1 Ağustos 2019 Perşembe

gümüş beyazı karavan *


-İnsanın şansı yaver gitmeli vesselam!..
Bir bakmışsın o güne kadar birbirini asla tanımayan iki kişi- bir kız bir erkek çölün ortasında karşılaşmışlar ve aniden de bu dünyaya zaten birbirlerini bulmak için gelmiş olduklarını anlayıvermişler...
(Kasap Ağanecef’in karısı Balaca hanım’ın, sokak kapılarının önünde çekirdek çitleyerek genç kızlara anlattıklarından.)
            -Benim dileğim de Memmedağa’nın mesut olması işte!..
(Bu sözleri de bir akşam Ali Samedullah’a söylemişti, o akşam ki Yadullah’la Fatmanın düğünüydü ve Aliakper’in klarneti insanın içini kaynatıyordu.)
            -Benim kısmetim böyleymiş, bari Mesmehanım mesut olabilse!..
(Güldeste, Voronej’e giden trenin penceresinden bembeyaz kış gecesini seyrederken böyle düşünmüştü.)

İşbu kısımda okur; Memmedağa’yı, onun ayışığında gümüş beyazlığı ile parlayan alüminyum kaplı karavanını, polis memuru Sefer’i, Memmedağa’nın çocukluk arkadaşı Mirzoppa’yı ve nihayet  Mesmehanım’ı tanır; Memmedağa ile Mesmehanım’ın birbirine anlattıklarını da anlatamadıklarına da şahit olur.
 ... .. Ama bir mesele daha vardı ki o da herkesin kendi hayatını nasıl yaşağıydı ve insanoğlu büyük bir denizi olan dünya üzerinde, bu aylı yıldızlı göklerin altında kendisine bağışlanan hayatı doğru dürüst yaşamak zorundaydı; mesela gece yatağına uzanıp uyumaya hazırlanırken insanı rahatsız eden ya da kendinden utandıran hiçbir şeyin olmaması gerekiyordu; polis memuru Sefer’in de –Komiser’in babası Sefer’in, ömr-ü-hayatında boğazından tek haram lokma geçmemiş olan ve yüreğini de terk edip geldiği dağların yanında bırakmış olan Sefer’in –işte bu sahilde, bu kayaların yanında, bu ay ışığında haksız bir
tokat yememesi gerekiyordu. ...  ..
            O tuhaf yaz gecesi Mesmehanım kendini yine o yaz büyülü masal dünyasında hissetti aniden, demin karavanı  niye terkedip gidemediğini de şimdiden anlıyordu; duvarlarında tahtadan yapılma tavşanı, tilkisi, ayısı, aslanı ve ne idüği belirsiz bir hayvanıyla da burası, ay ışığında bu sessiz sahilde gümüş beyazlığıyla parlayan bu karavan, onun uykusuzgecelerinin büyülü masak dünyasından fırlamıştı sanki; bu uzun boylu yakışıklı gencin masmavi gözleri de onun iyi kalpli büyücülerinin işiydi aslında.
            -Senin yıldızın var mı gökyüzünde?Mesmehanım sordu.
            -Yıldızım mı? –memmedağa gökyüzüne baktı. –Yoo,yıldızım yok benim.
... ..
            -Ama benim yıldızım var! –Mesmehanım, dünyanın en büyük hazinesine sahip olduğu haberini veriyormuş gibi söyledi ve Memmedağa’nın yüzüne baktı, sonra da parmağını uzatıp Çoban yıldızının altında güçlükle görülebilen bir yıldızı gösterdi: -Bak, görebiliyor musun?
            -Onu da nereden buldun öyle? –Memmedağa, önce güçlükle  görülebilen yıldıza, sonra da gülümseyerek Mesmehanım’ın yüzüne baktı.
            -Senin gülümsemen benziyor mu Kitabullah’ın gülümsemesine?  -Mesmehanım aniden sordu ve aniden de kalbinden gizli bir korku geçti; Mesmehanım, ay ışığında onun yüzüne bakıp gülümseyen bu masmavi gözlü gencin de bir gün bir sarhoşun kullandığı arabaya denk gelip bembeyaz kefene sarılı upuzun bir şeye dönüşebileceğini düşündü; Memehanım korktu ve ışığı , Zuğulba’nın o deniz kıyısına zor ulaşan yıldızına baktı yine. ... ..
Mesmehanım, o tuhaf yaz gecesi gücü yettiğince bağırarak el de sallamak istedi yıldızına, ama hemen de kendine hakim oldu; zaten bu ay ışığının altında bütün içini ortaya döküverip kendini rezil etmişti. ... ..
Ayakları kuma gömüldükçe ve kumun sıcağı onların ayaklarını sıttıkça, her ikisi bu gecenin ne güzel bir gece olduğunu düşündüler. Birbirinin ne düşündüklerinden habersizlerdi elbette, ama ikisi de aynı şeyi düşünüyordu işte: güzel bir geceydi bu gece, çünkü Zuğulba’nın deniz kıyısında ay ışığı altında gümüş beyazlığıyla parlayan bir karavan duruyordu; çünkü yıldızları, denizi, bu kum tepesiyle konuşabilen ve ağaçlarla arkadaş olan bir Mesmehanım’ı vardı; çünkü masmavi gözlerinde Mesmehanım’ın bir zamanlar duymuş olduğu o koskocaman erkek ellerinin harareti ve şefkati sezilen Memmedağa’sı vardı. ... ..
            Memmedağa , daha sonra da insanoğlunun sadece arabaya, trene, uşağa ya da gemiye bindiği zaman değil, aslında doğduğu günden itibaren ve sürekli olarak yolculuk yaptığını düşündü: insanoğlu durup dinlenmeden bugünden yarına yolculuk yapıyordu ve bu yolculuğun nerede noktalanacağını da bilmiyordu üstelik, mesela yarın kendisini neyin beklediğinden de, yarın ki günün ona bir mutluluk mu yoksa bir keder mi hazırladığından habersizdi. Fakat Memmedağa , önceleri böyle şeylere kafa yormazdı pek  ve şimdi bütün bu düşüncelerin zihnini igal etmiş olması da o tuhaf yaz gecesinin  bir mütemmim cüzüydü belki. ... ..
            ...Mesmehanım bu olayı da anımsadı ve o tuhaf yaz gecesi Zuğulba’nın o deniz kıyısında hazin bir duygu kızın kalbini titretti; Mesnehanım kuvvetle hissetti ki yıllar, onun süt beyazı Volga’daki zavallılığını da, masumluğunu da, kalbinin genç kız heyecanlerını da alıp götürmüştü ve bütün bu duygular bir daha asla geri gelmeyecekti; yıllar sanki bataklık gibi bir şeydi ve bu bataklık onun zavallılığıyla birlikte masumluğunu, kalbinin tatlı çarpıntılarını da yavaş yavaş yutuvermişti; en tuhafı bu bataklığın sathı pürüzsüzdü, yani yuttuklarından hiçbir iz kalmamıştı burada; bir tek güçlükle duyulan aksiseda, güçlükle sezilen bir gölge vardı sanki ve insan bu aksisedayı duyup bu gölgeyi sezdiği zaman içi sızım sızım sızlıyordu – ecet bütün bunları Mesmehanım düşünüyordu, yani böyle hissediyordu işte Mesmehanım.Memmedağa ise kumsalda oturmuş ayakkabılarının bağcıklarını bağlıyordu ve düşünüyordu ki karşısındaki bu esmer ve güzel kız şimdi kendini dilli zannediyor, çocukluluğunun zavallılığına gülüyor ve o eski halini yılların ötesinde yitip gitmiş bir şey sanıyor, aslındaysa o bugün de zavallı kız çocuğundan başka bir şey değil; bu zavallı kız çocuğunun yaygaracılığı, acı söyleyen dili, belki insanın yüzünü gözünü tırmaklayan tırnakları vardı, ama bütün bunlara rağmen  o zavallılığı örtbas etmek içindi zaten; ve en tuhafı da şuydu ki kimse bu zavallı kız çocuğunun denizle konuştuğundan ya da rüzgârı dindirebildiğinden haberdar değildi – Memmedağa da işte böyle düşünüyordu. ... ..
            -İnsanı dövmek kötülük müdür?
            Elbette...
-Al o zaman! – Mesmehanım aniden sarı triko gömleğinin yakasını kenara sıyırdı ve kızın dogun ve pürüzsüz omuzunda bir yara izi karardı; Mesmehanım, durduk yerde ay ışığının altında omuzunu açıp bu yabancı adama göstereceğini aklının ucundan bile geçirmezdi: omuzunu açıp bu yabancı adama göstereceğini, bu yabancı adamın önünde durup omuzundaki yara izine bakakalacağını, sonra da elini onun omuzunda gezdirerek yara izinin üzerinde durduracağını ve Mesmehanım’ın bütün vücuduna hiçbir zaman hissetmediği gerçek ılıklığın yayılacağını... Mesmehanım kendi büyülü masal dünyasının dışına çıkmış olacaktı böylece: bu bir masal değildi artık, gerçekti ve bu el de yeryüzünde kendisine en yakın bulduğu bir adamın eliydi sanki, yüzünü bile görmediği babasının eliydi...
.           İşbu kısımda, Memmedağa ile Mesmehanım’ın o tuhaf yaz gecesi beklenmedik karşılaşmalarının, her ikisini kendi yaşam çizgilerinetekrar göz amayasevk ettiğini görüyoruz; en tuhafı da hem Memedağa’nın hem de Mesmehanım’ın bundan habersiz oluşları, yani o gece kafalarını kurcalayıp duran asıl meselenin , yeyüzünde kimin niçin ve neyin uğruna yaşadıkları sorusu olduğundan habersiz bulunmaları.
... ..
Mesmehanım’ın iki dünyası olmuştu böylece: ders çaluştığı, okula gittiği, kenidne yemek hazırladığı, eski elbiselerini söküp geliştirdiği ya da annesinin  artık giymediklerini kendiüzerine uydurduğu, akşamları kulüpte film izlediği, annesinin dönüşünü beklediği kimi zaman onunla Bakü’ye gidip alışveriş yaptığı ve bütün bunlar gibi tamamen sıradan – her–kesin iştigal ettiği işlerle uğraştığı birinci dünyasının yanında yavaş yavaş ortaya çıkıp, yavaş yavaş da büyümüş olan ve yalnızca kendisine ait bulunan ikinci bir dünyası da vardı Mesmehanım’ın. Bu ikinci dünyada sen isteyince yağmur yağar, sen isteyince kar yağar, sen isteyince de güneş açardı; keyfince çocuk, keyfince de büyükm olurdun; ya da mesela kendi çocuğun olurdu, o çocuğu sever, ona ninniler söylerdin ve bu  ninniler o çocukla beraber seni de uyuturdu.
            Mesmehanım’ın  bu iki düyasının haricinde bir şey daha vardı. Bu “bir şey”in ne olduğunu tam anlayabilmiş de değildi henüz, ama yeryüzünde onu da bekleyen ve bir gün mutlaka karşısına çıkacak “bir şey”in olduğuna emindi.
... ..
...Memmdağa sordu:
-Üzülme peynir ekmeğe ne dersin?
-Mesmehanım cevap verdi:
-üzümle peynir ekmeği severim! –Sonra da ay ışığında gümüş beyazlığıyla parlayan karavana baktı; uzaktan karavanın gümüş beyazlığında bir yapayalnızlık  seziliyordu, ama yapayalnızlıkta tuhaf bir sıcaklık, bir yakınlık vardı. Mesmehanım, geceyi çoktan yarıladıklarını, artık çekip gitmesi gerektiğini anlıyordu; nihayetinde evi barkı ve bir kocası vaerdı Mesmehanım’ın ve daha mühimi gecenin bu saatinde bu ıssız sahilde ne işi olabilirdi ki? Bütün bunlar gün gibi açıktı elbette, ama yine bütün bunlar tamamen manasızdı da o an için; çünkü yeryüzünde topu topu iki kişi  -Mesmehanım’la kocaman sımsıcak elleri ve masmavi gözleri olan Memmedağa vardı. ... ..
            ... ..  –Hüma kuşunun, gölgesini Mesmehanım’ın üzerine salıp uçtuğu gündü işte; ne var ki gölgenin ömrü fazla değildi – insan gölgesi, ağaç gölgesi gibi Hüma kuşunun gölgesi de fazla uzun ömürlü olamazdı; yavaş yavaş sabah oluyordu ve birazdan Hüma kuşunun gölgesi tamamen kaybolup gidecekti. Şimdi Yanarkaya’nın ışığında kumun üzerine Mesmehanım’ın da, Memmedağa’nın da gölgeleri düşmüştü ve birazdan sabah olunca bu gölgeler de kaybolacaktı. Ve bütün bu duygular hafif bir huzusuzluğa dönüşüp insanın kalbinin çok derinliklerindeki bir yerinde –Yanarkaya’nın üzerinde kızartılan bu ekmeğin hoş kokusunun ulaşamadığı bir yerinde birikiyordu ısrarla. Sabaha az kalıyordu ve bu huzusuzluğun asla su yüzüne çıkıp her şeyi alt üst etmemesi gerekiyordu; ama Mesmehanım bir şeyden emindi, emindi ki kızarmış ekmek kokusuna bürünmüş bu huzursuzluğu zaptetmek de, ona tahammül etmek de epey zor olacaktı.
*gümüş beyazı karavan &  Elçin Safarlı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder