15 Nisan 2023 Cumartesi

Makyajlı Kadın*

Güle baktım: “Seni haspa seni,” dedim. “bu allığı nereden aldın, markası nedir? Pek iyi cins bir mala, çok pahalıya benziyor. Ya süründüğün baygın parfönün adı?

Gül gülümsedi, sırrını vermedi.

Tabakta duran kirazları ilk görüyormuşum gibi hayretle ve hayranlıkla seyrettim: “Dudak boyasını sizden mi yaparlar,” dedim, “siz, fildişinden şık kutulara konup süslü etiketlere bir güzellik enstitüsünün kristal raflarına dizilmeye layıksınız; küfeye konup manav düğkkânına, tretuvar kenarına değil.

Kirazlar sevinçlerinden bir kat daha kızardılar.

Batıda renk renk lodos bulutları süzülüp toplanıyordu: “Hele durunmuz bakayım,” dedim, “bahar zamanı Boğaziçikorularının erguvanlarını siz mi alıp gitmiştiniz? Mor salkımlar şimdi gökte mi açıyor? Yoksa Uzunçayır yaylaya mı çıktı, biraz da havada mı seriliyor?”

Bulutlar utandılar, alı al, moru mor kesildiler.

Koyda sabah oluyordu. Sular demin mürdümeriği rengindeydi; şimdi çağlabademi gibi, tüylü ve buzlu bir yeşile boyandılar, daha sonra gökyakutunun, en soğukta bile iç hararetini muhafaza ettiği sanılan ve mavi bir kan damlasını andıran ılık rengini aaldılar; bundan da vazgeçtiler, zannettim ki, bir çam ormanı, yan yatmış, bilmediğim bir tesirle fıkırdayarak eriyor: “Anladım,” dedim, “tabiat kullanacağı boyalar tecrübelerini burada yapıyor. Hilkatin laboratuvarındayım!

Dalgalar hışıldadılar, sözümü alkışladılar.

Kanaryam dertop olmuş, tüneğinde, nedense düşünüyordu: “Sen,” dedim, “bu halinle sapı kısa kesilmiş katmerli ve dolgun bir çiçeğe, yahut, tam olgunlaşmış kehribar sarısı nadide armuda benziyorsun; alıp vazoya koymak veya bozulmasın diye buzdolabına saklamak istiyorum. Boyan öyle tabii, parlak ve sıcak ki… Limon yumurtasından mı çıktın? Kanatlı bir limon musun sen?

Bir karpuz kestiler: “oo,” diye haykırdım,” yeşil ve sert kabuğunun içinde bir define bu. Tarihin kitaplara geçmemiş uzak bir devrinden kalma bir çini küp! O devirde, anlaşılan, siyah abanozdan çil sikkeler basardı ve o sikkeleri intizamla dizerler, bu güneşte pişirilmiş boyalı topraktan muhafazalarda

yere gömerlerdi.”

Karpuz utancından serin serin terledi.

Bahar vakti yeni çiçeklenmiş erik,  elma ve armut dallarını okşadım; elimde, cinslerine  natürel göre, okr, raşel, natürel, incecik, hafif, şeker kokulu tozlar kaldı: “Sizler, aynalarınızın karşısında fazla durmuş, pudra kutularınızı çokça kullanmışsınız; hem de tuvaletler giyinmiş, göz alırcasına koketleşmişsiniz. Ne o, bu gece dörder, beşer, kol kola, ay ışığında vKızılay’ın kır balosuna mı gelceksiniz?”

Ağaçların göğüsleri iftiharla kabardı; derin, ılık, rayihalı nefesleri yüzümde gezindi.

Bir deniz kıyısı lokantasının mermer tagâhına sıralanmış barbunya balığı, haşlanmış karides ve istakoz buketi gördüm. Hepsi de bir İstanbul gecesi yangınının vahşi güzelliğine, güğe vurmuş alev, yere serpilmiş kor rengine bürünmüşler; deniz diplerinin karın acıktıran tuz ve yosun kokusunu sürünmüşlerdi: “Vah vah,” diye söylendim, “siz bu dünyanın makyajı canına mal olan en bedbaht koketlerisiniz; ancak ölüm sizi süsleyebiliyor. Eski romanlardaki, son nefesini verdikten sonra daha güzelleştiği iddia edilen müteverrim genç kızlar gibi Azrail kanadı sürünmeden vücudunuz sıhhat rengi ve tuvalet manzarası alamıyor!”

Mermerdekiler cevap veremediler. Fakat hareketsiz duruşlarında bile ebediyete süslü gitmiş olmalarının azametini sezdim.

Sağıma baktım süs, soluma döndüm süs, süs ve rayiha. Havada boya, toprakta boya, suda boya: Canlı cansız bütün tabiat, yedi kat gökte parlak yıldızları ve yedi kat yer altında ışıldak madenleriyle, bulutları, gölleri, suya akisleri, sıradağları, ziya ve gölge oyunlarıyla; kelebekleri ve böcekleriyle, yemişleri ve çiçekleriyle, hatta kurbağanın gözü, yılanın derisi, kaplanın postu, güvercinin tüyü, sülünün kuyruğuyla sade süsten, boyadan ibaretti; gün süs içinde doğuyor, boya içinde batıyordu. Dünya bir boya ve renk sergisi, bir makyaj salonu, sanakâr, coşkun, müsrif bir kudretin, güneşin idare ettiği bir takıp takıştırma müessesesiydi.

… ..




*Makyajlı Kadın  &  Refik Halid Karay

İnkılâp Kitabevi, 2009


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder