O uyarınca ben daha çok sıkılıyorum. Sonra yapmamam gerekenleri tekrar yapıyorum. Böylece sorun her ders daha da büyüyor.


Sıkıntının okula yaptırdığı şeyler şunlar:


Kitabımın kenarlarını karalamak.

Sıramın üzerine resim yapmak.

Pantolonumun üzerini çizmek.

Tırnaklarımı kemirmek.

Kazağımın kollarını ısırmak.

Kovun Beni Bu Okuldan*


 

Pazar Konser var. O konsere gitmem lazım. Eğer o konsere gidemezsem etüt sınıfına KEDİ SALARIM. Tuvaletlerin deliklerine TOP tıkarım. 

Yemekhaneye gizlice sızıp öğlen için yapılan yemeği ENERJİ İÇECEĞİNE boğarım. Üffff!

Hiçbirini yapamam, biliyorum ama o konsere gitmem L-A-Z-I-M! 

Hem beni hiç de küçümsemeseler iyi olur. Daha yeni bir yatakhane dolusu insanı karın ağrısından hastanelik ettiğimi kimse unutmuş değil. Hoş unutsalar iyi olur ama bir türlü UNUTMUYORLAR. Bu hikâyeyi size bir ara anlatırım, şimdi havamda değilim. 

Sevilay’la Neşe’deki neşeye bak! Tabii onlar daimi yatılı. Aileleri yurtdışında olduğu için hafta sonu kendi kendilerine izinleri var. Bizim Sermet Durgun’un (babam olur) ASLA izin verebileceği bir şey değil)

Bir keresinde babamdan izin almayı denedim. Neşeler’le  birlikte ben de pazar günü gezmeye çıkabilir miyim dedim. Üstelik de gayet NAZİK bir dille sordum. Aldığım cevap şu oldu:

Sorumlular olmadan hiçbir yere çıkamazsın!

PEH!


Yurt sorumlularımız beni konsere kadar götürüp getirirler mi acaba? Bütün artılarımı vermeye, hafta sonu hediyelerimden vazgeçmeye ve televizyon hakkımı sildirmeye bile razıyım.

Sevilay geldi.


“Asiye, biz KONSERE gideceğiz Neşe’yle. Dönüşte sana anlatırız.”


Sevilay’ı dövebilirim. Evet bunu yapabilirim. Geçen sene boşu boşuna judo çalışmadım herhalde. Gerçi Sevilay’ın kilosuna baktığımızda ona daha şefkatli yaklaşmam gerektiğini hissediyorum. Sonuçta 70 KİLOLUK Sevilay'ı 45 kiloluk ben kolayca dövemem öyle değil mi?

Dedemin Bakkalı - Çırak*


 

Bir gün bakkal Elif geldi. Canı sıkılmış. Kimden dduyduysa artık ”Dokunsan ağlarım.” dedi. “Dokunmam” dedim. “Sakın ağlama. Ağlayacağına anlat da dinleyeyim…” Annesi kardeşine çikolata almış, ama Elif’e almamış. Surat asınca da annesi para verip “İyi, git al kendine madem.” demiş. Bu yani! Olay bu.

Babaannem hep beterin beteri var derdi. O beter bendim. Anlattım. Abartarak anlatırsam daha kolay ikna olur, diye abarttım.


“Bak Elif, sen yine iyisi. Bir de BENİ DÜŞÜN. Sabah altıda kalkıp açıyorum bakkalı. Evde herkes PÖFÜR PÖFÜR uyuyor. Azıcık ekmek koparıyorum, biraz peynir kesiyorum da onları yiyorum. Çay bile yok. Akşama kadar çalışıyorum. Bunca çikolata içinde bir tane bile yeme hakkım yok. Bakkaldan alışveriş yapan çocuklar çikolata alıp bana ikram ederlerse ne âlâ; etmezlerse beğenmeyip çöpe attıkları çikolataları yiyorum Elif.” derken Elif ağlamaya başladı. Bana sarılıp “Çok üzüldüm, çok üzüldüm” diye hıçkırdı. Omuzlarından tutup “Üzülme”. dedim. “Alıştım ben…”

Dedem bunları duysa beni bakkaldan kesin KOVAR. Çünkü bakkala saat dokuzda geliyorum ve bütün gün bakkalda tıkınıp duruyorum. Dedemin hiçbirine gıkı çıkmıyordu. Ama Elif’i ikna etmek için biraz abartmam gerekiyordu. Sonuçta edebiyatta da mübalağa diye bir sanat var.

Şimdi sıra sende. Elif sana geldi. Annesi kardeşini lunaparka götürmüş ama onu götürmemiş, yine dokunsan ağlarım vaziyetinde.

1 Şubat 2025 Cumartesi

Şimdinin Gücü*

 

Siz evrenin ilahi amacının

gerçekleşmesini sağlamak için buradasınız.

Siz işte bu kadar önemlisiniz!

Eckhart Tolle

Kitabın ilk sayfasından itibaren, Eckhart Tolle’nin çağdaş bir üstad olduğunu anlıyorsunuz. O herhangi bir dine ya da guru’ya bağlı değil; onun öğretisi -Hristiyanlık, Hinduizm, Budizm, Müslümanlık, yerli halkaların inançları gibi- tüm diğer geleneklerin özünü kucaklıyor ve onlarla çelişmiyor. O tüm büyük üstadların yapmış oldukları şeyi yapabiliyor: sade ve berrak bir dille yolun, gerçeğin ve ışığın içimizde olduğunu gösteriyor.

Eckhart Tolle önce bize kendi öyküsünü kısaca anlatıyor; bu, depresyon ve umutsuzluğun yazar yirmi dokuz yaşına girdikten kısa bir süre sonra bir gece muazzam bir uyanış deneyimiyle sonuçlanmasının öyküsüdür. Geçmiş yirmi yıl boyunca, o bu deneyim üzerine düşünmüş, meditasyon yağmış ve anlayışını derinleştirmiştir. 

Son on yılda, o dünya çapında bir öğretmen, büyük bir mesaj veren büyük bir ruh haline gelmiştir; bu İsa’nın, Buda’nın ve diğer büyük üstadların vermiş oldukları mesajdır: Aydınlanma haline şimdi ve burada erişebilirsiniz. Istırapsız, endişesiz ve nevrozsuz yaşamak mümkündür. Bunu yapabilmek için, acımızın yaratıcısı olduğumuzu anlamamız gerekir; sorunlarımızı yaratan  diğer insanlar ya da “dış dünya” değil, kendi zihnimizdir. Bu, neredeyse kesintisiz bir düşünce akışına sahip olan, sürekli geçmişi düşünüp gelecek hakkında endişelenen zihnimizdir. Biz büyük bir hata yapıp zihnimizle özdeşleşir, onun biz olduğumuzu düşünürüz, oysa gerçekte bir çok daha büyük bir varlığızdır. 

… ..

… ..

“Var’lık, doğuma ve ölüme tâbi sayısız yaşam formunun ötesindeki sonsuz ve daima-var olan Bir (Tek) Yaşam’dır. Bununla birlikte, Var’lık sadece her formun ötesinde değil, aynı zamanda her formun

31 Ocak 2025 Cuma

Kadın Beyi Erkek Beyni*


 … ..

… .. Hem babadan hem de anneden gelen genetik materyali taşıyan ve neredeyse toplu iğne başı kadar büyüklükte olan bu hücre sürekli bölünerek ve çeşitli deneyimler yaşayarak sonunda insan dediğimiz kompleks canlıyı meydana getirmektedir. Zigot oluşumundann sadece 14 gün sonra yani sizin doğmanıza daha yaklaşık 9 ay varken merkezi sinir sisteminin temelini oluşturacak olan “nöral plak” adlı kısım, bu top benzeri yapının üzerinde oluşmaya başlamıştır bile. Sevgili okuyucu, aslında insanın anne karnında yaşadığı bu mucizevi ser,ven müthiş bir öyküdür. Örneğin Cowan adlı bir araştırmacının yaptığı çalışmaya göre anne karnındaki fetüste, dakikada 250.000 sinir hücresi üretilmektedir. Derin bir sessizliğin içinde bu rakamı tekrar bir düşünelim. Saniyede yaklaşık 4160 adet sinir hücresi!

İnsanın anne karnında yaşadığı inanılmaz öykünün gizemine kapılmadan tekrar konumuza dönelim. Beyin böylesine müthiş bir hızla oluşurken her türlü faktör bu gelişime etki edebilmektedir.  Ama bu noktada kadınlar ve erkeklerin birbirlerinden farklı bir beyin yapısına sahip olmasındaki en önemli etkenin, anne karnındayken maruz kaldıkları cinsiyet hormonları olduğu gösterilmiştir. Özellikle testosteron ve östrojen, cinsiyet hormonları arasında en fazla öne çıkan hormonlardır. Bu hormonlar erkek ve kadınlarda farklı miktarlarda bulundukları için cinsiyet hormonları olarak adlandırılırlar. … … .. 

Her iki cinsiyetin beyin yapıları arasında birçok anatomik, fizyolojik ve nörokimyasal farklılıklar bulunmaktadır. Aslında yüzyıllardır kadınlar ve erkekler arasında süregelen birçok anlaşmazlık ve tartışmanın nedenleri altında da bu farklılıklar yatmaktadır. Durum böyle olunca, her iki cinsiyetin birbirlerini, kendi bakış üzerinden değerlendirmeye, yargılamaya çalışması kaçınılmaz olmuştur.Eğer birbirimizi yeterince iyi tanıyabilirsek aslında ortada herhangi bir problem olmadığını göreceksiniz. O nedenle kitabın bundan sonraki  kısmında günlük yaşantımızda karşılaştığımız sorunları tek tek ele alıp bunların altında yatan silinirbilimsel temeller tartışacağız Daha sonra da küçük ve uygulanabilir yöntemlerle, bu sorunların üstesinden nasıl gelebileceğimizi göreceğiz.

Bir Vaizenin Okumaları*


 
Kimi kitaplarım tadına bakılır, diğerleri yutulur, pek azı da iyice çiğnenerek , sindirilir.

F.bacon


Bir vaizenin okudukları kimi ilgilendirir? Dünyada bu kadar insan, bu kadar meslek mensubu içinde vaize diye bir grubun olduğundan kim haberdar ki üstüne bir de onun ne okuyup okumadığını merak etsin? Böyle düşününce tamamen gereksizleşiyor bu iş. Ama bir de şöyle düşününce yeniden güç buluyor “bir vaize”  yazmaya. Söz gelimi “bir doktorun okudukları” ya da “bir şoförün okudukları”gibi yazarlar, akademisyenler, öğretmenler dışındaki meslek erbabı da okudukları üzerine yazsalardı, benim için çok ilginç olurdu. Gerçekten siz de merak etmez misiniz, ne bileyim mesela”bir borsacının okudukları”nı?

Üstelik de “hiç roman okudunuz mu” kabilinden sorulara -bir keresinde okuma yazmanız varmı sorusuna da muhatap olmuştum- hayatımızın en az bir iki önemli noktasında muhatap olmuş biri olarak bir vaizenin ne okuduğu daha da önem kazanıyor.. İnsanlarımızın bir kısmına göre bir vaize olarak din dışı kitapları ne kadar okuyor ve ne kadar alıntı yapıyorsanız o kadar aydınsınız ve sözünüze itibar edi

lir. Bir kısmına göre ise bu kaynaklara ne kadar başvuruyorsanız o kadar kompleksli ve o kadar şaibelisiniz demektir.

Benim için okumak zorunlu bir ihtiyaç olmanın ötesindedir. Eğer öyle olsaydı sadece ihtiyaç hissettiklerimi ve zorunlu olduğum kadarını okurdum. Bu kitap ta da göreceğiniz gibi okumam gerektiği hâlde okunmamış alanlar var. Mesela ekonomi, hukuk ya da siyasete dair kitaplar ve bilhassa güncel politik olaylar üzerine yazılanlar ilgi alanımın tamamen dışında ne yazık ki. Bunu şunun için belirtiyorum: Okumayı hiçbir zaman -mesela ilaç yutmak gibi- zevk içermeyen bir zorunluluk olarak görmedim. Okumak benim için bir zorunluluktur ama zevk duyduğum bir zorunluluk: Yemek yemek, sohbet etmek, ibadet etmek gibi. Okumanın kendisi o kadar zevklidir ki size

26 Ocak 2025 Pazar

Kitap ve Okumanın Önemi

 


Kitap ve Okumanın Önemi

📚 Çin Atasözü:

"Kitap, dünyaya açılan bir penceredir."

📚 Abbas el-Akkad:

"İyi bir kitabı üç kez okumak, üç iyi kitabı okumaktan daha iyidir."

📚 Aristoteles:

"Bir insana nasıl hükmedersiniz?" diye sormuşlar. O da cevap vermiş: "Kaç kitap okuduğunu ve ne okuduğunu sorarım."

📚 Montesquieu: