8 Temmuz 2025 Salı

Ban This Book*


 

It all started the day my favorite book went missing from the library. 

I didn’t know it was missing. Not yet. In my mind, it was still there all alone on the shelf like a kid in the cafeteria waiting for her one only friends to come and find her. Witing for me to find her. All I wanted to do was run to the library and check out my favorite book before homeroom, but Rabecca, my one and only real-life friend, was still talking about trademarking our names. 

“Have you ever thought about registering  AmyAnneOllinger.com?” Rebecca asked me.

“No, Rebecca, I have never thought about registering AmyAnneOllinger.com. I am nine years old. Why in the world would I bother to register a Web site with me nama on it when my parents won’t even let me use Facebook yet?

That’s what I thought about saying. What I said instead was, “No.”

“You should,” Rebecca told me. “You’ve got a unique name, but even so, somebody could register it, and then what would you do? Rebecca.com is already gone! I’m ten years old, and already my future intellectual property is being snapped up! Jay Z and Beyonce trademark their baby's nameless than a month after she was born. you’d think my parents would have known enough to do same.” 

Rebecca’s parents were both lawyers and she wanted to be one too when she grew up. I couldn’t imagine a more boring job.

Instead I said, “Yeah.”

I was still itching to get to the library and check out my favorite book. I opened my locker to stuff my backpack inside and gave my mailbox a quick look. Nobody knows how it got started, but everybody at Shelbourne Elementary has these cardboard boxes taped tom the inside door of their locker, just below the little vents they input on there in case you get stuffed in your locker by a bully. If you want to leave a note for somebody you just slip the piece of paper in  the slot and it falls right into the belittle cardboard box. It's such a tradition that Mr. Crutchfield, the custodian, just leaves the boxes in the lockers

4 Temmuz 2025 Cuma

Dışarıdakiler*


 

Sinemanın karanlığında gün ışığına çıktığımda kafamda sadece iki şey vardı: Paul Newman ve eve dönüş yolu. Keşke Paul Newman gibi bir tipim olsaydı diye düşünüyordum. -adam ser tabii, benim gibi değil-ama ben de fena görünmüyorum sanırım. Saçım kızıla yakın, açık kahverengi, gözlerimse yeşilimsi ger. Çoğu yeşil gözlü tipten nefret ettiğim için gözlerimin yeşil değil de gri olmasını isterdim ama yapacak bir şey yok, öyşle idare etmek zorundayım. Saçlarım diğer oğlanlarınkinden uzun; daha doğrusu ensem traşlı da önler ve yanlar uzun. Ama sonuçta ben de Yağılardanım. ve bizim mahallede saçık uzun olmuş, değilmiş dert etmezsin. Hem uzun saç bana daha çok yakışıyor.

Dönüş yolu az değildi, yanımda kimse yoktu ama genelde yalnız olurum zaten sebebi de şu, tek başıma film seyretmeyi seviyorum. Başka türlü filmin içine girip biriyle gittiğimde, biri omzumun üzerinden kitabımı okuyormuş gibi rahatsız oluyorum. Kitap demişken, o konuda da farklıyım. En büyüğün bir küçüğü, , on altı buçuktan on yedi yaşına varmak üzere olan ağabeyim Soda’nın bir kitabın kapağını açmışlığı yoktur. En büyük ağabeyim, bizim Darry dediğimiz Darrel’ınsa çok çalıştığı için kitap okumalara, resim çizmelere vakti kalmıyor. Onların dışında, bizim çetedekilerin de filme, kitaba merakı yok. Öyle ki, bir ara dünya üzerinde benden başka kitap okuyan yok sanıyordum. Anlaşılmamak ne zor. 

Neyse ki Soda beni anlamaya çalışıyor, hiç değilse Darry’den daha çok. Soda herkesten farklı zaten; her şeyi anlıyor o. Darry gibi sürekli bağırıp çağırmıyor, bana on dört değil de altı yaşındaymışım gibi davranmıyor mesela. Soda’yı herkesten çok seviyorum, annemle babamdan bile çok. Hep tasasız ve gamsızdır. Darry ise daima sert ve aksidir, gülümsediğini nadiren görürsünüz. Ama Darry yirmi yıllık hayatında çok şey barşadı, fazla hızlı büyümek zorunda kaldı. Sodakop ise hiç büyümeyecek bence. Hangisi daha iyi sorarsanız, ben de bilmiyorum. Bir gün öğrenirim herhalde.

… ..

… ..

7 Haziran 2025 Cumartesi

The Outsiders*


 

When I stepped out into the sunlight from the darkness of the movie house, I had only two things on my mind: Paul Newman and a ride home. I was wishing I looked Paul Newman -he looks tough and I don’t-  but I guess my own looks aren’t so bed. I have light-brown, almost-red hair and greenish-gray eyes. I wish they were more gray, because I hate most guys that have green eyes, but I have to be content with what I have. My hair is longer than a lot of boys wear theirs, squared off in back and long at the front and sides,but I am a greaser and most of my neighborhood rarely bothers to get a haircut. Besides, I look better with long hair. 

I had a long walk home and no company, but I usually löone it anyway, for no reason except that I like to watch  movies undisturbed so I can get into them and live them  with the actors. When I see a movie with someone it’s kind of uncomfortable, like having someone read your book over your shoulder. I’m different that way. I mean, my second oldest brother, Soda, who is sixteen-going-on-seventeen, never cracks a book at all, and my oldest brother Darrel, who we call Darry, works too long and hard to be interested  in a story or drawing a picture, so I’m not like them. And nobody in our gang digs movies and books the way I do. For a while there, I thought I was the only person in the world that did.. So Ioned it.

Soda tries to understand, at least, which is more than Darry does. But then, Soda is different from anybody; he understands everything, almost. Like he’s never hollering et me all the time the way Darry is, or treating me as if I was six instead of fourteen. I love Soda more than I’v ever loved anyone, even Mom and Dad.  He’s always happy-go-lucky and grinning , while Darry’s hard and firm and rarely grins at all. But then, Darry’s gone  through a lot in his twenty years, grown up too fastç Sodapop’ll never grow up out on of these days.


Anyway, I went on walking home, thinking about the movie, and then suddenly wishing I had

27 Mayıs 2025 Salı

Kadından Kentler*


 

Kordonboyu’nda Ömer Çavuş Kahvesi


Adana Sıcağında Erguvanlar


Trabzon Burması

… .. Sevgiden sonra başka çocukları olmamıştı; kusuru birbirlerinin üzerine atarak geçirdikleri yıllar boyunca hem bir erkek çocukğundan, hem bir kız çocuğundan beklenenlerin hepsini Sevgi’den umdular. Dönüp kendi izlerine basa basa geçmişine doğru ilerlemeye çalışırken, karşısına çıkanları şimdiki aklıyla tarttığında kendi hayatı inadırıcılığını yitiriyordu…

… ..

Hep okuldan alıp işe koşmak istediler, her yıl birincilikle getirdiği, “pekiyi” ile dolu yaldızlı karneler getirdi. Öğrenim yaşamı boyunca yoksul çocuklara verilen her çeşit yardımdan, iaşeden, burstan yararlandı; yüksünmedi, eksiklenmedi.Yoksulluklarından zamanla marazi bir kibir edinenlere, hayata diklenenlere de benzemedi. Daha ilkokuldayken, kendi çocuklarının tembelliğinden yakınan hali vakti yerinde ailelerin, hep Sevgi’yi ve onun yoksulluk içinde yaşadığı kötü koşulları örnek göstererek çocuklarını azarladıklarını biliyordu. Onlarla yarışamazdı. Ne kadar çalışırsa çalışsın, hep kenarda durmayı , verilenle yetinmeyi bildi. Yoksulluk duygusu bir rutubet gibi içine işlemişti, hiçbir zaman bunun ezikliğinden kurtulmadı. Bunca yıl sonra bile hâlâ bazı geceler uykusundan fırlayıp salona çıkar, kendini inandırmaya çalışan gözlerle tek tek eşyalarına-koltuk takımına, yemek masasına, büfesine, televizyonuna, müzik setine, önünde kocaman pufu olan okuma koltuğuna- “Bu benim, bu benim!” diye bakar. Kendi gerçekliğine inanıp sakinleşene kadar bir süre gecenin sessizliğinde öylece oturur, tek tek onları seyreder, sonra ayaklarını sürüyerek yatağına döner.

Ailesinden, atalarından kalan laz inanından aldığı güçle, okuyacağını, okuyabileceğini kanıtlamak

25 Mayıs 2025 Pazar

İnsanın Düşünmekten Canı Yanar mı?*


 

… ..

… .. Türk olarak İran’ı anlama konusunda işin elbette Avrupalı’ya göre çok daha kolay. Kullanılan terimler, espriler birbirine çok benziyor.

En benzeyen taraf nedir diye sorarsanız, “-miş gibi yapma” ülkesidir İran. İran demek taroof (*Farsçadan aldığımız özel adları Latinize ederken kimi sorguları göz ardı etmeden ama daha çok yazarın tercihlerine sadık kalarak yazdık) demektir. Taroof toplumsal bir bir davranış paternidir, kibarlık göstergesidir. Diyelim ki bakkaldan alışveriş edersiniz, kasada ne kadar diye sorarsınız, bakkal cevaben, önemli değil, bir şey ödemenize gerek yok der. Eh peki o zaman madem sağ ol, deyip gitmeye kalksanız peşinizden koşar parayı ödemediniz diye.  Kural şudur, üç kere soracaksınız ne kadar diye, bakkal da iki kere gerek yok diyecek, sonunda fiyatı alacak. Ya da yemeye oturdunuz, yine aynı kural. Pilav ister misin diye sorduğu zaman ev sahibi, ilk sefer evet deyip tabağınızı uzatırsanız bu müthiş bir kabalıktır, yine aynı şekilde iki kere teşekkür edip geri çevirmeniz, üçüncüde tabağınızı uzatmanız gerekir. Bu eski gelenek hâlâ İran’da ilk günkü kadar etkilidir. Sağcısı, solcusu, seküleri,  mollası, herkes bu yazısız kurala uyar. Başka şeyler söyleyip bambaşka şeyle yapma ülkesidir İran. Biri bir şeyler söyleyip bambaşka şeyler yapma ülkesidir İran. Biri bir şey derken aslında dediği şeyi kastetmiyor, bambaşka bir şey ima ediyor olabilir.Biri bir şey derken aslında dediği şeyi kastetmiyor, bambaşka bir şey ima ediyor olabilir. O kültürün içinde büyümeyen bir için anlaması zordur. İnsanların sürekli yalan söylediğini düşünebilirsin. Başka bir yaşam tarzıdır bu. İki kişiliği var gibi sanki herkesin: Bir dediği, bir yaptığı.

Hafız üzerine saatlerce konuşabiliriz öte yandan. Şeceryan için müzik dehası diyebiliriz, Makhmalbaf’i yere göğe sığdıramayabiliriz. Hepsi de Pers topraklarının çocuklarıdır ve alanlarında dâhice işler yapmışlardır kuşkusuz. Ve fakat bir övgüler dizisi okumayacaksınız bu kitapta. Zira ne kadar Hafız’dır artık, bu ülkenin ne kadarı Makhmalbaf, tartışırım bunu. İran bugün saç örtüsü geri kaydı diye kadınların sopayla dürtüldüğü bir ülkedir. Sorgusuz sualsiz, soruşturmasız, gerekçesiz

21 Mayıs 2025 Çarşamba

Körlük*


 

Sarı ışık yandı. Öndeki arabalardan ikisi yayalar için kırmızı ışık yanmadan hızlanıp geçtiler. Yaya geçidindeki ışıkta küçük yeşil adam figürü belirdi. Beklemekte olan yayalar, siyah asfaltın üzerine çekilmiş beyaz şeritlere basarak karşıya geçmeye başladılar, zebraya bundan daha az benzeyen bir şey olmazdı ama bu şeritlere ‘zebralı geçit’ diyorlardı. Ayakları debriyajda bekleyen sabırsız sürücüler gerginlik içimde, kırbacın havada şaklayacağını hisseden atlar gibi bir ileri bir geri gidiyorlardı. Yayalar karşıya geçmişti, ancak yolun arabalara serbest olduğunu belirten sinyalin yanmasına birkaç saniye daha vardı, görünürde bunca önemsiz bu gecikmenin, şehirde mevcut binlerce trafik lambasının sayısıyla çarpıldığında bu lambaların her birindeki üç ayrı renkteki art arda değişimi hesaba katıldığında, trafikteki sıkışıklığın ya da yaygın deyimle trafik tıkanıklığının en önemli biri olduğunu iddia edenler vardı.

Yeşil ışık sonunda yandı, arabalar aniden fırladı ama hepsinin aynı hızda öne atılmadıkları anlaşıldı. Orta şeridin en önündeki araba yerinde duruyordu, mekanik bir arıza olmalıydı, gaz pedalı yerinden çıkmış, vites kolu sıkışmış ya da hidrolik sistemde bir arıza meydana gelmiş, frenler bloke olmuş, elektrik devresi kesilmiş olabilirdi. Yaya kaldırımında yeniden birikmeye başlayan yayalar, durmakta olan aracın içindeki sürücünün, arkadaki araçlar çılgınca kora çalarken, ön camın ardında elini kolunu salladığını gördüler. Hemen arabalarından çıkan ve aracı trafiği aksatmayacak bir yere kadar itmeye hazır birkaç sürücü, arabanın kapalı camlarına öfkeyle vurdu, içerideki adam başını onlara doğru çevirdi, önce bir yana, sonra öteki yana bağırarak bir şeyler söylediği görülüyordu, ağız hareketlerinden bağırarak bir kelimeyi durmadan yinelediği anlaşılıyordu, hayır, bir değil iki kelimeyi, evet gerçekten iki, adamlardan biri nihayet arabanın kapılarından birini açmayı başardığında anlayacaklardı, Kör oldum.

19 Mayıs 2025 Pazartesi

Nazar*


 … ..

“Nasıl öldü?”

Uzun süre sordum bu soruyu. Aylar sonra bir adam bulup getirdiler, o biliyormuş nasıl öldüğünü, ayyaşın tekiydi.

“Türkleri sebze doğrar gibi doğruyordu Marco,” dedi.Sonra Türklerin dördü beşi uzun kargılarla kuşattılar onu. Deldiler, kan fışkırdı. Yine deldiler. Yine kan fışkırdı. Yine…”

… .. Şimdi zihnimde Marco bu artı. En aşağılık halini hatırlamaya çalışıyorum.

… ..

… .. Ben Novi di Modena’dan, otuz beş yaşındaki çocuksuz dul Margarita Pedronelli. Bu soy adı bana ait değil. Marco’nundu.  O da nereden bulduysa. Ciddi, önemli bir hava veriyor değil mi, insanın bir soyadı olması. Size bunları İsa’nın 1532. yılında anlatayım diyorum. Ne önemi varsa!

… .. 

Gündüzleri cesurca dalar, otlarımı toplardım. Uzun zamandır, çocukluğumdan beri yaptığım bir şeydi bu. Banotu, adamotu, dulavratotu, güzelavratotu, güzelhatun çiçeği, alıç, bütün bunların nerede bulunduğunu, ne zaman yetiştiğini, toplanma zamanını, nasıl karıştıklarını, neyin nerede kullanılacağını, nereden ve nasıl öğrendiğimi hatırlamıyorum. yetiştiğini, toplanma zamanını, nasıl nereden öğrendiğimi hatırlamıyorum.

… ..

…. .. Sarsarak uyandırdılar. Uzun süre sarsmalarına rağmen tepki vermemiştim. Bunları önemsememişler. Aynın kilise gitmememi önemsemedikleri gibi. Kaskatı kesilmiş bir çocuk varmış. Dük’ün en yakın hizmetkârlarından birinin çocuğu. Yetişemezsem ölecekmiş. Ancak ben iyileştirebilirmişim. Öyleydi. Çok da kolay oldu. Önce en keskin yağımı koklattım. Hepsi başıma toplanmış, merak ve kuşkuyla beni izliyordu. Çocuk birden derin bir iç çekti.  Üç-dört yaşlarında güzel