18 Nisan 2023 Salı

Kadınların Cenneti*

Genç bir kız olan Denise, önce annesini ardından da babasını kaybedince, iki kardeşiyle birlikte, Paris’te küçük bir kumaş mağazası işletmekte olan amcasının yanına gider. Baudu Amca’nın işleri de yolunda gitmemektedir. Paris büyük bir değişim        yaşamakta, kentin göbeğine kurulan devasa mağazalar cılız rakiplerini acımasızca yutmakta, pek çok insan işsizliğe, açlığa ve sefalete sürüklenmektedir. Bu öyle bir zamandır ki, reklamın ve modanın gücüyle kadınlar için yaratılan sahte cennetlere, tüketim çılgınca körüklenmektedir. Denise, bu mağazaların en ünlüsü olan Kadınların Cenneti’nde iş bularak, yaşama bir ucundan tutunmaya çalışır. Son derece ağır olan iş koşullarına bir de çalışanların kendi aralarındaki amansız rekabet eklenmiştir. Mağazanın genç, yetenekli sahibi Mouret, büyük reklam kampanyalarıyla işlerini sürekli büyütmektedir. Denise, zeki ve yetenekli genç patronun dikkatinden kaçamaz. İlerleyen zaman içinde, hüzünlü ve büyük bir aşk başlar.


Kadınların cenneti adlı romanında Emile Zola, hem bu aşkın, hem de tekelleşmenin, tüketim çılgınlığının sıradan insanların yaşamını nasıl etkilediğinin öyküsünü anlatır.


Denise ile iki kardeşi, Cherbourg treninin üçüncü mevkiindeki sert tahta sıralarında geçirdikleri zor bir gece yolculuğundan sonra, Saint-Lazere garında inip  yaya olarak yola devam ettiler. Genç kız, Pepe’nin elinden tutuyor, Jean ise peşlerinden yürüyordu. Bu yolculuktan üçü de bitkin düşmüş, koca Paris’in ortasında telaşla kendilerini kaybetmişlerdi. Baudu amcalarının oturduğu yeri bulmak için başları havada evlere bakınıyor, her köşe başında durup, gel

ip geçenlere Michodiere sokağını soruyorlardı. Gaillon Meydanı’na vardıklarında genç kız olduğu yerde şaşkınlıkla kalakaldı.

“Oh, Jean! Baksana biraz,” dedi.

Babalarının ölümünden beri tuttukları yas nedeniyle karalar giyinmiş olan çocuklar birbirlerine sokularak, kök salmış ağaç gibi durmuşlardı. Denise, yirmi yaşlarında ya var ya yoktu; yoksul görünümlü


cılız  bir kızdı. Bir elinde  hafif bir paket taşırken, diğer eline beş yaşındaki kardeşi Pepe asılmıştı. Onun hemen arkasında, on altı yaşının gençliğini süren diğer kardeşi Jean kollarını sarkıtarak duruyordu.

Denise bir anlık sessizlikten sonra, “İşte, dükkân buna denir,” diyerek hayranlığını belirtti.

Michodiere ile Neuve-Saint-Augustin sokaklarının kesiştiği yerden yükselen bir moda mağazasıydı bu. Ekim ayının solgun ve tatlı gün ışığı vitrinine bir canlılık veriyordu. Saint-Roche Kilisesi‘nin kulesindeki saat sabahın sekizini vuruyordu. Kaldırımla, işleri gereği erken kalkan insanlar tarafından  doldurulmuştu. Bunlar, işlerine gitmek için aceleyle koşturan memurlar, sabahın köründe alışverişe çıkan ev kadınlarından oluşuyordu. … ..

… ..

… .. Kadınların Cenneti firmasını 1812 yılında Deluze Kardeşler kurmuşlardı. Büyük kardeşlerin ölümünden sonra, kızı Caroline Deluze bir tekstil fabrikatörü olan Charles Heddoinle evlenmiş, dul kaldıktan sonra da, Mouret denilen adama varmıştı. Mouret ile nikâlanırken, koca mağazanın yarını çeyiz olarak ona vermişti. Evliliğinin henüz üçüncü ayında amcası da çocuksuz ölünce , Caroline de Caroline tek mirasçı olarak kalmıştı. Kısa bir müddet sonra Caroline de müessesenin inşaatı esnasında çukura düşüp ölmüş, bütün mağaza Mouret’in olmuştu. Bu, eşi menendi görülmemiş bir talihti! … ..

… ..

Mouret anlatmaya devam ediyordu: 

“Şüphesiz, dostum, on sekiz aya kalmadan daha da büyümek zorunda kalacağız. Ben bunu aylardır düşünüyorum. … ..

… .. Kendisinin, dünyadaki bütün Yahudilerden daha Yahudi olduğunu bilirdi. Paranın önemini kavrayan babası gibiydi. Gerek sima, gerekse huy bakımından babasına benzerdi. Huzursuz fantezilerden başka bir şeyi olmayan annesinden ise maceraperest ruhunu almıştı.

… ..

… .. Kendini sürekli yenileyen sermaye karşısında, biriken malların ucuza satılması, alıcıya güven veren markaların tercih edilmesi, bütün bunlar hep kadınlariçindi; mağazaların aralarında rekabet ederek paylaşamadıkları kadınlar için …  Mağazalar, vitrindeki malların karşısında iyi bildikleri için, onları uzaktan çok kolay düşürüyorlardı. Evinin gereksinimleri için bir şeyler almaya öncelik veren aklı başında bir kadın bile, zarif ürünlerin cazibesi karşısında daha fazla dayanamayıp bir süre sonra her şeyi satın almaya

kalkışacaktı. Bu durum  satışları on katına çıkarıp lüksü halka da yayarak, tüketimi dehşetli bir şekilde

tahrik ediyordu. Evin normal ihtiyaçlarını gideren kadınları gittikçe pahalılaşan lükse teşvik ediyor,

moda delisi yapıyorlardı. Bu moda mağazalar, kadınlara yaltaklanıp onları pohpohlayaraketrafını çeviriyor, zaaflarından yararlanıp arzularını yerine getiriyor,

âdetakendilerinin uyruğuna alıyor, her hevesini kanının son damlasına kadar ödemek zorunda kalan

âşık bir kraliçe gibi karşılıyorlardı. Mouret’in, nezaket ve inceliğinin altında, kadını para karşılığında satan bir Yahudi hodbinliğini yansıtıyordu. Onu bir mabet gibi yükseltiyor, yamaklardan

müteşekkil bir lejyon ordusu ile ona hizmet ettiriyor, böylece yeni bir tapınmanın ay inini yaratıyordu.

Bütün dikkatini kadına egemen olmaya yoğunlaştırıyor, bu egemenliği sağlayabilmek için sürekli yeni icadlar yapıyor, ceplerini

boşalttıktan, sinirlerini perişan ettikten sonra, bir erkeğin kendisinne teslim olan aptal bir kadına karşı göstereceği küçümsemeyi gösteriyordu.

Baronun kulağına eğildi, yavaş bir sesle ve küstah bir gülüşle , “Bütün mesele kadına

dayanıyor,” dedi. Kadını avucunuza aldınız mı, onunla dünyayı fethedersiniz!”

Baron meseleyi anlamıştı; bunun için birkaç cümle yetti, artık gerisi kolaydı.. Kadınlara karşı böylesi bir yaklaşım onu canlandırıyor, kadıncanlısı geçmişini hareketlendiriyordu. Konuyu

anladığını göstermek için zeki bir ifadeyle gözlerini kırptı; kadınları öğütrn bu makinenin mucidine karşı duyduğu hayranlığı belirtti. Mouret gerçekten kudretliydi. Farkında

olmadan, Bourdoncle’un bir gün önce söylediği, “Günü gelir, kadınlar da sizden öcünü alır,” sözünü

tekrarladı.

… ..

… ..İzmir halıları, … .. Karaman ve Suriye'ninsarı, yeşil, kırmızı motifli seccadeleri… .. Diyarbakır

seccadeleri… .. İsfahan ve Tahran’ın ince , uzun şahane halıları ile Şumka, Madras ve Kırmnaşah’ın

enli halıları… .. Agra halısı… .. Mekke halıları… .. Dağıstan namaz seccadeleri… .. Kürt halıları… ..

Gördes ve Kula halıları, Horasan seccadeleri… ..Türkiye, Arabistan, İran, Hindisten bugün burada bir

araya gelmiş, saraylar boşaltılıp cami ve hanlar yağma edilmişti sanki. … ..

… ..

“Güzelim, giydiğiniz bu entariye sisin gibi iki kişi sığar. Bu size çok bol, onu daraltmanız gerek.

Hem üstünüze yakıştıramamışsınız da… Biraz bana yaklaşın da, şu kılığınızı bir parça

düzelteyim, “ demek zorunda kaldı.

… ..

Bayan Aurelie sinirli bir tarzda, “Şu kemerinizi biraz öne çeker misiniz!” diye çıkıştı. “İşte, s

ırtınızın kamburu düzeldi en azından. Şu saçlarınızın haline bakın! Bunları böyle süpürge gibi

bırakmak bir delilik! Gür saçlarınız var, isterseniz onlara şahan e biçimler verebilirsiniz.”

… ..

… .. Genç kız, şu kaprisli kadının bunu hangi amaçla yaptığını anlamakta gecikmemişti. Kendisini reyon reyon gezdirerek küçük

düşürmek, bir uşak gibi hizmetinde olduğunu herkese göstermek istiyordu. Bu kadın ne tür

davranışlarda bulunursa bulunsun , Denise sinirlenip öfkelenmemeye, sabrını taşırmamaya, sessiz ve sakin kalmaya yeminli gibiydi. Kalbinin

hızla çarpmasına, incinen gururuna rağmen tavrını hiç değiştirmedi.

… ..

… .. Denise bunu ısrarla red ediyordu.Onun inadı Mouret’i çok şaşırtıyor, öfkeden udurtuyordu.Nasıl olsa günün

birinde kandisine boyun eğeceğine göre , bu inadın uzun süre böyledevam etmesi ona imkânsızmış gibi

görünüyordu. Çünkü o, bir kadının iffetine izafi bir şey olarak bakıyordu. Başka bir amaç güdmüyor, her şeyin bu ihtiyaçta eriyip kaybolduğuna inanıyordu. Sonunda onu evinde

tutmak,dudaklarından doyasıya öpmek hayali damarlarındaki kanın daha hızlı akmasına, şakaklarının

zonklamasına, varlığının sarsılmasına neden oluyordu.

… ..

… .. Paris’in en büyük satış mağazalarından birinin sahibiydi ve milyonlarca frank parası vardı. Ama

Denise kendisini reddettiği sürece bütün bu servetin bir anlamı ya da önemi yoktu.

… .. Mouret, ürünlerin mağazaya girişini gururla seyrederken, Fransa’da millî servetin sahiplerinden biri

olduğunu, ülke dokumacılığının kaderini elinde tuttuğunu, ama bütün bunların, emrindeki satıcı

kızlardan birinin dudaklarını satın alıp öpmesine yetmediğini düşünüyor ve kendine acıyordu.

… ..

Denise, bir el hareketiyle onu susturdu. Bu adamın aşk acısı içinde kıvrandığını görüyor, kendisi d

e sarsılıyordu. Artık duygularını gizlemeye gerek duymadan, “Kendinizi

 bu kadar perişan etmenize gerek yok Mösyö”, dedi. “Hakkımda dolaşan söylentilerin şftira ve yalandan

ibaret olduğuna yem in ederim. Az önce karşılaştığınız şu zavallı çocuk da en azından benim kadar

masumdur.”

… ..

Kıpkırmızı olan Denis’in yüreği ağzına geldi. Yalan söylemesi de mümkün değildi. … ..

