28 Nisan 2023 Cuma

İnatçı Keraban*

İstanbul Boğazı’nın kıyısında Tophane’de Üsküdar’a geçmek üzere olan Keraban, her geçite yolculardan alınacak olan yeni bir vergi duyurusuyla irkilir. Tütüne olan düşkünlüğü kadar inatçılığıyla da tanınan Keraban bu vergiyi ödememek de direnir. O halde nasıl geçebilir?  Karadeniz üzerinden yapılacak uzun ve zahmetli bir seyahatle!

Yanına Hollandalı tütün tüccarı arkadaşı jan van Mitten’ı alarak yola çıkan Keraban’ın önünde bir başka engel ise yeğeni Ahmet’in düğününe katılma zorunluluğudur. Yeğeni Ahmet, Odessa’daki Banker Selim’in kızı8 Amasya’yla evlenecektir; fakat Amasya'nın yaşlı ve deli halasının kendisine bıraktığı mirası alabilmesi için on yedi yaşına basmadan önce evlenmesi gerekmektedir. On yedi yaşına girmesine ise sadece altı hafta kalmıştır! Keraban yol boyunca karşısına çıkan türlü dertlerden kurtulup altı hafta içinde yeniden İstanbul’da olmak zorundadır.

1883’te yayımlanmış olan eser okuru, Odessa’dan Kırım’a, Azak Denizinden Kafkasya’ya, Tuna Deltasından Tranzon’a kadar Karadeniz kıyısında bir maceraya davet ediyor…. ..

… ..

Bunca övülen İstanbul, Konstantin’in ve Sultan Mehmed’in iradesiyle gerçeğe dönüşen bu Şark rüyası burası mıydı? Meydanda amaçsızca dolaşan iki yabancı, işte kendilerine bu soruyu soruyorlardı ve bu soruya cevap vermiyorlarsa bunun sebebi bu ülkenin dilini bilmiyor olmaları değildi. İkisi de yeteri kadar Türkçe biliyordu; biri, yirmi yıldır ticari yazışmalarında bu dili kullandığı, diğeri de, efendisinin yanında uşak sıfatıyla bulunmakla beraber, çoğu zaman ona sekreter olarak da hizmet verdiği için.

Bunlar, talihin bişr cilvesiyle Avrupa’nın en iç sınırlarına savrulmuş Rotterdam kökenli iki Hollandalıydı, Jan Van Mitten ve uşağı Bruno.

18 Nisan 2023 Salı

Kadınların Cenneti*

Genç bir kız olan Denise, önce annesini ardından da babasını kaybedince, iki kardeşiyle birlikte, Paris’te küçük bir kumaş mağazası işletmekte olan amcasının yanına gider. Baudu Amca’nın işleri de yolunda gitmemektedir. Paris büyük bir değişim        yaşamakta, kentin göbeğine kurulan devasa mağazalar cılız rakiplerini acımasızca yutmakta, pek çok insan işsizliğe, açlığa ve sefalete sürüklenmektedir. Bu öyle bir zamandır ki, reklamın ve modanın gücüyle kadınlar için yaratılan sahte cennetlere, tüketim çılgınca körüklenmektedir. Denise, bu mağazaların en ünlüsü olan Kadınların Cenneti’nde iş bularak, yaşama bir ucundan tutunmaya çalışır. Son derece ağır olan iş koşullarına bir de çalışanların kendi aralarındaki amansız rekabet eklenmiştir. Mağazanın genç, yetenekli sahibi Mouret, büyük reklam kampanyalarıyla işlerini sürekli büyütmektedir. Denise, zeki ve yetenekli genç patronun dikkatinden kaçamaz. İlerleyen zaman içinde, hüzünlü ve büyük bir aşk başlar.


Kadınların cenneti adlı romanında Emile Zola, hem bu aşkın, hem de tekelleşmenin, tüketim çılgınlığının sıradan insanların yaşamını nasıl etkilediğinin öyküsünü anlatır.


Denise ile iki kardeşi, Cherbourg treninin üçüncü mevkiindeki sert tahta sıralarında geçirdikleri zor bir gece yolculuğundan sonra, Saint-Lazere garında inip  yaya olarak yola devam ettiler. Genç kız, Pepe’nin elinden tutuyor, Jean ise peşlerinden yürüyordu. Bu yolculuktan üçü de bitkin düşmüş, koca Paris’in ortasında telaşla kendilerini kaybetmişlerdi. Baudu amcalarının oturduğu yeri bulmak için başları havada evlere bakınıyor, her köşe başında durup, gel

ip geçenlere Michodiere sokağını soruyorlardı. Gaillon Meydanı’na vardıklarında genç kız olduğu yerde şaşkınlıkla kalakaldı.

“Oh, Jean! Baksana biraz,” dedi.

Babalarının ölümünden beri tuttukları yas nedeniyle karalar giyinmiş olan çocuklar birbirlerine sokularak, kök salmış ağaç gibi durmuşlardı. Denise, yirmi yaşlarında ya var ya yoktu; yoksul görünümlü

Çağdaş Kırgız Öyküsü*

A.Sıdıkov

Kırgız Hikâyesine Kısa Bir Bakış

Sovyetler Birliği’ne dahil oluncaya kadar ki yıllarda Kırgız edebiyatı, genel olarak diğer Türk halklarının çoğunda olduğu gibi sözlü edebiyat şeklinde devam etmekteydi. Bu edebiyettürüne en güzel örnek dünya çapında yaşayan en büyük destan olan Manas Destanı’ydı. Bu destanı Manasçılar söylemekteydi ve her bir Manasçının kendine ait bir varyantı vardı. ‘Akın’ denilen halk ozanları ise daha kısa ve genelde Kırgızların günlük hayatından kesitleri, kahramanlık hikâyelerini içeren destanları, kendileri üreterek ya da eskileri dilden dile aktararak söyleye gelmekteydi. Çoğunlukla Kırgız milli çalgısı olan kopuz eşliğinde söylenen bu destanlar ve Kırgız halk şarkıları kayıt altına alınmadığı, yazıya dökülüp saklanmadığı için bir süre sonra unutuluyordu. Bu nedenle Kırgız edebiyatı her ne kadar zengin bir kültürel, edebî mirasa sahipse de 20. yy başlarına kadar çok fazla gelişememiş ve dünya edebiyatında hak ettiği yeri alamamıştır.

1910’lu yılların  sonunda özelde Kırgızistan’da genelde Orta Asya’da meydana gelen siyasî hayattaki çalkantılar, edebî hayatı da etkilemiştir. Bu anlamda Çarlık Rusyası’nın içerisinde esen değişim rügârları, kolonisi olan Orta Asya'yı da içine alarak etkili olmaya başlamış; 1917’de kurulan Sovyet Rusya’nın edebiyatı, Kırgız edebiyatında da değişmelere yol açmıştır. Ancak asıl etki, 19120’li yıllarda görülmeye başlanmıştır. Ekim Devrimi ile uzun yıllardan beri devam eden günlük yaşayışın değişmesi beraberinde edebî hayatı da etkilemiş ve değiştirmiştir. Kısa süre içinde birçok gazete ve dergi öncelikle yeni sistemin propagandasını yapmakla birlikte Kırgız edebiyatının yazılı türdeki ilk örneklerinin de sergilendiği yayınlar olmasıyla ayrı bir önem arz etmeye başlamışlardır. Böylece çağlardan beri devam eden Kırgız halk edebiyatına, yazılı edebiyat da eklenmiştir. Doğal olarak edebiyatın çoğu türündeki örnekler bu yıllarda yeni ideolojiden etkilenerek ortaya çıkmıştır.

1920’li yıllarda profesyonel anlamda Kırgız nesir edebiyatı Kasımali Bayalinov’un Acar Adlı ilk eseriyle başlamıştır. 1927 yılında basılan bu hikâyede konu, 1916 yılında Kırgızistan'da Çarlık Rusya’sına baş kaldıran ancak alınan yenilgi neticesinde baskıyla Çin’e gerçekleşen Ürkün (Ürkme) adlı kaçış sırasında

Adı Aylin*

Aylin Radomisli Cates, 19 Ocak 1995 Perşembe günü evinin bahçesinde, o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından, kendi arabasının altında ölü bulundu. Üstünde ve etrafında nasıl öldüğüne dair hiçbir iz yoktu. Bir hırsızın saldırısına uğramış değildi. Bir katille boğuşmamıştı. Eşbisesi yırtılmamış, tırnakları kırılmamıştı. Çorapları bile kaçmamıştı. Kaptıkaçtı tipi arabası, parke taşlı dümdüz avluda, aklın alamayacağı bir nedenle kayarak, dört parmak yüksekliğindeki seti atlamış, meyil aşağı inmiş, ön tekerlekleri yolda, arka tekerlekleri duvara takılı durmuştu. Aylin, arabanın altına çaprazlamasına girmiş, sırt üstü yatıyordu. Üstünde abiye bir gri döpiyes, yakasında yarım ay biçiminde bir elmas broş, parmağında tek taş yüzük vardı. Otopsi raporuna göre, iki gün önce, Salı gecesi ölmüştü.

… ..

(24 Ocak 1995, Salı: 10.30, New York)

Upuzun binaları koyu menekşe rengi ufka yaslanmış kente, yağmur bardaktan boşanırcasına yağmış, nefes kesen  bir ayaza bırakmıştı yerini. Madison Avenue’nün 81. Cadde’yle kesiştiği yerde, 1076 numaralı Cambell Funeral Home’un pencereleri, ince bir buz tabakasıyla tüllenmişti. Dışarıdaki havanın dondurucu ayazına karşın, tören salonunun içinde görünmez bir yangının sıcağı vardı. Yükseltilmiş sahne kapağı, maun bir tabut duruyordu. Uzun bir sıra oluşturan insanlar, tabutta yatan albay üniformalı Amerikan subayını selamlayıp, içlerinden dua ya da veda ederek, tabutun başından ayrılınca, yanan yürekleriyle  gelip salondaki koltuklarda yerlerini alıyorlardı. Herkes, etrafa hâkim olan ordu düzeninin saygınlığını kutsar gibi sessizce ağlıyordu. Duygularını frenlemekte genellikle zorlanan Türkler bile, genci yaşlısı, bu ağırbaşlı törenin haşmetini bozmamaya özen gösteriyorlardı. Gözyaşları yüreklerinden taşıp boğazlarını yakarak gözlerine kavuşuyor, sonra da bir sel gibi, yine yüreklerine geri akıyordu sessizce. Hepsi de dimdik, hiç kıpırdamadan, konuşmadan, hıçkırmadan, acılarına odaklanmış omuz omuza oturuyorlardı.

Katafalkın üstünde , dört bir yanı rengârenk çiçeklerle donanmış tabutta yatan kişi, bir askerden çok, oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiş bir Hollywood yıldızını andırıyordu. Bu albay üniformalı

15 Nisan 2023 Cumartesi

Makyajlı Kadın*

Güle baktım: “Seni haspa seni,” dedim. “bu allığı nereden aldın, markası nedir? Pek iyi cins bir mala, çok pahalıya benziyor. Ya süründüğün baygın parfönün adı?

Gül gülümsedi, sırrını vermedi.

Tabakta duran kirazları ilk görüyormuşum gibi hayretle ve hayranlıkla seyrettim: “Dudak boyasını sizden mi yaparlar,” dedim, “siz, fildişinden şık kutulara konup süslü etiketlere bir güzellik enstitüsünün kristal raflarına dizilmeye layıksınız; küfeye konup manav düğkkânına, tretuvar kenarına değil.

Kirazlar sevinçlerinden bir kat daha kızardılar.

Batıda renk renk lodos bulutları süzülüp toplanıyordu: “Hele durunmuz bakayım,” dedim, “bahar zamanı Boğaziçikorularının erguvanlarını siz mi alıp gitmiştiniz? Mor salkımlar şimdi gökte mi açıyor? Yoksa Uzunçayır yaylaya mı çıktı, biraz da havada mı seriliyor?”

Bulutlar utandılar, alı al, moru mor kesildiler.

Koyda sabah oluyordu. Sular demin mürdümeriği rengindeydi; şimdi çağlabademi gibi, tüylü ve buzlu bir yeşile boyandılar, daha sonra gökyakutunun, en soğukta bile iç hararetini muhafaza ettiği sanılan ve mavi bir kan damlasını andıran ılık rengini aaldılar; bundan da vazgeçtiler, zannettim ki, bir çam ormanı, yan yatmış, bilmediğim bir tesirle fıkırdayarak eriyor: “Anladım,” dedim, “tabiat kullanacağı boyalar tecrübelerini burada yapıyor. Hilkatin laboratuvarındayım!

Dalgalar hışıldadılar, sözümü alkışladılar.

Kanaryam dertop olmuş, tüneğinde, nedense düşünüyordu: “Sen,” dedim, “bu halinle sapı kısa kesilmiş katmerli ve dolgun bir çiçeğe, yahut, tam olgunlaşmış kehribar sarısı nadide armuda benziyorsun; alıp vazoya koymak veya bozulmasın diye buzdolabına saklamak istiyorum. Boyan öyle tabii, parlak ve sıcak ki… Limon yumurtasından mı çıktın? Kanatlı bir limon musun sen?

Bir karpuz kestiler: “oo,” diye haykırdım,” yeşil ve sert kabuğunun içinde bir define bu. Tarihin kitaplara geçmemiş uzak bir devrinden kalma bir çini küp! O devirde, anlaşılan, siyah abanozdan çil sikkeler basardı ve o sikkeleri intizamla dizerler, bu güneşte pişirilmiş boyalı topraktan muhafazalarda

11 Nisan 2023 Salı

Veba*

Bu güncenin konusunu oluşturan ilginç olaylar 194…‘te Oran’da meydana geldi.

…. ..

16 Nisan sabahı Doktor Bernard Rieux, muayenehanesinden çıktı ve sahanlığın ortasında ölü bir fareyle karşılaştı. O anda fazla önemsemeden hayvanı ayağıyla itti v e merdivenleri indi. Ancak sokağa geldiğinde, bu farenin olması gereken yerde olmadığı aklına geldi ve kapıcıya haber vermek üzere geri döndü. Yaşlı Mösyö Michel’in tepkisi karşısında bu gördüğünün alışılmadık olduğunu daha iyi hissetti. Bu ölü farenin varlığınla yalnızca tuhaf gelmişti, oysa kapıcı için bir rezaletti. Kesinlikle emindi. Apartmanda fare yoktu. Doktor, boşu boşuna onu ilk katın sahanlığında muhtemelen ölü bir fare kanısı olsun inandırmaya çalıştı; Mösyö Michel’in kanısı biraz olsun değişmiyordu. Apartman fare yoktu, o zaman biri bunu dışarıdan getirmiş olmalıydı. Sözün kısası, bir şaka söz konusuydu.

Aynı akşam Bernard Rieux, koridorun iyice dibinde yalpalayan ve ıslak tüylü, büyük bir fare gördüğünde, apartmanın girişinde, dairesinden çıkmadan önce, ayakta durmuş anahtarlarını arıyordu. Havya dengesini arıyormuş gibi durdu, küçük bir çığlıkla çevresinde döndü ve ağzından kan fışkırarak sonunda devrildi. Doktor bir süre onu izledi ve dairesine çıktı.

Düşündüğü fare değildi. Bu fışkıran kan, onu kafasını kurcalayan konuya döndürüyordu. Bir yıldır hasta olan karısı ertesi gün dağda bir dinlenme yerine gidecekti. Ona tembih ettiği üzere, karısını odasında yatarken buldu. Karısı bu şekilde kendini yol yorgunluğuna hazırlıyordu. Gülümsüyordu. “Kendimi çok iyi hissediyorum,” dedi.

Başucu lambasının ışığında doktor yüzünü ona çevirmiş bakıyordu. Rieux için otuz yaşındaki bu yüz, hastalığın izlerine karşın hep genç bir yüzdü, belki de geri kalan her şeyi alt eden şu gülümseme yüzünden.…. ..

… ..

Veba” sözcüğü ilk kez ağza alınıyordu…. ..

… ..

Castel açık renk gözlerini Rieux’ye doğru kaldırdı. Sonra iyilik dolu bakışını topluluğa çevirdi ve bunun

Aldanan Kadın*

Yüzyılımızın yirmili yıllarında Düsseldorrf am Rhein’da, on yılı aşkın bir süredir dul olan Frau Rosalie von Tümmler, kızı Anna ve oğlu  Eduard’la birlikte, bolluk içinde olmasa da rahat şartlarda yaşıyordu. … … ..  kocasını kaybettikten sonra, on sekiz yaşındaki kızı ve ondan in iki yaş küçük oğulcuğuyla Düsseldorf’a taşınmıştı…. .. 

… .. Şu anda yirmi dokuzunda, yakında otuzuna basacak olan Anna evlenmemişti… ..

… ..

“Anlamlı, kesinlikle anlamlı yavrucuğum,” diyordu. “Profesör Zumsteg beğenecek. Senin üslubunu destekledi, üstelik onda bu resmi değerlendirecek göz ve zekâ da var. İnsanda yeter ki bunun için gereken göz ve zekâ olsun. Adını da ne koydun?”

“Akşam Rüzgârında Ağaçlar.”

“Bu isim, amacının ne olduğunu ima ediyor. Gri-sarı zemindeki şu koni ve yuvarlaklar ağaçları, spiral biçiminde yükselen şu tuhaf çizgi de akşam rüzgârını simgeliyor olmalı, değil mi? ... ..

… ..

… .. Anna’n ın ketumluğu düşünülecek olursa aralarındaki sıkı fıkı ilişkinin tek taraflı olduğu söylenebilirdi; tabii eğer annesi yine de içine kapanık kızının ruh dünyası, bu ruhun gururlu ve acı tevekkülü hakkında her şeyi bilmiyor ve bundan kendi kalbini ona sonuna kadar açma hakkını ve sorumluluğunu çıkarmıyor olsaydı.

… ..

… .. “Ve bir keresinde kızına ciddi ciddi şunu teklif etti: Eğer soyuta meraklıysa ve her şeyin ona çevrilmesi gerektiğini düşünüyorsa kokuları renkleri ifade etmeyi düşünebilirdi.

Rosalie’nin aklına bu fikir ıhlamurların çiçek açma zamanında, yani temmuza doğru gelmişti; dışarıda yolun iki tarafındaki ağaçların gecikmiş çiçeklerinin, birkaç hafta boyunca pencereler açıkken bütün evi tarif edilemez saflık ve yumuşaklıktaki koku büyüsüyle doldurduğu ve Rosalie’nin dudaklarından hayran bir gülümsemenin eksik olmadığı, onun için de yegâne iç açıcı dönemdi. Şöyle dedi: “İşte bunun resmini yapmalısınız,

9 Nisan 2023 Pazar

Kadınlar Tekkesi*

… .. Gece yarısına doğru aşağı kattan yukarıya bu müjde verilince Prenses Peryal acele yerinden kalktı, merdiven başına yürüdü. Telaşlı, heyecanlıydı ama vakarından kaybetmemişti; adımları yine de ahenkli, göğsü gergin, başı yukarıdaydı. Ufak tefek, esmer ve ilk nazarda gösterişsiz olmasına rağmen bu kadın iyi terzi elinden çıkmış koyu renk elbiseleri içinde biçimli vücuduyla az sonra dikkat çeker, tanımayanlara “Kimdir bu kadın?” dedirtirdi.

Peryal’in arkasında iki hanım daha vardı. Biri uzun boylu, yüzünün de vücudunun da hatlarım keskin, alımlı bir kadın: Melal. Öbürü tombul, sarışın, yumuşak bir tip: Memhure. Birincisi müteahhit, ikincisi umum müdürlerden birisinin hemşiresi… Sade ve zarif giyinmiş üç olgun hanım. Bu gece nöbet sırası onlardaydı; Şeyh’in hizmetinde onlar bulunacaklardı.

Bir araya toplanıp merdiven basamaklarının gıcırtısını dinliyorlardı. Ahşap konak, içi dışı tamir görmüş, boyanmış, halılarla bezenmiş olmakla beraber gıcırtıdan ve esnemeden kurtulamamıştı. Üst katta azıcık hızla yürünse aşağı katın avizeleri şıngırdıyor, pencere camları sarsılıyordu. Kapılar hâlâ eşikli ve bazı odalar sedirliydi.

Şeyh Baki merdiven sahanlığında göründü; elli beşle altmış yaş arası, boylu, poslu, sırtı kamburlaşmamış, gayet yakışıklı bir adam… Kırçıl sivri sakallı ve saçları büyük bir itina ile kesilmiş, taranmış; belli ki onlara ehemmiyet veriyor. Sırtında İngiliz kumaşından karyağdılı (*üstünde beyaz benekler bulunan) mükemmel bir elbise. İkinci karısı Afitap Hanım bir basamak ardında yürümekte, durunca mesafeyi muhafaza etmektedir.

Yukarıda bekleyen üç kadın eğildiler. Baki, ahengi tesirli, musiki görmüş bir sesle ve fevkalade nezaketle karşılayanları birbirinden ayırt etmeden dedi ki:

İlyada*


İlyada ve Odysseia, Egeli ozan Homeros’un yaratığı iki büyük destandır. Homeros, sözlü edebiyat geleneği içinde yetişmiş bir ozandı. Bu destanları, İsa’dan önce dokuzuncu yüzyılda yarattığı sanılıyor. Yazıya geçirilişi daha sonradır. Bu İzmirli büyük ozan, İlyada'da Troya Savaşını anlatır. Troya, Çanakkale boğazının beri yakasında, bugünkü adıyla “Hisarlık Tepesi’nde kurulu zengin  bir kentti. Yunan yarımadasından gelen Akhalar’ın saldırısına uğrar. Bu savaşta, yurtları Anadolu'da bulunan Troyalılar ile Akhalar Topluluğu, Yunan yarımadasındaki çeşitli bölge krallarının ordularından oluşmuş bir büyük askeri güçtür. Her kral , kendi gemileri ve adamlarıyla yola çıkmıştır. Bu ordular, Krallar Kralı Agamemnon’un yönetiminde, örgütlü ve birleşiktirler. Güçlüdürler. Akhalar, daha soylu, daha yürekli, daha akıllı ve daha örgütlüdürler.  Savaşı kazanırlar. 24 bölümden ve 16.000’i aşkın dizeden oluşan İlyada, Troyalılar’ın yenilgisiyle sona eren bu büyük savaşın destanıdır. İlyada destanı, ‘Troya Savaşı’nın dokuzuncu yılında, 51 günlük bir süreyi kapsar. Yani on büyük savaşın kısa bir kesitidir. Yazıldığı eski Yunanca aslından yaptığı bu ölümsüz çeviri… ..


Homeros

Homeros kimdir? İnsanlar yirmi beş yüzyıldır bu soruyu evirdiler , çevirdiler, araştırdılar durdular, gene de  bir sonuç alamadılar. Homeros bir bilmece olarak kaldı: onu hiç bilmiyoruz, hiçbir zaman bilemeyeceğiz desek de, biliyoruz.desek de yeridir. İnsanlık tarihinde bir gün geldi ki, sanatçının kimliğini kestirmek için eserine bakmakla yetinmez oldu insanoğlu. Kimdi bu sanatçı, ne zaman doğdu, nerede doğdu, nasıl yaşadı? diye bir sürü soru sormaya girişti. İşte o gün Homeros doğdu diyeceksiniz, evet, ama bilim Homeros’un üstüne, üstü karalı kâğıtları öyle bir yığdı ki, altından Homeros’u bulup çıkarmak güç iş oluverdi. Bir üniversite profesörü : “Homeros sorun mu? 40.000 cilt kitap!” derdi bana. Yani eni konu bilgin

2 Nisan 2023 Pazar

Travnik Günlüğü*


 … ..Andriç yüksek öğrenimini fasılalı, ama üç üniversitede yaptığından dolayı da çok verimli oldu. … ..  Birinci Dünya Savaşı patladığı sırada (Haziran 1914), Avusturya veliahtını öldüren bir delikanlının  mensup olduğu bir Sırp Millî İhtilalci Derneği’nin üyesi (Bosna Gençliği) olarak yevkif edildiği zaman cebinde hapishaneye götürebildiği biricik kitap Kierkegaard’ın iki küçük cildi olmuştu. Onun romanlarında da yer alan akislerini bulduğumuz  kaderci karamsarlığın bir tutkusundan geldiğini sanıyorum. Bir yıl hapis ve iki yıl da Travnik’te oturmaya mecbur olan Andriç 1917 yılında affedilip de serbest kalınca Zagreb'e gitti. Orada kendisi gibi Güney İslavları Birliği düşüncesiyle yoğrulmuş bir dergi çıkardı: Knijevni Youg (Ebedi Güney) , 1918 yılında Hırvat ve Sırpların birleşmelerini ilan eden “Zagrep Millî Konseyi”ne sekreter oldu. Savaşın bitmesi Yugoslavya’nın doğması ile birlikte ona da, Graz Üniversitesi’nde yüksek öğrenimi fırsatını vermişti. Türk idaresi altındaki Bosna -Hersek’te fikri hayat üzerine hazırladığı bir tezle edebiyat doktoru oldu.

… ..

Altı yüz yıllık bir ömrü olan Osmanlı İmparatorluğu’nun hemen çöküşü arifesindeki görünüşünü, Bosna eyaletinin  küçük bir kasabasının perspektifinden , iki dünyanın çatışan insanları ile törensel bağlantılar ve dinî dogmaların baskısı altında kalan yerlilerin yaşayışından çıkardığı gerçeklerle anlatma yoluna giden bu romanın adını, çöküşün Batı’dan görünüşünü ifade etmek amacı l Gün Batarken olarak değiştirdim. Batı dillerine çevrilirken de yapılan bu değiştirmeyi, roman meselesinin bize değinen yönü ile değerlendirmek istedim. ,

… ..


Travnik Çarşısı’nın sonunda, gürül gürül akan serin Sumeç Suyu’nun alt yanında , hangi devirden kaldığı