Uçsuz bucaksız denizin ortasında kopan fırtınalar mı daha güçlüdür yoksa insanın içinde kopan fırtınalar mı?
Joseph Conrad’ın İngiliz ticaret filosunda görev yaparken deneyimlere dayanan Narcissus’un Zenciiiiisi 1897’de yayımlanmıştır. Narcissus gemisinde vuku bulan tüm olaylar, siyahî tayfa James Wait’in etrafında döner âdeta. Ölümün eşiğindeki James Wait bazı müfrettebatta şefkat ve sevgi uyandırırken bazısının nefretini ve gazabını çeker, huzursuzluğun hüküm sürdüğü ve fıtınaların gemiyi alabora ettiği hikâyede onun varlığı hep bir kıymık gibi durur, tüm sorunların kaynağı oymuş gibi görünür ve faka sorulmsı gereken soruları sorduran da onun kendisidir.
… ..
… .. Kaptan karadaydı, mürettebatını tamamlamak için yeni adamlara bakıyordu ve günün sonunda, geminin zabitleri biraz soluklanma fırsatı bulmaktan memnun bir hâlde kenara çekilmişlerdi. Hava karardıktan kısa bir süre sonra, karaya çıkmasına izin verilmiş gemicilerin bazıları ve yeni adamlar kıyı tekneleriyle gelmeye başladılar. Teknelerde kürek çeken beyaz giyimli Asyalılar, daha tekne iskele merdivenine yanaşmadan önce ödeme için bağırıp çağırmaya başlamıştı. Şark dilinin ateşli ve tiz gevezeliği ile küstah iddialar ve haksız talepler saygısızca haykırarak itirazlar sıralayan sarhoş denizcilerin dilbazlığı kapışıyordu. Doğu’nun göz kamaştırıcı ve yıldızlı barışçıllığı, beş annadan yarım rupiye kadar değişen miktarlarda yükselen öfke ulumaları ve ağıt çığlıklarıyla sefil bir harabeye dönüştü; Bombay Limanı’nda dolaşan her ruh, yeni adamların Narcissus’a katılmakta olduğunu anladı.
… ..
… .. Gemideki en yaşlı denizci olan ihtiyar Singleton, güvertede lambaların tam altına yerleşmişti; beline kadar çıplaktı, kaslı göğsü ve muazzam pazıları vahşi kabile şefleri misali dövmelerle kaplıydı. Mavi ve kırmızı desenle arasında beyaz teni saten gibi parlıyordu; çıplak sırtını cıvadranın arkasına