… .. Bu konuşmayla Mouret’i üzdüğünü anlamış, onu inatla reddetmesine kendisi de bir anlam

verememişti. … .. Kendisini dimdik ayakta tutan şey, bekâret konusundaki mantığı ve gururuydu. Bu, bir

mutluluk içgüdüsüydü; kadınlığın iffet anlayışına boyun eğmek için değil, ihtiyaç duyduğu sakin ve

mutlu bir hayata kavuşmak içindi. 

… ..

Denise gülümser bir yüzle, “Ama ben gitmek istemedim ki,” dedi. “Eğer dürüstlüğüme güveniyorsanız kalırım.

Yok eğer… Ama dürüst kadınlara güvenmelisiniz Mösyö. Dünyada sanıldığından çok dürüst kadın var. Bundan emin olabilirsiniz…”

… ..

… .. Denise de tıpkı Caroline gibi konuşmuştu. Sanki bir dirilişti bu. Mouret, kaybettiği eşinin aklıselimini ve

dengesini Denise’de yeniden buluyordu. … ..

Genç kız gülerek, “Tamam Mösyö,” dedi.”Her ne kadar gösterişsiz de olsa, bir kadının düşünceleri

de dinlenmeye değer. Özellikle de bu kadın akıllıysa… Kendinizi benim ellerime bırakırsanız sizi

adam ederim.

… ..

Denis hiç bir zafer sarhoşluğuna kapılmamış, bu durumu gayet sakin karşılamış, çekiciliğini yitirmemişti.

Kendisine gösterilen dostlukları içten bir sevinçle karşılıyordu. O kadar sevimli ve güler yüzlüydü ki, bu

nitelikleri bütün gönüllerin açılmasını sağlıyordu. … ..

… .. 

… .. Fakat Mouret, servetinin ve ihtişamının doruk noktasında olduğu anda bile mutlu değildi. Çaresiz

bir hastalığın acısı yüreğini yakıyor, geçmek nedir bilmiyordu. Denise’in kendisini reddedişini her hatırlayışında, sanki yüreğine bir hançer saplanıyordu. Artık işçi ve

memurlarına söyleyecek tek övgü kelimesi bulamıyor, gözyaşlarını gizlemek için insan içine çıkmak

istemiyordu. 

… ..

Mouret daha sert bir sesle, “... .. “ “... Oysa evlilik, düzenli, sağlıklı ve güçlü bir yaşam demektir.

hayat için gerekli olan da budur. Evet, onunla evleniyorum, karşı gelmeniz halinde, şakam yok, hepinizi

kapı dışarı ederim…. ..”

… ..

“Hayır, im kânsız bir şey bu! diye diretiyordu Denise. “Üstelik bakmakla yükümlü olduğum iki

kardeşim var. Bu yüzden evlenmemeye yeminliyim. İki çocukla size gelemem ya…” dedi.

“Onlar benim de kardeşlerim olurlar. Ne olur, beni reddetmeyip bu kez evet deyin. … ……..





*Kadınların Cenneti &  Emile Zola

Fransızcadan Çeviren: Aydın Karahasan

Kitabın Özgün Adı: Au Bonheur des Dames

Telos Yayıncılık

1.Basım : Ekim 2009


 



*
Émile Zola - Vikipedi (wikipedia.org)

*Émile François Zola (2 Nisan 1840, Paris – 29 Eylül 1902), Fransız yazardır.

Değişik edebi türlerde eserler veren Emile Zola, dünya edebiyatının en ünlü yazarları arasında yer almaktadır.[1] Eserlerinde Fransız toplumunun sorunlarını ayrıntılı şekilde dile getirmiş ve 1880'de edebiyata yeni giren natüralizm akımına öncülük etmiştir. Özellikle romanları ile tanınır. En ünlü romanları, "Nana", "Germinal" ve "Meyhane" adlı kitaplarıdır.

Yazar,


Dreyfus tartışmasında
aldığı tavırla 19. yüzyılın son ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğindeki uluslararası edebiyat gündemine oturmuştur.[2] Fransız ordusunda haksız yere casuslukla suçlanıp askeri mahkemede yargılanan Yahudi asıllı yüzbaşı Dreyfus’u 1897'deki davada hükûmetin bütün baskılarına rağmen savunan Zola, Fransa devlet başkanına hitaben "İtham Ediyorum" makalesini yayınladıktan sonra baskılardan dolayı Fransa'yı terkedip bir süre Londra'da yaşamak zorunda kaldı. Çabaları sonucunda Dreyfus Davası'nın yeniden görülüp adaletin yerini bulması sonucu yurduna döndü. Ulusal kahraman haline gelen[3] Émile Zola, 1902 sonbaharında, kaldığı otelin yatak odasında duman zehirlenmesinden öldü.


*Brüksel danteli (wikijtr.icu)

*Brüksel danteli bir tür yastık dantel içinde ve çevresinde ortaya çıkan Brüksel.[1] "Brüksel danteli" terimi genel olarak Brüksel'den gelen tüm danteller için kullanılmıştır; Bununla birlikte, kesin olarak yorumlanan terim, önce desenin yapıldığı, ardından zeminin yapıldığı bobin dantelini ifade eder veya réseau, ayrıca bobin dantel kullanılarak eklendi. Brüksel danteli, bir tür olan Brüksel noktası ile karıştırılmamalıdır. iğne oyası Ancak bazen "Brüksel danteli" olarak da adlandırılır.[2]



*
Valognes - Wikipedia

*Valognes is situated in the Cotentin Peninsula, southeast of Cherbourg. Valognes station has rail connections to Caen, Paris and Cherbourg.


*Marne Nehri - Vikipedi (wikipedia.org)

*Marne Nehri, (Okunuşu:Marn) Fransa'nın kuzeydoğusunda Paris'in doğu-güneydoğusu'nda sağ sahilden Alfortville/Charenton-le-Pont mevkiinde 48°48′57″K 2°24′40″D Sen Nehri'ne katılan bir akarsu. Toplam uzunluğu 514 km.dir. Marne Nehri havzasının büyüklüğü 12,800 km² 'dir.









,



























6 yorum:

  1. 1800'leri başlarındaki Fransa... Emile Zola ekonomi ve toplumsal gelişmelere ışık tutuyor... sürükleyici bir anlatım. Roman kahramanlarının duygularına ortak oluyorsunuz.... ülkelerin gelişmelerinin her zaman acılarla dolu olduğuna şahit olunuyor...

    YanıtlaSil
  2. Refahın artmasına giden yolda; ticaretteki ve ekonomik anlayıştaki gelişmeler, toplum sosyolojisindeki yeni anlayışlar, hatta bazı durumlarda duygusal boyutu aşan acımasızlığın ortaya çıkardığı yeni anlayışlar, "büyük balık küçük balığı yutar" veciz sözünü sık sık kullanan yazar "no pain, no gain / acı yoksa kazanç yok" gerçeğini gözler önüne seriyor....

    YanıtlaSil
  3. Pazarlama tekniklerinin hayata geçirilmesinde temel hedefin kadın olması, ihtiyacı olsun olmasın kadının duygularına hitap edilmesi şaşırtıcı değil.... 1800'lerin başı ve çeyrek asır sonra bile değişen çok şey olmadığını anlıyoruz.

    YanıtlaSil
  4. Özellikle, kitabın III. bölümü, sayfa 298'den sonrası, mağaza, market işletmecilerine pazarlamanın, bugün bile geçerli olan ip uçlarını veriyor....

    YanıtlaSil
  5. Bu arada giderek büyümekte olan mağaza çalışanları arasındaki, özellikle de kadın erkek ilişkileri ağırlıklı sosyal yapıya ayna tutuluyor. Romanın sonlarına doğru binlerle ifade edilen çalışanların sosyal haklarının gelişimi, kadın çalışanların mağduriyetlerinin önlenmesinde yine nitelikli kadın çalışanların oynadığı rolden dersler çıkarılıyor...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aynı zamanda kadınların, kadınlara yaptıkları kötü niyetli davranışlar da ibretlik...

      Sil